DTP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DTP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2009 Cuma

Zarara uğrayacak her vatandaşın sorumlusu devlettir…

Kendini meydana getiren halkının birlik ve beraberliğine, huzur ve güvenine, mal ve can güvenliğine, din ve ırkına amansız bir hasım gibi davranan ataist rejim, yine masum vatandaşını acımasız teröre kıydırabilmek ve kaosa mahkûm edebilmek için gereğini yapmıştır. DTP’nin kapatılma sorumlusu Anayasa Mahkemesi değil statükocu totaliter rejimin ta kendisidir.

Kuvvet komutanları, ordu komutanları, general, amiral ve politikacılardan oluşan Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin teröristsel onca plan ve eylemleri yanı sıra, Ergenekon Terör Örgütüne desteklerinden dolayı hesabını soramayanların, pkk adlı terör örgütüne destek verdikleri gerekçesiyle DTP’yi kapatması, muhakeme edebilen hiçbir aklın ve vicdanın razı olabileceği bir sonuç değildir.

Ayrıca pkk'dan çok daha gaddar ve vahşi Ergenekon Terör Örgütüne destek veren ve doğrudan avukatlığını yapan CHP neden kapatılmıyor? Neden hakkında göstermelik dahi olsa bir soruşturma açılmıyor?

Tokat’ta şehit edilen yiğitlerimiz ile ilgili Genelkurmay’ın açıklaması, asla gerçeği yansıtmamakta ve sanırım hiçbir vatandaşımızca da inandırıcı bulunmamaktadır. MHP’nin kalesi ve herkesin birbirini tanıdığı küçük bir ilçeye sayısı yedi ya da sekiz diye ifade edilen Tunceli’liden kalkıp gelen teröristlerin, tanrısal bir görünmezlikle kendilerini fark ettirmeyip pusuya yatmaları ve dakikada üç yüz mermi atan ağır silahlarla askerlerimizi katlettikten sonra aynı soyut görünmezlikte ortadan kaybolmalarına kanabilecek tek bir APTAL var mı? Diğer taraftan güya pkk'lı teröristlerin telsiz konuşmalarının da tamamen düzmece bir kurgu olduğu da aşikardır. Neden eylem öncesi telsiz görüşmeleri istihbaratlarının dikkatinden kaçmış?

Milletimizin kardeşçe bir arada yaşamalarını istemeyen şovenist ve ulusalcı putperest bölücüler, “açılım” gibi fevkalade insani bir bütünlüğü doğrayabilmek için her türlü Bizans entrikalarını çevirerek, açılımı ortadan kaldırabilecek DTP’nin kapatılabilmesi için, o malum planlarını devreye sokarak, amaçlarına ulaşmışlardır.

Gerçi kapatılma sürecide siyasi bir mühendislikle gerçekleşmiş, DTP’nin topyekûn meclisten istifa ederek, sokağa dönmelerini önlemek maksadıyla sadece iki milletvekilliğine yasak getirilmiş, böylece adı dillendirilen bağımsız milletvekili Ufuk Uras’ı DTP’ye iltihak ettirmek suretiyle grubu yeniden kurmalarını ve vekillerinde mecliste kalmalarını projelendirmişlerdir. Sonra da, mücadeleye demokratik yollardan devam edilsin mesajıyla, sanki gönüllerinde yatan pkk aşkını ve birlikteliğini yok etmişlercesine kendilerince insanları kandıracaklarını düşünmektedirler.

Neyse olan oldu, bundan sonra ne olacak?

Artık devlet gereğini yapmalı; liderler, komutanlar, hükümet üyeleri, valiler, yargı üyeleri ve bilumum bürokratlar nasıl korunup gözetiliyorsa, dağdaki vatandaş dahi korunmalı, kendilerinin canlarına duydukları hassasiyeti vatandaşlarının tamamına da göstertmek zorundadırlar.

Atılacak bir tokat da dahi sorumlu devlet olmalıdır ve her mağdur vatandaş, tokatı atanı değil attıran ve tahrik eden devletin yakasına yapışmalıdır.

Bilinmelidir ki hiçbir vatandaş; devletin ve rejimin yanlışlıklarının bedelini ödeyemez. Önce kendileri ödeyecek…

Bundan böyle sokaklarda yakılan, malları kundaklanan, kurşuna dizilenlerin ardından dökülen timsah gözyaşlarına, riyakâr nutuklara ve şovsal törenlere karınlar tok…

Vatandaş sokakta nasıl geziyor, işine gidiyor ve evinde oturuyorsa, onlar da aynı açıklıkta hayat süreceklerdir.

Halkı emniyette olmadan kendi emniyette olan, şeytanın fiziki bir gölgesidir.


6 Aralık 2009 Pazar

Adres Tapınak Şövalyeleri…

İçeriği bilinmeyen gizli bir pazarlık sonucu ABD’nin Kuzey Irak’ı, Türkiye kökenli Kürtlerden ve PKK’dan arındırmak maksadıyla Başbakan Erdoğan’la yaptığı işbirliği neticesi ülke yararına fevkalade olumlu sonuçlar doğuracak olan “açılım” girişiminde gerekli kararlılığı gösteremeyen hükümet, faşist ve bölücü CHP ve MHP’nin tuzağına düşmek suretiyle DTP’yi hedef alması, bugün yaşadığımız ve gelişerek daha da korkunç felaketlere yol açacak cehennemsi kapıyı aralamasına neden olmuştur.

Hükmettikleri despot ve ırkçı politikalarla PKK’yı doğuran, büyüten ve Türkiye’nin başına belâ eden Anıtkabirin Tapınak Şövalyeleri (ATŞ), resmiyette düşman ancak kapalı kapılar ardında müttefik sayarak taşeron kullandıkları PKK’yı, APO’nun hücresi bahane edilerek yeniden organize etmeleri, başka bir adres aramaya gerek bırakmayacak açıklıktadır. Ne var ki pazarlıklı sorgulanmaları ve serbest bırakılmaları, kendilerini büsbütün azdıracak bir teşviki tetiklemektedir.

İhanetlerinin ve acımasızlıklarının deşifre edilmesiyle bir bir tutuklanan ve yargı önüne çıkarılıp dokunulmazlıkları yıkılarak fevkalade zor dönem geçiren ATŞ, millet indindeki güvensizliklerini ve hasımlıklarını örtbas edebilme gayesiyle PKK’yı sokağa döküp, halkın mal ve can güvenliklerini büyük tehdit altında bırakarak, hükümeti erken seçime ve iktidardan uzaklaştırma stratejisini uygulamaya koymuşlardır.

Milletimizin kalbi olan TSK’yı öyle sömürmektedirler ki, çocuklarımızın topluca katledilme planlarının dahi yer aldığı terörist organizasyonlar ortalığı kasıp kavururken; güya “Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen asimetrik psikolojik harekât” gibi hainlikleri manipüle etmeye yönelik bir yaklaşım, ihanetleri gizlemeye yeterli olmayacaktır. Bu milletin her bir ferdi, TSK’nın bir üyesi olma şerefiyle ödüllendirilmiş, dolayısıyla hiçbir saptırma, insanlarımızı gerçeklerin üzerine gitmekten alıkoymayacaktır.

“Böl, parçala ve yönet” felsefiyle iktidarlarını yürüten putperest jakobenler; toplumsal birlik ve bütünlüğü, huzur ve güvenliği, halkın egemenliğini zorba iktidarlarının kaybı düşünmekte, dolayısıyla şeytani ne kadar hile var ise sırasıyla devreye sokmaktadırlar.

Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet ve parti, tüm sorunların üstesinden gelebilecek adaletsi bir çözümü başarabilecek cesaret ve kararlıkta değillerdir. Gerek ABD gerekse AB’nin dayatmasıyla yol alamayacakları aşikârdır.

Genelkurmay’ın diktatörlüğü ve ona bağlı ATŞ’nin hâkimiyetine son verilmeden, yargının ideolojik yapısı ortadan kaldırılmadan, gerek bürokratların gerekse sokaktaki insanların alt yapıları hazırlanmadan, yanlışın üzerine doğrudan gidilmeyerek ürkekliğin olumsuzluklarından kurtulmadan düzlüğe çıkabilmek, dini, ırki, zihni ve kalbi ayrılıkları yok edebilmek imkânsızdır. Önce yekvücudu sağlayacak anahtarın adı konulsun ve o çerçevede bir araya gelinerek aykırılıklar giderebilsin…

Ortak bir barış ve uzlaşıya sürekli karşı çıkan CHP ve MHP’nin, acaba ırkçı ve ulusçu argümanlarından başka her tarafın razı olabileceği bir çözüm anahtarları var mı? Sokaktaki insanlar yakılırlarken, öldürülürlerken ve malları zarara uğratılırlarken; çözümleri “dersim” gibi toplu bir vahşet mi? Zaten itiraf etmediler mi?

