Totaliter Kemalist devletin kendi ideolojisinden başka hiç kimseye yaşam, düşünce ve inanç serbestîsi tanımayarak, tartışılmaz evrensel bir insan hakkı olan “kişi din ve ibadet özgürlüğüne” dayattığı bütüncül yasalarla kısıtlama, yasak ve baskı uygulayıp, vatandaşlarının onur ve haysiyetlerini aşağılayan bir dışlamaya kalkışması; en tabii ve kaçınılmaz hak olan sert bir direnişi gerekli kılmaktadır. Kurtuluş zaferleri de bu amaç uğruna elde edilmemiş miydi?
Fethiye İmam Hatip Lisesi öğrencisi masum bir kızımız, “Cumhuriyet Eğitim Gezileri Projesi” kapsamında Muğla’dan Çanakkale’ye gitmek üzere, geziye katılan arkadaşlarıyla birlikte otobüse binmiş, otobüsün hareketinden 15 dakika sonra “TÜRBANLI” olduğu gerekçesiyle gaddarca indirilerek, karaçalınmış bir boynu büküklükte evine gönderilmiş. Acaba o kızımız, cumhuriyetin bir ferdi değil miydi?
Oysa ziyaret edinilen Çanakkale Şehitliği; işte bugün aşağılanan o türban adına haçlılara karşı şehit olan müstesna kahramanların kutsal bir mabetleriydi.
Kızımız; gelecekteki evlatları, dinleri ve bağımsızlıkları uğruna canlarını veren atalarını ziyaret ederek, şükranlarını bildirme heyecanıyla gece dahi uyku uyamayıp kavuşabilme arzusuyla yanıp tutuşurken, dâhili haçlıların nefretsi barbarlıklarıyla önü kesilip, bir çöp misali sokağa atılmasına hiçbir akıl ve vicdan sahibi olur veremez. Ancak hayvandan bile daha aşağı merhametsiz ve bölücü haçlı yaratıklar, sırf vahye karşı düzenlenen kıyafet yükümlülüğü gibi bir despotluğu içlerine sindirebilmişlerdir. Ancak uğruna yüzlerce insanın idam edildiği “Şapka Kanunu” ile ilgili aynı buyurganlık gösterilmemekte, sadece kadınların örtüsüne saldırılarak, dinin görsel hükümlerine tahammül edilmemektedir. Eğer kanun bir mecburiyet ise; neden erkeklerin tamamı şapka ile dolaşmıyor?
Ayrıca hangi akıl ve mantıkla Taliban ve İran gibi rejimlerin kadınları zorla örttükleri tartışması yapabiliyorlar?
Ne yapılmalı?
PKK denen örgüt, yıllarca süren silahlı ve politik mücadele sonrası umutlarına kavuştu ve dağdan inenler, kahraman cengâverler misali tören ve zafer çığlıklarıyla karşılanarak, savaştıkları devletçe meşrulaştırıldılar. Ancak Kürtlerin temsilcileri DTP ve PKK; Müslüman kimlikli sinsi münafıklar gibi inançlarını makam ve para karşılığı satmadılar; azim ve kararlılıkla mücadele ettikleri davalarından zerre dahi geri adım atmayıp, öldürülmekten, hapis yatmaktan ve idam edilmekten korkmayarak hedeflerine öyle kilitlendiler ki; hiçbir kanun, ceza, tehdit ve dışlanma onları yolundan çevirmeye yetmedi. Zaten zaferlerde bu iman, cesaret ve kararlılıkla kazanılmıyor mu?
Şimdi de Başbakan Erdoğan; Türkiye’ye gelen PKK’lılara karşı düzenlenen törenleri sert bir şekilde eleştirerek, "Ülkenin hissiyatına, hassasiyetlerine saygısızlıktır" diyor. Yıllardır sürdürdükleri mücadelede kazandıkları zaferi kutlamayacaklar da, neyi kutlayacaklar? Ağrına mı gitti, yoksa pişman mı oldu? Haydi, gücü yetebiliyorsa ABD’yi ikna etsin de, türbanı da Ermeni ve PKK direktifiyle çözüme kavuşturma gayreti içinde olsun… Ancak unutmasın ki aynı çığlık ve törenler türban içinde yapılacaktır. Çünkü onlarda az çekmediler…
Yıllar önce, bir türbanlı avukatı barodan atan Gümüşhane Baro Başkanını öldüren şahsa avukat tutabilmek için hangi Müslüman kimlikli hukukçunun kapısını çalıp, ücretlerini peşin ödeyeceğimi belirtsem de korkularından davayı almaktan kaçınmışlardı. Erzincan’daki bir avukat önce kabul edip, ücreti vekâletinin tamamını nakit ödediğim halde, sonradan davayı almaktan kaçarak, paramı iade etmişti. Sonra Trabzon’da avukatlık yapan eski bir tanıdığımı zorla ikna edip, riskleri bahane ederek talep ettiği yüksek miktardaki meblağı da peşin ödemek suretiyle davayı aldırdım, ancak sanığa onursuzca geri adım attırmak isteyip ve yaşından dolayı deli raporu almayı teklif edince; hem bana hem de fevkalade kangrensi önem taşıyan türban davasına ihanet etmişti. Üstelik o avukatlık bürosunun sahibi de, Refah Partisinin Trabzon milletvekili ve önde gelen hukukçularından birisi…
Ne var ki binlerce insanın ölümünden sorumlu tutulan ve terörist başı namıyla yaftalanan Abdullah Öcalan’ı savunabilmek için yüzlerce avukat birbirleriyle yarışarak gönüllü olmuşlardı…
İşte Marksist avukatlar, nerede Müslümanlar…
Aziz Nesin olayında olduğu gibi fitneci ve tahrikçilerin habis bedenleriyle ilgilenmiyor; ülkemin huzur ve güveni, birlik ve beraberlik içinde barışçıl bir yaşamı sağlayabilmek adına devletin sorumlu olduğu yükümlülüğü, caydırabilme gayesiyle yapmaya çalışıyordum. Beyazların zencilere müstahak kıldığı zulmü Kemalistlerin türbanlılara uyguladığını hiç kimse reddedemez. Cumhuriyet Üniversitesindeki bir dekanın, okul birincisi türbanlı bir öğrenciyi ağzından kaparak kürsüden aşağı atması, hala hafızalardadır. Daha niceleri…
Şöhreti “Balon mücahit” olan Necmeddin Erbakan’ın “Rektörler türbanın karşısında selam duracak” vaadiyle iktidara gelmesinin akabinde tarihsel bir utanç olan 28 Şubat yaygarasıyla rektörlerin ve generallerin karşısında selam durarak, vahye iman etmiş Müslümanlar aleyhine alınan neo-nazi kararları uygulamaya sokan pespaye bir başbakanla mı, doğranan insan hakları, inanç ve ibadet özgürlükleri sahiplerine teslim edilecek ve zulüm sona erecekti? Bırakın sokaktaki türbanlıları, kendi milletvekiline bile sahip çıkamayarak meclisten kapı dışarı yaptıran Erbakan’dan ve SP’lilerden ne olur? Haydi, sıkıysa meclis kürsülerinden APO ve PKK’yı savunan DTP milletvekillerini atabilseler ya!
