8 Şubat 2010 Pazartesi
İnsanoğlu ne kadar akılsız ve ahmak…
Bir saniye sonrasının belirsizliğini kabul ettikleri halde kozmetik üründen ibaret geçici makam, şöhret, para ve iktidar hırslarını dizginleyemeyip, kendilerinden daha üstün addederek fayda ve hidayet verici sandıkları çıkarcı fırsatçılardan menfaat veya himmet umabilmeleri, kadersel değilse nedir? Sahip olunanların lütuf ya da lanet olabileceğini kestiremeyenlerin iddiaları ancak çöpsel döküntülerdir. Aklın bilimsel tanımının tüm kurallarına haiz ve görsellikte başarı elde etmiş olanların gerçeğe odaklanamamalarının sebebi “benlik” olabilir mi? Oysa akıllıya “ben” yakışmayacağı her ne kadar tartışılmaz ise de, maalesef kariyerleri, unvanları, popülariteleri ve kazanımları sanki akıllı oldukları bir rehber yanılgısı doğurduğundan kendileri gibi sefihsel kitleleri peşlerinden sürükleyebilmektedirler.
İster din, ister bilim, ister siyaset, ister askeri, ister sanat, isterse medya alanlarında olsun sultalaştırılan kimselerden hakkaniyet ve erdemlik beklenemez. Benlikleri kabartan şan, iltifat ve övgüler böbürlenmeye, dolayısıyla hata ve yanlışı reddetmelerine neden olmaktadır ki böylece en dahi bilgeler, liderler, âlimler veya kahramanlar olarak tanrılaşma süreci başlamakta, mezara kadar bir daha geri dönüşü olmamaktadır.
Hâlbuki Hz. Ömer; “Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir” diyerek, makamı, gücü ve egemenliği ne olursa olsun her şeyden önce yaratık bir insan olduğunu özenle vurgulamış, hilkatteki diğer eşlerinden hiçbir farkı olmadığını, aksine yükümlülüğünden dolayı onların efendisi değil hizmetkârı olduğunun altını çizerek, bizzat yaşamına geçirmiştir.
Yaklaşık 100’e yakın ülke dolaşıp ticari temaslarda bulunmuş, Türkiye gibi kavramsal katliamların, fikir çatışmalarının, baskı ve dayatmaların, hoşgörüsüzlüğün, müsamahasızlığın, çıkarcılığın, yasakçılığın, aldatıcılığın, fırsatçılığın, egoistliğin ve düşmanlığın olduğu bir devlete ve tavana rastlamadım. Evet, totaliter ideolojisi adına halkına hasım bir devlet ve taşeron efendiler Türkiye’yi kuşatmış, tarihin hiçbir döneminde özgüvenini yitirmemiş ve aşağılık bir komplekse kapılmamış halkımız, birbirine zıt düşünce ve inançların yoğun baskısından melezleşmekten, dolayısıyla neyin doğru veya yanlış, iyi veya kötü olduğunu sorgulayamama köleliğinden kurtulamamıştır.
Tecrübelerim ışığında gerçeğe hedeflenmemle birlikte insanların değil, Yaratıcı’mın nezdinde makbul olmaya gayret etmiş, asla bir fayda yahut zarar sağlamaya güçleri bulunmayan insanların hürmet ve tazimlerini iterek, doğruluk ve dürüstlükten asla taviz vermemeye çalıştım. Zannın, kusur araştırmanın, ayıpları deşifre etmenin ve arkadan çekiştirmenin günah oluşu ve insanlıkla bağdaşmamasından ötürü ısrarla kaçınmış, inandığım değerlere ve insanlığa zarar veren kimseleri engelleyebilmek maksadıyla yüzde yüz emin olduğum gerçekleri uyarısal bir açıklamayla duyurmayı vazgeçilmez bir görev addettim. Çünkü çeşitli menfaatler pazarlığında haksızlık ve tertipler karşısında göz yumarak; ne inancıma ne de güvenen insanlara ihanet edip, dilsiz bir şeytan olmaktan sakındım.
Allan nezdinde makbul olan bir kimseye bütün insanlar yüz çevirse ona bir zarar gelir mi? Allah indinde makbul olmayan bir kimseye bütün insanların saygı ve ikramı ona bir fayda sağlar mı?
Unutulmamalıdır ki önemli olan fani kişiler değil, baki değerler ve kitlelerin erdemleşmesini sağlamaktır.
