Fizikken insan görünümünde ama benlikken şeytan olmuş yığınların cirit attığı modern dünyada iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırabilmenin zorluğu insanlık kargaşasını doğurmuş, dolayısıyla yaratığı insanlaştıran özellikler silinerek, yaratıcı tanrılığa payeleştirmiştir.
Günümüz seküler, din-dışı tüm düşünce ve pozitivist bilimi üreten Antik Yunan uygarlığı, çözemedikleri olaylar karşısındaki zorluklarını somut doğa olaylarına bakarak aşmaya çalışılırlardı. Ancak felsefelerine tamamen ters araştırmalarını yaparlarken, hani neredeyse yaptıklarından utanır ve teorilerindeki korkunç çelişkiyi felsefi bombardımanlarla gizlerlerdi. Çünkü onlara göre edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen benliksel bilgiydi.
İnsanoğlunun nefsini fevkalade etkileyen ve çağdaş hüviyet kazandıran yaratıcılık hırsı biyolojik ruhsuz bir beyni ve tanrısız bir fiziği odaklandırmakta, böylece insanın bir yaratık değil özgür ve egemen tanrısal bir akıl ve irade sahibi olabileceğini hezeyanlaştırmaktadır. Tanrı, ruh, melek, cin ve şeytan gibi göksel varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme ihtirasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen inkârsı fikirlerindeki ısrarcılıkları, yine de gerçekleri saklamaya yeterli olmamaktadır. Ne de olsa yaşadıkları dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, nazari aleminin ütopik düşleri ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve anlayışları ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfına ulaşılarak “beyinci tanrısal” varlıkları sürebilmektedir. Onlar için önemli olan bilginin hakikat ya da hilâf değil, beyin hücreleri çalıştırılarak mı yoksa vahiysel mi elde edildiğidir.
Oysa insan olmalarına rağmen; neden bizzat içinde yaşadıkları gerçek hayatı muhakeme edemiyor, hiçbir dayanağı ve yaptırımı olmayan abartıların peşine takılıp gören bir kör, duyan bir sağır ve hissetmeyen bir kalbe sahip yaratık olabiliyorlar? Bir an olsun otokritik yaparak kendini, gelişmeleri, düzenleri, her türlü olayı tattıkları ve gözlemledikleri dünyayı hiç sorgulamıyorlar mı?
“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kullanmaya çalışan benlik, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş, pozitif bilime, evrim teorisine ve seküler psikolojiye sığınarak, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini darmadağın eden olumsuzlukları engelleyememiştir.
İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe aykırı davranmaları nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve iradesel görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir. Benlikleri şeytana dahi pabuç çıkaracak bir hadsizlikle öyle azmış ki boya ve badana yeteneklerini yaratıcılıkla özdeşleştirebilmişlerdir.
Bunca düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmaktadır.
Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan sözde yaratıcı bilim ve seküler düzen; bırakın bütün bunları, en sıradan olumsuzlukların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedirler. İnsan için en keskin son ve en acı yaşam olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur. Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse seküler düşüncelerin ve pozitivist bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?
Antik Yunan uygarlığının zirveye çıkıp en çok geliştiği dönemler Kral İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası Filip’in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya’dan doğuda Hindistan’a, kuzeyde Fergana’dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymış ve günümüz seküler düşünce ve batı medeniyetinin temelini atmıştır.
Bir gün İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.
İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını ya da tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden farksızdır. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, cazibelere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları gerçekleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları; mal, sağlık ve can gibi ağır bedeller ödemelerine dek uyanamamaktadırlar. Gerçi ani şokla uyansalar da acı dindikten sonra yine uykuya dalabilmektedirler. Neden fikirlerinde meydan okudukları Yaratıcı Allah’a ve kâinatsal kadere karşı güçlerini kanıtlayamıyorlar?
Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı seküler temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece geçici görsel kıymetlerin dayaksızlığı kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları iddialarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, makamın ve zenginliğin fiziki yaşamda kalıcı hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime ve felsefeye dayalı yaldızlı ve makyajsı abartı ve gösterilerin yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir delili oluyor ki; bu durumda yaratıcı bilim safsatası, insanoğluna icat ettirilen en dehşetsi yalandır.
Neden teori ve felsefelerindeki iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli tekdüze yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı bilim ve aydınlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık, soyluluk ve özgürlük; sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yaşamın gerçekleri yalancı olduklarını belgelenmekte, bu sebeple laik ve putperest yönetimlerin bertaraf edilmeleri kaçınılmaz hale gelmektedir.
Söze değil eyleme ve yaşadıklarınıza bir bakıp kendinizi onlarla kıyaslayın ki sizi yaratan ve yöneten Allah’a mı, yoksa onlara mı kulluğun daha akılcı ve gerçekçi olduğunu anlamaya çalışın.
Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…
Kimisi adaletsizlikten, kimisi haksızlıktan, kimisi yoksulluktan, kimisi işsizlikten, kimisi borçlardan, kimisi güvensizlikten, kimisi umutsuzluktan, kimisi ahlâksızlıktan, kimisi hastalıktan, kimisi kalkınamamaktan, kimisi suçlardan sürekli şikâyet etmekte, idare edenleri suçlamaktansa; neyle idare edildiklerini yahut hangi düşünceyle yönetildiklerini hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır alınmamaktadır. Sadece birkaç dakikalık muhasebe bile; savunulan ve uğruna yollara düşünülen örneğin çağdaşlık, laiklik ve Atatürkçülük gibi din-dışı düzenlerin, şikâyetlerin hangisine çare üretebildiğini ve kökten ne verebildiğini tahlil eder, dolayısıyla yaşamsal sırrın engellenemez sıkıntılarının gerçek sebebi öğrenebilinir. Barış, sevgi, eşitlik, adalet, hukuk ve uygarlık adına dayatılan düşüncelerin; bazen acı, bazen hüzün, bazen dehşet içinde yaşanılan olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve dualitiye son vererek talepleri karşılayabilmiştir? Gerçekte toplumları hangi düşünce ve ilkelerin mağdur ettiğini sorgulamayıp sadece kişi merkezli anlık suçlamalarla çözüme kavuşabilmek mümkün değildir.
Güvenilip, iktidara taşınılan her partinin daha beter bir politika uyguladığı ve ihanete uğramanın arkasında yaratığı yücelten seküler rejime bağlı bir yönetimin sergilendiği gerçeği hiç düşünülüyor mu?
Unutmamalısın ki sen yaratık bir insansın ve kendin gibi herhangi bir kul tarafından güdülecek düşünce ve anlayışlara rağbet etmemelisin.
Ancak kim olduğunu öğrenebilirsen, o peşine takıldığın sefil yalancılardan ve hidayet dağıtıcılardan kurtulabilirsin.
bilgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Nisan 2010 Cumartesi
4 Kasım 2009 Çarşamba
Hırsız; sömürücüler mi, korsanlar mı?
Sömürü amaçlı düzenlenen kitap fuarları ile hatırladığım gecikmiş konuyu şimdi ele aldığımdan özür diler, şahsıma gönderdiğiniz övgü dolu maillerinizi zannettiğiniz gibi sizlerden üstün bir kişi olmayıp; düşündürtenin, tasarlayanın, sorgulattıranın ve yazdıranın Allah olmasından ötürü yayınlamadığımı bilgilerinize sunarım. Çünkü ben bir hiçim, övgülerinizi, yegâne adres olan Mutlak İrade sahibi yaratıcınıza sununuz…
Acımasız ve merhametsiz kapitalist rejimlerin kuralları, fakir ve yoksul insanları süründürmekle kalmıyor, öğrenme taleplerine yasaklama getirerek, izzet ve haysiyetlerine de kara leke çalmak suretiyle mahkûm ediyorlar.
Allah, Maide süresi 38. Ayette; “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” buyruğuyla cezadan taviz verilmemesini hükme bağlamışsa da; hırsızlık eden kimse açlık, yokluk ve zaruretten dolayı böyle bir eyleme kalkışmışsa, ona hiçbir ceza uygulanmamakta, ona yardım etmeyen iktidar ve ikamet ettiği mahalledeki zenginler cezalandırılarak, sosyal adaletin gereği yerine getirilmektedir.
Kapitalist düzenin fışkırttığı sömürücüler ve namussuzlar, ödedikleri vergilerden dolayı her ne kadar devlet nezdinde aklanıp meşrulaşsalar da, ahlaki değerler ve vicdanlarda birer onursuz hırsız olmaktan kurtulamamaktadırlar.
Vergi veren ya da rekortmen olan bir genelev patronun devletçe ödüllendirilmesi, ona nasıl bir şeref kazandırmıyorsa, sömürücülere de katmamaktadır.
Amaçları sadece okumak ve dinlemek olan yoksul halkımız ki, büyük çoğunluğu yol masrafı veya bir lokma ekmek alabilecek parası dahi olmayan öğrencilerin “korsan” diye adlandırılan kitap ve CD’leri çok ucuza temin etmeleri, aç gözlü azgın sömürücüleri öfkelendirmekte, devleti de alarma geçirterek, sözde hak yolunu aramaya sevk etmektedir. Ancak parası olmayanları gerek reklamlar, gerekse dayatışsı telkinlerle meraklandırıp astronomik kârlarla piyasaya sürdükleri kitap ve CD’lerin nasıl satın alınacağını kara vicdanları ve materyalist akılları hiç dert edinmemekte, sırf kazanma hırsıyla ürettikleri mamullerden saltanatsı bir hayat sürebilmenin benliğiyle insanları soyup süpürmekten utanmamaktadırlar.