Hiçbir şehit yakını, o onura ihanet edercesine mason CHP ve ırkçı MHP’nin provokasyonlarına alet olmamalı, nefsi değil rahmani, bireysel değil toplumsal düşünmelidirler. Çıkarcı hiçbir acımasıza kendilerini kullandırmasın, o gözyaşlarının ve yanan kalplerinin müsebbiplerinin ırkçı ve ulusalcı barbarların olduğunu akıllarından çıkarmasınlar.

DTP’nin kendileri gibi ilkesiz ve ödün vereceğini sanan hükümet, asla “açılım ve barış” serüvenine girmemeli, girdiyse de bedelini ödeyecek cesaret ve kararlılığı göstermeliydi. Ancak oy kaybı telaşı içinde olan bir anlayıştan samimi ve insancıl bir adım beklenemez…

Oysa bırakın oy kaybını, Türkiye’ye barış, huzur ve güven getirmesinden iktidara kavuşacak ve söküp atılamaz bir güce ulaşacaktı. Masum bir insanın canı, hükümet olmaktan daha önemli değil mi? Ne var ki söz konusu açılım hükümetin samimi duygularla programladığı bir çözüm değil, yabancıların dayatmasıyla olgunlaştığı bir paket olduğundan geri tepti.

Yıllardır binlerce insanın öldüğü, ailelerin parçalandığı ve göçmenlerin oluştuğu bir terör ülkesi olduğumuzu, sanırım etrafını güvenlik çemberleriyle kuşatmış derebeyliler umursamıyor. Hukukun, meclisin, anayasanın ve ceza yasalarının olduğu bir ülkede; hiçbir parti kapatılmamalı, suç işleyenler cezalandırılmalıdırlar.

Halkın seçtiği DTP’yi kapatmak, açık bir cinayet, malları yağmalanan ve kanları dökülen sokaktaki vatandaşlara gaddar bir düşmanlıktır. DTP’nin kapatılma kararını verecek yargıçlar ve taraftar politikacılar, acaba sıradan vatandaşlar gibi korumasız dolaşacaklar mı? Gerek yargı gerekse siyaset; vatandaşın mal ve can güvenliğini sağlayacak hassasiyeti dikkate alarak, kararlarını ve politikalarını düzenlemelidirler.

Neden açılım müjdesinin habercisi Cumhurbaşkanı Gül susuyor? Halkının korku ve panikle kaçıştığı, yakılıp öldürüldüğü ve ortalığın karıştığı bir anda Başbakan Erdoğan’ın ABD ve Meksika ziyareti daha mı önemli?

“Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir.” Anatole France


26 Ekim 2009 Pazartesi

Kürtler gibi bir mücadeleye mi girişilmeli!...

Totaliter Kemalist devletin kendi ideolojisinden başka hiç kimseye yaşam, düşünce ve inanç serbestîsi tanımayarak, tartışılmaz evrensel bir insan hakkı olan “kişi din ve ibadet özgürlüğüne” dayattığı bütüncül yasalarla kısıtlama, yasak ve baskı uygulayıp, vatandaşlarının onur ve haysiyetlerini aşağılayan bir dışlamaya kalkışması; en tabii ve kaçınılmaz hak olan sert bir direnişi gerekli kılmaktadır. Kurtuluş zaferleri de bu amaç uğruna elde edilmemiş miydi?

Fethiye İmam Hatip Lisesi öğrencisi masum bir kızımız, “Cumhuriyet Eğitim Gezileri Projesi” kapsamında Muğla’dan Çanakkale’ye gitmek üzere, geziye katılan arkadaşlarıyla birlikte otobüse binmiş, otobüsün hareketinden 15 dakika sonra “TÜRBANLI” olduğu gerekçesiyle gaddarca indirilerek, karaçalınmış bir boynu büküklükte evine gönderilmiş. Acaba o kızımız, cumhuriyetin bir ferdi değil miydi?

Oysa ziyaret edinilen Çanakkale Şehitliği; işte bugün aşağılanan o türban adına haçlılara karşı şehit olan müstesna kahramanların kutsal bir mabetleriydi.

Kızımız; gelecekteki evlatları, dinleri ve bağımsızlıkları uğruna canlarını veren atalarını ziyaret ederek, şükranlarını bildirme heyecanıyla gece dahi uyku uyamayıp kavuşabilme arzusuyla yanıp tutuşurken, dâhili haçlıların nefretsi barbarlıklarıyla önü kesilip, bir çöp misali sokağa atılmasına hiçbir akıl ve vicdan sahibi olur veremez. Ancak hayvandan bile daha aşağı merhametsiz ve bölücü haçlı yaratıklar, sırf vahye karşı düzenlenen kıyafet yükümlülüğü gibi bir despotluğu içlerine sindirebilmişlerdir. Ancak uğruna yüzlerce insanın idam edildiği “Şapka Kanunu” ile ilgili aynı buyurganlık gösterilmemekte, sadece kadınların örtüsüne saldırılarak, dinin görsel hükümlerine tahammül edilmemektedir. Eğer kanun bir mecburiyet ise; neden erkeklerin tamamı şapka ile dolaşmıyor?

Ayrıca hangi akıl ve mantıkla Taliban ve İran gibi rejimlerin kadınları zorla örttükleri tartışması yapabiliyorlar?

Ne yapılmalı?

PKK denen örgüt, yıllarca süren silahlı ve politik mücadele sonrası umutlarına kavuştu ve dağdan inenler, kahraman cengâverler misali tören ve zafer çığlıklarıyla karşılanarak, savaştıkları devletçe meşrulaştırıldılar. Ancak Kürtlerin temsilcileri DTP ve PKK; Müslüman kimlikli sinsi münafıklar gibi inançlarını makam ve para karşılığı satmadılar; azim ve kararlılıkla mücadele ettikleri davalarından zerre dahi geri adım atmayıp, öldürülmekten, hapis yatmaktan ve idam edilmekten korkmayarak hedeflerine öyle kilitlendiler ki; hiçbir kanun, ceza, tehdit ve dışlanma onları yolundan çevirmeye yetmedi. Zaten zaferlerde bu iman, cesaret ve kararlılıkla kazanılmıyor mu?

Şimdi de Başbakan Erdoğan; Türkiye’ye gelen PKK’lılara karşı düzenlenen törenleri sert bir şekilde eleştirerek, "Ülkenin hissiyatına, hassasiyetlerine saygısızlıktır" diyor. Yıllardır sürdürdükleri mücadelede kazandıkları zaferi kutlamayacaklar da, neyi kutlayacaklar? Ağrına mı gitti, yoksa pişman mı oldu? Haydi, gücü yetebiliyorsa ABD’yi ikna etsin de, türbanı da Ermeni ve PKK direktifiyle çözüme kavuşturma gayreti içinde olsun… Ancak unutmasın ki aynı çığlık ve törenler türban içinde yapılacaktır. Çünkü onlarda az çekmediler…

Yıllar önce, bir türbanlı avukatı barodan atan Gümüşhane Baro Başkanını öldüren şahsa avukat tutabilmek için hangi Müslüman kimlikli hukukçunun kapısını çalıp, ücretlerini peşin ödeyeceğimi belirtsem de korkularından davayı almaktan kaçınmışlardı. Erzincan’daki bir avukat önce kabul edip, ücreti vekâletinin tamamını nakit ödediğim halde, sonradan davayı almaktan kaçarak, paramı iade etmişti. Sonra Trabzon’da avukatlık yapan eski bir tanıdığımı zorla ikna edip, riskleri bahane ederek talep ettiği yüksek miktardaki meblağı da peşin ödemek suretiyle davayı aldırdım, ancak sanığa onursuzca geri adım attırmak isteyip ve yaşından dolayı deli raporu almayı teklif edince; hem bana hem de fevkalade kangrensi önem taşıyan türban davasına ihanet etmişti. Üstelik o avukatlık bürosunun sahibi de, Refah Partisinin Trabzon milletvekili ve önde gelen hukukçularından birisi…

Ne var ki binlerce insanın ölümünden sorumlu tutulan ve terörist başı namıyla yaftalanan Abdullah Öcalan’ı savunabilmek için yüzlerce avukat birbirleriyle yarışarak gönüllü olmuşlardı…

İşte Marksist avukatlar, nerede Müslümanlar…

Aziz Nesin olayında olduğu gibi fitneci ve tahrikçilerin habis bedenleriyle ilgilenmiyor; ülkemin huzur ve güveni, birlik ve beraberlik içinde barışçıl bir yaşamı sağlayabilmek adına devletin sorumlu olduğu yükümlülüğü, caydırabilme gayesiyle yapmaya çalışıyordum. Beyazların zencilere müstahak kıldığı zulmü Kemalistlerin türbanlılara uyguladığını hiç kimse reddedemez. Cumhuriyet Üniversitesindeki bir dekanın, okul birincisi türbanlı bir öğrenciyi ağzından kaparak kürsüden aşağı atması, hala hafızalardadır. Daha niceleri…

Şöhreti “Balon mücahit” olan Necmeddin Erbakan’ın “Rektörler türbanın karşısında selam duracak” vaadiyle iktidara gelmesinin akabinde tarihsel bir utanç olan 28 Şubat yaygarasıyla rektörlerin ve generallerin karşısında selam durarak, vahye iman etmiş Müslümanlar aleyhine alınan neo-nazi kararları uygulamaya sokan pespaye bir başbakanla mı, doğranan insan hakları, inanç ve ibadet özgürlükleri sahiplerine teslim edilecek ve zulüm sona erecekti? Bırakın sokaktaki türbanlıları, kendi milletvekiline bile sahip çıkamayarak meclisten kapı dışarı yaptıran Erbakan’dan ve SP’lilerden ne olur? Haydi, sıkıysa meclis kürsülerinden APO ve PKK’yı savunan DTP milletvekillerini atabilseler ya!