Yalancıların, riyakârların ve bozguncuların itibar gördüğü Türkiye, artık özüne dönmeli; şeref, dürüstlük, cesaret ve adaletle yâd edilen atalarıyla özdeşleşmelidirler.
Kadavra milliyetçiliği yerine insan milliyetçiliğini temel almayan toplumlar, hayvanlar gibi birbiriyle dalaşmaktan, bozgunculuktan, katletmekten ve horlayarak yakıp yıkmaktan vazgeçmezler. Çünkü onlar için vicdanlı bir insan olmak değil gaddar bir ırk önemlidir. Kadavramsı hiçbir milliyetçi düşünce, İslam’la bağdaşmadığı gibi başka bir dinle de örtüşemez. Çünkü din, insani değerlerin var olma amacı ve çekirdeğidir.
İyonluların balıktan, Darwinistlerin maymundan ve MHP’lilerin de kurt’tan geldiğine inanmaları, evrimci anlayışların nasıl hayvanlara özendiklerini orta koymakta, bundan dolayı insanca sevgi, merhamet ve barış içinde yaşamak yerine hayvanca üstünlük güdüsü taşıyarak, sadece vahşice saldırmak ve kendilerinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımak istememektedirler. İşte CHP ve MHP’nin açılıma karşı direnmelerinin altında yatan gerçekte budur. Önemli olan insan olmak değil, ya Türk ya da Atatürkçü olmak zorundasın…
Milliyetçilikle İslam’ın birbirine düşman düşünceler olduğu gerçeği istikametinde MHP’nin ilkelerini savunan kimseler, asla Müslüman değillerdir. Atalarımızı örnek aldığımızda milliyetçi de değillerdir. Sadece kurtçu evrimcilerdir. Zaten İslam hasmı olmalarından ve Müslümanlıktan tiksinmelerinden ataist CHP’yi muhatap bile almıyorum. Irkçı akıllarına çok güvenip akıl seviyesini aşamadıklarından dolayı vahiy ve ilhamdan mahrum kalmışlar, insani değerleri de sindirememişlerdir.
Bir toplumu ırkıyla değerlendirip ötekileri dışlamaktan daha kötü davranış ne olabilir? Hangi ırkın daha üstün olduğunu kadavra zihniyetiyle hükmedenler yüzünden sevgi ve barış doğranmadı mı? Yaratıcı’nın dilediği gibi insanları farklı bölgeler ve milletlerde yaratmasına nasıl bir akıl sınıflandırma yapabilir? Şüphesiz hayvani akıllar…
“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” Hucurât 11
İnsanı insan yapan ve diğer yaratıklardan ayıran en önemli özellik, sorgulayabilmesi, yaşadığı hayatla fikir ve inançlarını örtüştürebilecek bir kıyaslayamaya gitmesi ve tutkusunda haddi aşmamasıdır. İdol bellediği kendi gibi yaratığa tanrısal imani bir bağlılık göstermemesi, hata ve kusurlarını sahiplenmemesi, gerçek amacını dikkatle takip etmeyip bedenen sağlıklı olduğu halde ruhen özürlü davranması, onun akli muvazenesi konusunda gerekli ipucu vermektedir.
Neredeyse herkesin bukalemun misali sürüngenlere dönüştüğü öyle bir dünyada cebelleşiyoruz ki, lehine sandığının aslında seni yok etme emelleri taşıyan samimiyetsiz bir canavar olduğunu idrak edemiyor, öldürmekten beter mahvettiğini kavrayamıyoruz.
Pazar günü göz attığım masonik bir mafya kanalında program yapan Ruhat Mengi adlı gazeteciyle ilgili “Bir bakan ve bir gazeteci” başlıklı yazımda, kendisinin sinsi bir Türkiye düşmanı olduğunu açıklamış, Türkiye’ye olan güvensizliğinden, Müslüman kimliğinden, gelenekleri ve görüntüsünden nefret ederek, borç-harç içinde doğumlarını dahi İngiltere’de yapıp, kızlarının gelecek garantilerini İngiliz vatandaşlığında tercih kılarak, hırs ve ihtirasından değil Türkiye’yi, dünyayı bile yakabilecek bir karakterde olduğunu izah etmiştim. Sözde Türkiye sevdalısı imajı ve ahkâmıyla halkımız karşısına çıkıp, sırf Müslüman referansından ötürü hükümete ve irtica adına Müslümanlara çatabilmesini takdirlerinize bırakıyor, amaçlarından emin olmadığınız riyakârlara kesinlikle güvenmemenizi, dolduruşlarına gelmemenizi ve sözlerine itibar etmemenizi dikkatinize sunuyorum. Çünkü zerrecik bir zehri dahi neslimizi yabancılaştırmaya ve merhametten yoksun bırakmaya yetmektedir.