Kitap ve CD piyasası; yazarı veya şarkıcısı, dağıtımcısı ve satıcısıyla öylesine legal bir organize çete ki, 1 liraya mal ettikleri ürünü 20 liraya satarak, uyuşturucudan dahi elde edilemeyen aşırı kârları kursaklarından geçirebilmekte, bedenlerini süsleyebilmektedirler. Ancak devlet, sömürücülerin peşine düşüp uyaracağına, yoksul halkına ucuz kitap ve CD pazarlayanların yakasına yapışıp, maddi veya manevi cezalar verebilmektedir. Bu mudur sosyal devlet anlayışı?
Asgari ücretin 550 lira olduğu bir ülkede; emek hakkı, telif hakkı, vergi hakkı gibi istismarı gerekçeler, sadece laik ve kapitalist anlayışların bir manipülasyonudur. Ancak bilgilenmeyle insanların yanlış ve hatalardan kurtulup, doğruyu bulacakları ve şeytanın musallatından sıyrılıp kötülüklerden uzaklaşabilecekleri tartışılmaz bir gerçektir. Paradan ve saltanatsı bir hayat sürmekten başka hiçbir şey düşünmeyen sinsi edebiyatçı ve yorumcular, sadece ceplerini ve şakşağı düşünmektedirler. Bunlar polisi ve belediyeyi halkıyla karşı karşıya getiren parazit yüzkarasıdırlar.
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın bir operasyon sonucu verdiği demeç, eroinman ile okuyucuyu aynı seviyede değerlendirerek; ''500 kilo 700 kilo eroin yakalamak neyse korsan kitap yakalamak da o, bu da bir suç” haddi aşan ifadesiyle, sanırım sömürücü yazar ve gazetecilere şirin görünmek istemesindendir.
Emre Kongar adlı sözde aydın, entelektüel ve yazar şaşkını sömürücü, sokakta ucuz kitap satın alan halkını hırsızlıkla suçlayabilecek kadar alçalabilmiştir. Laik ve putperest bir vicdandan merhamet ve hakkaniyet beklemek mümkün müdür? Asıl hırsızlığa ortak ve tam ortasında bulunanlar, bilakis kendileridir.
İşte bu yüzden kitaplarımı yayınevi ve dağıtımcılardan geri çekmiş, maliyeti dâhil hiçbir bedel almaksızın, ayrıca posta giderlerini de ödemek suretiyle dileyene hediye etmekte ve toplu halde göndererek dağıttırmaktayım. Çünkü eğitim ve bilgi olmadan asayiş sağlanamaz, gerek devlette, gerekse sokaktaki suçlar ve adaletsizlikler engellenemez…
Yayıncılar, dağıtımcılar ve kitapçıların açgözlü sömürücülüğüne lanet ettiğim bir sırada, bir aracı kanalıyla “Yenicizgi dağıtım şirketi” ile, 450 sayfalık “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımı yalnızca 1 liraya satması konusunda anlaşmaya varıp, yetkili olduğu Migros şubelerinde 4 liraya satmak suretiyle hem beni, hem de okuyucuyu sömürmesi, vicdansızların asla doğru yola erişemeyeceklerini belgeleyen bir sonuçtu. Çünkü bunların hiçbirinde insaf yoktur…
Yazar, yapımcı, yayınevi ve dağıtımcılar, neden kanunsuzlukla suçladıkları sözde korsanlarla aynı değerde kitap veya CD satmıyorlar? Ayrıca hırsızlıkla itham ettikleri satıcılar gibi hiçbir riskte taşımıyorlar…
Biliniz ki karalar, ışık saçamayacaklarından aydınlatabilmeleri de mümkün değildir…
Bilgi; her türlü çıkar, para ve şöhret kaygısı gütmeyip samimi bir inançla yazılan birikimlerdir. Yazarın samimiyetsizliği, okuyucuyu da etkilediğinden kalıcı hiçbir etki yapmamakta, dolayısıyla onlarca edinilen bilgi hayata indirgenememektedir.
Oysa özellikle roman okuyucuların hayatı sayısız ibretlerle dolu gerçek birer öykü olmalarına rağmen, kozmetik âlemde yaşamaktan öte hiçbir donanımları ve hayat bilgileri bulunmayan, hayatın anlamını idrak edemeyen, ne olduğuna dair fiziki ve ruhi, tatbiksel ve deneysel bir bilgi, heyecan ve sorgulamaları olmayan, yaşamlarını yazdıklarıyla örtüştüremeyen materyalist ve egoist yazarlara gösterilen inanılmaz beğeni ve hayranlık, kitaplarının astronomik rakamlarla kapışılmasına neden olmakta, dolayısıyla aptallıkla ve enayilikle damgaladıkları okuyucularını rahatlıkla sömürebilmektedirler.