Çok büyük bir çoğunlukla tek başına geldiği ve yedi yıldır sürdürdüğü iktidarında inanç kasaplarına karşı tek bir ifade kullanmaya cesaret edemeyerek ve türbanlı kızlarını ABD’de okutarak ve eşini resmi protokollere kabul ettiremeyerek, sırtını Batı’ya dayamış Recep Tayyip Erdoğan’la mı, bu sorun giderilecek?
Dışişleri Bakanı olmadan önce eşinin üniversiteye alınmayarak aşağılanmasının ardından tüm türbanlıların hürriyetleri adına AİHM’ne dava açan, ancak bakan olduktan sonra davayı geri çektiren ve mahkemede türban aleyhine savunma yaparak inancına ve türbanlı halkına ihanet eden, bir generalin tepkisinden dolayı eşini protokol önünden dahi geçiremeyerek dışlatan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile mi, problem aşılacak? Acaba şehit adayı doğuran ve yetiştiren türbanlı halkının Ermeniler ve PKK kadarda mı, değerleri bulunmamaktadır?
İktidara gelmeden önce “başörtüsü namusumuzdur ve bu meseleyi mutlak çözeceğiz” vaadinde bulunarak, önce TBMM başkanlık makamına oturduğu halde kendi eşinin türbanını dahi meşrulaştıramayıp dik duramayan, sonrada Başbakan Yardımcısı olan Bülent Arınç, o sözünde duramaz riyakârlıkla mı, halkının menfaatlerini gözetecek, hürriyetleri sağlayacak? Yetmedi, başında bulunduğu TRT’de yayınlanan İsrail zulmünü konu alan diziyle ilgili sansürü hazmederek, zalim Yahudi devletinin önünde diz çökerek, katledilen masum çocuklara ihanet etti… Türk kahvesinin önemi yanında Müslüman çocukların canları neden sorun olsun ki?
Türkiye’de bir PKK’lının taşıdığı samimi inanç benzeri fedakâr tek bir Müslüman yoktur. Sadece üzerinde fiyat etiketi taşıyan satılmaya hazır yaratıklar vardır.
İşte DTP… Nerede AKP, nerede SP, nerede MHP, nerede CHP…
Ey halkım…
Her ne düşünce ve inançta olursanız olun; kendi çıkarları ve saltanatlarından başka hiçbir şeyi tasa etmeyen açgözlü ve kaşarlanmış politikacılara ve öğrencilerine hatırsal bir destek ve atomik güven duygusu bile; fıtratsal özgürlüğünüzü, dininizi, onurunuzu, namusunuzu, erdemliğinizi ve gücünüzü bitirmeye yetecektir.
Siz, siz olun; insanlığı, merhameti, yardımı, doğruyu, dürüstlüğü, hakkı ve adaleti alttan alta yok eden cehennemsi politikacılara inanmayın; kandırabilme telaşı içindeyseniz, bir salgın hastalık tedirginliğiyle kaçabildiğiniz kadar kaçın. İnsanlığınızı muhafaza edip memleketinizi kurtarmanız, ancak bu duruşla mümkün olabilir. Bilin ki yoksa siz de onlar gibi olursunuz…
İster beğenin, ister beğenmeyin; ister lanetleyin, ister destekleyin; ister kahredin, ister sevinin; söyleyebileceğim gerçek, bu ülkede siyaset yapan tek partinin DTP olduğudur. Bu sebeple DTP’nin zafer naraları ve coşkulu törenleri tartışılmaz haklarıdır.
Daha bitmedi, çok yakın bir gelecekte APO’nun cumhurbaşkanlığını da sindirecek ve zorda olsa alışacaksınız.
Nasıl olsa “türban”, 1.derece tehlike olma vahametini sürdürmektedir.
Başlığı her ne ise, “açılımı” önce savunup sonra “vah” demeyi bırakın…
Abdullah Gül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdullah Gül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Ekim 2009 Pazartesi
7 Nisan 2009 Salı
Ahmaklar…
Kapalı kapılar ardında yapılan gizli pazarlıklar bir yana; Barack Obama’nın mecliste yaptığı yaldızlı konuşma, tıpkı yakışıklı, zengin, sempatik ve şöhretli bir erkeğin kız arkadaşını iltifat ve vaatlerle kandırması akabinde bakireliğini bozmasının ardından terk etmesinden farksız bir samimiyetsizlik ve çıkarcılık içerdiği, dikkatli bir irdelemeyle anlaşılacaktır.
Hatırlanacağı üzere; ABD başkanlık seçimlerinde ve başkan olmasından sonra Türkiye’ye hiçte öyle ifade ettiği bir sıcaklık duymamış ve dostluk eli uzatmamış olan Obama; Erdoğan ve Gül’e uzak durarak, zoraki bir telefon görüşmesi gerçekleşmişti. Davos sonrası esen negatif havayı dağıtmak ve ruhu olan İsrail ile Türkiye arasını bulabilmek amacıyla böyle bir telefon görüşmesi yaparak ilk adımı atmış, sonrasında hiç planında olmayan Türkiye ziyaretini gerçekleştirmiş bulunmaktadır.
Türkiye’ye karşı fevkalade önyargılı olan Obama, Ermeni Diasporasına peşin ve açık kredi tanıyarak, “Ermeni Soykırım” iddiasını kabul edeceği taahhüdünde bulunmuş, dolayısıyla bugünkü açıklamalarının tam tersi bir politika güdeceğini deklare etmişti.
TBMM’deki sözde milletvekillerinin, generallerin ve Türk kamuoyunun gözlerinin içine bakarak değişmediğini ve Ermeni konusuyla ilgili görüşlerinin devam ettiğini ifade ederek, kendince dönmesi mümkün olmayan söz ve kararlılığının duruşunu sergiledi.