Azılı mason, bölücü ve vahiy düşmanı Ruhat Mengi’yi dizginleyebilmek için babası Mehmet Ünaldı’nın muhafazakârlığını öne çıkarmaya çalışan bazı köşe yazarları öyle ahmak ve bilgisiz bir karmaşa içindedirler ki; birçok peygamberin babaları, eşleri, çocukları ve en yakın akrabalarını nasıl hidayete ulaştıramadıklarını ve kâfirlerle işbirliği yaparak peygamberleri öldürmek istedikleri, ayrıca hidayete ulaştıracak olanın sadece ve sadece Allah olduğu gerçeği ayetlerde de sabitken, neden Ruhat Mengi gibi bir ajan-provokatörü söz dinleyebileceği hezeyanıyla meşrulaştırmaya çalıştıklarını anlamakta zorluk çekiyorum. Acaba Mengi, Türkiye’yi seven özde bir Atatürkçü, milliyetçi ve tabii ki Müslüman olmadığına göre kimdir?
Herkes üstüne yüklenen görevi yapmakta, kötülüklerin elçisi şeytan yok olmadığı müddetçe de bu gidişe mani olunamayacaktır. Bırakın saldırsınlar, bırakın küfretsinler, bırakın savaşsınlar, bırakın kinlerini kussunlar… Peki, sen niye kendini onlara beğendirmek için dinini, vatanını ve değerlerini eğip büküyor ve münafıkça bedel biçebiliyorsun?
Uluyanların ulumalarına dik durmayıp sinerek yanlarında yer edinebilmek arayışında olanlardan daha onursuz ve kişiliksiz kim olabilir?
Ezana dahi tahammül edemeyen CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın büyük bir keyif ve dikkatle izlediği Cübbeli, onun hidayete gelebileceğini iddia etmektedir. Acaba Cübbeli peygamberlerden üstün mü ki ömrü vahye sövmekle ve savaşmakla geçmiş, milletini bölmek, kırmak ve zulmetmekle harcamış yaşlı ve zorba Baykal’ı, Firavun misali ölümüne bir kulaç kala imana kavuşturacak? Üstelik Firavun’un ölüm anındaki imanı bile Allah tarafından kabul edilmemişken!
“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan.44
İnsanların Allah’ça tayin edilmiş ırkları, dinleri ve inançları ne olursa olsun öncelikle erdemli ve faziletli olup olmadıkları önem taşımalıdır. Her yaratığın doğuştan ölümle nişanlanarak dünyaya geldikleri unutulmamalı, fıtratsal ırklar, dinler ve inançlara tahammül gösterilmeli; ateist olan, ineğe tapan ya da anıtkabire gidip Atatürk’ten yardım umanlar horlanmamalı, doğruya kavuşabilmeleri temennisinde bulunarak hüsnüniyet içinde hak ve hukuka riayet edilmelidir. Ama her kim inancından veya ırkından dolayı seni aşağılıyor ve saldırıyorsa, asla boyun eğmeyip İstiklal mücadelesi vermenin de en tabii hak olduğu unutulmamalıdır. Hiç kimse diğerine kendini beğendirmek ve hoşnut etmek zorunda değildir. Böyle kimseler özgüveni olmayan ve inancında kararsız asalaklardır ki, zaten barbarlığı cesaretlendiren ve egemen kılanda bunlardır.
Bırak kimin neye inandığı ve hangi ırka mensup olduğu arayışını, sen kimsin ve nesin önce ona bak…
“Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız.” Montaigne
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” Hucurât. 13
11 Ağustos 2009 Salı
Utanabilecek bir ar damarınız var mı?