Yazarlar, konu aldıkları sıradan veya olağanüstü hayatları, çizdikleri hayali insan veya yaratıksal tiplemeleri romanlarında işlerken, gerçek dünyanın gizemiyle ilişkilendiremeyerek, okuyucularına almaları gereken mesajı veremeyip öyle bir paradoks yaşarlar ki, sanal âlemden kurtulup yaşadıkları gerçek dünyayla bütünleşemediklerinden yazdıklarıyla sürekli çatışır ve okurlarını aldatırlar. Beyin yıkamalarla bir mum misali aydınlık vermeye çalışsalar da, layık oldukları karanlığa gömülmeleri kaçınılmazdır. Eğer okuyucular, kendileri sürünüp de idolleştirdikleri denemecileri şımartıp, görkemli bir hayata ulaştırabiliyorlarsa, suçlu sadece o istismarcılar değil, şüphesiz destek verenlerdir de.
Açgözlü bedhah ve sömürücü kalem erbapları, başka hiçbir becerileri ve iş yapma yetenekleri bulunmadığından çoğunlukla sefil yalnızlıklarını giderebilmek, benliklerini yücelterek şöhrete kavuşturabilmek için kendilerine bir yer edinebilme amacıyla şan ve rant peşinde koşar, yoksul okuyucularından elde ettikleri fahiş kazançlarla ya barlarda, ya gece kulüplerinde ya da caka atmada harcayarak, lüks ev ve arabalar satın almaktan da geri durmazlar. Oysa okuyucularının ya da dinleyicilerinin standardında bir hayat sürmeleri gerekmez mi?
Bunlar, düşüncelerin gerçekle örtüşmesini kıyaslayabilecek bir donanıma sahip olmayan kifayetsizliklerinden yaşanılan hayata yoğunlaşamazlar, aydınlatıcı bir çözüm için gerekli sonuçları çıkaramayıp, sorgulamaya neden olabilecek fikirleri üretemeyerek hayatla özleşemezler. Nasıl anlatmak, yorumlamak, sorgulamak ve aydınlatmak yerine, benlikleri okşayan ve arzuları uyandıran ilginç konular bularak, “aptal” belledikleri okuyucularını psikolojileri üzerine konsantre olur, dolayısıyla entelektüel aldatıcılık ve içeriksizlikleriyle de saygınlaşırlar. Tek amaçları para, ilgi, şöhret ve lüks hayattır…
Şüphesiz düşler âleminin ütopyasında yaşayanlardan hayatın gerçekleriyle ilgili bir yorum beklemek, tıpkı ölüden medet ummak gibidir. Sanki umulmuyor mu? Böylesi entelektüel yazarlardan, haliyle öylesi entelektüel okuyucu yığınları oluşmakta, dolayısıyla asgari bir bedel ödemek isteyen veya ödemeyen okuyucu ve dinleyicileri hırsızlıkla suçlayabilmektedirler.
Her insanın sabırsızlanarak okuduğu söz konusu romanlardan çok daha heyecanlı, gizemli ve olağanüstü öyküleri vardır ama onu okumayı ve irdelemeyi, her nasılsa başaramazlar. Çünkü yalan ve aldatıcılık, hücrelerine kadar nüfuz etmiştir.
Unutulmalıdır ki kitapların mucizeleri, ancak acı çekip hayatın gizemini çözmüş samimi bir inançla yazılmış eserlerde saklıdır.
Yazar, sadece popüler kişilerin değil toplumda önemsiz ve kabul görmeyen kişilerin bile hayatlarını sebep ve sonuçlar açısından incelemek ve kişilerin düşünce ve davranışlarının altında yatan psikolojik etmenlere dikkat çekerek, neyin doğru veya yanlış olduğunu somut belgeler ve örneklerle ortaya koyarak, gizemsel denklemi kanıtlamak zorundadır.
Tüm bu söylediklerim sadece rasyonalist çağdaşlar için değil, din kitabı yazarları ve CD çıkaranları içinde geçerlidir. Sözde ve görsellikte Allah’a ve Resulüne iman ettikleri sanılsa da, gerçekte para ve şöhrete iman ettikleri tartışılmazdır. Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V), çok yoksul bir hayat yaşamasına, gecekondudan beter ağaç artıklarından yapılmış bir barınakta hayat geçirmesine, sorumlu olduğu insanlar adına ölümüne mücadele etmesine ve evinde karnını doyurabileceği tek bir hurma bulunmamasına rağmen; günümüzdekiler gibi şaşalı bir saltanat için ne Kur’an’ı Kerim’i pazarlamış, ne güçlülere boyun eğmiş, ne iktidar sahipleriyle işbirliğine girişerek davasına ihanet etmiş, ne de sohbetlerini paraya tahvil etmişti. İşte bu samimi inancından dolayı İslâm, dünyanın en ücra köşelerine yayılarak, insanların akın akın kabulünü sağlamıştı.