Obama, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iftirasına inanmış ve gereğinin yapılması için Türkiye’ye baskı uygulayarak; başlayan müzakereleri izlediğini, böylece Türkiye’yi cesaretlendirerek ve soykırımın tanınmasıyla ilgili yolun hızlı olmasını talep ederek, Türklerle Ermenilerin aynı noktada buluşacakları vurgusu yapmıştır. Zaten “Ermeni Soykırım” yalanını kabule hazır Cumhurbaşkanı Gül’e atıfta bulunarak, başarılı gördüğü çalışmalarını takdir etmiş, kimsenin bu müzakereleri saptırmamasını isteyerek, bu konunun derhal halledilmesi talimatı vermiştir. Obama, Ermenilerin Türkleri değil, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını alçakça savunarak, “Her ülkenin bu anlamda geçmişiyle hesaplaşması gerekir. 1915'te yaşanan olaylar var” cesaretini gösterebilmektedir. Acaba bu fütursuz cesareti nereden almaktadır?
Yani özetlersek; ya siz doğrudan kabul edin, ya da ben kabul ederek, 1915’teki vahşi ve hain Ermenilerin ağlattığı gibi ananızı ağlatırım demiştir. Önce sınır kapıları açılacak, sonra da namussuz aydınların özür dilemesi gibi devlet özür dileyerek, Ermeni soykırım yalanı meşruiyet kazanmak suretiyle hak, adalet ve merhamet simgesi Türkler, soykırım gibi kapkara bir utançla damgalanacaktır. Azerbeycan Devlet Başkanı Aliyev'i, onurlu protestosundan dolayı tebrik ederim...
Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin başındaki bir siyasetçi olarak; şerefli tarihine ve acımasızca katledilen atalarına ihanet edercesine, “KİM HAKLI, KİM HAKSIZ” sorusuna bir siyasetçi olarak karar veremeyeceğini ifade edebiliyorsa, derhal oturmaya lâyık olmadığı o koltuktan istifa etmeli ve yargılanmalıdır.
ABD, artık İslam dünyasına karşı savaşla bir zafer kazanamayacağını, gerek ekonomik, gerekse askeri açıdan mağlup olmanın hezimetini kavramasından strateji değiştirme zorunda kalmış, barış ve uzlaşma adına yeni bir imaj rüzgarı estirilerek, Obama’nın sahneye konulduğu gerçeği her ne kadar bizim ahmaklarca anlaşılmamakta ise de, yeni politikaları, aynen bir fahişecedir.
ABD Başkanı Baracak Obama, tıpkı bir fahişe gibi önce cezp edecek, sonrada elinde ve avucunda ne varsa alarak, tüyü yontulmuş tavuğa döndürecektir. Öldürmeyecek, süründürecektir.
Artık, etkileyip satın aldıkları Müslüman kimlikli iktidarları cepheye sürerek, kendilerine tehdit gördükleri Müslümanları vurduracak ve planladıkları sömürge düzenini kurarak, eskiden olduğu gibi doğrudan hedef olmak istemeyeceklerdir. Yahudi lobisinin egemen olduğu ABD’de Obama bir HİÇTİR ve istesede yapabileceği hiçbir şeyde yoktur.
Davos’taki İsrail gerginliği kendilerini korkutmuş, apar topar Obama’yı Türkiye’ye gönderip sinsi planlarını devreye sokarak, Türkiye-İsrail ittifakının sağlamlaştırılmasına çalışılmıştır. ABD ile İsrail, ruh ile beden gibidir ve bütünlüklerinden hayat bularak, kan ve şiddetle beslenirler. Asla tartışılmaması gereken temel gerçek; İsrail=ABD=İşgal=Soykırım
Obama, TBMM’deki konuşmasında katil İsrail’i kayırarak, “Biz terörün kullanımını dışlamalı ve İsrail'in güvenlik kaygılarının meşru olduğunu anlamalıyız.” sözleriyle, hâlâ nasıl barbar, adaletsiz ve merhametsiz olabildiklerini kanıtlamakta; işgal edilen, vahşice öldürülen, evleri yağmalanan, binlerce bebek, çocuk, kadın ve yaşlı insanları hiç tasa etmemeleri, asla samimi olmadığını ortaya koymaktadır. Obama bilmelidir ki, eğer ifade ettiği barış; bir kölelik, adaletsizlik ve müstemlekesel bir yaşam ise; onu hiçbir Müslüman kabul etmez ve kanının son damlasına kadar savaşır…
Obama’nın, "ABD'de pek çok ailede Müslüman üyeler var. Ben de bunlardan biriyim" sözleri, bana laik ve Kemalistlerin sözlerini hatırlattı. Bilindiği üzere onlarda, İslâm’a ve Müslümanlara olan ezeli hasımlıklarını kamufle edebilmek için, “Benim anam, teyzem veya ninem de başörtüsü takar, namaz kılar ve hacca giderler, dolayısıyla bizde Müslüman bir aileden gelmekteyiz.” derler, sonrada kin ve nefretlerine devam ederler.
Yüzyılın önemli sorunları olarak “İklim değişikliği, ekonomik kriz, terör, ölümcül silahların artması”‘na işaret eden Obama, bütün bu kötülerin ürediği merkez ABD’nin olduğunu itiraf edebilecek bir özürde bulunmaktan ise, sözde endişe duyduğu bu zorlukların aşılmasında kendisine ortaklar aramakta, böylece asıl hedefi şaşırtarak, bizzat sorumlu olduğu felaketlerden sıyrılmaya kalkışmaktadır. İfadesinde; ”Hiçbir ulus bu zorluklara tek başına karşı gelemez. O yüzden birbirimizi dinlemeli, müşterek sorunlarımızı paylaşmalıyız” diyerek, bu mesajı getirdiğini, Gül ve Erdoğan’a ilettiğini söyleyebilmektedir. Peki, bütün bu şeytani zorlukların müsebbibi kendileri değil midir, konuşmaktan öte ne yapmaktadırlar? Irak, Afganistan, Lübnan Filistin ve kendi insanlarını kan denizine çeviren, milyonlarca masumu katleden, ırzına geçen, dışkılarını yediren, yağmalayan ve işgal eden kimdir? İmha edeci silahları üreten ve dünyaya satan ABD ve İsrail değil midir?
Gerçekten samimi bir barış isteğinde olduğunu kanıtlayabilmek adına; öncelikle Müslüman toplumlardan ÖZÜR ve AF dilemesi gerekmez mi?
