Vicdan, ancak erdemli insanlarda nükseden bir duygudur. Ne var ki benliksel üstünlük güden bio-mantıkçılar, insanı insan yapan duyguyu acziyet addederek acımasız bir düşünceyle özdeşleşip insafsızlığın her türlüsünü işlemekten haz duyarlar.
Ailesine, vatanına, milletine ve insanlığa faydalı bir ilim insan olabilmek maksadıyla suç çetelerinin değil de bilim saflarına katılmak isteyen Ümit Köse adlı bir vatan evladını inancından dolayı aşağılayarak, derin bir umut ve heyecanla girdiği YGS sınavından çıkartabilen Doç. Dr. Barbaros Okan’ı doğrudan sorumlu tutmak; faşist rejimi, anayasayı ve hükümeti aklamak olur.
Doç. Dr. Barbaros Okan ve Prof. Dr. Halit Çam gibi nice aydın şöhretli karalar, huzur ve güvende yaşayabilmeleri için canlarını veren şehit ana ve kardeşlerini türbanlarından dolayı zulmedebiliyor, horlayabiliyor ve eşit haklarını engelleyerek köleleştirebiliyorlarsa; hürriyet adına kurtuluş savaşı gerekmiyor mu? Geçmişte aynı tavrı gösteren Fransız askerine karşı başlatılan Maraş’taki bağımsızlık mücadelesinin amacı Müslüman kadınımızın örtüsüne bir saldırı değil miydi? Peki, bu cesareti ve teşviki nereden bulmaktadırlar?
Halkın yüzde altmıştan fazlası yargıya güvenmiyor; YARSAV’ın hükümet ve millet karşıtı gövde gösterisini protesto eden onurlu bir savcı, yüksek yargı üyelerinin teşvikleriyle polis memuru bir bayan tarafından zorla salondan çıkarılmak isteniyor; darbeleri ve darbe girişimlerini destekleyip hukuki manipülasyonlarla adaleti doğrayarak suçluları aklamaya çalışıp, yasamanın anayasa değişiklik kararına ve referanduma karşı toplu istifa tehdidinde bulunabiliyorsa; artık tuz kokmuş demektir.
Laik ve Atatürkçü putperest devletin Müslüman vatandaşlarına olan kin ve nefreti öyle doruğa tırmanmış ki, zirvedeki baskılar toplumda da ayrılıksı düşmanlığa yol açmakta, sokakta yürüyen veya alışveriş merkezlerinde dolaşan türbanlılar tacize ve hakaretlere uğramaktadırlar. Türbanlıların Atatürk Cumhuriyetinde barınamayacağı ile ilgili baskı ve saldırılar, kızgın ve yok edici lavların tüm ülkeyi saracak boyuta ulaşmasına zemin hazırlamaktadır. Müslüman milletimizin nasıl bir işgal altında esarete mahkûm olduğu tartışılmaz bir hal almıştır. İşte bu zinciri kısmi kıracak olan anayasa değişikliğine tepki gösteren lobiler, diktatörlüklerini kaybedecek olmalarının sancısını yaşamaktadırlar.
Yıllar önce türbanlı bir avukatı barodan atan Gümüşhane Baro Başkanını öldüren Osmaniyeli bir vatandaşı haklı gerekçesinden dolayı maddi ve manevi desteklemem, ne gariptir ki din ve vatan düşmanı aynı mihraklarca tepkiyle karşılanmıştı. Düşünce ve eylemlerinden de anlaşılacağı üzere; nasıl birer halk cellâdı katliamcı ve darbeci Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri oldukları ve Atatürk adına yapılan terör faaliyetlerini meşru sayabildikleri itiraflarıyla da ortadadır. Allah ya da millet adına yapılan suç, Atatürk yahut laiklik adına yapılan ise hukukî…
“Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur.” Platon
Bir yıl boyunca gece-gündüz uyumadan hazırlandığı sınava giremeyen o genç kızımızın psikolojik ve eğitim geleceği nasıl dengelenecek? Türkiye’de eşit haklardan yararlanabilmesi için laik veya putperest olmak zorunda mı? Acaba örtüsünü İslam’i amaçlı değil de hıristiyan ya da yahudi dinine bağlı bir inanışla gerçekleştirseydi, hak ihlali ve fiziki bir saldırıyla karşılaşır mıydı? Dinin hükümlerini belirleyen Allah mı, yoksa din karşıtı devlet mi?
İnsani hassasiyetler, yaşam hakkı, özgürlük, eşitlik, eğitim ve ibadet hürriyetinin Müslümanlara tanınmamak istenmemesine sessiz kalınabilinir mi?
Eğer haksızlık ve adaletsizlikleri devlet gidermiyor, suçluları ideolojik gerekçelerle ya aklıyor ya da cezalandırıyorsa; halkın müdahalesi gayrimeşru sayılabilir mi? Geçmişteki duruşumu bugünde sergilemekten imtina etmeyeceğimi, her kim haksızlığa sessiz kalmayıp hak edene gerekli karşılığı verirse; bilinmelidir ki maddi ve manevi her türlü destekte bulunacağımı beyan ediyorum… İnşallah, insanlıktan nasiplenmemiş o haçlı canavarlar, eş ve kızlarıma da aynı zorbalıkta bulunurlar!
Utanmadan İran, Afganistan, Suudi Arabistan gibi İslam ülkelerini dillerine dolaştırarak kadınlara baskı yapıldığını haykırır ama hümanist ve çağdaş maskelerinin altında sakladıkları gaddarsı ucubeliklerini sorgulamazlar. Yıllardır ülkeyi sömürüp mason felsefesini vahyi yok edebilmek maksadıyla sinsice yayan Süleyman Demirel’in “türbanlılar Suudi Arabistan’a gitsin” çağrısı, kendisini iktidarlara taşıyan Müslümanlara unutamayacakları bir ihanet olmuştu. Eğer Süleyman Demirel’in ölümü, ecelimden sonra gerçekleşirse, cenaze namazının kılınmaması ve hiçbir Müslüman’ın cenaze namazına katılmaması duyurusunda bulunacağım.
Diğer bir Anıtkabir Tapınak Şövalyesi bölücü ve terörist İlhan Selçuk ise; “türban, insan hakkı değildir” açıklamasıyla nasıl dâhili haçlılarca kuşatıldığımızı, anayasadan aldıkları bahadırlıkla ve iktidarsız hükümetin vurdumduymazlığıyla ahkâm kesebildiklerini ortaya koymaktadır.
Laik ve Atatürkçüler, Yahudi-Mason felsefesine tumturaklı bağlı bir örgüttür. Müslüman Türk düşmanı örgütün politik ve yayın sözcüleri CHP ve Cumhuriyet Gazetesinin masonik ve siyonist varlıkları, neden İslam’a ve Müslümanlara karşı acımasızlıklarına ve tahammülsüzlüklerine yeterli nedendir.
Özellikle milletimizi asimilasyona uğratan, Osmanlının parçalanmasında etkin olan, fikirleriyle terör örgütleri, amansız silahlı ve cübbeli darbecilere rehberlik eden Cumhuriyet Gazetesinin kurucusu Yunus Nadi, hem mason hem de Karaim tarikatına bağlı bir yahudiydi. Cumhuriyet Gazetesi, tartışmasız tarikatçı bir gazete ve gizliden gizliye yahudi çıkarlarını gözeten anlayışıyla İsmet İnönü döneminde palazlanmış ve Yahudi şirketlerine tüyü bitmemiş yetim haklarının peşkeş çekilmesinde o dönemin iktidarı CHP ile işbirliği yapmıştır. O gün nasıl demokrasi ve çağdaşlık propagandasıyla ülkeyi talan ettirmiş ise, bugünde aynı argümanlarla Müslümanları yönetimden uzaklaştırıp, Türkiye’yi İsrail’in hegemonyalığı altına sokabilme misyonuna devam etmektedir.
Şeytan gibi onlarda laneti temsil ettiklerinden insanlık aleyhine ne varsa bayraktarlığını yapmakla mükelleftirler. Asıl sorun ve hesap vermesi gerekenler şeytana karşı direnmeyen, hakkı ve adaleti müdafaa etmeyenlerdir.
Ümit Köse gibi nice vatan evladı kızımızın çığlıklarını umursamayanlar, bir çığlığın bir çığ meydana getirebileceğini bilselerdi, devekuşu misali o akılsız başlarını gömdükleri topraktan çıkarırlardı. Zaten geleceği fark edememelerinden günü kurtarma telaşına kapılmıyorlar mı?
“Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir.” Montesquieu
yaratık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaratık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Nisan 2010 Salı
17 Ekim 2009 Cumartesi
Hayvanların düşünce, mantık ve iradeleri var mı?
İnsanoğlunun başka bir yaratık olan hayvandan üstün oluşu; özgür bir akıl, düşünce, irade, dilediğini yapma ve düzen kurma bağımsızlığına sahip olduğu bir özerklik hakkı elde ettiğinin mi, yoksa işlevi ve sorumluluğundan dolayı kadersel avantajın sağladığı ayrıcalığının bir sonucu mu?
Oysa doğayı inceleyip muhakeme edebilenler; hayvanların, hatta mikroskobik böceklerin dâhisel zekâ ve yeteneklerini irdeleyebilenler; en tartışılmaz ve somut olan hayat laboratuarındaki gerçekleri otokritik yapabilenler; mutlak bir kadersel düzenin varlığına inanır; gerek insan, gerek hayvan ve gerekse gözle görülmeyen canlıların bir program dâhilinde varlıklarını sürdüklerini kavrayabilirler.
Tabiatı araştıran her akıl sahibinin Yaratıcı eserleri, “Mutlak İrade” ve “Etkin Akıl” karşısında teslim olması gerekirken, aykırı yollara saparak düşsel yalanları bilimselleştirmek suretiyle başkalarını kandırabilmeleri; şüphesiz aklın, düşüncenin ve iradenin kesinlikle bağımsız olmadığını kanıtlanmakta; böylece doğru-yanlış, gerçek-yalan, iyi-kötü ve Yaratıcı-yaratık dualitesinin kadersel doğrultuda yönlendiği ortaya çıkmaktadır.
Birçok olayda olduğu gibi, özellikle “arı ve karıncalar”’ın hayatları, işlev ve yaşam biçimleri, bilim adamlarının rasyonalist felsefelerini, pozitivizm bilim kuramlarını, hücresel beyin anlayışlarını ve evrim hipotezlerini yıkarak geçersiz kılan ve mutlak iradenin kâinatsal düzeneğini kanıtlayan zincirsel halkanın zenginsel misalleridir.
Hayvanlar âlemi önyargısız irdelendiğinde, insanlık âleminden farksız kadersel düzene göre nasıl programlandıkları anlaşılabilmektedir.
Arıların dünyası incelendikçe bilim adamlarının şaşkınlıkları daha da artmıştır. Onları şaşırtan; altıgen, yamuk, eşkenar dörtgen gibi matematiksel şekillerle ilgili hesaplamaların ve bu şekillerin hangisinin peteğin neresinde bulunacağı gibi detayların arılar tarafından eksiksiz bir şekilde biliniyor ve yapılıyor olmasıdır. Yani mantıksal bir işleyiş!
Örneğin; arılar konusunda yazılmış önemli eserlerden olan “The World of Bees” kitabında araştırmacı Murray Hoyt, petek yapımını şöyle özetlemektedir: “Bir sürü farklı arının, ağızlarındaki balmumunu gerekli yere bıraktıktan sonra aynı kalınlık ve şeklin oluşması şaşırtıcıdır. Bütün bunlardan, on binlerce böcekten her birinin kendi kendilerine usta birer mühendis ve deha olduklarının kanısına varıyorsunuz.”
Arılar, petek hücrelerinin genişliğini ve kalınlığını hassas algılayıcı (duyum) tüyleri sayesinde ölçerler. Arıların duyum tüyleri, özellikle çene ve antenlerde yoğun olarak bulunur. Bir balarısının tek bir anteninde 8500’e yakın algılayıcı tüy ve 500.000 algılayıcı hücre tespit edilmiştir. Arılar bu tüyleri kullanarak, ördükleri hücrelerin duvar kalınlığını ölçerler. Bu ölçümü yaparken son derece titiz hareket ederler. Bir hücreye balmumu ekleyen arı, hücrenin duvarını sürekli olarak hafif hafif iter. Duvarda oluşan harekete göre hücrenin elastikiyetini ve kalınlığını anlar. Bütün bu işlemlerin sonucunda ortaya yine mucizevi bir durum çıkar.
Bütün arıların balmumundan ürettikleri petek duvarlarının kalınlığı tam olarak 0.07 mm.dir. Vücut yapısı çıplak gözle dahi incelenemeyecek kadar küçücük olan arının akıl almaz bu bilgi, zekâ ve yeteneğini kendisine kazandıran, acaba zerrecik beyni ve mantığı mıydı? Eğer insanı hayvandan ayırıp üstün kılan aklı ve iradesi ise, neden insanoğlu arıdaki mühendislik dâhiliğine ve kabiliyetine sahip değildir?
Evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin bile bu küçük canlılar karşısında şaşkınlığa düşerek, şöyle demişti: “Balarısına dair ne söyleyebiliriz ki?”