Çok büyük bir çoğunlukla tek başına geldiği ve yedi yıldır sürdürdüğü iktidarında inanç kasaplarına karşı tek bir ifade kullanmaya cesaret edemeyerek ve türbanlı kızlarını ABD’de okutarak ve eşini resmi protokollere kabul ettiremeyerek, sırtını Batı’ya dayamış Recep Tayyip Erdoğan’la mı, bu sorun giderilecek?

Dışişleri Bakanı olmadan önce eşinin üniversiteye alınmayarak aşağılanmasının ardından tüm türbanlıların hürriyetleri adına AİHM’ne dava açan, ancak bakan olduktan sonra davayı geri çektiren ve mahkemede türban aleyhine savunma yaparak inancına ve türbanlı halkına ihanet eden, bir generalin tepkisinden dolayı eşini protokol önünden dahi geçiremeyerek dışlatan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile mi, problem aşılacak? Acaba şehit adayı doğuran ve yetiştiren türbanlı halkının Ermeniler ve PKK kadarda mı, değerleri bulunmamaktadır?

İktidara gelmeden önce “başörtüsü namusumuzdur ve bu meseleyi mutlak çözeceğiz” vaadinde bulunarak, önce TBMM başkanlık makamına oturduğu halde kendi eşinin türbanını dahi meşrulaştıramayıp dik duramayan, sonrada Başbakan Yardımcısı olan Bülent Arınç, o sözünde duramaz riyakârlıkla mı, halkının menfaatlerini gözetecek, hürriyetleri sağlayacak? Yetmedi, başında bulunduğu TRT’de yayınlanan İsrail zulmünü konu alan diziyle ilgili sansürü hazmederek, zalim Yahudi devletinin önünde diz çökerek, katledilen masum çocuklara ihanet etti… Türk kahvesinin önemi yanında Müslüman çocukların canları neden sorun olsun ki?

Türkiye’de bir PKK’lının taşıdığı samimi inanç benzeri fedakâr tek bir Müslüman yoktur. Sadece üzerinde fiyat etiketi taşıyan satılmaya hazır yaratıklar vardır.

İşte DTP… Nerede AKP, nerede SP, nerede MHP, nerede CHP…

Ey halkım…

Her ne düşünce ve inançta olursanız olun; kendi çıkarları ve saltanatlarından başka hiçbir şeyi tasa etmeyen açgözlü ve kaşarlanmış politikacılara ve öğrencilerine hatırsal bir destek ve atomik güven duygusu bile; fıtratsal özgürlüğünüzü, dininizi, onurunuzu, namusunuzu, erdemliğinizi ve gücünüzü bitirmeye yetecektir.

Siz, siz olun; insanlığı, merhameti, yardımı, doğruyu, dürüstlüğü, hakkı ve adaleti alttan alta yok eden cehennemsi politikacılara inanmayın; kandırabilme telaşı içindeyseniz, bir salgın hastalık tedirginliğiyle kaçabildiğiniz kadar kaçın. İnsanlığınızı muhafaza edip memleketinizi kurtarmanız, ancak bu duruşla mümkün olabilir. Bilin ki yoksa siz de onlar gibi olursunuz…

İster beğenin, ister beğenmeyin; ister lanetleyin, ister destekleyin; ister kahredin, ister sevinin; söyleyebileceğim gerçek, bu ülkede siyaset yapan tek partinin DTP olduğudur. Bu sebeple DTP’nin zafer naraları ve coşkulu törenleri tartışılmaz haklarıdır.

Daha bitmedi, çok yakın bir gelecekte APO’nun cumhurbaşkanlığını da sindirecek ve zorda olsa alışacaksınız.

Nasıl olsa “türban”, 1.derece tehlike olma vahametini sürdürmektedir.

Başlığı her ne ise, “açılımı” önce savunup sonra “vah” demeyi bırakın…

12 Eylül 2009 Cumartesi

Şehit eşi, çocuk, ana ve babaları!

Gözünüzden sakınıp yitirdiğiniz eş ve evlatlarınızı her ne kadar sevgi ve muhabbetle bağrınıza basıp, acılarını unutabilecek bir sabra katlanamasanız da, gerçek bir amaç uğruna şehit olanlara üzülmek değil, bilakis sevinmenin erdemliği ve yüceliğiyle bayram yapacağınız muhakkaktı. Çünkü Yaratıcınız Allah, o sabrı ve sevinci kalplerinize himmet ederdi.

Ancak öylesine çirkin ve pespaye bir entrika içinde evlatlar kıydırılıyor ki, değil gözyaşları içinde ağıt yakmak, kendinizi uçurumlara atsanız dahi bu ihaneti unutabilmeniz mümkün değildir.

Adına “TERÖR” denilen ve yaklaşık otuz yıldır süren acımasız senaryonun kurgulayıcısı ve sorumlusu doğrudan devlettir. Çapulculardan müteşekkil PKK gibi acziyeti tartışılmaz bir örgütün onlarca yıl dünyanın en güçlü dördüncü ordusu ile baş edebilmesinin imkânsızlığı, takdir edilir ki görmemezlikten gelinemez.
Tamamen Genelkurmay’ın koruma ve gözetiminde olan Abdullah Öcalan, eğer tutuklu bulunduğu hapishaneden örgütüne direktifler yağdırıp aktif bir yönetim gerçekleştirebiliyor, hatta yol haritası planlayabiliyor ise, sorumlusu iktidarsız bir hükümet ve sefil bir PKK değil, mutlak muhatap Genelkurmay’dır. Ücra köşelerdeki kız çocuklarının türbanları ve Kur’an okumalarıyla ilgili muhtıralar yayınlayan Genelkurmay, neden APO’nun çalışmalarına destek verdiği sorgulanmadığı müddetçe, sorunu temelden çözebilmek mümkün değildir.

Unutulmamalıdır ki hükümet, teoride her ne kadar devlet ise de, maalesef Türkiye gibi Genelkurmay’ın diktasıyla yönetilen ülkelerde sadece rutin işleri yapmaktan öte hiçbir yetkileri bulunmamakta, tecrübe edinildiği üzere herhangi bir itirazda muhtıralarla karşılaşıldığı ve silahların çekilebildiği hatırlanılmalıdır.
Eski Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş’in devletin “gizli anayasa”sından söz ederek; “bütün politikaların tanrısıdır, anayasasıdır” itirafı, öyle üstü kapatılacak bir ikrar olmamasına rağmen; bugüne kadar ne hükümet, ne meclis, ne yargı, ne de halk hesabını sormamış ve Genelkurmay’ın süregelen diktatörlüğü emrinde varlıklarını sürdürebilmişlerdir. PKK’da aynı politikanın bir ürünü değil mi?

PKK’yı doğuran, besleyen, ana ve babaların başına belâ eden, Kemalistlerin egemenliğindeki gizli devlet, yani Genelkurmay’dır. Gerek Cumhurbaşkanı, gerekse Başbakan bu iğrenç oyunu bozabilmek için, kendilerinden hiç beklemediğim cesur ve kararlı bir adımla, bir hiç uğruna canlarını yitiren kardeşlerin daha fazla birbirlerini öldürüp yok etmelerinin önüne geçebilmek adına gereğini yapmaya karar vermeleri, Türkiye şartlarında takdir edilmelidir.

General ve subayların liderliğindeki Ergenekon Terör Örgütünün PKK ile olan işbirliği dikkatle ve ehemmiyetle irdelenmeli, sözde vatan adına canlarını veren yiğitlerimizin nasıl bir ihanete kurban gittikleri anlaşılmalıdır.

Ey elleri öpülesi eş ve analar!

Sizleri izledikçe kalbim dağlanıyor ve pis çıkarlar uğruna feda edilen gençlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerine dayanamıyorum. Sizleri ahlaksızca ve vicdansızca kullanmayı sürdüren CHP ve MHP gibi politik sorumlulara sığınıp yardım talep etmenizi ise, anlamakta zorlanıyorum. O bağlı bulunduğunuz dermeklerin birçoğu tarafından güdülerek, eş ve evlatlarınız gibi zalimlere peşkeş çekilip, üzerinizden politika yapılarak sömürülmenizi hazmedemiyorum.