Asıl hedeflerinden biri olan ve fevkalade tehlikeli görüp, müstemlekeleri altına alamadıkları ve savaşmaya cesaret edemedikleri İran ile ilgili olarak da; “Bölgede barış İran'ın nükleer silahlardan vazgeçmesiyle olur. Dünyanın bu bölgesi şiddetten yeterince payını aldı. İran liderlerine de gayet net söyledim ki; müşterek hedeflerimize dayanarak, İran'ın da yapması gereken şeyler var. İran çok büyük bir medeniyet. Bu yüzden biz onlara bırakıyoruz seçimi.”
Siz kimsiniz ya… Sürekli şantaj, tehdit ve korkuyla Müslüman halkları sindirebileceklerini mi sanıyorlar? Hak bir ölümün, Müslümanlar için ebedi bir yaşam olduğunu bilmiyorlar mı? Neden önce kendi nükleer silahlarından başlayıp da, silah üreten fabrikalarını kapatmakla ilk adımı atmıyorlar? İran’a karşı gösterdikleri tepki ve savaş çığırtkanlığını, neden kendileri gibi dünyaya meydan okuyarak tehdit eden Kuzey Kore’ye yapmıyorlar? Yoksa Müslüman olmadıkları için mi?
Obama,dünya ve Ortadoğu’daki Müslüman direnişini ve şahlanışını, ancak Türkiye ile kırabileceğini çok iyi bildiğinden, yumuşak karnı olan AB sürecini kurnaz bir ustalıkla işleyerek; "21. yüzyılda ABD, Türkiye'nin AB üyeliğini şiddetle desteklemektedir. Türkiye önemli bir müttefik ve ortaktır” riyakâr açıklamalarına karşılık, Sarkozy ve Merkel’den tokat gibi cevap geldi. “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusu birliğin işidir. ABD’nin değil. Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyız ve karşı olmaya devam edeceğiz.”
ABD, müttefiki olan Suudi Arabistan’a güvenlik,, Mısır ve Ürdün’e ticaret ayrıcalığı ve para, Türkiye’ye de AB üyelik destleğini vererek, İsrai’in egemenliğini muhafaza etmeye çalışmaktadır. Ancak tüm söz ve çabalar beyhude olup, sonunda hem ABD hem de İsrail, yıkılıp yok olmaktan kurtulamayacaklardır. Dünya ekonomisini altüst eden zelil bir devletin, daha kendilerini düzleğe çıkarmayı başaramadan, başkalarına sağlayabileceği bir iyilikten bahsetmesi, ancak kompleksli ahmakların inanılabileceği bir sözdür....
Geçmişteki hezimetlerden ders almayan “Haçlı Ordusu” lideri Obama, 27 AB ülkesi liderine seslendiği konuşmasında, “Batı, İslâm dünyası ile daha yakın başlar ve daha fazla işbirliği için çalışmalı. Türkiye’yi AB’ye almak, bu çabaların önemli bir işareti olacaktır” sözleri, sanırım iktidardaki lejyonerlerin verdiği güvenceden doğmakta, ancak onlar gibi bir kaç söz ve vaatle Müslüman Türkiye milletini satın alamayacağını hesap edilmemektedir. Cumhurbaşkanları Gül gibi, tarihlerinden bihaber olmadıklarını, tarihte ve günümüzde çektikleri acıları her an hissettiklerinden kandırılamayacakları tahmin edilmemektedir. Çünkü Müslüman Türkiye milleti, cazibeli haçlı fahişeleri ve Bizans entrikaları konusunda çok tecrübeli ve uyanıktır. Sakın ha.., ahmak politikacılar, gazeteciler ve sözde aydınların sevgi gösterileri yanıltmasın…
Tarihteki barbarlıklarına ve zulümlerine son veren İslâm ordularının yeniden kapılarına dayanacakları korkusu ve zaferleri onları öyle endişelendirdi ki, hemen bir senaryo hazırlayıp Medeniyetler İttifakını tezgahlamış ve eş başkanlığına da Türkiye başbakanı R. Tayip Erdoğan’ı getirerek, insan dahi saymayıp teröristlikle aşağıladıkları Müslümanları etkisizleştirebilme çabalarını başlatmışlardır.
Hak ile Batılın bir araya gelemeyeceği Kur’an’da açık bir şekilde vahiy ile belgelenmişken; Başbakan Erdoğan’ın kendini tanrı yerine koyarak, Mevlana’nın sözünü manipüle etmek suretiyle bunun mümkün olduğunun altını çizmesi, onun Kur’an’a, vahye ve Allah’a karşı bir isyan içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa Mevlana; “Ben bir pergel gibiyim. Bir ayağım şeriatta durur, diğer ayağımla dünyayı dolaşırım” diyerek, Kur’an hükümlerinden hiçbir taviz vermemişti.
Başbakan Erdoğan; bir Müslüman mı, kendisine vahiy gelen bir peygamber mi, yoksa Allah’ın ayetlerini politik çıkarları uğruna az bir bedel karşılığı satan bir münafık mı?
Kendinin dahi anlayamadığı mucizevi bir duruşla Davos olayı sonrasında, Obama’nın Türkiye’yi dışlayan düşüncelerinde ani bir dönüşüm gerçekleşerek gelmesini dahi muhakeme edememekte, dolayısıyla vurulmuş mühürden kurtularak dönen entrikayı okuyamamaktadır.
Artık Obama ve maalesef lejyonerleri Erdoğan ve Gül hakkında daha fazla bir bilgiye ihtiyaç duymuyor, önleri ve arkaları perdelenmemişler için her şeyin son derece aleni olduğu gerçeğini vurguluyorum.
Aklıma takılan bir başka garaip ise; 22 aydır Türkiye milletinin meclisini boykot eden Genelkurmay’ın, Obama ziyaretiyle ilgili meclise gelmesi; millet mi, Obama mı sorusunu doğurmuş, sözde ilke ve kararlılığından taviz vermeyen Genelkurmay’ın, halk nezdinde ki güvenirliliği elem bir kayba uğramıştır. Acaba PKK’yı destekleyen DTP, yoksa mecliste değil miydi?
"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez." Maide. 51
"Sen dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Şayet sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların arzularına uyacak olursan; andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır." Bakara.120
Ancak Allah, bu yüzyılı, gelişmeleri ve ileri bilmekten aciz (haşa) olmalı ki, kendilerini Allah’ın yerine koyarak hüküm vermekte ve Hz.Muhammed’e inen vahyi redde bilmektedirler.