Sürekli insanların neden düşünmediklerini, muhakeme etmediklerini ve gerçeği araştırmadıklarını sorgulayarak, kıyasıya eleştirilerde bulunmuş, fotoğrafı; birilerinin güttüğü doğrultuda tek açıdan değil, tarafsız bir adaletle çok yönlü gözlemlenilmesi üzerinde durmuş, kötülük fışkırtan benliği hapsedip erdemliği açığa çıkaranın sadece “iman” olduğunu vurgulamıştım.
Öncelikle kuralları belirleyip kimin dost veya düşman olduğunu benliksel çıkarlar kriterinde değerlendiren güçlere, şeytani bir nefis taşımalarından itibar edilmemesi, haklı veya haksızın hangi ölçülerde muahezenesi, ancak hakkı ve adaleti ayakta tutan barışçıl bir anlayışla mümkün olunabileceğinin üzerinde durmuştum.
Neyin iyi veya kötü, kimin insan veya şeytan, samimi veya sinsi olduğunu yaratıklar değil, akıl ve kalplerde saklı olanı ve kaderi elinde bulunduran Yaratıcı bilir.
Halkının din ve ırkını ülke aleyhine birinci derece tehlike kabullenen laik ve Kemalist bir düşüncenin devlet ve milleti bütünleştirebilmesi, birlik ve beraberliği tesis edebilmesi, insani değerleri yüceltebilmesi, barış ve huzuru sağlayabilmesi asla söz konusu değildir. Olmadığı da, milletin İslam ve Kürt kesimine karşı takınılan düşmanca tavırdan anlaşılmakta, sürekli taciz, baskı, hakaret, ayrımcılık ve yasaklarla toplum bölünerek, yazık ki damarlara kadar işlenebilmektedir.
Şovenist bir Atatürk yahut Türk milliyetçiliğinin amansızca vurgulanması Kürt kökenli toplumumuzun milli duygularını kabartıp mücadeleye sürüklemiş, ideolojik devletin dışlaması ve ayırım yaparak, o bölgelere gereken sosyal ve ekonomik hizmeti götürmemesi, otomatikman insani refleksi doğurarak, hak arayışına itmiştir. Diğer taraftan vahye karşı laikliğin ve Kemalizm’in bir sopa misali sürekli kafalara indirilmesine ise Müslümanlar çeşitli gerekçelerle tepki vermemiş, Kürtler gibi silahlı veya siyasi bir mücadeleye kalkışmamışlardır.
Kürtlerin PKK adında silahlı bir örgütlenmeye girişerek; ırkçı, laik ve Kemalist devlete karşı mücadeleye teşebbüsleri, öyle içi boş bir “terör” anlayışıyla geçiştirebilecek ve haksızlıkları kamufle edebilecek bir vatan savunması görülmemeli, derinine inilerek adaletsizliğin üstesinden gelebilecek bir siyasetin kaçınılmaz adımlarının atılması ve köklü bir çözüme gidilmesi, ancak tarafların kökten ırki sevdalarından vazgeçmesiyle mümkün olur. Unutulmamalıdır ki ırkçı bir milliyetçilik; halkı, hatta dünyayı bölen en büyük felakettir. Allah, Yasin Suresi 62. ayette: “Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?”
Kürtlerin haklarını siyasi bir zeminde arama gayretleri; cesur, kararlı ve dik duruşlarıyla meyvelerini vermeye başlamış; hiçbir makam, yasak ve baskılar kendilerini yıldırmayıp, herhangi bir tavizi ihanet addetmeleri savlarıyla ödeyecekleri bedellere dahi aldırış etmeksizin, yanlış veya doğru, topyekûn onurlu bir duruş sergilemişlerdir. Maalesef sözde ahirete inandıklarını iddia eden Müslüman politikacılar ve yandaşları, korkularından kendilerine fiyat etiketi biçerek hem dinlerini hem de haysiyetlerini alçakça satabilmişlerdir. Hala çözemedikleri türban meselesi ve kahredici Merve Kavakçı’nın TBMM’den kovulma olayı, başka bir örneğe ihtiyaç bırakmayan rezaletlerdir.