Evrimciler; arıların, bu özelliklere ilk ortaya çıktıklarında sahip olmadıklarını ve bütün özelliklerinin uzunca bir zaman süreci içinde birbirini izleyen tesadüfler sonucu medya geldiği ve geliştiğini iddia ederler. Bu durumda cevaplanması gereken bazı soruları sorarak; evrimcilerin, her iddialarında olduğu gibi, dayanaktan yoksun teorilerini incelemekte fayda vardır.
Öncelikle kendilerine tamamen yabancı bir madde olan balmumunun içeriğini arılar nasıl ve hangi araçlarla keşfetmişlerdir? Ve nasıl olup da her arı aynı formülü, aynı kıvamı hatasız olarak milyonlarca yıldır tutturabilmektedir? Arılar balmumu gibi ideal bir malzemenin üretimini yapabilecek sistemleri, bilimi ve teknolojiyi nasıl keşfetmişler ve vücutlarında nasıl oluşturarak üretim mekanizmasını elde emişlerdir? Nasıl bir iletişim kurmaktadırlar ki son derece hassas, karmaşık ve zor olan petekleri olağanüstü bir teknikle inşa edebiliyor, etkileşebiliyor, eğitilebiliyor ve hiçbir hata yapmıyorlar?
Bir an için arıların herhangi bir şekilde peteğin hammaddesi olan balmumunu üretmeyi başardıklarını varsayalım. Bu başarı tek başına hiçbir şey ifade etmeyecektir. Çünkü arı, aynı zamanda, yapacağı inşaat için gerekli olan tüm teknik bilgi, proje ve beceriye de sahip olmalıdır. Yine bir arının ‘hiç mümkün olmasa da’ bu özelliklere rastlantı eseri sahip olduğunu varsayalım; bu da kesinlikle yeterli olmayacaktır. Söz konusu arı, bu bilgiyi bir şekilde diğer koloni üyelerine öğretmek zorundadır. Ve onların bedenlerinde de balmumu üretmek için gerekli olan sistemi oluşturması gerekmektedir. Ayrıca, daha sonra gelecek olan nesillere de bu bilgiyi ve üretim sistemini aktarmak için gerekli olacak okullara ve eğitimcilere ihtiyaç vardır.
Bunu hangi üniversite, teori, akıl, mantık, öğreti, bilim, teknoloji ve iletişimle yapmayı başarmaktadırlar?
Charles Darwin, özellikle koloniler halinde yaşamaları nedeniyle “sosyal böcekler” olarak adlandırılan arı ve karıncaların davranışlarını kendi teorisinin mekanizmaları ile açıklamakta zorlandığını pek çok ifadesinde itiraf etmiştir. Türlerin Kökeni adlı kitabında sorduğu bir soru ile Darvin, teorisinin içgüdüler konusunda içine düştüğü çelişkiyi şöyle vurgulamaktadır; “içgüdüler doğal seçmeyle kazanılabilir veya değişikliğe uğratılabilir mi? Arıyı, -büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden- petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?”
Darvin’in neden kendi teorisini sorgulayacak kadar zor durumda kaldığı, arıların petek yapımı incelendiğinde hemen anlaşılabilecek açıklıktadır.
Arıların bu yeteneklerini, yeryüzündeki akıl, mantık ve bilinç sahibi yegâne varlık olan insan ile kıyaslayarak düşünelim. Bir insan, kendi istek ve iradesiyle vücudunda işine yarayacak herhangi yeni bir salgı oluşturarak bir şey başarabilir mi? Örneğin ihtiyaç duyduğu anda tükürük bezlerinin tutkal üretmesini sağlayacak yeni bir sistemi tasarlayıp, bunu vücudunda geliştirerek, gerekli spesifik niteliğe kavuşturup petek misali bir yapı inşa edebilir mi? Elbette ki hiçbir insanın böyle bir şey yapamayacağı malûmdur. O halde, eğitimli ve sözde özgür irade sahibi üstün bir insanın beyin, mantık ve şuur sahibi bir varlık olarak başaramadığını, bir arının başarabilmesi mantıken makul müdür?
Arı gibi bir canlının nasıl bir eğitimi, beyni, aklı veya zekâsı olabilir ki, üstün olan bir insanın yapamayacağı inanılmaz bir mühendisliği ve projeyi başarabilmekte, tasarladığı ve ürettiği balmumundan hem petek inşa edebilmekte hem de gıdaların şahı olan balı üretebilmektedir. Topladığı çiçeği nasıl bir prosesten geçirerek bal haline dönüştürebiliyor? Böylesine bir keşfi başarabilmiş, müthiş bir akıl, mantık, bilgi, yetenek ve teknolojiye erişebilmiş tek bir insan göstere bilinir mi? Arı, üreyen yavrularını nasıl etkiliyor da bilgi ve yetenek edinebilmelerini sağlıyor? Neredeyse imkânsız olan böyle bir üretimi onlara öğretebiliyor ve hiçbir sapma olmaksızın görevlerini yapmalarını sağlayabiliyor? Nasıl bir okul, fabrika, bilim ve teknolojiyle!
Arı gibi minnacık böceksi bir dâhinin inanılmaz zekâsı ve becerisini fiziksel olarak beynin büyüklüğü, hücre sayısı, iradesi, eğitimi, mantığı, aklı ve şuuruyla bağdaştırmak mümkün müdür? Akıl denen soyut tanım, hücre denen somut maddelere bağımlıysa, zerrecik bir beyinde ne kadar hücre olabilir ki olağanüstü işler başarabilsin?
Acaba insan; sahip olduğu akıl, irade ve gücüyle yeryüzünün en zengin besini olan balı üretebilir mi?
Böylece beyni mutlak bir güç gibi egemenleştirenlerin ortaya attıkları bağımsız akıl ve iradesel teorilerin ütopyadan ibaret hurafeler olduğu aşikârdır.
Kâinattaki canlı her varlığın düşünce ve davranışı, önceden belirlenmiş ve takdir edilmiş bir program doğrultusunda gelişmekte ve buna göre kurulan düzenler temelinde bilgiler, keşifler ve üretimler devam ederek, ya ilkel ya da uygar süreç sürmektedir. Dolayısıyla yaratılan her canlı kaderin bir tutsağı olmasından, taslanan büyüklükler çerçöp olabilmektedir.
Birçok böcek ve arılar gibi karıncaların da insanoğlundan çok daha bilgili, duyarlı, yetenekli, çalışkan, sosyal, mücadeleci, intizamlı ve sabırlı olmaları başka bir örneklemedir.
Yeraltı dünyasının kralı, hayvanlar âleminin en çalışkan ve en disiplinli canlılarından olan karıncaların toprağın altına saklı yaşamları, ancak gelişmiş etnik bir şuurun plânlayabileceği kadar akılcı ve düzenlidir. Kuraklığa karşı tedbir almaları, aralarında son derece akılcı bir iş bölümü yapmaları, görevlerini yaparken hataya düşmemeleri ve zor durumlar karşısında gösterdikleri fedakârlıklarla karıncaların yaşamı, bütün kâinatı yöneten mutlak iradenin tartışılmaz bir belgesidir.
Her karınca türünün kendine has olan yaşam tarzı, araştırmacıların sadece mucize olarak açıklayabildikleri akıl örnekleriyle doludur. Bunların en ilginç olanlarından birisi de; kurak topraklarda kendilerini besin deposu olarak kullandırtan “balküpü” karıncalar, savaşçı asker karıncalar ve şifa veren doktor karıncalardır.
Karıncalar besinlerini üretip depolarken, yavrularını gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta “terzilik” yapıp, “tarım”la uğraşan, “hayvan yetiştiren” kolonilerde mevcuttur. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu minnacık böcekler, toplumsal örgütlenme ve uzmanlaşma açısından bakıldığında; hiçbir hayvanla kıyaslanamayacak üstünlüktedirler. Hatta insanlar dâhil!
Çok geniş bir alana yayılarak yaşamalarına rağmen, cüsseleri de düşünüldüğünde, karıncaların hiçbir karışıklık çıkarmadan düzeni korumalarını hiçbir bilim adamı açıklayamamış ve evrimci Darvin dahi şaşırmıştır. Düşünün ki bugün düşük nüfuslu ve uygar bir ülkede, hatta bir ailede bile ahlakı benimsetmek, asayişi sağlamak, toplum düzenini devam ettirebilmek için çeşitli yaptırımlara, yasalara ve kuvvet birimlerine başvurulmaktadır. Bu birimlerin başlarında da mutlaka kendilerini yöneten ve yönlendiren aracı bir idari kadro bulunmaktadır. Bütün bu yoğun çabalara rağmen düzen ve birlik sağlanamamakta, savaş ve karışıklıklar giderilememektedir. Acaba karıncalar bu işi nasıl başarabilmektedirler?
Tıpkı insan toplumları gibi karıncalar da koloniler halinde yaşayarak, aralarında insani toplumların başaramadığı mükemmel bir işbölümü yapmaktadırlar. Düzenleri yakından incelediğinde, oldukça orijinal bir toplum yapısına sahip oldukları görülmektedir. Ayrıca birçok yönden insanlardan çok daha fazla çalışkan, üretken ve fedakâr olmaları üstün zekâlarından mı, iradelerinden mi, yoksa ona göre programlanmış olmalarından mıdır?
En ilgi çekici yönlerinden biri ise, insanlarla karşılaştırmak gerekirse; toplumlarda görülen zengin-yoksul ayrımı, iktidar mücadelesi, böbürlenme, benlik gütme, süslenme ve haset gibi hırsları bulunmamalarıdır. Sürekli sabır ve şükür halindedirler.
Karıncalar üzerine uzun yıllar araştırma yapmış pek çok bilim adamı, onların ileri sosyal davranışları konusuna henüz bir açıklık getirememişlerdir. Washington Carnegie Enstitüsü Başkanı Dr.Caryl P. Haskins’in bu konudaki samimi itirafı şöyledir: “60 yıllık araştırma ve çalışmadan sonra hâlâ karıncaların detaylı sosyal davranışlarına hayret ediyorum. Koku ve vücut lisanına dayalı karmaşık, fakat kendilerinin kolayca anlayabileceği bir sistem oluşturmuşlar. Karıncaların bazı kolonileri, nüfus ve yaşama alanı açısından o kadar geniştir ki; bu denli büyük bir alanda kusursuz bir düzen oluşturabilmeleri, açıklanabilecek gibi değildir.”
Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir. Bu geniş kolonilere bir örnek olarak Afrika’nın İshikari sahilinde yaşayan, “Formica Yesensis” adındaki karınca türünü verebiliriz. Bu karınca kolonisi 2,7 km2 alanda, birbirine bağlı 45 bin adet yuvada yaşar. Yaklaşık 1.080.000 kraliçe ve 306.000.000 işçiye sahip olan koloniyi, araştırmacılar, “Süper Koloni” olarak isimlendirmektedirler. Koloni içinde tüm üretim araçlarının ve yiyeceklerin düzenli bir biçimde takas edildiği ortaya çıkarılmıştır. Dünyada insan başına düşen karınca sayısı bir milyondur.
Her karınca kolonisin de insansal düzenlerle kıyaslanamayacak nitelikte çok daha iyi işleyen bir yönetim biçimi, ordu ve idarecileri mevcuttur. Tıpkı insan âleminde olduğu gibi koloniler arası ve düşmana karşı müthiş bir savunma savaşı yaparlar. Akıl almaz savunma taktikleri geliştirerek çok güçlü ve devasa düşmanlarını dahi mağlup ederler. Asit üreten ve sayı saymayı bilen karıncalar olduğu gibi, gerektiğinde kolonilerini korumak uğruna intihar ederek düşmanlarına zarar veren “intihar komandosu” karıncalar da mevcuttur. Ayrıca, kamuflajın ustaları olarak tanımlanan “Besiceros” cinsi karıncalar, araştırmacı La Selva tarafından “usta illüzyonistler” olarak isimlendirilmişlerdir. Çünkü bazen “görünmez” olabilmektedirler.
Çok ilginçtir, “köleci karıncalar” vardır. Bazen bir koloninin askerleri başka bir koloniye saldırarak, “köle” avına girişirler. Karşı koloninin yuvasını işgal ederek kraliçeyi öldürür ve bedenleri larvalarla dolu karıncaları esir alarak kendi yuvalarına götürürler. En önemlisi kraliçenin kuluçkadaki larvalarını çalmalarıdır. Bu larvalar daha sonra genç karıncalara dönüşerek, egemen koloni için yiyecek arayan veya depolayan, koloni kraliçesinin çocuklarının yetişmesine yardımcı olan ve böylece genin devam etmesini sağlayan “köle karıncalar” haline gelecekler ve yaşamları boyunca “köle” gibi çalışmaya mahkûm olacaklardır. Tıpkı insan âleminde olduğu gibi!
Bir de asalak karınca kolonileri vardır. Bunlar bir saldırı halinde toplanıp kolonilerini korumak yerine paniğe kapılarak kaçmaya çalışır ve esir düşerler.
Karıncaların akıl almaz yaşamlarını doğal seleksiyonla ya da evrimsel sosyalleşme süreci ile bağdaştırmak, gerçeği saptırmaktan başka bir şey değildir. Zaten Darwin de bu gerçeği itiraf etmiştir.