Tanrıları Obama; kendilerini günahlarından arındırıp cennetsi bir hayatla müjdelemiş olsa gerek ki, gelişmelerden çok memnun ve mutlular…
Hatırlanacağı üzere; ABD başkanlık seçimlerinde ve başkan olmasından sonra Türkiye’ye hiçte öyle ifade ettiği bir sıcaklık duymamış ve dostluk eli uzatmamış olan Obama; Erdoğan ve Gül’e uzak durarak, zoraki bir telefon görüşmesi gerçekleşmişti. Davos sonrası esen negatif havayı dağıtmak ve ruhu olan İsrail ile Türkiye arasını bulabilmek amacıyla böyle bir telefon görüşmesi yaparak ilk adımı atmış, sonrasında hiç planında olmayan Türkiye ziyaretini gerçekleştirmiş bulunmaktadır.
Türkiye’ye karşı fevkalade önyargılı olan Obama, Ermeni Diasporasına peşin ve açık kredi tanıyarak, “Ermeni Soykırım” iddiasını kabul edeceği taahhüdünde bulunmuş, dolayısıyla bugünkü açıklamalarının tam tersi bir politika güdeceğini deklare etmişti.
TBMM’deki sözde milletvekillerinin, generallerin ve Türk kamuoyunun gözlerinin içine bakarak değişmediğini ve Ermeni konusuyla ilgili görüşlerinin devam ettiğini ifade ederek, kendince dönmesi mümkün olmayan söz ve kararlılığının duruşunu sergiledi.
Obama, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iftirasına inanmış ve gereğinin yapılması için Türkiye’ye baskı uygulayarak; başlayan müzakereleri izlediğini, böylece Türkiye’yi cesaretlendirerek ve soykırımın tanınmasıyla ilgili yolun hızlı olmasını talep ederek, Türklerle Ermenilerin aynı noktada buluşacakları vurgusu yapmıştır. Zaten “Ermeni Soykırım” yalanını kabule hazır Cumhurbaşkanı Gül’e atıfta bulunarak, başarılı gördüğü çalışmalarını takdir etmiş, kimsenin bu müzakereleri saptırmamasını isteyerek, bu konunun derhal halledilmesi talimatı vermiştir. Obama, Ermenilerin Türkleri değil, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını alçakça savunarak, “Her ülkenin bu anlamda geçmişiyle hesaplaşması gerekir. 1915'te yaşanan olaylar var” cesaretini gösterebilmektedir. Acaba bu fütursuz cesareti nereden almaktadır?
Yani özetlersek; ya siz doğrudan kabul edin, ya da ben kabul ederek, 1915’teki vahşi ve hain Ermenilerin ağlattığı gibi ananızı ağlatırım demiştir. Önce sınır kapıları açılacak, sonra da namussuz aydınların özür dilemesi gibi devlet özür dileyerek, Ermeni soykırım yalanı meşruiyet kazanmak suretiyle hak, adalet ve merhamet simgesi Türkler, soykırım gibi kapkara bir utançla damgalanacaktır. Azerbeycan Devlet Başkanı Aliyev'i, onurlu protestosundan dolayı tebrik ederim...
Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin başındaki bir siyasetçi olarak; şerefli tarihine ve acımasızca katledilen atalarına ihanet edercesine, “KİM HAKLI, KİM HAKSIZ” sorusuna bir siyasetçi olarak karar veremeyeceğini ifade edebiliyorsa, derhal oturmaya lâyık olmadığı o koltuktan istifa etmeli ve yargılanmalıdır.
ABD, artık İslam dünyasına karşı savaşla bir zafer kazanamayacağını, gerek ekonomik, gerekse askeri açıdan mağlup olmanın hezimetini kavramasından strateji değiştirme zorunda kalmış, barış ve uzlaşma adına yeni bir imaj rüzgarı estirilerek, Obama’nın sahneye konulduğu gerçeği her ne kadar bizim ahmaklarca anlaşılmamakta ise de, yeni politikaları, aynen bir fahişecedir.
ABD Başkanı Baracak Obama, tıpkı bir fahişe gibi önce cezp edecek, sonrada elinde ve avucunda ne varsa alarak, tüyü yontulmuş tavuğa döndürecektir. Öldürmeyecek, süründürecektir.
Artık, etkileyip satın aldıkları Müslüman kimlikli iktidarları cepheye sürerek, kendilerine tehdit gördükleri Müslümanları vurduracak ve planladıkları sömürge düzenini kurarak, eskiden olduğu gibi doğrudan hedef olmak istemeyeceklerdir. Yahudi lobisinin egemen olduğu ABD’de Obama bir HİÇTİR ve istesede yapabileceği hiçbir şeyde yoktur.
Davos’taki İsrail gerginliği kendilerini korkutmuş, apar topar Obama’yı Türkiye’ye gönderip sinsi planlarını devreye sokarak, Türkiye-İsrail ittifakının sağlamlaştırılmasına çalışılmıştır. ABD ile İsrail, ruh ile beden gibidir ve bütünlüklerinden hayat bularak, kan ve şiddetle beslenirler. Asla tartışılmaması gereken temel gerçek; İsrail=ABD=İşgal=Soykırım
Obama, TBMM’deki konuşmasında katil İsrail’i kayırarak, “Biz terörün kullanımını dışlamalı ve İsrail'in güvenlik kaygılarının meşru olduğunu anlamalıyız.” sözleriyle, hâlâ nasıl barbar, adaletsiz ve merhametsiz olabildiklerini kanıtlamakta; işgal edilen, vahşice öldürülen, evleri yağmalanan, binlerce bebek, çocuk, kadın ve yaşlı insanları hiç tasa etmemeleri, asla samimi olmadığını ortaya koymaktadır. Obama bilmelidir ki, eğer ifade ettiği barış; bir kölelik, adaletsizlik ve müstemlekesel bir yaşam ise; onu hiçbir Müslüman kabul etmez ve kanının son damlasına kadar savaşır…
Obama’nın, "ABD'de pek çok ailede Müslüman üyeler var. Ben de bunlardan biriyim" sözleri, bana laik ve Kemalistlerin sözlerini hatırlattı. Bilindiği üzere onlarda, İslâm’a ve Müslümanlara olan ezeli hasımlıklarını kamufle edebilmek için, “Benim anam, teyzem veya ninem de başörtüsü takar, namaz kılar ve hacca giderler, dolayısıyla bizde Müslüman bir aileden gelmekteyiz.” derler, sonrada kin ve nefretlerine devam ederler.