Her Türk vatandaşı gibi ben de, laik ve Kemalist devletin kurguladığı senaryodan filmi izlemiş, PKK ve DTP’ye aşırı tepki göstererek, açık düşman bellemiştim. Oysa sözde Atatürk ve Türk milliyetçisi merhametsiz şövalyelerin kurdukları Ergenekon Terör Örgütündeki PKK ile olan işbirlikleri ve birlikte işledikleri cinayetler, komplolar, saldırılar ve darbe planları; gerçek teröristin kim olduğu sorusunu sorgulamama, dolayısıyla çok korkunç bir aldatmayla karşı karşıya olduğumuzu anlamama neden olmuştur. Aslında Ergenekon Terör Örgütünün acımasız hedefi; tıpkı haçlı Amerika ve İsrail gibi vahiysel İslam ve Müslümanlardır. MGK Siyaset Belgesi olan “Kırmızı Kitap”’ta da İslam, yani irtica birinci derece düşman bellenmiş, binlerce kişiyi öldüren ve ölümüne sebep olan PKK ise ikinci derecede sınıflandırılarak, dolaylı da olsa itibar görebilmiştir.
Laiklik ve Atatürkçülüğün bekçisi olduğunu her platformda dikta eden Kemalist Genelkurmay, İslam referanslı Cumhurbaşkanı, Başbakan, hükümet ve Müslümanlara karşı aşikâr olan aleyhtarlığını, Kürtlerin temsilcisi DTP’ye karşı da haykırmış, kendince ortaya koyduğu tepkilerle İslam’ı irtica, Kürtleri de PKK olarak tanımlayarak, türbanlı veya dindarların, ayrıca DTP milletvekillerinin bulunduğu ortamları protesto etmek suretiyle hedef düşman saymaktan vazgeçmemiştir. Ancak ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti, sözde DTP yüzünden protesto etmeye cesaret gösterdikleri TBMM’ne girmeyi engellememiş, ABD’nin emrine boyun eğerek, DTP ile girişilen uzlaşmaya sessiz kalabilmiştir.
Yıllarca süren savaşta ölen binlerce insanın ve kaybedilen ekonominin ikna edici sebebi anlaşılamamış, bu vatan için ölen ve ölmeye devam eden halkın farklı din ve etnik köken taşımalarından dolayı “devlet-terörist” çatışmasının soğuk ve sıcak savaşıyla insanlarımız manipüle edilerek, yüz binlerce aile acıya boğdurulmuştur. Oysa ortada bir dışlanma, adaletsizlik, haksızlık, dini ve ırki bir gerilim ve kamplaşma vardır.
Kürtler; gerek ferdi, gerekse siyasi partileri kanalıyla mücadelelerini azim ve umutla sürdürme cesaretini ve kararlılığını gösterirken; sözde Müslümanlar ise az bir bedel karşılığı laik ve Kemalistlerin kayığına binme izzetsizliğini sürdürmeye devam etmektedir.
Sözde ırki bir bağımsızlık adına mücadelesini sürdüren PKK ve DTP, Marksist olmalarından hiçbir vicdan taşımamakta, kendilerinden olmayanları biçmeye çalışarak, caniliklerini sürdürmektedirler. Devlet de laik ve Kemalist olmasından aynı sertlikte mukabelede bulunmakta, dolayısıyla benlik, yani ırki egemenlik savaşında halkımız büyük bir kayba uğramaktadır. Oysa Allah dileseydi tüm dünyayı tek bir millet, tek bir renk ve tek bir lisanla konuşan bir topluluk yapardı. Öyleyse bu bölünme ve çatışmanın ardındaki gerçek; her iki tarafın da Allah’a olan iman ve inancı reddetmesi, vahyi kabul etmeyerek birbirlerinden üstün olduğu iddiasında bulunmalarıdır. Allah, Şura Suresi 8. Ayette: “Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.”
Rum Suresi 22. ayette ise: “O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır. “Şûrâ 8
Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun; “TSK’ da bazen, görev dürüstlükten önemlidir.” sözleri, aleni bir barbarlığı ve adaletsizliği belgelemektedir. Böylesi bir ilkeyle komuta eden Genelkurmay’ın radikal ideolojisinden herhangi bir merhamet, adalet ve hakkaniyet beklenemez. Vahyi reddedenin dürüst ve adil olabilmesi, vicdan taşıyabilmesi ve insani bir değere sahip olabilmesi düşünülemez.
Otuz yıldır yanlış inanç, düşünce ve fikirlerden dolayı akan kanı teşvik eden ve durduramayan devlet; şehitlere ve halkına karşı tek sorumlu suçlu olmaktan ne kendini kurtarabilecek ne de aklanabilecektir. ABD’nin çözüm direktifiyle harekete geçen Abdullah Gül ve AKP hükümetini insani değerler açısından samimi bulmuyor, yaklaşık yedi yıldır iktidarları döneminde inisiyatifi kullanmayarak, elem bir felaket yaşatmalarından suçlu olduklarını düşünüyorum.