Akıl; davranışları düzenleyen, muhakeme gücüyle yargılayabilen, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan, emniyeti tehlikeden, barışı savaştan, kazancı kayıptan, eğitimi cahillikten, başarıyı yenilgiden ayırma kabiliyet ve dirayetini gösteren egemen bir yeti olarak tanımlanır. Akıl, insanı hayvandan üstün kılan ve üretken iradesiyle keşifler gerçekleştirmesine neden olan bağımsız bir güç olarak adlandırılır. Akıl, bazı yargıların başka yargılar ile mantık bakımından bağımlı olduklarını kavramak, olayları güden kanunları bulmak ve bu kanunlara dayanarak tutarlı tasarılar ve projeler geliştirerek başarıya ulaştırmaktır. Pratik açıdan ise, gerekli araçları tam ve şuurlu bir şekilde kullanarak hiçbir engel tanımaksızın istenilen amaca ulaşabilmesini sağlayan merkezi bir kudret olarak değerlendirilir…
Akıl; basit çağrışımlarla, duygularla, vahiyle, içgüdülerle veya kadersel programla değil, görüp tutulabilen ve duyulabilen somut delillerle ve muhakeme yolu ile yargılayıp keşifleri gerçekleştiren ve bilimi üreten egemen bir kuvvet olarak görülür. Buna göre; mantıklı düşünemeyerek yargılayamayan ve muhakeme edemeyen bir canlının bilgili veya yetenekli olabilmesi ve bir şey başarabilmesi mümkün olamaz diye düşünülür. Böylesine egemen olduğu iddia edilen bir yetinin sahip olduğu zekâ, bilgelik ve devasa tecrübesiyle ufkun ötesini görememesi, olumsuzlukları ve kayıpları engelleyememesi, dilediğini yapamaması, dualiteye son verememesi, tek tip düzen kuramaması, arı ve karınca gibi böcekler kadar duyarlı, yetenekli ve sosyal olamaması; şüphesiz mantıksal ve iradesel korkunç bir paradoks olmakta, dolayısıyla bilim adına ortaya atılan teorilerin nasıl bir yalan olduğu da kanıtlanmaktadır
Peki, insansal düzenden üstün böylesi akıl almaz bir düzeni sistem üzerine oturtan, yöneten ve yönlendiren kimdir? Öyleyse insanların hayvandan üstünlüğü iradesel mi, kadersel mi?
“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O’nun perçeminden tutmuş olmasın. (Hepsinin hükmü, tasarrufu ve yönetimi O’nun elindedir.)" Hud. 56
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) dır.” Hud. 6
Oysa doğayı inceleyip muhakeme edebilenler; hayvanların, hatta mikroskobik böceklerin dâhisel zekâ ve yeteneklerini irdeleyebilenler; en tartışılmaz ve somut olan hayat laboratuarındaki gerçekleri otokritik yapabilenler; mutlak bir kadersel düzenin varlığına inanır; gerek insan, gerek hayvan ve gerekse gözle görülmeyen canlıların bir program dâhilinde varlıklarını sürdüklerini kavrayabilirler.
Tabiatı araştıran her akıl sahibinin Yaratıcı eserleri, “Mutlak İrade” ve “Etkin Akıl” karşısında teslim olması gerekirken, aykırı yollara saparak düşsel yalanları bilimselleştirmek suretiyle başkalarını kandırabilmeleri; şüphesiz aklın, düşüncenin ve iradenin kesinlikle bağımsız olmadığını kanıtlanmakta; böylece doğru-yanlış, gerçek-yalan, iyi-kötü ve Yaratıcı-yaratık dualitesinin kadersel doğrultuda yönlendiği ortaya çıkmaktadır.
Birçok olayda olduğu gibi, özellikle “arı ve karıncalar”’ın hayatları, işlev ve yaşam biçimleri, bilim adamlarının rasyonalist felsefelerini, pozitivizm bilim kuramlarını, hücresel beyin anlayışlarını ve evrim hipotezlerini yıkarak geçersiz kılan ve mutlak iradenin kâinatsal düzeneğini kanıtlayan zincirsel halkanın zenginsel misalleridir.
Hayvanlar âlemi önyargısız irdelendiğinde, insanlık âleminden farksız kadersel düzene göre nasıl programlandıkları anlaşılabilmektedir.
Arıların dünyası incelendikçe bilim adamlarının şaşkınlıkları daha da artmıştır. Onları şaşırtan; altıgen, yamuk, eşkenar dörtgen gibi matematiksel şekillerle ilgili hesaplamaların ve bu şekillerin hangisinin peteğin neresinde bulunacağı gibi detayların arılar tarafından eksiksiz bir şekilde biliniyor ve yapılıyor olmasıdır. Yani mantıksal bir işleyiş!
Örneğin; arılar konusunda yazılmış önemli eserlerden olan “The World of Bees” kitabında araştırmacı Murray Hoyt, petek yapımını şöyle özetlemektedir: “Bir sürü farklı arının, ağızlarındaki balmumunu gerekli yere bıraktıktan sonra aynı kalınlık ve şeklin oluşması şaşırtıcıdır. Bütün bunlardan, on binlerce böcekten her birinin kendi kendilerine usta birer mühendis ve deha olduklarının kanısına varıyorsunuz.”
Arılar, petek hücrelerinin genişliğini ve kalınlığını hassas algılayıcı (duyum) tüyleri sayesinde ölçerler. Arıların duyum tüyleri, özellikle çene ve antenlerde yoğun olarak bulunur. Bir balarısının tek bir anteninde 8500’e yakın algılayıcı tüy ve 500.000 algılayıcı hücre tespit edilmiştir. Arılar bu tüyleri kullanarak, ördükleri hücrelerin duvar kalınlığını ölçerler. Bu ölçümü yaparken son derece titiz hareket ederler. Bir hücreye balmumu ekleyen arı, hücrenin duvarını sürekli olarak hafif hafif iter. Duvarda oluşan harekete göre hücrenin elastikiyetini ve kalınlığını anlar. Bütün bu işlemlerin sonucunda ortaya yine mucizevi bir durum çıkar.
Bütün arıların balmumundan ürettikleri petek duvarlarının kalınlığı tam olarak 0.07 mm.dir. Vücut yapısı çıplak gözle dahi incelenemeyecek kadar küçücük olan arının akıl almaz bu bilgi, zekâ ve yeteneğini kendisine kazandıran, acaba zerrecik beyni ve mantığı mıydı? Eğer insanı hayvandan ayırıp üstün kılan aklı ve iradesi ise, neden insanoğlu arıdaki mühendislik dâhiliğine ve kabiliyetine sahip değildir?
Evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin bile bu küçük canlılar karşısında şaşkınlığa düşerek, şöyle demişti: “Balarısına dair ne söyleyebiliriz ki?”
Evrimciler; arıların, bu özelliklere ilk ortaya çıktıklarında sahip olmadıklarını ve bütün özelliklerinin uzunca bir zaman süreci içinde birbirini izleyen tesadüfler sonucu medya geldiği ve geliştiğini iddia ederler. Bu durumda cevaplanması gereken bazı soruları sorarak; evrimcilerin, her iddialarında olduğu gibi, dayanaktan yoksun teorilerini incelemekte fayda vardır.
Öncelikle kendilerine tamamen yabancı bir madde olan balmumunun içeriğini arılar nasıl ve hangi araçlarla keşfetmişlerdir? Ve nasıl olup da her arı aynı formülü, aynı kıvamı hatasız olarak milyonlarca yıldır tutturabilmektedir? Arılar balmumu gibi ideal bir malzemenin üretimini yapabilecek sistemleri, bilimi ve teknolojiyi nasıl keşfetmişler ve vücutlarında nasıl oluşturarak üretim mekanizmasını elde emişlerdir? Nasıl bir iletişim kurmaktadırlar ki son derece hassas, karmaşık ve zor olan petekleri olağanüstü bir teknikle inşa edebiliyor, etkileşebiliyor, eğitilebiliyor ve hiçbir hata yapmıyorlar?
Bir an için arıların herhangi bir şekilde peteğin hammaddesi olan balmumunu üretmeyi başardıklarını varsayalım. Bu başarı tek başına hiçbir şey ifade etmeyecektir. Çünkü arı, aynı zamanda, yapacağı inşaat için gerekli olan tüm teknik bilgi, proje ve beceriye de sahip olmalıdır. Yine bir arının ‘hiç mümkün olmasa da’ bu özelliklere rastlantı eseri sahip olduğunu varsayalım; bu da kesinlikle yeterli olmayacaktır. Söz konusu arı, bu bilgiyi bir şekilde diğer koloni üyelerine öğretmek zorundadır. Ve onların bedenlerinde de balmumu üretmek için gerekli olan sistemi oluşturması gerekmektedir. Ayrıca, daha sonra gelecek olan nesillere de bu bilgiyi ve üretim sistemini aktarmak için gerekli olacak okullara ve eğitimcilere ihtiyaç vardır.
Bunu hangi üniversite, teori, akıl, mantık, öğreti, bilim, teknoloji ve iletişimle yapmayı başarmaktadırlar?
Charles Darwin, özellikle koloniler halinde yaşamaları nedeniyle “sosyal böcekler” olarak adlandırılan arı ve karıncaların davranışlarını kendi teorisinin mekanizmaları ile açıklamakta zorlandığını pek çok ifadesinde itiraf etmiştir. Türlerin Kökeni adlı kitabında sorduğu bir soru ile Darvin, teorisinin içgüdüler konusunda içine düştüğü çelişkiyi şöyle vurgulamaktadır; “içgüdüler doğal seçmeyle kazanılabilir veya değişikliğe uğratılabilir mi? Arıyı, -büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden- petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?”
Darvin’in neden kendi teorisini sorgulayacak kadar zor durumda kaldığı, arıların petek yapımı incelendiğinde hemen anlaşılabilecek açıklıktadır.
Arıların bu yeteneklerini, yeryüzündeki akıl, mantık ve bilinç sahibi yegâne varlık olan insan ile kıyaslayarak düşünelim. Bir insan, kendi istek ve iradesiyle vücudunda işine yarayacak herhangi yeni bir salgı oluşturarak bir şey başarabilir mi? Örneğin ihtiyaç duyduğu anda tükürük bezlerinin tutkal üretmesini sağlayacak yeni bir sistemi tasarlayıp, bunu vücudunda geliştirerek, gerekli spesifik niteliğe kavuşturup petek misali bir yapı inşa edebilir mi? Elbette ki hiçbir insanın böyle bir şey yapamayacağı malûmdur. O halde, eğitimli ve sözde özgür irade sahibi üstün bir insanın beyin, mantık ve şuur sahibi bir varlık olarak başaramadığını, bir arının başarabilmesi mantıken makul müdür?
Arı gibi bir canlının nasıl bir eğitimi, beyni, aklı veya zekâsı olabilir ki, üstün olan bir insanın yapamayacağı inanılmaz bir mühendisliği ve projeyi başarabilmekte, tasarladığı ve ürettiği balmumundan hem petek inşa edebilmekte hem de gıdaların şahı olan balı üretebilmektedir. Topladığı çiçeği nasıl bir prosesten geçirerek bal haline dönüştürebiliyor? Böylesine bir keşfi başarabilmiş, müthiş bir akıl, mantık, bilgi, yetenek ve teknolojiye erişebilmiş tek bir insan göstere bilinir mi? Arı, üreyen yavrularını nasıl etkiliyor da bilgi ve yetenek edinebilmelerini sağlıyor? Neredeyse imkânsız olan böyle bir üretimi onlara öğretebiliyor ve hiçbir sapma olmaksızın görevlerini yapmalarını sağlayabiliyor? Nasıl bir okul, fabrika, bilim ve teknolojiyle!
Arı gibi minnacık böceksi bir dâhinin inanılmaz zekâsı ve becerisini fiziksel olarak beynin büyüklüğü, hücre sayısı, iradesi, eğitimi, mantığı, aklı ve şuuruyla bağdaştırmak mümkün müdür? Akıl denen soyut tanım, hücre denen somut maddelere bağımlıysa, zerrecik bir beyinde ne kadar hücre olabilir ki olağanüstü işler başarabilsin?
Acaba insan; sahip olduğu akıl, irade ve gücüyle yeryüzünün en zengin besini olan balı üretebilir mi?
Böylece beyni mutlak bir güç gibi egemenleştirenlerin ortaya attıkları bağımsız akıl ve iradesel teorilerin ütopyadan ibaret hurafeler olduğu aşikârdır.
Kâinattaki canlı her varlığın düşünce ve davranışı, önceden belirlenmiş ve takdir edilmiş bir program doğrultusunda gelişmekte ve buna göre kurulan düzenler temelinde bilgiler, keşifler ve üretimler devam ederek, ya ilkel ya da uygar süreç sürmektedir. Dolayısıyla yaratılan her canlı kaderin bir tutsağı olmasından, taslanan büyüklükler çerçöp olabilmektedir.
Birçok böcek ve arılar gibi karıncaların da insanoğlundan çok daha bilgili, duyarlı, yetenekli, çalışkan, sosyal, mücadeleci, intizamlı ve sabırlı olmaları başka bir örneklemedir.