Birçoğunuz türbanlı ama ne okuma, ne çalışma, ne de kamu alanı diye sınırlandırılan yasak bölgelere girme hakkınız bulunmaktadır. Oysa sizler; kutsal örtünüzü bir bez parçası olmakla aşağılayan, dışlayan, hor ve hakir gören bir devlet için canlarınızı feda etmiş ve ömür boyu yanan yüreklerinizin acısıyla elem bir yaşama mahkûm oldunuz. Ayrıcalık bir saygı görmeniz ve baş tacı edilmeniz gerekirken, sizleri kendileriyle eşit görmeyen Kemalist güruhun baskı ve hakareti altında ezilmeye devam etmenizi sindiremiyorum. Sizlere müstahak görülen bu aşağılanmanın ve ölen evlatlarınızın hesabını hükümetten ya da bir avuç çapulcu PKK’dan değil, Kemalist Genelkurmay’dan sormalı, tartışılması dahi mevzubahis olmayan temel haklarınızı mutlaka geri almalısınız...

Belki sizler, tıpkı ön safta savaşan askerlerin mutlak ölümü misali eş ve evlatlarınızı kaybederek öncülük etmenin kaderini yaşadınız. Ancak bundan böyle eş, çocuk, ana ve babaların acı çekmemeleri, dul ve yetim kalmamaları adına tarihi bu adıma kahretmeyin ve sinsi şeytanların sürdürmeye çalıştıkları haçlı entrikalarına pirim vermeyiniz.

Unutmayınız ki ortada ne bir vatan müdafaası, ne de bir düşman var. Kemalist ve ırkçıların işbirliği içindeki göstermelik karşılıklı dalaşmaları ve adilerce ödetilen acı bedeller var… Bu öylesine gaddar bir oyun ki, sağlık açısından gerçeği öğrenmemek belki çok daha iyi.

Sizler, bu Müslüman halkın seçkin ve liyakat sahibi üyeleri olarak, nefsi değil, Allah için sağlıklı düşünerek barbarların devam ettirmeye çalıştıkları tuzakları bozun ve gidişata sahip çıkın ki, artık Müslüman milletimizi daha fazla aldatamayacakları ve birbirine kıydıramayacakları onurlu duruşu sergileyin. Çünkü sizler, o seviyede insanlarsınız…

“Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma!” Nahl.127

“Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir. Onları da Allah'a amel-i salih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur.” Fatır.10

11 Ağustos 2009 Salı

Utanabilecek bir ar damarınız var mı?

Sürekli insanların neden düşünmediklerini, muhakeme etmediklerini ve gerçeği araştırmadıklarını sorgulayarak, kıyasıya eleştirilerde bulunmuş, fotoğrafı; birilerinin güttüğü doğrultuda tek açıdan değil, tarafsız bir adaletle çok yönlü gözlemlenilmesi üzerinde durmuş, kötülük fışkırtan benliği hapsedip erdemliği açığa çıkaranın sadece “iman” olduğunu vurgulamıştım.

Öncelikle kuralları belirleyip kimin dost veya düşman olduğunu benliksel çıkarlar kriterinde değerlendiren güçlere, şeytani bir nefis taşımalarından itibar edilmemesi, haklı veya haksızın hangi ölçülerde muahezenesi, ancak hakkı ve adaleti ayakta tutan barışçıl bir anlayışla mümkün olunabileceğinin üzerinde durmuştum.

Neyin iyi veya kötü, kimin insan veya şeytan, samimi veya sinsi olduğunu yaratıklar değil, akıl ve kalplerde saklı olanı ve kaderi elinde bulunduran Yaratıcı bilir.

Halkının din ve ırkını ülke aleyhine birinci derece tehlike kabullenen laik ve Kemalist bir düşüncenin devlet ve milleti bütünleştirebilmesi, birlik ve beraberliği tesis edebilmesi, insani değerleri yüceltebilmesi, barış ve huzuru sağlayabilmesi asla söz konusu değildir. Olmadığı da, milletin İslam ve Kürt kesimine karşı takınılan düşmanca tavırdan anlaşılmakta, sürekli taciz, baskı, hakaret, ayrımcılık ve yasaklarla toplum bölünerek, yazık ki damarlara kadar işlenebilmektedir.

Şovenist bir Atatürk yahut Türk milliyetçiliğinin amansızca vurgulanması Kürt kökenli toplumumuzun milli duygularını kabartıp mücadeleye sürüklemiş, ideolojik devletin dışlaması ve ayırım yaparak, o bölgelere gereken sosyal ve ekonomik hizmeti götürmemesi, otomatikman insani refleksi doğurarak, hak arayışına itmiştir. Diğer taraftan vahye karşı laikliğin ve Kemalizm’in bir sopa misali sürekli kafalara indirilmesine ise Müslümanlar çeşitli gerekçelerle tepki vermemiş, Kürtler gibi silahlı veya siyasi bir mücadeleye kalkışmamışlardır.

Kürtlerin PKK adında silahlı bir örgütlenmeye girişerek; ırkçı, laik ve Kemalist devlete karşı mücadeleye teşebbüsleri, öyle içi boş bir “terör” anlayışıyla geçiştirebilecek ve haksızlıkları kamufle edebilecek bir vatan savunması görülmemeli, derinine inilerek adaletsizliğin üstesinden gelebilecek bir siyasetin kaçınılmaz adımlarının atılması ve köklü bir çözüme gidilmesi, ancak tarafların kökten ırki sevdalarından vazgeçmesiyle mümkün olur. Unutulmamalıdır ki ırkçı bir milliyetçilik; halkı, hatta dünyayı bölen en büyük felakettir. Allah, Yasin Suresi 62. ayette: “Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?”

Kürtlerin haklarını siyasi bir zeminde arama gayretleri; cesur, kararlı ve dik duruşlarıyla meyvelerini vermeye başlamış; hiçbir makam, yasak ve baskılar kendilerini yıldırmayıp, herhangi bir tavizi ihanet addetmeleri savlarıyla ödeyecekleri bedellere dahi aldırış etmeksizin, yanlış veya doğru, topyekûn onurlu bir duruş sergilemişlerdir. Maalesef sözde ahirete inandıklarını iddia eden Müslüman politikacılar ve yandaşları, korkularından kendilerine fiyat etiketi biçerek hem dinlerini hem de haysiyetlerini alçakça satabilmişlerdir. Hala çözemedikleri türban meselesi ve kahredici Merve Kavakçı’nın TBMM’den kovulma olayı, başka bir örneğe ihtiyaç bırakmayan rezaletlerdir.

Her Türk vatandaşı gibi ben de, laik ve Kemalist devletin kurguladığı senaryodan filmi izlemiş, PKK ve DTP’ye aşırı tepki göstererek, açık düşman bellemiştim. Oysa sözde Atatürk ve Türk milliyetçisi merhametsiz şövalyelerin kurdukları Ergenekon Terör Örgütündeki PKK ile olan işbirlikleri ve birlikte işledikleri cinayetler, komplolar, saldırılar ve darbe planları; gerçek teröristin kim olduğu sorusunu sorgulamama, dolayısıyla çok korkunç bir aldatmayla karşı karşıya olduğumuzu anlamama neden olmuştur. Aslında Ergenekon Terör Örgütünün acımasız hedefi; tıpkı haçlı Amerika ve İsrail gibi vahiysel İslam ve Müslümanlardır. MGK Siyaset Belgesi olan “Kırmızı Kitap”’ta da İslam, yani irtica birinci derece düşman bellenmiş, binlerce kişiyi öldüren ve ölümüne sebep olan PKK ise ikinci derecede sınıflandırılarak, dolaylı da olsa itibar görebilmiştir.

Laiklik ve Atatürkçülüğün bekçisi olduğunu her platformda dikta eden Kemalist Genelkurmay, İslam referanslı Cumhurbaşkanı, Başbakan, hükümet ve Müslümanlara karşı aşikâr olan aleyhtarlığını, Kürtlerin temsilcisi DTP’ye karşı da haykırmış, kendince ortaya koyduğu tepkilerle İslam’ı irtica, Kürtleri de PKK olarak tanımlayarak, türbanlı veya dindarların, ayrıca DTP milletvekillerinin bulunduğu ortamları protesto etmek suretiyle hedef düşman saymaktan vazgeçmemiştir. Ancak ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti, sözde DTP yüzünden protesto etmeye cesaret gösterdikleri TBMM’ne girmeyi engellememiş, ABD’nin emrine boyun eğerek, DTP ile girişilen uzlaşmaya sessiz kalabilmiştir.

Yıllarca süren savaşta ölen binlerce insanın ve kaybedilen ekonominin ikna edici sebebi anlaşılamamış, bu vatan için ölen ve ölmeye devam eden halkın farklı din ve etnik köken taşımalarından dolayı “devlet-terörist” çatışmasının soğuk ve sıcak savaşıyla insanlarımız manipüle edilerek, yüz binlerce aile acıya boğdurulmuştur. Oysa ortada bir dışlanma, adaletsizlik, haksızlık, dini ve ırki bir gerilim ve kamplaşma vardır.