Ancak evrim teorisine inananlar milliyetçiliği savunur ve hayvanlar misali birbirlerinden üstün olduklarını zannederek, kendilerinden başkasına bir özgürlük ve bağımsızlık tanımak istemezler. Atatürk milliyetçisi CHP ile Türk milliyetçisi MHP’nin, Kürt milliyetçisi PKK ya da DTP’ den hiçbir farkları bulunmamakta, dolayısıyla zalimsel düşünce ve duyguları aynı paralelde birleşmektedir.
“Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Rabbiniz birdir; babanız da birdir. Bilin ki, Arabın Arap olmayan üzerinde, Arap olmayanın da Arap üzerinde; kızıl derilinin siyah derili üzerinde; siyah derilinin kızıl derili üzerinde hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur, ancak takva (Allah’tan korkup fenalıklardan sakınmak, ilâhî sınırlara uymak) ile üstünlük vardır. “ Hz. Muhammed (S.A.V)
Darwinistlerin, kendileri gibi yaratık olan maymundan türediklerine inanmalarından ötürü babaları Âdem ve anaları Havva’yı inkâr etmekte, dolayısıyla birbirlerine karşı üstün olabileceklerini zannederek, Yaratıcı Allah’ın arzında barış ve kardeşlik içinde yaşamaktan ise, birbirlerine karşı ırki bir benlik yarışa girişip, hunharca katletmektedirler.
“İnsanlar birbirine benzerlik cihetiyle denktirler, Babaları Âdem, anaları Havva’dır.” Hz. Muhammed (S.A.V)
Her kim ırkçılığı temel alır, şoven bir milliyetçilikte ısrar eder ise, o günümüzün veya geleceğin acımasız bir canisi ve insanlığın yüzkarasıdır. Gerek DTP, gerek CHP, gerekse MHP bölücüdürler ve Türkiye’nin bütünlüğü aleyhine çok büyük felaketlerdir. Bu sebeple taraftarlarını uyarıyor, mutlaka insanlık dışı yok edici bu zehirden kurtularak, hilkatteki eşlerine hoşgörülü ve saygılı olmalarını öğütlüyorum. Bilinmelidir ki ırkçı bir egemenlik adına savaşan insan değildir, tüm düşünmce ve politikaları da şeytanidir. Onlar gensel maymunlardır…
“Irkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık üzerine savaşan bizden değildir! Irkçılık üzerine ölen de bizden değildir.” Hz. Muhammed (S.A.V)
Unutulmamalıdır ki; sen Atatürk veya Türk milliyetçiliğinde ısrar eder isen, onun da Kürt milliyetçiliğinde veya başka bir tâbiiyette ısrarı meşrudur.
Birbirlerini kıyasıya yok ederek savaşan Avrupa Birliği ülkeleri nasıl Hıristiyanlık şemsiyesi altında toplanıp bir birlik oluşturmuşlar ise, biz de adaletli ve merhametli İslam şemsiyenin altında bütünleşerek, her türlü benlikten arınalım… Kurtuluş için tek çıkar yol, Yaratıcı’nıza dayanıp, güvenmek ve O’nun hükümlerine itaat etmektir.
Unutma; sen bir yaratıksın, ırkını belirleyen de Yaratıcındır...
6 Kasım 2008 Perşembe
Değişim umudu taşımayın…
İnsanoğlunun en korkunç zaafı; geçmişi unutmaları, deneyimlerden yararlanmamaları, temeli sorgulamamaları ve çabuk kanabilmeleridir. ABD’nin geçmiş başkanlarından Ronald Reagan’ın ikinci sınıf bir Hollywood artisti olması nedeniyle aleyhine başlatılan propagandalara karşı üst düzeydeki bir bürokrat, “ABD’yi sistem yönetir, velev ki bir odun dahi başkan olsa, yine de temelde hiçbir şey değişmez” açıklaması hala hafızalardadır. Sosyal adaleti, küresel barışı, paylaşımı, sevgi ve saygıyı, kendinden başkasına özgürlüğü kesinlikle kabul etmeyen ve sadece kendi çıkarlarını düşünen bir mafya yapılanmasıyla özdeşleşmiş ABD, dünyanın beklenti içinde olduğu âdil bir politikayı güdebilmesi asla mümkün değildir. Köklü bir değişimden yana yasalar çıkartan ve derin dikta devletin politikasına karşı çıkan Abraham Lincoln ve John F. Kennedy gibi başkanların nasıl öldürüldükleri ve katillerin de yakalanamadıkları unutulmamalıdır. Bütün bu gerçekleri belleklerinden çıkarmayan Barack Obama’nın köklü bir değişim yapabileceğine, resmi dış politikasında herhangi bir başkalaşım gösterebileceğine, terörist saldırılar ve işgalden vazgeçebileceğine inanan insana, aptallığından dolayı ancak acınır.