Yeraltı dünyasının kralı, hayvanlar âleminin en çalışkan ve en disiplinli canlılarından olan karıncaların toprağın altına saklı yaşamları, ancak gelişmiş etnik bir şuurun plânlayabileceği kadar akılcı ve düzenlidir. Kuraklığa karşı tedbir almaları, aralarında son derece akılcı bir iş bölümü yapmaları, görevlerini yaparken hataya düşmemeleri ve zor durumlar karşısında gösterdikleri fedakârlıklarla karıncaların yaşamı, bütün kâinatı yöneten mutlak iradenin tartışılmaz bir belgesidir.
Her karınca türünün kendine has olan yaşam tarzı, araştırmacıların sadece mucize olarak açıklayabildikleri akıl örnekleriyle doludur. Bunların en ilginç olanlarından birisi de; kurak topraklarda kendilerini besin deposu olarak kullandırtan “balküpü” karıncalar, savaşçı asker karıncalar ve şifa veren doktor karıncalardır.
Karıncalar besinlerini üretip depolarken, yavrularını gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta “terzilik” yapıp, “tarım”la uğraşan, “hayvan yetiştiren” kolonilerde mevcuttur. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu minnacık böcekler, toplumsal örgütlenme ve uzmanlaşma açısından bakıldığında; hiçbir hayvanla kıyaslanamayacak üstünlüktedirler. Hatta insanlar dâhil!
Çok geniş bir alana yayılarak yaşamalarına rağmen, cüsseleri de düşünüldüğünde, karıncaların hiçbir karışıklık çıkarmadan düzeni korumalarını hiçbir bilim adamı açıklayamamış ve evrimci Darvin dahi şaşırmıştır. Düşünün ki bugün düşük nüfuslu ve uygar bir ülkede, hatta bir ailede bile ahlakı benimsetmek, asayişi sağlamak, toplum düzenini devam ettirebilmek için çeşitli yaptırımlara, yasalara ve kuvvet birimlerine başvurulmaktadır. Bu birimlerin başlarında da mutlaka kendilerini yöneten ve yönlendiren aracı bir idari kadro bulunmaktadır. Bütün bu yoğun çabalara rağmen düzen ve birlik sağlanamamakta, savaş ve karışıklıklar giderilememektedir. Acaba karıncalar bu işi nasıl başarabilmektedirler?
Tıpkı insan toplumları gibi karıncalar da koloniler halinde yaşayarak, aralarında insani toplumların başaramadığı mükemmel bir işbölümü yapmaktadırlar. Düzenleri yakından incelediğinde, oldukça orijinal bir toplum yapısına sahip oldukları görülmektedir. Ayrıca birçok yönden insanlardan çok daha fazla çalışkan, üretken ve fedakâr olmaları üstün zekâlarından mı, iradelerinden mi, yoksa ona göre programlanmış olmalarından mıdır?
En ilgi çekici yönlerinden biri ise, insanlarla karşılaştırmak gerekirse; toplumlarda görülen zengin-yoksul ayrımı, iktidar mücadelesi, böbürlenme, benlik gütme, süslenme ve haset gibi hırsları bulunmamalarıdır. Sürekli sabır ve şükür halindedirler.
Karıncalar üzerine uzun yıllar araştırma yapmış pek çok bilim adamı, onların ileri sosyal davranışları konusuna henüz bir açıklık getirememişlerdir. Washington Carnegie Enstitüsü Başkanı Dr.Caryl P. Haskins’in bu konudaki samimi itirafı şöyledir: “60 yıllık araştırma ve çalışmadan sonra hâlâ karıncaların detaylı sosyal davranışlarına hayret ediyorum. Koku ve vücut lisanına dayalı karmaşık, fakat kendilerinin kolayca anlayabileceği bir sistem oluşturmuşlar. Karıncaların bazı kolonileri, nüfus ve yaşama alanı açısından o kadar geniştir ki; bu denli büyük bir alanda kusursuz bir düzen oluşturabilmeleri, açıklanabilecek gibi değildir.”
Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir. Bu geniş kolonilere bir örnek olarak Afrika’nın İshikari sahilinde yaşayan, “Formica Yesensis” adındaki karınca türünü verebiliriz. Bu karınca kolonisi 2,7 km2 alanda, birbirine bağlı 45 bin adet yuvada yaşar. Yaklaşık 1.080.000 kraliçe ve 306.000.000 işçiye sahip olan koloniyi, araştırmacılar, “Süper Koloni” olarak isimlendirmektedirler. Koloni içinde tüm üretim araçlarının ve yiyeceklerin düzenli bir biçimde takas edildiği ortaya çıkarılmıştır. Dünyada insan başına düşen karınca sayısı bir milyondur.
Her karınca kolonisin de insansal düzenlerle kıyaslanamayacak nitelikte çok daha iyi işleyen bir yönetim biçimi, ordu ve idarecileri mevcuttur. Tıpkı insan âleminde olduğu gibi koloniler arası ve düşmana karşı müthiş bir savunma savaşı yaparlar. Akıl almaz savunma taktikleri geliştirerek çok güçlü ve devasa düşmanlarını dahi mağlup ederler. Asit üreten ve sayı saymayı bilen karıncalar olduğu gibi, gerektiğinde kolonilerini korumak uğruna intihar ederek düşmanlarına zarar veren “intihar komandosu” karıncalar da mevcuttur. Ayrıca, kamuflajın ustaları olarak tanımlanan “Besiceros” cinsi karıncalar, araştırmacı La Selva tarafından “usta illüzyonistler” olarak isimlendirilmişlerdir. Çünkü bazen “görünmez” olabilmektedirler.
Çok ilginçtir, “köleci karıncalar” vardır. Bazen bir koloninin askerleri başka bir koloniye saldırarak, “köle” avına girişirler. Karşı koloninin yuvasını işgal ederek kraliçeyi öldürür ve bedenleri larvalarla dolu karıncaları esir alarak kendi yuvalarına götürürler. En önemlisi kraliçenin kuluçkadaki larvalarını çalmalarıdır. Bu larvalar daha sonra genç karıncalara dönüşerek, egemen koloni için yiyecek arayan veya depolayan, koloni kraliçesinin çocuklarının yetişmesine yardımcı olan ve böylece genin devam etmesini sağlayan “köle karıncalar” haline gelecekler ve yaşamları boyunca “köle” gibi çalışmaya mahkûm olacaklardır. Tıpkı insan âleminde olduğu gibi!
Bir de asalak karınca kolonileri vardır. Bunlar bir saldırı halinde toplanıp kolonilerini korumak yerine paniğe kapılarak kaçmaya çalışır ve esir düşerler.
Karıncaların akıl almaz yaşamlarını doğal seleksiyonla ya da evrimsel sosyalleşme süreci ile bağdaştırmak, gerçeği saptırmaktan başka bir şey değildir. Zaten Darwin de bu gerçeği itiraf etmiştir.
Akıl; davranışları düzenleyen, muhakeme gücüyle yargılayabilen, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan, emniyeti tehlikeden, barışı savaştan, kazancı kayıptan, eğitimi cahillikten, başarıyı yenilgiden ayırma kabiliyet ve dirayetini gösteren egemen bir yeti olarak tanımlanır. Akıl, insanı hayvandan üstün kılan ve üretken iradesiyle keşifler gerçekleştirmesine neden olan bağımsız bir güç olarak adlandırılır. Akıl, bazı yargıların başka yargılar ile mantık bakımından bağımlı olduklarını kavramak, olayları güden kanunları bulmak ve bu kanunlara dayanarak tutarlı tasarılar ve projeler geliştirerek başarıya ulaştırmaktır. Pratik açıdan ise, gerekli araçları tam ve şuurlu bir şekilde kullanarak hiçbir engel tanımaksızın istenilen amaca ulaşabilmesini sağlayan merkezi bir kudret olarak değerlendirilir…
Akıl; basit çağrışımlarla, duygularla, vahiyle, içgüdülerle veya kadersel programla değil, görüp tutulabilen ve duyulabilen somut delillerle ve muhakeme yolu ile yargılayıp keşifleri gerçekleştiren ve bilimi üreten egemen bir kuvvet olarak görülür. Buna göre; mantıklı düşünemeyerek yargılayamayan ve muhakeme edemeyen bir canlının bilgili veya yetenekli olabilmesi ve bir şey başarabilmesi mümkün olamaz diye düşünülür. Böylesine egemen olduğu iddia edilen bir yetinin sahip olduğu zekâ, bilgelik ve devasa tecrübesiyle ufkun ötesini görememesi, olumsuzlukları ve kayıpları engelleyememesi, dilediğini yapamaması, dualiteye son verememesi, tek tip düzen kuramaması, arı ve karınca gibi böcekler kadar duyarlı, yetenekli ve sosyal olamaması; şüphesiz mantıksal ve iradesel korkunç bir paradoks olmakta, dolayısıyla bilim adına ortaya atılan teorilerin nasıl bir yalan olduğu da kanıtlanmaktadır
Peki, insansal düzenden üstün böylesi akıl almaz bir düzeni sistem üzerine oturtan, yöneten ve yönlendiren kimdir? Öyleyse insanların hayvandan üstünlüğü iradesel mi, kadersel mi?
“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O’nun perçeminden tutmuş olmasın. (Hepsinin hükmü, tasarrufu ve yönetimi O’nun elindedir.)" Hud. 56
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) dır.” Hud. 6
12 Ekim 2009 Pazartesi
Kör, sağır ve duyarsızlar…
Yaratıcı, yarattığı insanoğlunun ne kadar nankör, hain, tatminsiz ve şükürsüz olduğunu vurgulayarak; Araf Süresi 179. ayette “gözleri olduğu halde göremediklerini, kulakları olduğu halde işitemediklerini ve kalpleri olduğu halde gerçekleri kavrayamadıklarını” buyurarak, “işte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar” aşağılamasıyla, bizzat yaşadığımız bencil ve barbar dünyanın insaniyetsiz ve riyakâr durumunu ortaya koymaktadır.
Hilkatte birer eş olan insanların insan olabilme erdemliklerini yitirerek, yücelttikleri benlikleri doğrultusunda doyumsuzluğa ulaşmaları, ısrar ve inatla kendilerinden başka hiç kimseyi dert edinmeyip adalet ve merhamet gözetmeyerek, “hep bana” ya da “daha iyi” mantıklarıyla fütursuzca yollarında ilerlemeleri, başa gelen felaketlerin haklı bir gerekçesidir.
“Etrafta neler oluyor” muhakemesi gütmeyenlerin insaflı olabilmeleri ve şükredebilmeleri mümkün değildir.
Bir kanalda izlediğim “Asya Geçidi” adlı belgesel filimdeki hayat koşulları öylesine meşakkatli, dayanılması ve sabredilmesi mümkün olmayan bir zorluktaydı ki, kentlerdeki insanlar misali yaşamlarına lanet edip isyan etmesi gereken kadın ve erkekler; sevinçle fevkalade mutlu olduklarını ifade ederek, kendilerine nimet bahşettiklerini sandıkları tanrılarına şükretmek suretiyle ürünlerinin en iyi kısmını önce onlara sunuyor, sonra bin bir güçlükle sarp dağ ve tepeleri iki hafta yahut daha fazla gibi uzun bir sürede aşarak, pazarda ihtiyaç duydukları temel ürünlerle takas ediyorlardı.
İşte mutluluk, nerede zenginlik…
Tibet’in Himalaya dağlarının eteklerinde tuz üreten kadınlar, kuyulardan yaklaşık 50 lt. ağırlığındaki tuzlu suları aklı almaz bir güç ve beceriyle çıkarıp, onlarca metre taşıyarak tuz tavalarına döküyorlar. Öyle ki bu işlemi günde yetmiş, hatta kimi zaman yüzeli kez yaparak, geçimlerini sağlayan tuzu binbir zahmetle üretiyor ve çuvallıyorlar. Eşleri de tuzları kimi zaman iki hafta, kimi zaman üç ay süren bir yolculukla pazarlara götürüp, tahıl ya da başka bir ihtiyaç maddesiyle takas ediyorlar. Tüm bu zorlu dolaşımı yürüyerek gerçekleştirmekte, mallarını ise boğaya benzer yakların sırtında taşıyarak; gece-gündüz, buz, soğuk ve yağış demeden o ölümcül uçurumların ve dağların yamaçlarında cambaz misali gidip geliyorlar. Görüntüsü bile kentteki insanı ürküten bu cehennemsi şartlardan hiçbir şikâyette bulunmuyor, sahip olduklarından dolayı ilahları Buda ve Gökyüzü tanrısına şükrederek, peşinen zekâtlarını veriyorlar. Teknolojinin hiçbir esintisinin dahi olmadığı hayatlarını her türlü sıkıntı ve kaostan uzak geçirerek hallerine şükretmeleri, mutlak bir ibrete şayandır.
İşte ilkellik, nerede uygarlık…
Yoksa insanları bunalıma, çatışmaya, doyumsuzluğa, bencilliğe ve bilumum kötülüğe iten kentleşme ve teknoloji mi?