Kürtler; gerek ferdi, gerekse siyasi partileri kanalıyla mücadelelerini azim ve umutla sürdürme cesaretini ve kararlılığını gösterirken; sözde Müslümanlar ise az bir bedel karşılığı laik ve Kemalistlerin kayığına binme izzetsizliğini sürdürmeye devam etmektedir.

Sözde ırki bir bağımsızlık adına mücadelesini sürdüren PKK ve DTP, Marksist olmalarından hiçbir vicdan taşımamakta, kendilerinden olmayanları biçmeye çalışarak, caniliklerini sürdürmektedirler. Devlet de laik ve Kemalist olmasından aynı sertlikte mukabelede bulunmakta, dolayısıyla benlik, yani ırki egemenlik savaşında halkımız büyük bir kayba uğramaktadır. Oysa Allah dileseydi tüm dünyayı tek bir millet, tek bir renk ve tek bir lisanla konuşan bir topluluk yapardı. Öyleyse bu bölünme ve çatışmanın ardındaki gerçek; her iki tarafın da Allah’a olan iman ve inancı reddetmesi, vahyi kabul etmeyerek birbirlerinden üstün olduğu iddiasında bulunmalarıdır. Allah, Şura Suresi 8. Ayette: “Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.”

Rum Suresi 22. ayette ise: “O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır. “Şûrâ 8

Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun; “TSK’ da bazen, görev dürüstlükten önemlidir.” sözleri, aleni bir barbarlığı ve adaletsizliği belgelemektedir. Böylesi bir ilkeyle komuta eden Genelkurmay’ın radikal ideolojisinden herhangi bir merhamet, adalet ve hakkaniyet beklenemez. Vahyi reddedenin dürüst ve adil olabilmesi, vicdan taşıyabilmesi ve insani bir değere sahip olabilmesi düşünülemez.

Otuz yıldır yanlış inanç, düşünce ve fikirlerden dolayı akan kanı teşvik eden ve durduramayan devlet; şehitlere ve halkına karşı tek sorumlu suçlu olmaktan ne kendini kurtarabilecek ne de aklanabilecektir. ABD’nin çözüm direktifiyle harekete geçen Abdullah Gül ve AKP hükümetini insani değerler açısından samimi bulmuyor, yaklaşık yedi yıldır iktidarları döneminde inisiyatifi kullanmayarak, elem bir felaket yaşatmalarından suçlu olduklarını düşünüyorum.

Ancak evrim teorisine inananlar milliyetçiliği savunur ve hayvanlar misali birbirlerinden üstün olduklarını zannederek, kendilerinden başkasına bir özgürlük ve bağımsızlık tanımak istemezler. Atatürk milliyetçisi CHP ile Türk milliyetçisi MHP’nin, Kürt milliyetçisi PKK ya da DTP’ den hiçbir farkları bulunmamakta, dolayısıyla zalimsel düşünce ve duyguları aynı paralelde birleşmektedir.

“Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Rabbiniz birdir; babanız da birdir. Bilin ki, Arabın Arap olmayan üzerinde, Arap olmayanın da Arap üzerinde; kızıl derilinin siyah derili üzerinde; siyah derilinin kızıl derili üzerinde hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur, ancak takva (Allah’tan korkup fenalıklardan sakınmak, ilâhî sınırlara uymak) ile üstünlük vardır. “ Hz. Muhammed (S.A.V)

Darwinistlerin, kendileri gibi yaratık olan maymundan türediklerine inanmalarından ötürü babaları Âdem ve anaları Havva’yı inkâr etmekte, dolayısıyla birbirlerine karşı üstün olabileceklerini zannederek, Yaratıcı Allah’ın arzında barış ve kardeşlik içinde yaşamaktan ise, birbirlerine karşı ırki bir benlik yarışa girişip, hunharca katletmektedirler.

“İnsanlar birbirine benzerlik cihetiyle denktirler, Babaları Âdem, anaları Havva’dır.” Hz. Muhammed (S.A.V)

Her kim ırkçılığı temel alır, şoven bir milliyetçilikte ısrar eder ise, o günümüzün veya geleceğin acımasız bir canisi ve insanlığın yüzkarasıdır. Gerek DTP, gerek CHP, gerekse MHP bölücüdürler ve Türkiye’nin bütünlüğü aleyhine çok büyük felaketlerdir. Bu sebeple taraftarlarını uyarıyor, mutlaka insanlık dışı yok edici bu zehirden kurtularak, hilkatteki eşlerine hoşgörülü ve saygılı olmalarını öğütlüyorum. Bilinmelidir ki ırkçı bir egemenlik adına savaşan insan değildir, tüm düşünmce ve politikaları da şeytanidir. Onlar gensel maymunlardır…

“Irkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık üzerine savaşan bizden değildir! Irkçılık üzerine ölen de bizden değildir.” Hz. Muhammed (S.A.V)

Unutulmamalıdır ki; sen Atatürk veya Türk milliyetçiliğinde ısrar eder isen, onun da Kürt milliyetçiliğinde veya başka bir tâbiiyette ısrarı meşrudur.

Birbirlerini kıyasıya yok ederek savaşan Avrupa Birliği ülkeleri nasıl Hıristiyanlık şemsiyesi altında toplanıp bir birlik oluşturmuşlar ise, biz de adaletli ve merhametli İslam şemsiyenin altında bütünleşerek, her türlü benlikten arınalım… Kurtuluş için tek çıkar yol, Yaratıcı’nıza dayanıp, güvenmek ve O’nun hükümlerine itaat etmektir.

Unutma; sen bir yaratıksın, ırkını belirleyen de Yaratıcındır...

31 Mayıs 2009 Pazar

Vatan sağolsun, ama….

Hangi vatan? Ruhun bedenden ayrılmasıyla ölüm nasıl gerçekleşiyor ise, adalet, bağımsızlık ve sadakatin olmamasıyla da ülkeyi kutsallaştıran vatan, ölü bir diyara dönüşür. Vatanı vatan yapan ve uğruna ölümü mukaddesleştiren; kendini halkına adamış bir devlet ve ortaya koyduğu adil siyasettir.

Halkların vatanları adına gösterdikleri cesur ve şehitsel fedakârlığı devletin ve yöneten politikacıların hissetmemesi, o vatanın kutsallığını yok etmekte, ölümcül mücadeleler ve akıtılan kanlar politik iğrenç çıkarlara peşkeş çekilerek, etiketlendirilebilmektedir. Canlarını veren yiğitler, hayatları yıkılan ebeveynler, dul ve yetim kalan eş ve çocuklar, parçalanan aileler devletçe tasa edilmiyor ve vefa duyulmayarak, ihanetsel gizli pazarlıklar yapılabiliniyor ise, o vatan, sanıldığı gibi hiçbir değer taşımamaktadır.

Binlerce ölümü, akan gözyaşı ve feryatları vicdansızca istismar ederek, duygu yüklü insanları bileyleyen devlet, düzenlediği törenler ve samimiyetsiz nutuklarla masa başında yapacağı pazarlıkta güçlü olabilmenin menfur hesabı içindedir.

Halk için var olmayan bir devlet, adaletsiz bir devlet için var olan bir halk; mutlaka yok olmaya ve parçalanmaya mahkûmdur…

'Vatan sana canım feda', 'Şehitler ölmez vatan bölünmez' ve 'akan kan bayrak için' gibi fevkalade ulvî kelimelerle galeyana gelen halkı politik emelleri uğruna coşturan bencil devlet, sadece kendi menfaatlerini düşünerek, merhametsiz ve adaletsiz varlığını sürdürme peşindedir.

Sözde bölücü ve terörist ilan ettikleri PKK’ya karşı savaşılıp on binlerce evladımız ve sokaktaki insanlarımız ölürlerken, nasıl oluyor da PKK, meclisteki temsilcileriyle meşrulaşabiliyor? Öyleyse askerlerimiz; kimin adına ve ne uğruna canlarını veriyor, neden geriye bıraktıkları acılara boğultulmakta ve hayat ışıkları söndürülmektedir?

PKK ya da DTP’nin Kürt toplumunu temsil ettikleri resmiyette de kabul edilmiş ise, bu savaş niye? Eğer etmiyorlar ise, PKK’nın mecliste ne işi var? Dağlardan önce, neden meclisteki PKK ve İmralı’daki APO etkisizleştirilmiyor? Devletin bağımsız olmayıp, batının müstemlekesi altında olmasından dolayı mı, barbar insan hakları ve demokrasi adına sinsice desteklenen sözde vekil teröristler baş tacı edilebiliyor?

Hatırlanacağı üzere; bir zamanların jakoben ve vahiy düşmanı Bülent Ecevit, laik ve Kemalist vekillerine talimat vererek, halkın seçtiği vekil Merve Kavakçı’yı, sırf türbanından dolayı ”Burası devlete meydan okunacak yer değil” direktifiyle meclisten attırmış ve milletin seçtiği Türk insanına vekillik hakkı verilmemişti. Bugün ise, devlete ve millete meydan okuyup, açıkça APO’yu ve güya teröristleri destekleyenler, diledikleri gibi ahkâm kesebilmekte, devlet ve millet bir yana, yargıya dahi meydan okuyabilmektedirler.