Ekonomikken iflas etmiş ABD, dünyayı tehdit ederek ve gözüne kestirdiği ülkeleri işgal ederek varlığını sürdürmekte, “aman bana dokunmasın” kaygısıyla hareket eden devletlerde, yeryüzünün en korkunç terörist mafyası ABD’ye karşı dik duramayıp, emirlerini uygulamak suretiyle onur ve bağımsızlıklarını yitirebilmektedirler. Örneğin; Türkiye başta olmak üzere, İran haricindeki İslam ülkelerinin tamamı ve diğerleri…
Aslında son derece korkak, bir bela karşısında kaçacak ve saklanacak yer arayan ABD gibi merhametsiz materyalist emperyalistler, Batılıların Moğollar için, “Hadesten çıkma cehennem orduları” tabirleri misali, çoluk-çocuk, kadın-yaşlı, kedi-köpek demeden katlederler, hunharca tecavüz ve işkence yapar ve önüne çıkanı yıkıp yok etmekten büyük haz duyarlar. Acımasız çıkarları uğruna insanlığı doğrayan barbarlara, belki ganimetten bir pay kapma düşüncesiyle taşeronluk yapan sefil hükümetlerde, eğer geriye kalmışsa ancak artıklarla yetinirler. ABD’ye Irak’ı işgal ettiren AKP hükümetinin, o artıkları dahi alamaması, hatta PKK’yı başına bela ederek ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurdurarak Türkiye’yi kaosa sürüklemesi de halihazırda yaşadığımız bir gerçektir.
Bu sebeple; ABD, sanıldığı gibi şahıslarla değil, ilkeler ve sistemle yönetilir. ABD sistemince yetiştirilmiş bir liderin muhalefetteyken veya seçimdeyken söylediği sözlerin hiçbir bağlayıcılığı ve inandırıcılığı bulunmamakta, başa gelmesiyle iktidardaki gizli güçlerin emir eri olmaktan ileri gidemeyeceği kaçınılmaz bir sonuçtur.
Yegâne müttefiki ve dostu İsrail’le aynı hedefleri ve amaçları taşıyan emperyalist, terörist ve faşist ABD’nin yeni başkanı Barack Obama’nın dünya lehine bir kurtuluş olabilmesi kesinlikle ihtimal haricidir. Ancak gerçekle değil yalanla yaşamaya alışmış insanoğlunu, sanki lanetlenmişçesine ikna edebilmenin zorluğuna en somut delil, içinde yaşanılan berbat dünya değil midir?!?
Geçmişte ırki ayırımcılıktan yüz binlerce insanın öldürüldüğü ve günümüzde aşağılandığı ABD’de, siyah bir ırkın başkan olması da sevindirici bir gelişmedir. Tıpkı Türkiye’deki “türban” ile benzerlik taşıyan bu yıkıcı ayırımcılığın, sakın ha, aynı tartışmalara, isyanlara ve muhtıralara sebebiyet vereceği düşünülmesin. Şüphesiz zenci first lady Michelle Obama, türbanlı Hayrünisa Gül gibi bir tepki ve yasaklarla karşılanmayacaktır. Çünkü ABD’de, CHP gibi halk düşmanı dikta bir Nazi muhalefet ve Türk Genelkurmay’ı gibi Kemalizm’e benzer ku klux klan bir Genelkurmay bulunmamaktadır.
Irkçılık, insanlık tarihinde nasıl bir kanser ise, İslami türban da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde öyle bir kanserdir. ABD, son seçtiği zenci başkanla ırkçılığı aştığını kanıtlasa da, Türkiye’de türban, hala öldürücülüğünü sürdürebilmektedir.