Beterin daha beteri olabileceği gerçeğini akıllarına ve kalplerine nakşetmeyenlerin bitmez tükenmez ağıtları, yaşamları hem ruhen hem de fizikken işkenceye dönüştürmektedir.
Bir saniye sonrası meçhul hayatın bilinciyle hareket edenlerin fukaralığı ya da işçiliği asla bir sorun teşkil etmemekte, bulduğu bir somun ekmekle içeceği bir kâse çorba ve yatıp uyuyacağı bir döşekle öylesine huzurla hamd ediyorlar ki, başkalarının ne zenginliği ne de kozmetikliği onları etkilemiyor, buldukları nimetin minnetiyle yetinebilmenin huzurunu tadıyorlar.
Bir gün eşim, yanına yardımcımı alarak fakir bir mahalleye zekât dağıtmaya gitti. Yolda çöpleri karıştıran yaşlı bir adam görünce, ona da nakdi ve yiyecek yardımı yapmak isteyip, adamın yanına yaklaştılar ve niyetlerini ifade etmeleri üzerine o yaşlı adam; “şükürler olsun sağlığım yerinde ve ben rızkımı temin edebiliyorum. Siz o yardımı, benden daha kötü durumda olanlara verin” dedi. İşte insanlık erdemini yücelten böylesi bir inanç ve duyguyla bütünleşmiş toplumlarda bencillik ve tatminsizlik var olamaz, isyan eden değil, şükredenlerin egemen olduğu huzur ve barışın keyfi sürülür.
“Daha iyisi”’nin sonu yoktur. Hırs, açgözlülük ve isyanla talep edilip “insanca bir yaşam” mazeretiyle masumlaştırılan “daha iyi”; mutsuzluğun, huzursuzluğun, kargaşanın ve sıkıntının birebir nedenidir.
Çağdaş şöhretiyle dayatılan yaşam standardının tamamen kapitalist ve pornografik bir manipülasyon olduğu, insan fıtratının acımasızca sömürülerek; Yaratıcı’ya, kadere ve ecele meydan okuma ütopyasının ustalıkla işlenip nefislere galebe çaldırmasıyla doğumdan ölüme dek süren süreçte isteklerin sonu gelmemekte, dolayısıyla şikayetler son bulmamaktadır.
Şükretmeyi ilerlemenin engeli ya da kalkanı gören çağdaşlar; benlikleri kudurtmalarından toplumda meydana getirdikleri depresyonları ve yağmayı hiç hesap etmemekte, böylece kötülükleri üreten bir felaket olduğu gerçeğini görmemezlikten gelerek; huzuru, güveni ve en önemlisi insani değerleri baltalamaktadırlar.
İnsanı hayvandan ayıran şükür, mutluluğun ve barışın yegâne ilacıdır.
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” SOPHOKLES
Hilkatte birer eş olan insanların insan olabilme erdemliklerini yitirerek, yücelttikleri benlikleri doğrultusunda doyumsuzluğa ulaşmaları, ısrar ve inatla kendilerinden başka hiç kimseyi dert edinmeyip adalet ve merhamet gözetmeyerek, “hep bana” ya da “daha iyi” mantıklarıyla fütursuzca yollarında ilerlemeleri, başa gelen felaketlerin haklı bir gerekçesidir.
“Etrafta neler oluyor” muhakemesi gütmeyenlerin insaflı olabilmeleri ve şükredebilmeleri mümkün değildir.
Bir kanalda izlediğim “Asya Geçidi” adlı belgesel filimdeki hayat koşulları öylesine meşakkatli, dayanılması ve sabredilmesi mümkün olmayan bir zorluktaydı ki, kentlerdeki insanlar misali yaşamlarına lanet edip isyan etmesi gereken kadın ve erkekler; sevinçle fevkalade mutlu olduklarını ifade ederek, kendilerine nimet bahşettiklerini sandıkları tanrılarına şükretmek suretiyle ürünlerinin en iyi kısmını önce onlara sunuyor, sonra bin bir güçlükle sarp dağ ve tepeleri iki hafta yahut daha fazla gibi uzun bir sürede aşarak, pazarda ihtiyaç duydukları temel ürünlerle takas ediyorlardı.
İşte mutluluk, nerede zenginlik…
Tibet’in Himalaya dağlarının eteklerinde tuz üreten kadınlar, kuyulardan yaklaşık 50 lt. ağırlığındaki tuzlu suları aklı almaz bir güç ve beceriyle çıkarıp, onlarca metre taşıyarak tuz tavalarına döküyorlar. Öyle ki bu işlemi günde yetmiş, hatta kimi zaman yüzeli kez yaparak, geçimlerini sağlayan tuzu binbir zahmetle üretiyor ve çuvallıyorlar. Eşleri de tuzları kimi zaman iki hafta, kimi zaman üç ay süren bir yolculukla pazarlara götürüp, tahıl ya da başka bir ihtiyaç maddesiyle takas ediyorlar. Tüm bu zorlu dolaşımı yürüyerek gerçekleştirmekte, mallarını ise boğaya benzer yakların sırtında taşıyarak; gece-gündüz, buz, soğuk ve yağış demeden o ölümcül uçurumların ve dağların yamaçlarında cambaz misali gidip geliyorlar. Görüntüsü bile kentteki insanı ürküten bu cehennemsi şartlardan hiçbir şikâyette bulunmuyor, sahip olduklarından dolayı ilahları Buda ve Gökyüzü tanrısına şükrederek, peşinen zekâtlarını veriyorlar. Teknolojinin hiçbir esintisinin dahi olmadığı hayatlarını her türlü sıkıntı ve kaostan uzak geçirerek hallerine şükretmeleri, mutlak bir ibrete şayandır.
İşte ilkellik, nerede uygarlık…
Yoksa insanları bunalıma, çatışmaya, doyumsuzluğa, bencilliğe ve bilumum kötülüğe iten kentleşme ve teknoloji mi?
Beterin daha beteri olabileceği gerçeğini akıllarına ve kalplerine nakşetmeyenlerin bitmez tükenmez ağıtları, yaşamları hem ruhen hem de fizikken işkenceye dönüştürmektedir.
Bir saniye sonrası meçhul hayatın bilinciyle hareket edenlerin fukaralığı ya da işçiliği asla bir sorun teşkil etmemekte, bulduğu bir somun ekmekle içeceği bir kâse çorba ve yatıp uyuyacağı bir döşekle öylesine huzurla hamd ediyorlar ki, başkalarının ne zenginliği ne de kozmetikliği onları etkilemiyor, buldukları nimetin minnetiyle yetinebilmenin huzurunu tadıyorlar.
Bir gün eşim, yanına yardımcımı alarak fakir bir mahalleye zekât dağıtmaya gitti. Yolda çöpleri karıştıran yaşlı bir adam görünce, ona da nakdi ve yiyecek yardımı yapmak isteyip, adamın yanına yaklaştılar ve niyetlerini ifade etmeleri üzerine o yaşlı adam; “şükürler olsun sağlığım yerinde ve ben rızkımı temin edebiliyorum. Siz o yardımı, benden daha kötü durumda olanlara verin” dedi. İşte insanlık erdemini yücelten böylesi bir inanç ve duyguyla bütünleşmiş toplumlarda bencillik ve tatminsizlik var olamaz, isyan eden değil, şükredenlerin egemen olduğu huzur ve barışın keyfi sürülür.
“Daha iyisi”’nin sonu yoktur. Hırs, açgözlülük ve isyanla talep edilip “insanca bir yaşam” mazeretiyle masumlaştırılan “daha iyi”; mutsuzluğun, huzursuzluğun, kargaşanın ve sıkıntının birebir nedenidir.
Çağdaş şöhretiyle dayatılan yaşam standardının tamamen kapitalist ve pornografik bir manipülasyon olduğu, insan fıtratının acımasızca sömürülerek; Yaratıcı’ya, kadere ve ecele meydan okuma ütopyasının ustalıkla işlenip nefislere galebe çaldırmasıyla doğumdan ölüme dek süren süreçte isteklerin sonu gelmemekte, dolayısıyla şikayetler son bulmamaktadır.
Şükretmeyi ilerlemenin engeli ya da kalkanı gören çağdaşlar; benlikleri kudurtmalarından toplumda meydana getirdikleri depresyonları ve yağmayı hiç hesap etmemekte, böylece kötülükleri üreten bir felaket olduğu gerçeğini görmemezlikten gelerek; huzuru, güveni ve en önemlisi insani değerleri baltalamaktadırlar.
İnsanı hayvandan ayıran şükür, mutluluğun ve barışın yegâne ilacıdır.
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” SOPHOKLES
3 Ekim 2009 Cumartesi
Ruh ve İrade…
Zihinsel ve duygusal etkileşimlerin fiziğe dönüşü, ruhun programı doğrultusunda kabiliyet kazanmakta, bireyi, toplumu veya evreni özgür veya cüz’i iradenin değil, mutlak iradenin yönetip yönlendirdiği, bizzat yaşanılan hayattan da anlaşılmaktadır.
Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziki sonuçlar çıkarsa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, irdeleyen ve muhakeme edebilen her aklın kabul edeceği bir yargıdır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemeyeceğinde fizikte var olamaz.. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, girdiği cisme hayat kandırdığı gibi, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamın kolaylaştıran bilimin üremesine de etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.
Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beyin, kalp veya bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesi iradesel değil, tamamen kaderseldir.
Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler; iddialarındaki savlar gereği düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Fakat müdahaleden kurtulamayarak dilediği bir başarıyı yakalayamıyorsa, o bir çöpten farksızdır.
Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür.
İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp ve acının temel nedenidir. Eğer irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve olumsuzlukları gideremiyorsa, özgür olabilmesi mümkün değildir. İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında, ruhsal gerçeği keşfedecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.
İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil, ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.
İnsan, gövdeyle ruhun bütünleşmesinden meydana gelmiş bir yaratık olarak, gövde aşikâr, ruh gizli, gövde fani, ruh ölümsüzdür. Yaratıcı Allah’ın ruhsal olduğu düşünülürse, ölümlü cismin değersizliği ve ruhun da ölümsüzlüğü bilinebilecektir.
Şu halde, bunlardan her birine mahsus olmak üzere iki türlü hayatın varlığı anlaşılmaktadır. Gövdeyi temsilden fani ve fiziki olan bu dünya hayatı, ruhu temsilen sonsuz olan ahiret hayatının, yani Yaratıcı’nın varlığıdır.
Fani hayat doğmakla başlar, ölmekle biter. Ancak sonsuz olan ahiret hayatı böyle değildir. Ruhun gövdeden ayrılmasıyla bu hayat başlar. Zaten uykuya daldığımız her gün ruhun gövdeden geçici süreyle ayrılmasıyla ölümü tadıyor ve takdir edilmiş ecelin süresine kadar ruh tekrar gövdeye salıverilerek yaşam sürüyor. Ölümsüz olan ve yok olmayan sadece ruhtur. Çünkü ruh, her türlü düşünce, bilgi ve eylemin merkezi olup, mutlak iradeyi temsil etmekte ve kendine yüklenen görevi ifa ederek gövdeyi yönlendirmektedir.
Ruhun gövdeye veya maddeye hâkim olması, fiziğin tamamıyla ruhun emrinde ve onun arzularına göre işlev kazanmasıyla hayat canlanmaktadır. Bu halde, ölen bir adamın ruhu, emrindeki adamları dağılmış bir kral gibidir. Artık onlara emirler vermeye ve bu emirleri infaza muktedir değildir. Ruh artık hiçbir şey kazanamaz, programı doğrultusunda o ana kadar iyi veya kötü ne yüklenmiş ise, onunla kalır. Gövdenin işlevini tamamlayıp yok olmasından sonra ruh, kıyamete kadar bekleyeceği yer olan berzaha intikal eder ve mahşer günü çürümüş veya yok olmuş bedenlere tekrar nüfuz ederek, beklenen dirilme gerçekleşir.
Orada kendisi için alınmış karar gereği ya acılar ve ızdıraplar, yahut neşe ve mutluluk içinde geçiş yapacağı ebedi hayat için açılacak kapı olan mahşeri bekler.
Ruh ve ruhun gövdeyle olan alâkasındaki sır, Yaratıcı, ruh ve yaratık arasındaki ilişkinin “bir bilgi”’ye göre programlanıp düzenlenmesiyle orantılıdır. Bu sırla ilgili düzenek her ne kadar tahmin edilebiliyorsa da, insanlara çok az bilgi verilmesinden ötürü içeriğini bilebilmek imkânsızdır. Zaten iman, kayıtsız-şartsız Allah’ın iradesine teslimiyettir.