Bu, nasıl bir devlet; bu, nasıl bir rejim; bu, nasıl bir siyaset…

Her şart ve koşulda irtica adına vahye ve Müslümanlara saldıran ve yaşam hakkı tanımak istemeyen laik ve Kemalist devlet, vatanını bölmek ve milletin birliğini bozarak parçalamak isteyen laik PKK’ya karşı tavizkar ve koruyucu politikasını sürdürmektedir. Ne de olsa devlet aleyhine birinci derece tehlike irtica (İslam) değil mi?

AB’nin buyruğu ve gözetiminde sürdürülen gizli pazarlıkların bir an önce son bulmasını, dolayısıyla bir hiç uğruna canlarını veren asker ölümlerinin durdurulmasını temenni etmekteyim.

Ancak devlet, hükümet ve idareciler şunu çok iyi bilsinler ki; dostları PKK (DTP)’nın değil, bizzat kendilerinin öldürdükleri o yiğit askerlerimiz, ana, baba, eş ve çocuklarının kanları, gözyaşları ve ağıtları; hem bu dünyada hem de ahirette kendilerine cehennem olacaktır.

Milleti hem dinen hem de ırkken bölerek birbirine düşman kılan ateist bir rejim, sloganlarla vatanın bölünmüşlüğünü engelleyemez.

Gerçeği, yalnızca gerçeği okumaya ve muhakeme etmeye çalışınız…

30 Mart 2009 Pazartesi

Haçlılar kaybetti…

Sırf İslâm kimliğinden dolayı Başbakan Erdoğan ve Ak Parti’ye karşı yekvücut birleşen şer ittifakının tüm entrika ve saldırılarına rağmen planlanan yenilginin gerçekleşmemesi, Türkiye milletinin sanıldığı gibi “aptal” olmadığını ortaya koymuştur.

"Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur" temel ilkesiyle kurulmuş bir CHP, onun bu kural ve inkılaplarıyla yasalaşmış laik bir devleti ve Kemalist despot bir rejimi meşrulaştırmama adına yine “oy” kullanmamış, ama Ak Partinin kazanması için temenni de bulunmuştum

Ak Parti, her ne kadar emperyalist İslâm ve adalet düşmanı ABD, İsrail ve AB’nin bir müttefiki ve kışkırtıcı bir Irak katili olsa da, Türkiye’yi kasıp kavuran, hak ve hürriyetleri lağveden, baskılarla Müslümanlara ve Kürtlere yaşam hakkı tanımak istemeyen dahili haçlıların çok daha tehlikeli ve şiddetli bir düşman oldukları gerçeğini göz ardı etmeyerek, dolaylıda olsa Başbakan Erdoğan’ı desteklemek zorunda kalmışımdır.

Aynı duygu ve muhakemeyi; 28 Şubat’ın mağlup ve zelil Başbakanı Necmeddin Erbakan, taşeronu SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, kör ve sağır yandaş yığınlarından beklerdim. Ancak cennetteki şeytanı ebedi cehenneme gark eden benlik ve hırsları gerçeği kavramalarına engel olmuş, haçlı ittifakına destek vermek suretiyle din ve namus karşıtı amaçlarına hizmet ettirmiştir. Geçmişte kendilerine kurulan tuzak, darbe ve saldırıları unutmuşçasına haçlı medyanın puştluklarına malzeme olan Erbakan ve Saadet Partisi; gerek dinlerine, gerekse Müslüman milletine ihanet etmişlerdir. Acaba kazanmış olsalardı; Erdoğan gibi darbeleri durdurabilecek, Ergenekon gibi acımasız çeteleri hapse tıkayabilecek, Davos’taki duruşu sergileyebilecek, kan emici, sömürücü ve provokatör medyayı dize getirebilecek bir cesareti gösterebilecekler miydi? Yoksa, Osman Özbek gibi sıradan bir general’in, bugün kucaklarına oturdukları medyanın hakaret ve tehditlerinde korkup sindikleri gibi, bir kavuğa saklanarak, milletini azgınlara mı peşkeş çekeceklerdi? Allah aşkına, hangi yüzle konuşuyor, Erdoğan ve AK Partiyi eleştirebiliyorlar?

Ey Müslüman Türkiye milleti! Lütfen biran olun, birkaç dakikalık otokritik yapın ki, AK partiyi neden karaladıklarını ve devirmeye çalıştıklarını anlamaya çalışınız…

Sözde dürüstlük maskesiyle halka doğruları anlattıklarını iddia eden, her türlü fitne, entrika, bölücü, çete ve darbe planlayıcısı gazeteci sürüsü; önce hırsız ve sömürücü patronlarına karşı adaletle şahitlik etsinler de, sonra sözleri ciddiye alınsın. Saltanatlarını ve şöhretlerini muhafaza edebilmek adına onurlarını ve halkını satan lejyonerlere duyulabilecek bir güven, şüphesiz açık bir felakettir.

2 Şubat tarihinde “Bırak derinlerindeki pislikleri kussunlar” başlıklı yazımda Başbakan Erdoğan’a seslenerek; medya ve meydanlarda adlarını ağzından düşürmeyip dalaştığı, üstelik hiçbir başarıları olmayan Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’yi muhatap almamasını, Davos ve Ergenekon sonrası yüklendiği misyonun gereği gibi söz ve davranışlarını gözden geçirmesini, ezilen ve horlananlarca takdir toplayan onurlu, kararlı ve cesur duruşuna yakışır bir lider olmasını, dolayısıyla ilerlemeyi sürdürmesini öğütlemiştim. O ise, sürekli hiçleri muhatap alarak seviyesini düşürmüş, dolayısıyla böbürlenmesinin kompleksiyle rahatlıkla savunabileceği ekonomik krizi anlatamamış, halkını ikna ve motive edebilecek gerçeklerden kaçınmış, ne Ergenekon Terör Örgütünü, ne de PKK’ca sömürülen Kürt sorununu izah edemeyerek, iğrenç politikalardan sıyrılabilecek bir siyaseti ortaya koyamamıştır. Buna rağmen milletimiz, onun anlatmaya başaramadığı gerçekleri hafızalarından çıkarmamış ve hakkını teslim ederek hezimete uğratmamıştır.

Yüzeysel bir hatırlatmayla; CHP, MHP, DTP ve SP’nin örtbas edilemeyecek bölücü, kötü ve akim referansları, zaten halkın takdirinden kaçmayacaktı. Ancak bunu başaramadı ve onları büyüterek kendine rakip yaptı.

Halkı işsiz ve yoksul olan bir hükümetin hiçbir üyesi, ailesi ve yakınları iş sahibi ve tok olmamalı, nüfuz ayrıcalığından yararlanmamalıdır. Her kim olursa olsun, velev ki partilerine güç katmış ve fedakarlık yapmış olsalar bile yolsuzluk yapanların üzerine samimiyetle ve adaletle gidilmeli, dokunulmazlıkları düşürülerek yargıya teslim edilmelidir. Yolsuzluğu ve rüşveti belgelerle kanıtlanmış Şaban Dişli gibi bir yöneticinin, göstermelik parti görevinden istifa ettirilmesi asla yeterli olmamalıydı. Olmadığı da seçimlerdeki sonuçla cevabını bulmuştur.

Kendiniz olun ki, halkta dürüst olsun… İlla seçim kazanabilmek uğruna verilen tavizler, bölgeye uygun sözde adaylar ve fırıldaklıklar, mutlaka geri tepmekte, büsbütün büyük bir ziyan baş göstermektedir. Gerek CHP’nin Sultanbeyli imam adayı, gerekse AKP’nin Çankaya, Kadıköy ve Beşiktaş adayları gibi niceleri…

İnşallah ders alınmış, öyle eskisi gibi halkın manipüle edilemeyeceği görülmüştür.

Şu özellikle bilinmelidir ki, Başbakan Erdoğan ve Ak Parti’de doğru yolda değildirler.

ABD’nin cesur ve kararlı başkanı Abraham Lincoln’un, “oğlumun öğretmeni” başlıklı mektubunu, bir kez daha hediye ediyorum.

Oğlumun Öğretmenine,

”Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.
Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona.
Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...
Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı...Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi... Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.
Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret...
Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini...
Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret.
Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.
Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır... Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım... O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum..."

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez.” Maide. 105

8 Ocak 2009 Perşembe

Ergenekon çetesinin başı CHP’dir...

Filistin’de yaşanan faciayla ilgili tepkilerimi bugünlük ara verip, onurlu ve cesur savcı ve hakimlerin terörist Ergenekon çetesine karşı devam ettikleri adaletsel soruşturma ve yargılamaya eğilerek, aleyhlerinde yapılan haksız ve zalimce eleştirilere, vakit kaybetmeden cevap vermenin bilinci içinde hareket etmeyi uygun gördüm.