İlmi, bilimi, sanatı ve fikirleriyle bir güneş misali sönmeyen edebiyatçı ve sanatçıların hayat biyografileri incelediğinde; yetim ve yalnız olduklarını, kimsesizlikten ve yoksulluktan okula gidemediklerini, karınlarını doyurabilmek için en ağır işlerde çalıştıklarını, korkunç depresyonlarla sarsıldıklarını, cephelerde savaştıklarını, kimileri intihar ederek, kimileri zindanlarda sürünerek, kimileri idam edilerek, kimileri ise bir köşede yalnızlık içinde sürünerek öldüklerini, sürgünlere gönderildiklerini, en dehşetli sıkıntı ve hastalıklar çektiklerini ve daha nicelerini öğrendiğinizde; bugün peşinde koşup hırsızlıkla yaftalayan o lüks ve benlik içinde yaşayan sefillerin içeriksiz kitaplarını okumak bir yana, tuvalette taharet dahi yapmaya tenezzül etmezsiniz…
İnsan sevgisi ve adalet aşkıyla bütünleşmiş erdemli aydınlar, eserlerini ve fikirlerini para karşılığı satmaz, sırtından mal ve mevki edinme düşüncesine girmez. Sadece yazar, söyler veya anlatır.
Medyanın ve efendilerinin mezeleri olarak konuşma ve yazma sanatını icra edenlerin toplumu etkileme ve yönlendirme taşeronlukları; haksızlık, ahlaksızlık, vicdansızlık ve adaletsizliği daha da körükleştirmekte, insani değerler kıyılarak, her şey çürümektedir.
Para ve şöhret, aslında öyle bir zillettir ki sahibini rezil rüsva eder ama o farkında olmaz. Tıpkı eroinmanlar misali para ve şöhret, onların imansı uyuşturucu maddeleri ve utanmazlıklarının da örtüsüdür…
Astronomi biliminin ve matematiğin en önemli dehalarından birisi olan Johannes Kepler’in;"Kitabımı çağdaşlarım veya gelecek kuşaklardan kimler okuyacak umurumda değil. Tanrı nasıl bunların öğrenilmesi için altı bin yıl beklemişse, eserim de okunabilmesi için yüz yıl bekleyebilir." sözü, eserlerin anlık ve nefsi bir kazanç için değil, benliksel hiçbir beklenti ve çıkar olmaksınız toplumun aydınlanması için yayınlanmasının doğruluğunu vurgulamaktadır.
Bilgi edinebilmek maksadıyla okumanın ve psikolojik bir terapi için müziğin olmazsa olmaz özgürlüğü ve kamusal yararı, telif hakkı gibi kapitalist bir zorlamayla kısıtlanmamalı, kartelleşmiş azgın sömürücülerin keyfiyetine bırakılmayarak, herkes dilediği gibi yararlanabilmelidir.
Bu sebeple ne hükümet, ne polis, ne de belediye; sömürücü hırsızların caydırıcı güçleri olmamalı, aksine onları dizginleyerek, soygunsu istismarlarına son vermelidir. Ayrıca kapitalistlerin güdümündeki laik Diyanet İşleri Başkanlığının “caiz değildir” fetvası da trajikomiktir.
Korsan diye nitelendirilen herkesin satın alabileceği ucuz kitap ve CD üreten ve satanlar suçlu değil, aksine halkına hizmet etmelerinden dolayı çeşitli riskleri üstlenen fedakâr kahramanlardır.
“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (en cömerttir)” El-Alak 4-5
Acımasız ve merhametsiz kapitalist rejimlerin kuralları, fakir ve yoksul insanları süründürmekle kalmıyor, öğrenme taleplerine yasaklama getirerek, izzet ve haysiyetlerine de kara leke çalmak suretiyle mahkûm ediyorlar.
Allah, Maide süresi 38. Ayette; “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” buyruğuyla cezadan taviz verilmemesini hükme bağlamışsa da; hırsızlık eden kimse açlık, yokluk ve zaruretten dolayı böyle bir eyleme kalkışmışsa, ona hiçbir ceza uygulanmamakta, ona yardım etmeyen iktidar ve ikamet ettiği mahalledeki zenginler cezalandırılarak, sosyal adaletin gereği yerine getirilmektedir.
Kapitalist düzenin fışkırttığı sömürücüler ve namussuzlar, ödedikleri vergilerden dolayı her ne kadar devlet nezdinde aklanıp meşrulaşsalar da, ahlaki değerler ve vicdanlarda birer onursuz hırsız olmaktan kurtulamamaktadırlar.
Vergi veren ya da rekortmen olan bir genelev patronun devletçe ödüllendirilmesi, ona nasıl bir şeref kazandırmıyorsa, sömürücülere de katmamaktadır.