Yüzyılın önemli sorunları olarak “İklim değişikliği, ekonomik kriz, terör, ölümcül silahların artması”‘na işaret eden Obama, bütün bu kötülerin ürediği merkez ABD’nin olduğunu itiraf edebilecek bir özürde bulunmaktan ise, sözde endişe duyduğu bu zorlukların aşılmasında kendisine ortaklar aramakta, böylece asıl hedefi şaşırtarak, bizzat sorumlu olduğu felaketlerden sıyrılmaya kalkışmaktadır. İfadesinde; ”Hiçbir ulus bu zorluklara tek başına karşı gelemez. O yüzden birbirimizi dinlemeli, müşterek sorunlarımızı paylaşmalıyız” diyerek, bu mesajı getirdiğini, Gül ve Erdoğan’a ilettiğini söyleyebilmektedir. Peki, bütün bu şeytani zorlukların müsebbibi kendileri değil midir, konuşmaktan öte ne yapmaktadırlar? Irak, Afganistan, Lübnan Filistin ve kendi insanlarını kan denizine çeviren, milyonlarca masumu katleden, ırzına geçen, dışkılarını yediren, yağmalayan ve işgal eden kimdir? İmha edeci silahları üreten ve dünyaya satan ABD ve İsrail değil midir?
Gerçekten samimi bir barış isteğinde olduğunu kanıtlayabilmek adına; öncelikle Müslüman toplumlardan ÖZÜR ve AF dilemesi gerekmez mi?
Asıl hedeflerinden biri olan ve fevkalade tehlikeli görüp, müstemlekeleri altına alamadıkları ve savaşmaya cesaret edemedikleri İran ile ilgili olarak da; “Bölgede barış İran'ın nükleer silahlardan vazgeçmesiyle olur. Dünyanın bu bölgesi şiddetten yeterince payını aldı. İran liderlerine de gayet net söyledim ki; müşterek hedeflerimize dayanarak, İran'ın da yapması gereken şeyler var. İran çok büyük bir medeniyet. Bu yüzden biz onlara bırakıyoruz seçimi.”
Siz kimsiniz ya… Sürekli şantaj, tehdit ve korkuyla Müslüman halkları sindirebileceklerini mi sanıyorlar? Hak bir ölümün, Müslümanlar için ebedi bir yaşam olduğunu bilmiyorlar mı? Neden önce kendi nükleer silahlarından başlayıp da, silah üreten fabrikalarını kapatmakla ilk adımı atmıyorlar? İran’a karşı gösterdikleri tepki ve savaş çığırtkanlığını, neden kendileri gibi dünyaya meydan okuyarak tehdit eden Kuzey Kore’ye yapmıyorlar? Yoksa Müslüman olmadıkları için mi?
Obama,dünya ve Ortadoğu’daki Müslüman direnişini ve şahlanışını, ancak Türkiye ile kırabileceğini çok iyi bildiğinden, yumuşak karnı olan AB sürecini kurnaz bir ustalıkla işleyerek; "21. yüzyılda ABD, Türkiye'nin AB üyeliğini şiddetle desteklemektedir. Türkiye önemli bir müttefik ve ortaktır” riyakâr açıklamalarına karşılık, Sarkozy ve Merkel’den tokat gibi cevap geldi. “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusu birliğin işidir. ABD’nin değil. Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyız ve karşı olmaya devam edeceğiz.”
ABD, müttefiki olan Suudi Arabistan’a güvenlik,, Mısır ve Ürdün’e ticaret ayrıcalığı ve para, Türkiye’ye de AB üyelik destleğini vererek, İsrai’in egemenliğini muhafaza etmeye çalışmaktadır. Ancak tüm söz ve çabalar beyhude olup, sonunda hem ABD hem de İsrail, yıkılıp yok olmaktan kurtulamayacaklardır. Dünya ekonomisini altüst eden zelil bir devletin, daha kendilerini düzleğe çıkarmayı başaramadan, başkalarına sağlayabileceği bir iyilikten bahsetmesi, ancak kompleksli ahmakların inanılabileceği bir sözdür....
Geçmişteki hezimetlerden ders almayan “Haçlı Ordusu” lideri Obama, 27 AB ülkesi liderine seslendiği konuşmasında, “Batı, İslâm dünyası ile daha yakın başlar ve daha fazla işbirliği için çalışmalı. Türkiye’yi AB’ye almak, bu çabaların önemli bir işareti olacaktır” sözleri, sanırım iktidardaki lejyonerlerin verdiği güvenceden doğmakta, ancak onlar gibi bir kaç söz ve vaatle Müslüman Türkiye milletini satın alamayacağını hesap edilmemektedir. Cumhurbaşkanları Gül gibi, tarihlerinden bihaber olmadıklarını, tarihte ve günümüzde çektikleri acıları her an hissettiklerinden kandırılamayacakları tahmin edilmemektedir. Çünkü Müslüman Türkiye milleti, cazibeli haçlı fahişeleri ve Bizans entrikaları konusunda çok tecrübeli ve uyanıktır. Sakın ha.., ahmak politikacılar, gazeteciler ve sözde aydınların sevgi gösterileri yanıltmasın…
Tarihteki barbarlıklarına ve zulümlerine son veren İslâm ordularının yeniden kapılarına dayanacakları korkusu ve zaferleri onları öyle endişelendirdi ki, hemen bir senaryo hazırlayıp Medeniyetler İttifakını tezgahlamış ve eş başkanlığına da Türkiye başbakanı R. Tayip Erdoğan’ı getirerek, insan dahi saymayıp teröristlikle aşağıladıkları Müslümanları etkisizleştirebilme çabalarını başlatmışlardır.
Hak ile Batılın bir araya gelemeyeceği Kur’an’da açık bir şekilde vahiy ile belgelenmişken; Başbakan Erdoğan’ın kendini tanrı yerine koyarak, Mevlana’nın sözünü manipüle etmek suretiyle bunun mümkün olduğunun altını çizmesi, onun Kur’an’a, vahye ve Allah’a karşı bir isyan içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa Mevlana; “Ben bir pergel gibiyim. Bir ayağım şeriatta durur, diğer ayağımla dünyayı dolaşırım” diyerek, Kur’an hükümlerinden hiçbir taviz vermemişti.
Başbakan Erdoğan; bir Müslüman mı, kendisine vahiy gelen bir peygamber mi, yoksa Allah’ın ayetlerini politik çıkarları uğruna az bir bedel karşılığı satan bir münafık mı?
Kendinin dahi anlayamadığı mucizevi bir duruşla Davos olayı sonrasında, Obama’nın Türkiye’yi dışlayan düşüncelerinde ani bir dönüşüm gerçekleşerek gelmesini dahi muhakeme edememekte, dolayısıyla vurulmuş mühürden kurtularak dönen entrikayı okuyamamaktadır.