Ruh, gövdeye ve organların bütün zerrelerine, hücrelerine ve en ince liflerine kadar hayat vermektedir. Bu yüzdendir ki, gövdeden çekici bir güzellik, zindelik ve sıhhat fışkırmaktadır. Gövde her an ruhun bu feyiz ve iyiliğine muhtaçtır. Bu kesilirse yaşam biter, çirkin ve iğrenç bir hale dönüşerek çürüme başlar. Tıpkı susuz kurak bir çöl misali! Yıldırımın da ruhsal bir enerji olarak yağmuru yağdırıp maddi ve ölü olan dünyayı canlandırarak, fiziksel hüviyet kazandırması, her şeyin nasıl ruhsal dürtüye ihtiyacı olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun gibi kâinatın her zerresi ruhla canlanmakta, Allah’ın iyilik ve yardımına muhtaç kalmaktadır. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm
Ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların ve organların herhangi bir işlev kazanabilmesi mümkün değildir. Ruh bütün organlara nüfuz ederek harekete geçirmekte, zihinsel, duygusal ve fiziksel yetenekleri programı dâhilinde açığa çıkarıp ya yükselterek başarıya ya da aşağılayarak zillete tutsak etmektedir. Sadece insan değil, kâinatta vuku bulan her olay, ruhsal bir etkileşme ve güdü sonucu kabiliyet kazanmakta, menfi veya müspet hadiseler ve fiziksel oluşumlar meydana gelmektedir. Ancak ruhu reddedenler, sınırını daraltanlar, esinti zannedenler veya hafife alanlar, sığ ve dar düşüncelerinden dolayı hiçbir gerçeği kavrayamıyor, muhakeme edemiyorlar. Çünkü kim olduklarını bilmiyorlar.
Ruhla gövdeyi, tıpkı bilimle teknolojiye benzetiyorum. Ruhun gövdeyle birleşmesinden nasıl insan, hayvan, bitki veya soyut ve somut diğer canlılar oluşuyorsa, bilimin teknolojiyi doğurmasından da eşya türemektedir.
Ruh bilimi, bilim de teknolojiyi üretmiştir. Ruh, akıl ve bilim göksel, cisim, madde ve teknoloji de görseldir. Bu yüzden bilim, ruhun, yani Yaratıcı’nın etkisinde varlık göstermektedir. Nasıl ki bilimin olmadığı bir yerde teknoloji var olamıyorsa, ruhun olmadığı bir beden veya maddede de bilgi, fizik ve canlılık var olamaz.
Rasyonalizm gereği din ile bilimi farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirenler; ruhla gövdeyi, akılla beyni, mantıkla duyguyu ve dolayısıyla Yaratıcı ile yaratığı birbirinden ayırarak egemenlik paylaşımı yapmaktadırlar. Neden? Ya dine, vahye ve Mutlak İrade’ye tahammül edemeyip egemenliğini kabul etmek istemediklerinden ya da cehaletlerinden!
Einstein, “Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı” olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir. “Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Ayrıca Einstein; “Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor” tespitiyle, ezberciliğe ve deneyciliğe karşı çıkmıştır.
Acaba, evrimci lâik bilim adamları, gerçekte bilim adamları olmadıklarından mı, Yaratıcı’ya ulaşmak yerine şeytanla dostluğu tercih ediyorlar? Söz konusu güruhlar, Einstein’in beyin büyüklüğünü ve hücre sayısını hesaplayarak onu yücelteceklerine, neden Einstein’in düşünce ve fikirlerine itibar etmiyor, keşiflerindeki gizemi irdelemiyor ve onun gibi Yaratıcı’nın mutlak iradesine inanmıyorlar?
“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi secdeye kapandılar. Fakat iblis, secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” Hicr. 28-31 Tıpkı günümüz evrimcileri gibi!
Ruh, insan gövdesine kalpten girerek tüm organları kuşatır. Ruhun gövdeyi idare ettiği merkez kalptir. Kalbin, gövdenin her zerresine kan pompalayarak hayatiyet kazandırmasının fiziksel işlevinin yanı sıra, ruhsal niteliği çok daha önemlidir. Çünkü organların, özellikle beyin, göz, kulak, burun ve diğer uzuvların duyusal etkileşmeleri tamamen ruhsaldır. Duygular her ne kadar kalpten yansıyorsa da, kalp görsellikte kan pompalayan fiziksel bir aygıttır. Örneğin; beynin sinirsel işlevi veya diğer organların durumları gibi!
Araf Süresi 179. ayetinde buyrulduğu üzere; “Onların kalpleri vardır, ancak onlarla gerçeği kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır, lâkin onlarla işitemezler.”
Örneğin; kimi insanlara domuz kalbi nakledilerek arızaları geçici olarak giderilmektedir. Bu durumda, tıpkı beyin gibi, eğer mutlak olan fiziksel kalp olsaydı, o insan, domuz gibi hissedecek ve onun gibi duygular taşıyacaktı…
Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler "özgür irade"yi, Müslümanlar da "cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaşamla örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, “Mutlak İrade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: ’İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?’ Bu yüzden tapınılan Tanrı’nın ve vahiysel dinlerin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne olduğu" arayışında mantığa başvururlar. Her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de!
İlâhiyatçılar, bazen "insan özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Tanrı özgürdür, her şeyi O kontrol eder" diyorlar!
Hangisi doğru; insan mı, Tanrı mı?!?
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laftan anlamıyorlar!” Nisa. 78
Hıristiyan ve Yahudi ilâhiyatçılar; Tanrı’nın gökyüzüne yerleştiğini ve yeryüzü yönetiminin insanlarda olduğunu iddia ederek, mutlak iradeyi, yani kaderi kökten reddedip özgür iradeyi savunmak suretiyle insanoğlunun egemen bir gücü, dilediğini yapabilecek ve seçebilecek iradeleri bulunduğunu varsayarlar. Tek tanrılı semavi dine mensup olduğunu söyleyenlerin iradesel bir özgürlük adına vahye karşı bilimi, yani aklı ve fiziği üstün kılarak, insanı egemen bir güce kavuşturma çabaları, maddi fiziğin çekicilik yanılgısından ileri gelmekte, dolayısıyla şeytan misali benliklerini yüceltmelerinden, sözde inanıp taptıkları Yaratıcı ile aynı tahtı paylaşmak istemekten hiçbir sakınca görmemektedirler. O halde sıkıştıklarında ve dara düştüklerinde neden dualar ederek Yaratıcı’dan yardım talep ediyorlar?
Hâlbuki egemen hiçbir varlık, din ve anlayış; yönetim ya da egemenlik hakkını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez ve yetki vermez. Bu, egemenlik hakkının vazgeçilmez ve tartışılmaz temel bir kuralıdır. Aksi takdirde egemenlik olamaz. Vekâlet, ancak yönetmek ve denetlemekte aciz olanların ihtiyaç duydukları bir yetkidir. Üstelik Yaratıcı’nın, yaratığı ile iktidarı paylaşabilmesi veya cüz’i de olsa ona bir hak tanıyabilmesi, kadersel düzeni tahrip edebilecek kıyametsi bir karışıklık oluşturup tüm sistemi çökertebileceğinden; nasıl bir mantıkla özleşebilir? Düşüncede geliştirilip hayata uyarlanamayan hiçbir teori ciddiye alınmamalı, mutlak surette karşılığı aranmalıdır. İnsanlar yaratık olmalarından dolayı kuldurlar, Yaratıcı’nın ruhuyla yaşam sürmelerinden, ne ögür ne de cüz’i bir iradeleri mevzubahis olamaz. Ancak onun dilemesiyle düşünebilir, keşfedebilir, başarabilir ya da aksine müstahak olunur.
Ruh ve irade; Yaratıcı Allah’ın kadersel düzeni dâhilinde varlık sürdürmekte, hiçbir yaratık başıboş bırakılmayarak, O’nun yazgısıyla hayat sürmektedir. Bunun da en açık delili, yaşanılan hayattır. Yeter ki okunabilsin…
Aşk ve tazim; şüphe ve tereddütsüz bir teslimiyettir.
“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Sonra onun zürriyetini nutfeden (men),dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” Secde 7.8.9
“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30
“Güneş katlanıp dürüldüğünde; Yıldızlar kararıp döküldüğünde; Dağlar sallanıp yürütüldüğünde; Gebe develer (başıboş) salıverildiğinde; Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; Denizler kaynatıldığında; Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde; Diri diri toprağa gömülen kızlara sorulduğunda, "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?”diye; (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında; Gökyüzü sıyrılıp yerinden oynatıldığında; Cehennem tutuşturulduğunda Ve cennet yaklaştırıldığında; her kişi (hayır ve şerden) neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.
Şimdi yemin ederim o sinenlere; Yörüngesinde akıp giderken bazen kaybolup bazen de etrafı aydınlatan yıldızlara; Kararmaya yüz tuttuğu anda geceye andolsun; Aydınlığını etrafa yaymaya başladığı zaman sabaha yemin ederim ki; Kur'an, şüphesiz değerli bir elçinin (Cebrail'in) getirip okuduğu sözdür. İşte o elçi, Arş'ın sahibi Allah'ın katında güçlü ve itibarlıdır.
O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir. O halde, arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür. O söz, lanetlenmiş şeytanın da sözü değildir. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz (ne kötü ithamlarda bulunuyorsunuz)! O, başka bir şey değil ancak cümle âlem için, aranızdan müstakim (doğru) olmak isteyen için bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (muradetmesi müstesna, siz hiçbir şeyi muradedemezsiniz, olmasını dahi isteyemezsiniz).” Tekvîr SURESİ
Politikacı, ilahiyatçı ve akademisyenlerin; vaat, hurafe ve kuramlarına değil, yaşadığınız hayata itibar ederek değere tabi tutunuz....
Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziki sonuçlar çıkarsa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, irdeleyen ve muhakeme edebilen her aklın kabul edeceği bir yargıdır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemeyeceğinde fizikte var olamaz.. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, girdiği cisme hayat kandırdığı gibi, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamın kolaylaştıran bilimin üremesine de etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.
Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beyin, kalp veya bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesi iradesel değil, tamamen kaderseldir.
Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler; iddialarındaki savlar gereği düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Fakat müdahaleden kurtulamayarak dilediği bir başarıyı yakalayamıyorsa, o bir çöpten farksızdır.
Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür.
İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp ve acının temel nedenidir. Eğer irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve olumsuzlukları gideremiyorsa, özgür olabilmesi mümkün değildir. İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında, ruhsal gerçeği keşfedecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.
İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil, ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.
İnsan, gövdeyle ruhun bütünleşmesinden meydana gelmiş bir yaratık olarak, gövde aşikâr, ruh gizli, gövde fani, ruh ölümsüzdür. Yaratıcı Allah’ın ruhsal olduğu düşünülürse, ölümlü cismin değersizliği ve ruhun da ölümsüzlüğü bilinebilecektir.
Şu halde, bunlardan her birine mahsus olmak üzere iki türlü hayatın varlığı anlaşılmaktadır. Gövdeyi temsilden fani ve fiziki olan bu dünya hayatı, ruhu temsilen sonsuz olan ahiret hayatının, yani Yaratıcı’nın varlığıdır.
Fani hayat doğmakla başlar, ölmekle biter. Ancak sonsuz olan ahiret hayatı böyle değildir. Ruhun gövdeden ayrılmasıyla bu hayat başlar. Zaten uykuya daldığımız her gün ruhun gövdeden geçici süreyle ayrılmasıyla ölümü tadıyor ve takdir edilmiş ecelin süresine kadar ruh tekrar gövdeye salıverilerek yaşam sürüyor. Ölümsüz olan ve yok olmayan sadece ruhtur. Çünkü ruh, her türlü düşünce, bilgi ve eylemin merkezi olup, mutlak iradeyi temsil etmekte ve kendine yüklenen görevi ifa ederek gövdeyi yönlendirmektedir.
Ruhun gövdeye veya maddeye hâkim olması, fiziğin tamamıyla ruhun emrinde ve onun arzularına göre işlev kazanmasıyla hayat canlanmaktadır. Bu halde, ölen bir adamın ruhu, emrindeki adamları dağılmış bir kral gibidir. Artık onlara emirler vermeye ve bu emirleri infaza muktedir değildir. Ruh artık hiçbir şey kazanamaz, programı doğrultusunda o ana kadar iyi veya kötü ne yüklenmiş ise, onunla kalır. Gövdenin işlevini tamamlayıp yok olmasından sonra ruh, kıyamete kadar bekleyeceği yer olan berzaha intikal eder ve mahşer günü çürümüş veya yok olmuş bedenlere tekrar nüfuz ederek, beklenen dirilme gerçekleşir.
Orada kendisi için alınmış karar gereği ya acılar ve ızdıraplar, yahut neşe ve mutluluk içinde geçiş yapacağı ebedi hayat için açılacak kapı olan mahşeri bekler.
Ruh ve ruhun gövdeyle olan alâkasındaki sır, Yaratıcı, ruh ve yaratık arasındaki ilişkinin “bir bilgi”’ye göre programlanıp düzenlenmesiyle orantılıdır. Bu sırla ilgili düzenek her ne kadar tahmin edilebiliyorsa da, insanlara çok az bilgi verilmesinden ötürü içeriğini bilebilmek imkânsızdır. Zaten iman, kayıtsız-şartsız Allah’ın iradesine teslimiyettir.