Amaçları sadece okumak ve dinlemek olan yoksul halkımız ki, büyük çoğunluğu yol masrafı veya bir lokma ekmek alabilecek parası dahi olmayan öğrencilerin “korsan” diye adlandırılan kitap ve CD’leri çok ucuza temin etmeleri, aç gözlü azgın sömürücüleri öfkelendirmekte, devleti de alarma geçirterek, sözde hak yolunu aramaya sevk etmektedir. Ancak parası olmayanları gerek reklamlar, gerekse dayatışsı telkinlerle meraklandırıp astronomik kârlarla piyasaya sürdükleri kitap ve CD’lerin nasıl satın alınacağını kara vicdanları ve materyalist akılları hiç dert edinmemekte, sırf kazanma hırsıyla ürettikleri mamullerden saltanatsı bir hayat sürebilmenin benliğiyle insanları soyup süpürmekten utanmamaktadırlar.
Kitap ve CD piyasası; yazarı veya şarkıcısı, dağıtımcısı ve satıcısıyla öylesine legal bir organize çete ki, 1 liraya mal ettikleri ürünü 20 liraya satarak, uyuşturucudan dahi elde edilemeyen aşırı kârları kursaklarından geçirebilmekte, bedenlerini süsleyebilmektedirler. Ancak devlet, sömürücülerin peşine düşüp uyaracağına, yoksul halkına ucuz kitap ve CD pazarlayanların yakasına yapışıp, maddi veya manevi cezalar verebilmektedir. Bu mudur sosyal devlet anlayışı?
Asgari ücretin 550 lira olduğu bir ülkede; emek hakkı, telif hakkı, vergi hakkı gibi istismarı gerekçeler, sadece laik ve kapitalist anlayışların bir manipülasyonudur. Ancak bilgilenmeyle insanların yanlış ve hatalardan kurtulup, doğruyu bulacakları ve şeytanın musallatından sıyrılıp kötülüklerden uzaklaşabilecekleri tartışılmaz bir gerçektir. Paradan ve saltanatsı bir hayat sürmekten başka hiçbir şey düşünmeyen sinsi edebiyatçı ve yorumcular, sadece ceplerini ve şakşağı düşünmektedirler. Bunlar polisi ve belediyeyi halkıyla karşı karşıya getiren parazit yüzkarasıdırlar.
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın bir operasyon sonucu verdiği demeç, eroinman ile okuyucuyu aynı seviyede değerlendirerek; ''500 kilo 700 kilo eroin yakalamak neyse korsan kitap yakalamak da o, bu da bir suç” haddi aşan ifadesiyle, sanırım sömürücü yazar ve gazetecilere şirin görünmek istemesindendir.
Emre Kongar adlı sözde aydın, entelektüel ve yazar şaşkını sömürücü, sokakta ucuz kitap satın alan halkını hırsızlıkla suçlayabilecek kadar alçalabilmiştir. Laik ve putperest bir vicdandan merhamet ve hakkaniyet beklemek mümkün müdür? Asıl hırsızlığa ortak ve tam ortasında bulunanlar, bilakis kendileridir.
İşte bu yüzden kitaplarımı yayınevi ve dağıtımcılardan geri çekmiş, maliyeti dâhil hiçbir bedel almaksızın, ayrıca posta giderlerini de ödemek suretiyle dileyene hediye etmekte ve toplu halde göndererek dağıttırmaktayım. Çünkü eğitim ve bilgi olmadan asayiş sağlanamaz, gerek devlette, gerekse sokaktaki suçlar ve adaletsizlikler engellenemez…
Yayıncılar, dağıtımcılar ve kitapçıların açgözlü sömürücülüğüne lanet ettiğim bir sırada, bir aracı kanalıyla “Yenicizgi dağıtım şirketi” ile, 450 sayfalık “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımı yalnızca 1 liraya satması konusunda anlaşmaya varıp, yetkili olduğu Migros şubelerinde 4 liraya satmak suretiyle hem beni, hem de okuyucuyu sömürmesi, vicdansızların asla doğru yola erişemeyeceklerini belgeleyen bir sonuçtu. Çünkü bunların hiçbirinde insaf yoktur…
Yazar, yapımcı, yayınevi ve dağıtımcılar, neden kanunsuzlukla suçladıkları sözde korsanlarla aynı değerde kitap veya CD satmıyorlar? Ayrıca hırsızlıkla itham ettikleri satıcılar gibi hiçbir riskte taşımıyorlar…
Biliniz ki karalar, ışık saçamayacaklarından aydınlatabilmeleri de mümkün değildir…
Bilgi; her türlü çıkar, para ve şöhret kaygısı gütmeyip samimi bir inançla yazılan birikimlerdir. Yazarın samimiyetsizliği, okuyucuyu da etkilediğinden kalıcı hiçbir etki yapmamakta, dolayısıyla onlarca edinilen bilgi hayata indirgenememektedir.