Artık Obama ve maalesef lejyonerleri Erdoğan ve Gül hakkında daha fazla bir bilgiye ihtiyaç duymuyor, önleri ve arkaları perdelenmemişler için her şeyin son derece aleni olduğu gerçeğini vurguluyorum.
Aklıma takılan bir başka garaip ise; 22 aydır Türkiye milletinin meclisini boykot eden Genelkurmay’ın, Obama ziyaretiyle ilgili meclise gelmesi; millet mi, Obama mı sorusunu doğurmuş, sözde ilke ve kararlılığından taviz vermeyen Genelkurmay’ın, halk nezdinde ki güvenirliliği elem bir kayba uğramıştır. Acaba PKK’yı destekleyen DTP, yoksa mecliste değil miydi?
"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez." Maide. 51
"Sen dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Şayet sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların arzularına uyacak olursan; andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır." Bakara.120
Ancak Allah, bu yüzyılı, gelişmeleri ve ileri bilmekten aciz (haşa) olmalı ki, kendilerini Allah’ın yerine koyarak hüküm vermekte ve Hz.Muhammed’e inen vahyi redde bilmektedirler.
Tanrıları Obama; kendilerini günahlarından arındırıp cennetsi bir hayatla müjdelemiş olsa gerek ki, gelişmelerden çok memnun ve mutlular…
Türkiye lehine alabildikleri somut, elle tutulabilen tek bir şey var mı?
Etiketler:
Abdullah Gül,
Barack Obama,
Başbakan Erdoğan,
Mehmet Ali Şadoğlu,
Menkel,
Mevlana,
Sarkozy
9 Şubat 2009 Pazartesi
Menfur bir meslek; “politika”…
Siyasetin olmadığı öyle ahlâksız bir dünya inşa edildi ki; sözde popülerlisi ve saygınlığı olduğu varsayımıyla onur ve erdemden uzak yığınların koştukları bir politika üretilmiş, insanı egemen yapan ideolojilerin hüküm sürmesiyle devletler ve toplumlar siyasetle değil, politikalarla yönetilerek; hainlikler, barbarlıklar, haksız ve adaletsizlikler meşrulaştırılmış, insani ve vicdani tüm değerler yok edilmiştir.
Siyaset; insanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, birlik ve beraberliği sağlayan, etnik ve dini, ekonomik ve sosyal yapısı ne olursa olsun hiç kimseyi kayırmayıp adaletle hükmeden, toplumun ve düzenin bekası için suçluya hak ettiği cezayı, iyiye de mükâfatı veren, idaresi altındaki insanların her biri için aş, iş ve barınak sağlamakla sorumlu olan,
halkı tok, huzur ve güvende olmadan kendini doyurmayıp emniyette hissetmeyen, düşmanına karşı dik ve onurlu, halkına ve dostuna karşı alçakgönüllü ve hoşgörülü, ülkesini yaratıksal hiçbir gücün hegemonyası altına sokmayıp; devletini, halkını, dinini, kültürünü ve bağımsızlığını pazarlama konusu yapmayarak fiyatlandırmayan, maddi ve manevi gücünü acze uğratabilecek her türlü tartışmadan uzak tutan, resmi veya gayri resmi herhangi bir silahlı gücün sultalaşmasına izin vermeyen, karşısındaki her kim olursa olsun haksızlık karşısında susmayıp adalet adına karşı koyan, hak ve adalet adına; gerektiğinde dünyanın bir ucundaki zalimlere bile müdahale ederek zulme uğrayan insanlara yardım ederek kötüye karşı mücadele eden kutsal bir yönetimdir.
Siyaset, kısaca yaşamın bütünü, suyu, nefesi ve ruhudur. Siyasetin olmadığı bir toplumda ne düzen, ne birlik, ne güç, ne adalet, ne de dirlik olur.
Ancak günümüz dünyasında erdemliği ve dengeyi tanımlayan bir siyaset olmayıp, politika hüküm sürdüğünden barbarlar söz sahibi olabilmekte, dolayısıyla zayıfların mal, can ve vatanları savunulmayarak, katliamları öngörülüp barış adına esaretleri sağlanmakta, böylece haksızlık ve zulümler mükafatlandırılarak, zalimliklere son verilmemektedir.
Yıllardır İsrail vahşetiyle yaşayan halkını haksız bularak, işgalci İsrail’i destekleyebilen Filistin’in gayrimeşru hain cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ı davet edebilen Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı olduğu dönemde de barbarların sözcülüğünü yapmış, Livni ve Rice’in emir erliğini üstlenerek, dünyaya hükmetmiş Müslüman Türk milletini rezil rüsva etmişti. Dünkü politikası bugün de devam etmekte; korkaklığın, çekimserliğin, esaretin ve ezilmişliğini sürdürmektedir. Cumhurbaşkanı olduğu bir ülkede; hâlâ eşine bir meşruiyet kazandıramayan bir devlet adamından, başka nasıl bir tavır beklenebilir?
İşte böylesi basiretsiz idareciler ve politikacılardan dolayı Türkiye’nin Ortadoğu’daki barış çabaları, İstiklal mücadelesi veren kardeşlerinin lehine değil, müstemlekesi oldukları katillerin direktifi doğrultusunda sürmektedir.
Davos’taki cesur çıkışıyla umutları yeşerten Başbakan Erdoğan’ın, halkını İsrail gibi bir canavara peşkeş çekebilen Mahmud Abbas ile görüşmesini ve sözde kalıcı bir ateşkesin sağlanabilmesi konusunda atılabilecek kölesel adımları müzakere edebilmesini fevkalade yanlış buluyor, o tarihi duruşunu gölgelendirdiğini ve samimiyetini sorgulattırdığını bilmesini isteyerek, konumunu yeniden gözden geçirmesini, politikacı değil, ataları gibi siyaset adamı olmaya gayret etmesini öneriyorum.
Hain Mahmud Abbas’ın Türkiye’ye gelmeden önce İsrail’e açık destek veren ve hunhar işgalini haklı gören Fransa, İngiltere ve Avrupa Parlamentosunda ki görüşmeleri, kendileri gibi Hamas’ın da boyun eğmesini sağlayabilme amacı taşıdığı ve bu temelde sunulan desteğin gereği gibi halkını ikna etme konusunda her türlü girişimde bulunması üzerinde ittifak sağladığı malûmdur. Barbar yandaşı naylon Arap iktidarlarını da arkasına alan Mahmud Abbas, Filistin’in gözyaşı ve kanla yapılmış anahtarını İsrail’e teslim edebilmek için, var gücüyle çaba sarf ettiği tartışılmaz bir gerçektir.