“CHP, bir izmihlaldir” başlıklı yazımda da izah ettiğim gibi; din, ahlak, hak ve adalet kurallarıyla oynamanın bedelini acı ve yokluk vererek, baskı ve şiddet uygulattırarak, suçluları cesaretlendirerek, birlik ve beraberliği bozarak, suç çeteleri oluşturtarak, bireysel hak ve özgürlükleri gasp ederek halkımıza ödeten CHP, cumhuriyeti ve Atatürk’ü istismar etmek suretiyle bugüne kadar, tehdit ve şantajlarla zoraki varlığını koruyabilmiştir. Cumhuriyet kurulduğundan beri Genelkurmay, yargı, medya ve üniversiteleri arkasına alarak gayr-i meşru totaliter gizli iktidarıyla teokratik yapısını elden bırakmamış, erdemli savcı ve hakimlerin adaletle hükmetmeye başlamalarıyla feryat-figan basarak, halka karşı yürüttüğü terörist eylemler ve psikolojik savaşta, artık yenilgiye uğrayacağını fark etmiştir.

Bölücü ve yıkıcı düşüncelerini medyayı galeyana getirerek dilediği gibi yönlendiren Deniz Baykal, artık hükmedemediği medyayı da hedefine alarak, "Medyanın kapsamı, niteliği, içeriği değiştirilmek isteniyor" açıklamalarıyla, absürt bir serzenişte bulunabiliyor.

Daha düne kadar hukuk ve yargının bağımsızlığına vurgu yaparak ilkeleri ve iktidarı temelinde lehinde alınan kararlara sahip çıkıp, yargının hayati önemi adına eleştirilere sert çıkan CHP, bugün ise yargıyı hedef alarak, yargının, siyasetin emrine girdiği polemiğiyle teröristleri kurtarabilme arayışını sürdürme yolunu seçebilmektedir.

Sayısız suikast ve ihtilal planları içindeki Ergenekon Terör Örgütü elebaşlarının gerek bombalama, gerek cinayet, gerek karışıklık, gerekse mitingsel eylemlerini cumhuriyet adına yapmaları her ne kadar ürkütücü bir sömürü ise de; gözaltına alınan ve tutuklanan malum şahısların rütbe, makam ve şöhretsel kimlikleri birbirine zıt bir düşünce yapısı içermekte, ancak hedef Müslüman Türkiye milleti ve seçtiği hükümeti olduğundan, söz konusu düşünce ayrılığına önem vermemişlerdir. Kendilerine yardım karşılığı “Doğu”’yu verme vaadinde bulunarak, PKK örgütlüyle de yakın işbirliğine girişmeleri, tehlikenin ne denli vahim olduğunu, dolayısıyla Türkiye’yi bölmek istediklerini ortaya çıkarmaktadır.

Aslında inanç ve fikir itibariyle birbirine düşman insanları “laiklik ve Atatürkçülük” adına tek çatı altında toplayarak örgütleyen, yargı sırasında da ortaya çıkacağı üzere, CHP’dir. Genel Başkan Deniz Baykal’ın paniğe kapılarak akıl almaz bir öfke, hiddet ve düşmanca hukuka ve yargıya saldırarak ve tıpkı ihanet mitinglerinde olduğu gibi yine Cumhuriyeti alet ederek; “Hukuki değil siyasi bir dava ile karşı karşıyayız. Hedefte Cumhuriyet var" açıklamaları, Ergenekon Terör Örgütünü kayırarak nasıl sahiplendiğini gözler önüne sermektedir.

Açıkça desteklediği terör örgütünü aklayabilmek ve sanıklara dokunulmazlık sağlayabilmek maksadıyla devletin bütünlüğünü, hukuku ve yargıyı tahrip edip, yargı mensuplarına ve hükümete hakaret ederek en ağır ithamlarda bulunan Deniz Baykal; “Çok açıktır ki ancak rejim değişikliği dönemlerinde böyle tablolarla karşılaşırız, Humeyni öncesi Humeyni sonrası, Hitler öncesi Hitler sonrası gibi..." patavatsız ifadeleri kullanabilmiştir.

Dokunulmazlığına ve parti liderliğine sığınarak devlete, yargıya ve halka meydan okuyan Deniz Baykal’ın, adalet ve kamu vicdanı adına derhal yargılanması kaçınılmazdır. Bir türbandan, Kur’an Kursundan ve buna benzer manevi değerlere sahip olunmasından davalar açan ve partiler kapatan Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi, neden susmaktadır? Nerede o parti kapatan ve liderleri hapseden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıları ve Anayasa Mahkeme üyeleri? Eğer kişiye ve ideolojiye özel bir yargılama mevzubahis ise; adaletin hedef ve gayesi olan eşitlik sağlanmıyor demektir ki, böylesi bir ayrıcalık, ancak totaliter rejimlerde olur. Fütursuzca savcı, hakim ve güvenlik güçlerine hakaret ederek, teröristlikle suçlanan örgüt üyelerine sahip çıkan ve yargılanmalarına mani olmaya çalışan Deniz Baykal’ın adalet önüne çıkarılması, fevkalade önem taşımaktadır.

Kemalistlerce çağdışı kabul edilen İslam’i yönetim esaslarına göre mahkeme önüne çıkarılan Hz.Ömer ve Fatih Sultan Mehmet gibi nice devlet başkanı ve sultanlar, davacılar yahudi olmalarına rağmen suçlu bulunabilmişler, Sultan Fatih’in kolunun kesilmesine, Hz. Ömer’in de özel mülke izinsiz mescid yaptırmasından dolayı mescidin yıkılmasına dair kararlar alınabilmiştir. Adalet bir eşitlik ilkesi ise; gözaltına alınan general, akademisyen, yazar ve başsavcının farklılığı olabilir mi? Eğer eski başsavcı Sabih Kanadoğlu, kişiliğinden ve geçmişte sahip olduğu makamından dolayı gözaltına alınmamış ise, sokaktaki vatandaşa da aynı muamele hakkı doğmaktadır. Onları yargı önünde üstün ve ayrıcalıklı tutmak, unutulmamalıdır ki rejimin de adını belirler.

Oysa devletini, vatanının ve milletini seven, halkının barış ve huzurunu önemseyen, birlik ve beraberliğini en çıkar amaç belleyen sorumlu bir parti, Türkiye’nin fevkalade karşı karşıya kaldığı sinsi bir örgütün soruşturulmasına, yargılanarak gerçeklerin açığa çıkarılmasına müdahale etmez ve körü körüne sanıkları savunmaz. Aksi takdirde o örgütün bir üyesidir.

Deniz Baykal’ın şu açıklamaları; Ergenekon Terör Örgütünün kendisini iktidara taşıyabilmesi için gerekli organizeyi yapmak üzere üstlendirdiği bir taşeron ve sponsorunun da CHP ve Baykal olduğunu kanıtlamaktadır. "Dava açılacak ortada iddianame yok. İnsanlar 1.5 yıl gözaltına alınacak neden suçlandıklarını dahi bilmeden hapishanede kalacak. Adalet bir bütündür, parsel parsel olmaz. Bugün maalesef yaşanan da budur. Bu hesap gözaltına alınan insanlardan sorulmuyor, hesap onların temsil ettiği değer ve ilkelerden soruluyor. Cumhuriyet'le hesaplaşılmaktadır." CHP, kanalı vasıtasıyla Tuncay Özkan’a, ihanet mitinglerini düzenlediği gerekçesiyle milyonlarca dolar ödemedi mi? Acaba Ergenekon Terör Örgütüne sağladığı finans ortaya çıkabilir endişesinden dolayı mı, akıl almaz bu saldırıları yapıyor, laikliğin ve Atatürkçülüğün ardına sığınarak kendini siper edebiliyor? Artık yemezler…

12 Eylül ihtilalin dışındaki tüm darbelerin arkasında, içinde ve başında CHP olduğu herkesçe malûmdur. Aleni yollarla iktidara gelemeyen CHP, rakiplerini ya darbelerle indirmekte, ya fitne çıkararak bertaraf etmekte ya da yandaşlarını örgütleyerek karışıklık çıkarmak suretiyle anarşiye başvurarak…

Hakim ve savcılara alçakça hakaret ederek, korkutup sindirmeye çalışan Deniz Baykal, yoksa avukatlık yaptığı sırada da aynı taktikleri mi kullanıp adaleti saptırıyordu? Acaba anayasa da; suçlu, hatta terörist faaliyetlerde bulunan solcu ve Kemalistlerin suçlanamayacakları ve gözaltına alınamayacaklarına dair bir hüküm mü var? Yoksa CHP’nin değer ve ilkeleri; anayasanın, kanunların, hukukun, vicdanın ve adaletin üstünde ve o değerlere bağlı kişiler ayrıcalıklı sayılıp, suç işleseler de yargılanamazlar mı? Hani dokunulmazlığı ve eşitliği savunuyordu?

Deniz Baykal’ın hukuka, adalete ve yargıya yaptığı hakaret ve suçlamalar karşılıksız kalırsa; bilinmelidir ki bu fevkalade tehlikeli bir örnek olacak, bundan böyle hiçbir vatandaşın yargılanması meşru sayılmayacaktır. Terör örgütünün eylemlerini ve sanıkları açıkça savunan Deniz Baykal, mutlaka aynı örgüt içinde yargılanmalı, gizli hesapları ve ilişkileri ortaya çıkarılarak kamuoyu aydınlatılmalıdır.