Oysa özellikle roman okuyucuların hayatı sayısız ibretlerle dolu gerçek birer öykü olmalarına rağmen, kozmetik âlemde yaşamaktan öte hiçbir donanımları ve hayat bilgileri bulunmayan, hayatın anlamını idrak edemeyen, ne olduğuna dair fiziki ve ruhi, tatbiksel ve deneysel bir bilgi, heyecan ve sorgulamaları olmayan, yaşamlarını yazdıklarıyla örtüştüremeyen materyalist ve egoist yazarlara gösterilen inanılmaz beğeni ve hayranlık, kitaplarının astronomik rakamlarla kapışılmasına neden olmakta, dolayısıyla aptallıkla ve enayilikle damgaladıkları okuyucularını rahatlıkla sömürebilmektedirler.
Yazarlar, konu aldıkları sıradan veya olağanüstü hayatları, çizdikleri hayali insan veya yaratıksal tiplemeleri romanlarında işlerken, gerçek dünyanın gizemiyle ilişkilendiremeyerek, okuyucularına almaları gereken mesajı veremeyip öyle bir paradoks yaşarlar ki, sanal âlemden kurtulup yaşadıkları gerçek dünyayla bütünleşemediklerinden yazdıklarıyla sürekli çatışır ve okurlarını aldatırlar. Beyin yıkamalarla bir mum misali aydınlık vermeye çalışsalar da, layık oldukları karanlığa gömülmeleri kaçınılmazdır. Eğer okuyucular, kendileri sürünüp de idolleştirdikleri denemecileri şımartıp, görkemli bir hayata ulaştırabiliyorlarsa, suçlu sadece o istismarcılar değil, şüphesiz destek verenlerdir de.
Açgözlü bedhah ve sömürücü kalem erbapları, başka hiçbir becerileri ve iş yapma yetenekleri bulunmadığından çoğunlukla sefil yalnızlıklarını giderebilmek, benliklerini yücelterek şöhrete kavuşturabilmek için kendilerine bir yer edinebilme amacıyla şan ve rant peşinde koşar, yoksul okuyucularından elde ettikleri fahiş kazançlarla ya barlarda, ya gece kulüplerinde ya da caka atmada harcayarak, lüks ev ve arabalar satın almaktan da geri durmazlar. Oysa okuyucularının ya da dinleyicilerinin standardında bir hayat sürmeleri gerekmez mi?
Bunlar, düşüncelerin gerçekle örtüşmesini kıyaslayabilecek bir donanıma sahip olmayan kifayetsizliklerinden yaşanılan hayata yoğunlaşamazlar, aydınlatıcı bir çözüm için gerekli sonuçları çıkaramayıp, sorgulamaya neden olabilecek fikirleri üretemeyerek hayatla özleşemezler. Nasıl anlatmak, yorumlamak, sorgulamak ve aydınlatmak yerine, benlikleri okşayan ve arzuları uyandıran ilginç konular bularak, “aptal” belledikleri okuyucularını psikolojileri üzerine konsantre olur, dolayısıyla entelektüel aldatıcılık ve içeriksizlikleriyle de saygınlaşırlar. Tek amaçları para, ilgi, şöhret ve lüks hayattır…
Şüphesiz düşler âleminin ütopyasında yaşayanlardan hayatın gerçekleriyle ilgili bir yorum beklemek, tıpkı ölüden medet ummak gibidir. Sanki umulmuyor mu? Böylesi entelektüel yazarlardan, haliyle öylesi entelektüel okuyucu yığınları oluşmakta, dolayısıyla asgari bir bedel ödemek isteyen veya ödemeyen okuyucu ve dinleyicileri hırsızlıkla suçlayabilmektedirler.
Her insanın sabırsızlanarak okuduğu söz konusu romanlardan çok daha heyecanlı, gizemli ve olağanüstü öyküleri vardır ama onu okumayı ve irdelemeyi, her nasılsa başaramazlar. Çünkü yalan ve aldatıcılık, hücrelerine kadar nüfuz etmiştir.
Unutulmalıdır ki kitapların mucizeleri, ancak acı çekip hayatın gizemini çözmüş samimi bir inançla yazılmış eserlerde saklıdır.
Yazar, sadece popüler kişilerin değil toplumda önemsiz ve kabul görmeyen kişilerin bile hayatlarını sebep ve sonuçlar açısından incelemek ve kişilerin düşünce ve davranışlarının altında yatan psikolojik etmenlere dikkat çekerek, neyin doğru veya yanlış olduğunu somut belgeler ve örneklerle ortaya koyarak, gizemsel denklemi kanıtlamak zorundadır.