Ruh, gövdeye ve organların bütün zerrelerine, hücrelerine ve en ince liflerine kadar hayat vermektedir. Bu yüzdendir ki, gövdeden çekici bir güzellik, zindelik ve sıhhat fışkırmaktadır. Gövde her an ruhun bu feyiz ve iyiliğine muhtaçtır. Bu kesilirse yaşam biter, çirkin ve iğrenç bir hale dönüşerek çürüme başlar. Tıpkı susuz kurak bir çöl misali! Yıldırımın da ruhsal bir enerji olarak yağmuru yağdırıp maddi ve ölü olan dünyayı canlandırarak, fiziksel hüviyet kazandırması, her şeyin nasıl ruhsal dürtüye ihtiyacı olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun gibi kâinatın her zerresi ruhla canlanmakta, Allah’ın iyilik ve yardımına muhtaç kalmaktadır. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm
Ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların ve organların herhangi bir işlev kazanabilmesi mümkün değildir. Ruh bütün organlara nüfuz ederek harekete geçirmekte, zihinsel, duygusal ve fiziksel yetenekleri programı dâhilinde açığa çıkarıp ya yükselterek başarıya ya da aşağılayarak zillete tutsak etmektedir. Sadece insan değil, kâinatta vuku bulan her olay, ruhsal bir etkileşme ve güdü sonucu kabiliyet kazanmakta, menfi veya müspet hadiseler ve fiziksel oluşumlar meydana gelmektedir. Ancak ruhu reddedenler, sınırını daraltanlar, esinti zannedenler veya hafife alanlar, sığ ve dar düşüncelerinden dolayı hiçbir gerçeği kavrayamıyor, muhakeme edemiyorlar. Çünkü kim olduklarını bilmiyorlar.
Ruhla gövdeyi, tıpkı bilimle teknolojiye benzetiyorum. Ruhun gövdeyle birleşmesinden nasıl insan, hayvan, bitki veya soyut ve somut diğer canlılar oluşuyorsa, bilimin teknolojiyi doğurmasından da eşya türemektedir.
Ruh bilimi, bilim de teknolojiyi üretmiştir. Ruh, akıl ve bilim göksel, cisim, madde ve teknoloji de görseldir. Bu yüzden bilim, ruhun, yani Yaratıcı’nın etkisinde varlık göstermektedir. Nasıl ki bilimin olmadığı bir yerde teknoloji var olamıyorsa, ruhun olmadığı bir beden veya maddede de bilgi, fizik ve canlılık var olamaz.
Rasyonalizm gereği din ile bilimi farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirenler; ruhla gövdeyi, akılla beyni, mantıkla duyguyu ve dolayısıyla Yaratıcı ile yaratığı birbirinden ayırarak egemenlik paylaşımı yapmaktadırlar. Neden? Ya dine, vahye ve Mutlak İrade’ye tahammül edemeyip egemenliğini kabul etmek istemediklerinden ya da cehaletlerinden!
Einstein, “Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı” olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir. “Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Ayrıca Einstein; “Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor” tespitiyle, ezberciliğe ve deneyciliğe karşı çıkmıştır.
Acaba, evrimci lâik bilim adamları, gerçekte bilim adamları olmadıklarından mı, Yaratıcı’ya ulaşmak yerine şeytanla dostluğu tercih ediyorlar? Söz konusu güruhlar, Einstein’in beyin büyüklüğünü ve hücre sayısını hesaplayarak onu yücelteceklerine, neden Einstein’in düşünce ve fikirlerine itibar etmiyor, keşiflerindeki gizemi irdelemiyor ve onun gibi Yaratıcı’nın mutlak iradesine inanmıyorlar?
“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi secdeye kapandılar. Fakat iblis, secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” Hicr. 28-31 Tıpkı günümüz evrimcileri gibi!
Ruh, insan gövdesine kalpten girerek tüm organları kuşatır. Ruhun gövdeyi idare ettiği merkez kalptir. Kalbin, gövdenin her zerresine kan pompalayarak hayatiyet kazandırmasının fiziksel işlevinin yanı sıra, ruhsal niteliği çok daha önemlidir. Çünkü organların, özellikle beyin, göz, kulak, burun ve diğer uzuvların duyusal etkileşmeleri tamamen ruhsaldır. Duygular her ne kadar kalpten yansıyorsa da, kalp görsellikte kan pompalayan fiziksel bir aygıttır. Örneğin; beynin sinirsel işlevi veya diğer organların durumları gibi!
Araf Süresi 179. ayetinde buyrulduğu üzere; “Onların kalpleri vardır, ancak onlarla gerçeği kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır, lâkin onlarla işitemezler.”
Örneğin; kimi insanlara domuz kalbi nakledilerek arızaları geçici olarak giderilmektedir. Bu durumda, tıpkı beyin gibi, eğer mutlak olan fiziksel kalp olsaydı, o insan, domuz gibi hissedecek ve onun gibi duygular taşıyacaktı…
Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler "özgür irade"yi, Müslümanlar da "cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaşamla örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, “Mutlak İrade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: ’İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?’ Bu yüzden tapınılan Tanrı’nın ve vahiysel dinlerin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne olduğu" arayışında mantığa başvururlar. Her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de!
İlâhiyatçılar, bazen "insan özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Tanrı özgürdür, her şeyi O kontrol eder" diyorlar!
Hangisi doğru; insan mı, Tanrı mı?!?
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laftan anlamıyorlar!” Nisa. 78
Hıristiyan ve Yahudi ilâhiyatçılar; Tanrı’nın gökyüzüne yerleştiğini ve yeryüzü yönetiminin insanlarda olduğunu iddia ederek, mutlak iradeyi, yani kaderi kökten reddedip özgür iradeyi savunmak suretiyle insanoğlunun egemen bir gücü, dilediğini yapabilecek ve seçebilecek iradeleri bulunduğunu varsayarlar. Tek tanrılı semavi dine mensup olduğunu söyleyenlerin iradesel bir özgürlük adına vahye karşı bilimi, yani aklı ve fiziği üstün kılarak, insanı egemen bir güce kavuşturma çabaları, maddi fiziğin çekicilik yanılgısından ileri gelmekte, dolayısıyla şeytan misali benliklerini yüceltmelerinden, sözde inanıp taptıkları Yaratıcı ile aynı tahtı paylaşmak istemekten hiçbir sakınca görmemektedirler. O halde sıkıştıklarında ve dara düştüklerinde neden dualar ederek Yaratıcı’dan yardım talep ediyorlar?
Hâlbuki egemen hiçbir varlık, din ve anlayış; yönetim ya da egemenlik hakkını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez ve yetki vermez. Bu, egemenlik hakkının vazgeçilmez ve tartışılmaz temel bir kuralıdır. Aksi takdirde egemenlik olamaz. Vekâlet, ancak yönetmek ve denetlemekte aciz olanların ihtiyaç duydukları bir yetkidir. Üstelik Yaratıcı’nın, yaratığı ile iktidarı paylaşabilmesi veya cüz’i de olsa ona bir hak tanıyabilmesi, kadersel düzeni tahrip edebilecek kıyametsi bir karışıklık oluşturup tüm sistemi çökertebileceğinden; nasıl bir mantıkla özleşebilir? Düşüncede geliştirilip hayata uyarlanamayan hiçbir teori ciddiye alınmamalı, mutlak surette karşılığı aranmalıdır. İnsanlar yaratık olmalarından dolayı kuldurlar, Yaratıcı’nın ruhuyla yaşam sürmelerinden, ne ögür ne de cüz’i bir iradeleri mevzubahis olamaz. Ancak onun dilemesiyle düşünebilir, keşfedebilir, başarabilir ya da aksine müstahak olunur.
Ruh ve irade; Yaratıcı Allah’ın kadersel düzeni dâhilinde varlık sürdürmekte, hiçbir yaratık başıboş bırakılmayarak, O’nun yazgısıyla hayat sürmektedir. Bunun da en açık delili, yaşanılan hayattır. Yeter ki okunabilsin…
Aşk ve tazim; şüphe ve tereddütsüz bir teslimiyettir.
“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Sonra onun zürriyetini nutfeden (men),dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” Secde 7.8.9
“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30
“Güneş katlanıp dürüldüğünde; Yıldızlar kararıp döküldüğünde; Dağlar sallanıp yürütüldüğünde; Gebe develer (başıboş) salıverildiğinde; Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; Denizler kaynatıldığında; Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde; Diri diri toprağa gömülen kızlara sorulduğunda, "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?”diye; (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında; Gökyüzü sıyrılıp yerinden oynatıldığında; Cehennem tutuşturulduğunda Ve cennet yaklaştırıldığında; her kişi (hayır ve şerden) neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.
Şimdi yemin ederim o sinenlere; Yörüngesinde akıp giderken bazen kaybolup bazen de etrafı aydınlatan yıldızlara; Kararmaya yüz tuttuğu anda geceye andolsun; Aydınlığını etrafa yaymaya başladığı zaman sabaha yemin ederim ki; Kur'an, şüphesiz değerli bir elçinin (Cebrail'in) getirip okuduğu sözdür. İşte o elçi, Arş'ın sahibi Allah'ın katında güçlü ve itibarlıdır.
O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir. O halde, arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür. O söz, lanetlenmiş şeytanın da sözü değildir. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz (ne kötü ithamlarda bulunuyorsunuz)! O, başka bir şey değil ancak cümle âlem için, aranızdan müstakim (doğru) olmak isteyen için bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (muradetmesi müstesna, siz hiçbir şeyi muradedemezsiniz, olmasını dahi isteyemezsiniz).” Tekvîr SURESİ
Politikacı, ilahiyatçı ve akademisyenlerin; vaat, hurafe ve kuramlarına değil, yaşadığınız hayata itibar ederek değere tabi tutunuz....
Etiketler:
bilim,
cüz'i irade,
dilek,
din,
mutlak irade,
özgür irade,
vahiy,
yaratıcı,
yaratık
6 Ağustos 2009 Perşembe
Yaratıktan korkup Yaratıcı’yı satıyorlar…
Allah, Maide Süresi 44. ayette: “İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmez ise işte onlar kafirlerin ta kendileridirler.” diye buyurarak; Yaratıcı Allah’ı yasa ve düzen yapıcı olarak tanımayan; bireyle birey, bireyle toplum, toplum ile devlet arası ilişkileri ve hukuk düzenleyicisi egemen tek varlık olduğunu kabul etmeyen, vahyin ifadesiyle kafirdir.
Yaratıcı’yı değil de yaratığı tanrı edinircesine anayasa kurucusu bellemek, hiçbir aklın ve muhakemenin razı olmaması gereken bir hezeyandır. Sözde düşünen akılların böylesi bir yanlışta ısrar etmeleri, mutlaka müdahasel bir saptırmanın neticesidir. Bu sebeple yaşanılan dinsel ve bilimsel gerçekler hiçbir fayda temin etmemekte, “o kitap” ta yazılan kadersel süreç uyandıramamakta, dolayısıyla şeytanın dostları olmaktan kurtulunamamaktadır.
Böylece Allah’ın hükümlerini ve siyasal hukuk sistemini gericilik gerekçesiyle reddedip, çağdaşlık adına şeytanın adımlarını takip eden bireyden topluma kadar her insan ve devlet, gizli satanist ve satanizmdir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması toplumsal bir cinayet ve felakettir. Allah, Enbiya Süresi, 95. ayette: “Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.”
Salt bir mantıkla; neyin doğru veya yanlış, neyin iyi veya kötü, kimin egemen veya tutsak olduğunu kavrayabilmek son derece basittir. Eğer bireyi veya toplumu insan yaratmış ise, onun yasa yapma hakkı, Yaratıcı Allah yaratmış ise, O’nun yönetme ve düzen kurma hakkı meşrudur. “İnsan, Allah için yaratılmışsa Allah’ a karşı direnmenin anlamı nedir?” Pascal
İnsan fıtratı, aklı, duygusu ve kaderini yaratamayan, denetleyemeyen ve geleceği bilemeyen, dualiteyi yok edip kötülüğün ve musibetlerin önüne geçemeyen bir iradenin, yasa yapabilmesi, mutlak ve egemen olabilmesi mümkün müdür?
Eğer laik devlet; Allah’a, yani kadere meydan okuyarak, yönettiği halkının mal ve can güvenliğini garanti altına aldığını taahhüt etmiş ise, o takdirde gereğini yapmalı ve hiçbir ferdini hüsrana ve hezimete uğratmamalıdır. Aslında sorumlular doğrudan suçlular değil, vaatlerini tutamayan laik devletlerin ta kendileridirler.
Toplumların her açıdan karşı karşıya oldukları sıkıntı, korku ve kederlerine çare bulamayan laik iktidarlar, çeşitli çıkarlarla hegemonyaları altına aldıkları sözde din adamlarıyla gerçekleri saptırtmakta, böylece başarısız ve aciz varlıklarını sürdürebilmektedirler.
Oysa din adamları; güya iman ettikleri Allah, Resulü ve kitapları adına adaletle şahitlik etmeli, bedeli her ne olursa olsun biçare insan veya iktidarlardan korkmayarak ya da işbirliğine kalkışmayarak, sürekli dile getirdikleri ahiret, cennet ve cehennemin gereği gibi davranmak zorundadırlar. Ancak onlar gerçekte iman etmemiş, sırf lüks bir geçim, saygınlık ve şöhret sağlayabilmek adına, bir çıkar bilinciyle hareket etmekteler, hurafesel ezberleriyle inananları veya iman etmek isteyenleri büsbütün yoldan çıkarmaktadırlar.