Ayrıca, kendini korumakla yükümlü yargının; gerek Yargıtay Başkanlar Kurulunun açıklamaları, gerekse baroların açıklamaları dehşet vericidir. Kendilerine yaptıkları bağışlanamaz saldırılardan dolayı Deniz Baykal’ı eleştirmek yerine, görevlerini yapmaya çalışan kendi üyelerini kıyasıya eleştirmeleri, hayret ve tedirginlik vericidir. Yoksa yargı, iktidarlarca dilenildiği gibi yönlendirilip, müdahale altında mı ki Yargıtay Başkanlar Kurulu; Ergenekon soruşturmasıyla ilgili son gelişmeleri “endişe verici” olarak değerlendirebilmektedir? Söz konusu soruşturmayı yöneten Cumhuriyet Savcıları ve yargılayan Cumhuriyet Hakimleri değil mi? Bu kadar da olmaz ki….

Deniz Baykal, şayet örgütün bir başı ve eylemlerin odağı değil ise; kendisine öğüdüm; emin olması gereken tek şey, hiçbir şeyden emin olmaması, dolayısıyla sabırla sonucu beklemesidir. Yargıya saldırarak ve yargılamayı sabote ederek hiçbir sonuca varamaz…

Yoksa; DTP=CHP, Abdullah Öcalan=Deniz Baykal mıdır?

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana, babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer büker, yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa. 135

Ancak Deniz Baykal ve CHP; vahye inanmadıklarından adaleti eğip bükmek istemekte ve adil bir kararın çıkmasına fırsat tanımaya yanaşmamaktadırlar. Sadece Allah emretti diye mi, yoksa başka nedenden mi kaçmaktadırlar?

17 Aralık 2008 Çarşamba

Namussuzlar…

Barbar Haçlı Batının savaş meydanlarında mağlup edemediği Müslüman Türk milletini, sözde ‘aydın!’ maskeli dahili hainler aracılığıyla parçalayarak ve batıl medeniyetlerini dayattırarak, bizi kendi gücümüzden utanmaya zorlayıp kazanmaları, şüphesiz hiçbir aklın ve mantığın kabul edemeyeceği kadersel bir sonuçtur. O günkü Haçlı entrikaları bugünde devam etmekte ve militarist bir Ermeni yazarın öldürülmesiyle düzenlenen mitingde “Hepimiz Ermeniyiz”, “Hepimiz Hıristiyanız” pankartları açtırarak ve sloganlar attırarak, nasıl bir hiç olduğumuz utancını, ne acıdır ki gözler önüne serebilmişlerdir. Bütün bu ihanetlerin temel nedeni; Müslüman Türkiye’yi, Haçlı Hıristiyan batının, en azından daimi laik bir üyesi yapabilmektir.

Lanetsel bir dönüşümle Batı kompleksini içten içe yaşayan başbakan Erdoğan; “Tarihi, tarihçilere bırakalım. Biz işimize bakalım” diyerek, günümüzün cumhurbaşkanı Gül ile birlikte kayıtsız-şartsız teslimiyetçi ve zilletsel bir dış politika izlemiş, gerek dışarıda, gerekse içerideki ihanetsel gelişmeleri tetikleyerek, geçmişteki Jön Türkler, İttihadı Terakki ve Kuvayi Milliye hareketlerinin devamı bir batılılaşmayı sürdüre gelmişlerdir. Tanzimat fermanı ile başlayan, Islahat fermanı ve meşrutiyetlerle devam eden batılılaşma, cumhuriyetle öyle bir acımasız süreci başlattı ki; “Yok edin halkı, kırın, susturun onları. Çünkü Avrupa aydınlanması halktan çok daha önemlidir" düşüncesiyle, kurtuluş savaşındaki kayıplarımızdan daha çoğunu vermek durumunda kalmıştık. Mustafa Kemal, 27 ağustos 1925, İnebolu’da yaptığı konuşmada; “Kesin bir gerçek olarak söylüyorum; korkmayınız. Bu gidiş zorunludur ve bu zorunluluk bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz bildireyim ki; bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca ulaşabilmek için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur."

Tarihsel süreç dikkatle irdelendiğinde varılacak sonuç; batılılaşmadaki misyonun tamamen dinsel amaç taşıması, Türk milletinin İslam’la bütünleşmesinden korkusuz, güçlü ve yenilmez kuvvetini kırabilmek, dolayısıyla çağdaşlık manipülasyonuyla vahiyden uzaklaştırarak topyekun esaret altına alıp, yüzyıllardır süren liderliğine ve korkuya son verebilmektir.

Bugün, Ermenilerden özür dileyen namussuz öğretim görevlileri, gazeteci, yazar ve sanatçıların tamamının gizli veya aleni birer İslam düşmanı, sabatayis, ya da münafık oldukları, Türkiye halkının Müslüman kimliklerinden dolayı utanç duydukları bilinmekte, ayrıca ABD ve Batı’sız bir hiç olunacağı inancı taşımalarıdır.

Osmanlı devletinin Ermenilere liyakat vererek “millet” olmalarını sağlaması ve devletin üst düzeylerinde görev addederek ayrıcalığa tabi tutmaması ihanetlerini engellememiş, 1. Dünya Savaşında Ruslarla işbirliği yaparak Osmanlı Devletine hıyanet edip arkadan vurmuşlardı. Namussuzların; 1915 yılını referans göstererek, Ermenilerin sözde maruz kaldıkları “büyük felaket”ten özür dilemeye kalkışmaları, asıl o günkü canilerden veya torunlarından değil de, “Sırf Müslüman oldukları için tecavüz ettikleri Türk ve Kürt kadınlarından; doldurdukları ahırlarda yaktıkları yaşlı-hasta-kadın-çocuklardan; astıkları ve lime-lime parçaladıkları insanlarımızdan; Osmanlı köpekleri diye hakarete uğrayanlardan; önce ırzlarına geçip, sonra öldürüp ve daha sonra Osmanlıya ders olsun diye parçalayıp sokağa attıkları kokmuş ceset sahibi analarımızdan ve hunharca katledilen masum Türk çocuklarından” ÖZÜR DİLESİNLER YA…

Kahraman askerlerimizin Sarıkamış’a savaşa gitmelerini fırsat bilen Ermeni çeteleri, ancak geride kalan çocuk-hasta ve kadınlara saldırarak katletmişler, Yezidi ve Hıristiyanlara hiç dokunmayarak, Müslüman Türk ve Kürtlerin kanını içmişlerdi. O aç köpeklerden ”özür dileyen” namussuzlar, aynı alçak duyguyla hareket etmiyorlar mı?

Tıpkı Ermeniler gibi ihanet eden bu namussuzlar, kuvvetle muhtemeldir ki Ermenilerin geriye bıraktıkları iğrenç döllerinden türemiş yaratıklardır. Ya da, kendileri gibi aydın hain Abdullah Cevdet’in, batıdan getirttiği damızlıkların birer ürünleridir. Tüm tarihsel gerçekler apaçık ortadayken; şehitlerine, ecdatlarına, milletine ve devletlerine böylesi bir ihaneti ve düşmanlığı gösterebilmeleri mümkün müdür? Kim bilir, yarın da öldürülen PKK teröristlerinden özür diler ve canlarını veren şehitlere lanet yağdırırlar mı?

Namussuzların ihanetsel girişimini destekleyen, basta AK Parti milletvekili ve PKK dostu Dengir Mir Mehmet Fırat olmak üzere; namussuzları destekleyen tüm hainleri lanetle kınıyor, güttükleri “Manukyan Ekonomisi” uğruna Türkiye’yi ve Türkiye milletini içeride ve dışarıda rezil rüsva ederek gücünü zayıflara peşkeş çeken AK Parti hükümetinin aklını başına almasını ihtar ediyorum. Dengir Mir Mehmet Fırat ile aynı görüşleri paylaşan DTP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır’ı ise, Ermeniler misali damgalanmış bir acımasız ve hain oluşundan fikirleriyle baş başa bırakıyorum. Onun gerçekten bir Kürt sevgisi ve iddia ettiği vicdanı olsaydı, Kürt kadın ve çocukları katleden Ermenilerden özür dilemesi söz konusu olmazdı. Acaba haçlı batının ve İsrail’in vazgeçilmez ve kadim dostları Abdullah Gül ne diyor? Ayrıca, AK Parti disiplin kurulu, hain Dengir Mir Mehmet Fırat’ı ihraç ederek, samimiyetini kanıtlayabilecek mi?

“Kişi, dostunun dini üzeridir.” Hz.Muhammed (S.A.V)

“Kötülüklerin ilki ve en büyüğü, haksızlıkların cezasız kalmasıdır.” Platon

Türkiye'yi ve Türk milletini aşağılayan namussuz hainlerin isim listesi:

http://www.ozurdiliyoruz.com/