Tüm bu söylediklerim sadece rasyonalist çağdaşlar için değil, din kitabı yazarları ve CD çıkaranları içinde geçerlidir. Sözde ve görsellikte Allah’a ve Resulüne iman ettikleri sanılsa da, gerçekte para ve şöhrete iman ettikleri tartışılmazdır. Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V), çok yoksul bir hayat yaşamasına, gecekondudan beter ağaç artıklarından yapılmış bir barınakta hayat geçirmesine, sorumlu olduğu insanlar adına ölümüne mücadele etmesine ve evinde karnını doyurabileceği tek bir hurma bulunmamasına rağmen; günümüzdekiler gibi şaşalı bir saltanat için ne Kur’an’ı Kerim’i pazarlamış, ne güçlülere boyun eğmiş, ne iktidar sahipleriyle işbirliğine girişerek davasına ihanet etmiş, ne de sohbetlerini paraya tahvil etmişti. İşte bu samimi inancından dolayı İslâm, dünyanın en ücra köşelerine yayılarak, insanların akın akın kabulünü sağlamıştı.
İlmi, bilimi, sanatı ve fikirleriyle bir güneş misali sönmeyen edebiyatçı ve sanatçıların hayat biyografileri incelediğinde; yetim ve yalnız olduklarını, kimsesizlikten ve yoksulluktan okula gidemediklerini, karınlarını doyurabilmek için en ağır işlerde çalıştıklarını, korkunç depresyonlarla sarsıldıklarını, cephelerde savaştıklarını, kimileri intihar ederek, kimileri zindanlarda sürünerek, kimileri idam edilerek, kimileri ise bir köşede yalnızlık içinde sürünerek öldüklerini, sürgünlere gönderildiklerini, en dehşetli sıkıntı ve hastalıklar çektiklerini ve daha nicelerini öğrendiğinizde; bugün peşinde koşup hırsızlıkla yaftalayan o lüks ve benlik içinde yaşayan sefillerin içeriksiz kitaplarını okumak bir yana, tuvalette taharet dahi yapmaya tenezzül etmezsiniz…
İnsan sevgisi ve adalet aşkıyla bütünleşmiş erdemli aydınlar, eserlerini ve fikirlerini para karşılığı satmaz, sırtından mal ve mevki edinme düşüncesine girmez. Sadece yazar, söyler veya anlatır.
Medyanın ve efendilerinin mezeleri olarak konuşma ve yazma sanatını icra edenlerin toplumu etkileme ve yönlendirme taşeronlukları; haksızlık, ahlaksızlık, vicdansızlık ve adaletsizliği daha da körükleştirmekte, insani değerler kıyılarak, her şey çürümektedir.
Para ve şöhret, aslında öyle bir zillettir ki sahibini rezil rüsva eder ama o farkında olmaz. Tıpkı eroinmanlar misali para ve şöhret, onların imansı uyuşturucu maddeleri ve utanmazlıklarının da örtüsüdür…
Astronomi biliminin ve matematiğin en önemli dehalarından birisi olan Johannes Kepler’in;"Kitabımı çağdaşlarım veya gelecek kuşaklardan kimler okuyacak umurumda değil. Tanrı nasıl bunların öğrenilmesi için altı bin yıl beklemişse, eserim de okunabilmesi için yüz yıl bekleyebilir." sözü, eserlerin anlık ve nefsi bir kazanç için değil, benliksel hiçbir beklenti ve çıkar olmaksınız toplumun aydınlanması için yayınlanmasının doğruluğunu vurgulamaktadır.
Bilgi edinebilmek maksadıyla okumanın ve psikolojik bir terapi için müziğin olmazsa olmaz özgürlüğü ve kamusal yararı, telif hakkı gibi kapitalist bir zorlamayla kısıtlanmamalı, kartelleşmiş azgın sömürücülerin keyfiyetine bırakılmayarak, herkes dilediği gibi yararlanabilmelidir.
Bu sebeple ne hükümet, ne polis, ne de belediye; sömürücü hırsızların caydırıcı güçleri olmamalı, aksine onları dizginleyerek, soygunsu istismarlarına son vermelidir. Ayrıca kapitalistlerin güdümündeki laik Diyanet İşleri Başkanlığının “caiz değildir” fetvası da trajikomiktir.
Korsan diye nitelendirilen herkesin satın alabileceği ucuz kitap ve CD üreten ve satanlar suçlu değil, aksine halkına hizmet etmelerinden dolayı çeşitli riskleri üstlenen fedakâr kahramanlardır.
“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (en cömerttir)” El-Alak 4-5
Etiketler:
alim,
belediye,
bilgi,
Diyanet,
edebiyatçılar,
Emre Kongar,
hırsız,
Hz.Muhammed,
Kepler,
korsan kitap ve CD,
müzik yapımcıları.,
para,
Polis,
romancılar,
şöhret,
yazarlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)