Vayhi siyasetten, devletten, yani iktidardan uzaklaştırıp, kutsal bir kültür ve bireysel bir ibadete dönüştürerek tanrı ile kul arasına sıkıştırmalarından, hem umutla bekleyen toplumlara, hem de Allah’a ihanet etmektedirler.
Ballandırarak anlattıkları hurafeleri bıraksınlar da, vahyin ışığında nasıl bir yönetimin olması gerekliliğini; Yaratıcıya olan iman ve inancı reddeden ateist dogmalı laik düşünceyle karanlıktan aydınlığa çıkılamayacağını ve vahyi dışlayan böylesi bir idare altında yapılan ibadetlerin ve yakarışların hiçbir değer taşımadığını kanıtsal ayetlerle ifade edip, Allah ve Resulünün emrettiği doğrultuda doğru ve dürüst davransınlar. Bilgilerini satsalar da, Allah’larını satmasalar.
Kur’an’a muvaffık olmayan, hatta tamamen aykırı rivayetler ve peygamberimize attıkları iftiralarla kendilerine din kurarak bölük bölük ayrılan münafıklarla Müslümanların bir işi olmamalı, taşıdıkları Müslüman kimliklerinden şeref ve izzet duyarak, şeytanın çağdaş oyununa gelmemeli ve hiçbir komplekse kapılmamalıdırlar. Her din adamının kendi cemaatiyle esip gürlediği öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, vahiy yerine hurafeler ve uydurma rivayetler referans alındığından, Kur’an lanet yağdırmaktadır.
Allah, Rum Süresi 32. ayette: “Dinlerini parçalayan, bölük bölük olan her fırka, kendi yanında olanla sevinir.”
En’am Süresi 159 ayette ise: “Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu; senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”
Acaba dünya malı ve makamının gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri kararttığı bir alçaklıktan aydınlık bir üstünlüğe dönebilmeleri mümkün mü ki, cesur ve imanlı adımlar atabilsinler?
“İslam devletinin olmadığı bir yerde, İslam’i müesseler kurmak, ölünün kırık kolunu tedavi etmek gibidir” sözü; diyanet, ilahiyat veya vakıf gibi dini müesseselerin ve din adamlarının içinde bulundukları ihaneti özetlemektedir.
Berat gecesi sebebiyle İslam düşmanı medyanın satın aldığı hocalar, yine hurafelerle insanları kandırmış, kaş ve gözlerini oynatarak, bir artist edasıyla şovsal dualar yapmışlardır. Özellikle Aydın Doğan’ı cennete götüreceği düşünülen ve hurafeliğin bayraktarı olan Nihat Hatipoğlu adlı hocanın samimityetsizliği yüz ifadelerinden aşikar olup, kalbindeki şüphe ve tereddütlerle görevini ifa ettiği dikkatlerden kaçmadığı kanısındayım. Onun gibi para karşılığı vaaz eden laik devletin ve vahiy düşmanı kurumların taşeron din hatipleri, vahyi paçavraya çevirerek, o söz konusu mihraklara peşkeş çekmekte, dolayısıyla vahyi yok edebileceklerini düşünmektedirler. Ancak hiçbir çıkar düşünmeyen ve Allah’tan başkasından korkmayyıp adaletle şahitlik eden kimseler hidayete ermişlerdir ki, sadece onları dinleyip itibar ediniz. Allah, Yasin Süresi 21. ayette: “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” buyurmaktadır.
Berat gecesi ile ilgili söyledikleri ise tamamen gerçek dışıdır. Berat gecesinde yeni hiçbir şey yazılmamakta ve tayin edilmemekte olup, ruhların yaratılıp “O KİTAP” ta takdir edilen lehte veya aleyhteki kaderleri, o gece sadece güncelleşmektedir. O gün yakararak af dileyen veya isyan etmeye devam edenler de, yine haklarında yazılan kaderlerinin kaçınılmaz bir
sonucudur.
İnsanlara İslam’ı sevdirmek, hidayete erdirmek veya imana götürmek maksadıyla Allah’ın hükümlerini savsaklamaya cesaret edenler, bilmelidirler ki böylesi sapıkça bir yetkiye ve toleransa haiz değiller ve peygamberler de bu tür davranışlardan kaçınarak, iman etmeyen babaları, kardeşleri, akrabaları, eşleri veya çocuklarına karşı bir kayırmaya yeltenmeyerek, hidayete erdirememişler, gerektiğinde ise uyarılmışlardır.
Peygamberimize atfedilen “Dini zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” yaklaşımı, Allah’ın asla tartışılmaz hükümlerine bir müdahale olur ki, tamamen yalandır. Allah ne emretmiş ise, peygamberler dahi her kul ona itaat etmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak zorundadır. İster uyar, ister uymaz, isterse onlar gibi eğip bükersin. Ya sonra...
Kur’an dışında sözde hangi hadis, rivayet ve hurafeyle karşılaşırsanız, mutlaka Kur’an’da karşılığını sorunuz... Siz doğruluğa devam edin ve o bilmezlerin yolundan gitmeyin.
Her Müslüman’ın yapması gereken dua:
“Ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar.” Yunus. 86
Yaratıcı’yı değil de yaratığı tanrı edinircesine anayasa kurucusu bellemek, hiçbir aklın ve muhakemenin razı olmaması gereken bir hezeyandır. Sözde düşünen akılların böylesi bir yanlışta ısrar etmeleri, mutlaka müdahasel bir saptırmanın neticesidir. Bu sebeple yaşanılan dinsel ve bilimsel gerçekler hiçbir fayda temin etmemekte, “o kitap” ta yazılan kadersel süreç uyandıramamakta, dolayısıyla şeytanın dostları olmaktan kurtulunamamaktadır.
Böylece Allah’ın hükümlerini ve siyasal hukuk sistemini gericilik gerekçesiyle reddedip, çağdaşlık adına şeytanın adımlarını takip eden bireyden topluma kadar her insan ve devlet, gizli satanist ve satanizmdir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması toplumsal bir cinayet ve felakettir. Allah, Enbiya Süresi, 95. ayette: “Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.”
Salt bir mantıkla; neyin doğru veya yanlış, neyin iyi veya kötü, kimin egemen veya tutsak olduğunu kavrayabilmek son derece basittir. Eğer bireyi veya toplumu insan yaratmış ise, onun yasa yapma hakkı, Yaratıcı Allah yaratmış ise, O’nun yönetme ve düzen kurma hakkı meşrudur. “İnsan, Allah için yaratılmışsa Allah’ a karşı direnmenin anlamı nedir?” Pascal
İnsan fıtratı, aklı, duygusu ve kaderini yaratamayan, denetleyemeyen ve geleceği bilemeyen, dualiteyi yok edip kötülüğün ve musibetlerin önüne geçemeyen bir iradenin, yasa yapabilmesi, mutlak ve egemen olabilmesi mümkün müdür?
Eğer laik devlet; Allah’a, yani kadere meydan okuyarak, yönettiği halkının mal ve can güvenliğini garanti altına aldığını taahhüt etmiş ise, o takdirde gereğini yapmalı ve hiçbir ferdini hüsrana ve hezimete uğratmamalıdır. Aslında sorumlular doğrudan suçlular değil, vaatlerini tutamayan laik devletlerin ta kendileridirler.
Toplumların her açıdan karşı karşıya oldukları sıkıntı, korku ve kederlerine çare bulamayan laik iktidarlar, çeşitli çıkarlarla hegemonyaları altına aldıkları sözde din adamlarıyla gerçekleri saptırtmakta, böylece başarısız ve aciz varlıklarını sürdürebilmektedirler.
Oysa din adamları; güya iman ettikleri Allah, Resulü ve kitapları adına adaletle şahitlik etmeli, bedeli her ne olursa olsun biçare insan veya iktidarlardan korkmayarak ya da işbirliğine kalkışmayarak, sürekli dile getirdikleri ahiret, cennet ve cehennemin gereği gibi davranmak zorundadırlar. Ancak onlar gerçekte iman etmemiş, sırf lüks bir geçim, saygınlık ve şöhret sağlayabilmek adına, bir çıkar bilinciyle hareket etmekteler, hurafesel ezberleriyle inananları veya iman etmek isteyenleri büsbütün yoldan çıkarmaktadırlar.
Vayhi siyasetten, devletten, yani iktidardan uzaklaştırıp, kutsal bir kültür ve bireysel bir ibadete dönüştürerek tanrı ile kul arasına sıkıştırmalarından, hem umutla bekleyen toplumlara, hem de Allah’a ihanet etmektedirler.
Ballandırarak anlattıkları hurafeleri bıraksınlar da, vahyin ışığında nasıl bir yönetimin olması gerekliliğini; Yaratıcıya olan iman ve inancı reddeden ateist dogmalı laik düşünceyle karanlıktan aydınlığa çıkılamayacağını ve vahyi dışlayan böylesi bir idare altında yapılan ibadetlerin ve yakarışların hiçbir değer taşımadığını kanıtsal ayetlerle ifade edip, Allah ve Resulünün emrettiği doğrultuda doğru ve dürüst davransınlar. Bilgilerini satsalar da, Allah’larını satmasalar.
Kur’an’a muvaffık olmayan, hatta tamamen aykırı rivayetler ve peygamberimize attıkları iftiralarla kendilerine din kurarak bölük bölük ayrılan münafıklarla Müslümanların bir işi olmamalı, taşıdıkları Müslüman kimliklerinden şeref ve izzet duyarak, şeytanın çağdaş oyununa gelmemeli ve hiçbir komplekse kapılmamalıdırlar. Her din adamının kendi cemaatiyle esip gürlediği öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, vahiy yerine hurafeler ve uydurma rivayetler referans alındığından, Kur’an lanet yağdırmaktadır.
Allah, Rum Süresi 32. ayette: “Dinlerini parçalayan, bölük bölük olan her fırka, kendi yanında olanla sevinir.”
En’am Süresi 159 ayette ise: “Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu; senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”
Acaba dünya malı ve makamının gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri kararttığı bir alçaklıktan aydınlık bir üstünlüğe dönebilmeleri mümkün mü ki, cesur ve imanlı adımlar atabilsinler?
“İslam devletinin olmadığı bir yerde, İslam’i müesseler kurmak, ölünün kırık kolunu tedavi etmek gibidir” sözü; diyanet, ilahiyat veya vakıf gibi dini müesseselerin ve din adamlarının içinde bulundukları ihaneti özetlemektedir.
Berat gecesi sebebiyle İslam düşmanı medyanın satın aldığı hocalar, yine hurafelerle insanları kandırmış, kaş ve gözlerini oynatarak, bir artist edasıyla şovsal dualar yapmışlardır. Özellikle Aydın Doğan’ı cennete götüreceği düşünülen ve hurafeliğin bayraktarı olan Nihat Hatipoğlu adlı hocanın samimityetsizliği yüz ifadelerinden aşikar olup, kalbindeki şüphe ve tereddütlerle görevini ifa ettiği dikkatlerden kaçmadığı kanısındayım. Onun gibi para karşılığı vaaz eden laik devletin ve vahiy düşmanı kurumların taşeron din hatipleri, vahyi paçavraya çevirerek, o söz konusu mihraklara peşkeş çekmekte, dolayısıyla vahyi yok edebileceklerini düşünmektedirler. Ancak hiçbir çıkar düşünmeyen ve Allah’tan başkasından korkmayyıp adaletle şahitlik eden kimseler hidayete ermişlerdir ki, sadece onları dinleyip itibar ediniz. Allah, Yasin Süresi 21. ayette: “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” buyurmaktadır.
Berat gecesi ile ilgili söyledikleri ise tamamen gerçek dışıdır. Berat gecesinde yeni hiçbir şey yazılmamakta ve tayin edilmemekte olup, ruhların yaratılıp “O KİTAP” ta takdir edilen lehte veya aleyhteki kaderleri, o gece sadece güncelleşmektedir. O gün yakararak af dileyen veya isyan etmeye devam edenler de, yine haklarında yazılan kaderlerinin kaçınılmaz bir
sonucudur.
İnsanlara İslam’ı sevdirmek, hidayete erdirmek veya imana götürmek maksadıyla Allah’ın hükümlerini savsaklamaya cesaret edenler, bilmelidirler ki böylesi sapıkça bir yetkiye ve toleransa haiz değiller ve peygamberler de bu tür davranışlardan kaçınarak, iman etmeyen babaları, kardeşleri, akrabaları, eşleri veya çocuklarına karşı bir kayırmaya yeltenmeyerek, hidayete erdirememişler, gerektiğinde ise uyarılmışlardır.
Peygamberimize atfedilen “Dini zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” yaklaşımı, Allah’ın asla tartışılmaz hükümlerine bir müdahale olur ki, tamamen yalandır. Allah ne emretmiş ise, peygamberler dahi her kul ona itaat etmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak zorundadır. İster uyar, ister uymaz, isterse onlar gibi eğip bükersin. Ya sonra...
Kur’an dışında sözde hangi hadis, rivayet ve hurafeyle karşılaşırsanız, mutlaka Kur’an’da karşılığını sorunuz... Siz doğruluğa devam edin ve o bilmezlerin yolundan gitmeyin.
Her Müslüman’ın yapması gereken dua:
“Ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar.” Yunus. 86
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)