Kötülük olmadan iyilik olmayacağı gibi, savaş olmadan barış da var olamaz. Barış, ancak ödenen bedeller ile mümkün olabilir. Ancak bedel ödemekten korkan insan kisvesi yaratık politikacılar yüzünden toplumlar bağımsızlıklarını ve onurlarını yitirmekte, dolayısıyla kan akıtıcı ve insan parçalayıcı acımasız caniler meydan okuyarak, hedefledikleri toplumları tahakkümleri altına alabilmektedirler. Onlar yok edilmedikçe ya da dize getirilmedikçe; ne barış, ne adalet, ne de güven sağlanamaz.
Savaşın, barış için kaçınılmaz bir yol olduğu akıl ve duygulara nakşolunmadıkça, insani fıtrat ve tarihi gerçekler göz ardı edildikçe, kalıcı bir barışın ve uzlaşmanın elde edilebilmesi asla mümkün değildir. Fırsatlar, ancak eşit şartlar altında değerlendirilmeli, güçlerini barbarca kullananlara bir ayrıcalık ve üstünlük sağlanarak, mal ve can istismarına müsaade edilmemelidir.
İsrail’in esir bir askerine karşılık bin kadar masum Filistinliyi serbest bırakma vaadi, bir yahudinin bin Müslüman’a bedel olduğu anlayışını doğuruyor ki, bu asla kabul edilebilir bir hakaret olmamalıdır. Cani bir askerin masum bin insana bedel tutulması, düzenin nasıl vahşi bir anlayış içinde olduğunu yeterince kanıtlamaktadır.
Cumhurbaşkanı Gül’ün, “Birinci öncelik Filistin uzlaşı hükümetinin kurulması. Filistin davası ancak böyle tekrar güçlü hale gelir" sözleri, İsrail cumhurbaşkanı Perez’in açıklamalarının aynısı olup, apaçık bir teslimiyeti işaret etmekte, böylece esarete mahkûm edilen Filistin’inde konuşulabilecek bir davası olamayacağını, direncinin kırılmasından ötürü de eski gücüne kavuşamayacağını belgelemektedir.
Şeytani politik manipülasyonlarla Filistinlilerin veya diğer toplumların tam bağımsızlık direnişlerini yıkmaya çalışan taşeronlar; öylesine alçaksı bir davranış içendedirler ki, riyakar tavırlarıyla mazlumların yanında görülseler de barbarların dileği doğrultusunda tutum sergilemekte; teslimi barış, onursuzluğu şeref, yenilgiyi zafer addederek, topyekun diz çökmektedirler.
Saltanat sürdükleri iktidarlarını tehlikeye atmamak, kaybetmemek ve tekrar kazanabilmek adına halklarını ezen ve ezdiren politikacılar, yeryüzünün en lanetli fiziki iblisleridir. Onun için hiçbir politikacıya değil oy, arttırabilirler endişesiyle günahımı dahi emanet etmem.
Sadece uluslar arası arenada mı, içeride dahi ne çirkinlik ve ikiyüzlülüklere şahit olabilmekte, sırf iktidara gelebilmek ve seçim kazanabilmek uğruna dine, yaşamaya çalışan Müslümanlara ve peygamberine söven CHP’nin, var olduğundan bugüne kadar düşman belleyip savaştığı müminlere nasıl zulmettiği ve haklarını ellerinden aldığına hiç aldırış etmeden, dalga geçercesine türban ve çarşafı bağrına basıp, Kur’an Kursu açma vaatleri, şüphesiz siyonistçi bir aldatmaca ve iğrenç bir politikadır. Terörist İsrail devletini, ABD'den sonra 2. tanıyanın CHP iktidarı olduğu ve beslediği de unutulmamlıdır. Dün İsrail'i, bugün de Ergenekon Terör Örgütünü tanıyan CHP'nin tarihi incelendiğinde, gerçekler daha net anlaşılabilecektir.
Siyasetin olmadığı bir ülkede politikaya verilen değer, o ülkenin bittiğine ve pespaye olduğuna açık bir delil, bataklıkların üremesine somut bir nedendir.
Politikanın yerini siyaset almadığı müddetçe; onursal bir savaş, esaretsel bir barışa tercih edilmedikçe; hiçbir insan ve toplum; bağımsızlık, hak ve adalet hakketmemelidir.
Bu sebeple; fitne mutlak yok edilmeli, bozguncular lağvedilmelidir.
“(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” Enfal. 39
Siyaset; insanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, birlik ve beraberliği sağlayan, etnik ve dini, ekonomik ve sosyal yapısı ne olursa olsun hiç kimseyi kayırmayıp adaletle hükmeden, toplumun ve düzenin bekası için suçluya hak ettiği cezayı, iyiye de mükâfatı veren, idaresi altındaki insanların her biri için aş, iş ve barınak sağlamakla sorumlu olan,
halkı tok, huzur ve güvende olmadan kendini doyurmayıp emniyette hissetmeyen, düşmanına karşı dik ve onurlu, halkına ve dostuna karşı alçakgönüllü ve hoşgörülü, ülkesini yaratıksal hiçbir gücün hegemonyası altına sokmayıp; devletini, halkını, dinini, kültürünü ve bağımsızlığını pazarlama konusu yapmayarak fiyatlandırmayan, maddi ve manevi gücünü acze uğratabilecek her türlü tartışmadan uzak tutan, resmi veya gayri resmi herhangi bir silahlı gücün sultalaşmasına izin vermeyen, karşısındaki her kim olursa olsun haksızlık karşısında susmayıp adalet adına karşı koyan, hak ve adalet adına; gerektiğinde dünyanın bir ucundaki zalimlere bile müdahale ederek zulme uğrayan insanlara yardım ederek kötüye karşı mücadele eden kutsal bir yönetimdir.
Siyaset, kısaca yaşamın bütünü, suyu, nefesi ve ruhudur. Siyasetin olmadığı bir toplumda ne düzen, ne birlik, ne güç, ne adalet, ne de dirlik olur.
Ancak günümüz dünyasında erdemliği ve dengeyi tanımlayan bir siyaset olmayıp, politika hüküm sürdüğünden barbarlar söz sahibi olabilmekte, dolayısıyla zayıfların mal, can ve vatanları savunulmayarak, katliamları öngörülüp barış adına esaretleri sağlanmakta, böylece haksızlık ve zulümler mükafatlandırılarak, zalimliklere son verilmemektedir.
Yıllardır İsrail vahşetiyle yaşayan halkını haksız bularak, işgalci İsrail’i destekleyebilen Filistin’in gayrimeşru hain cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ı davet edebilen Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı olduğu dönemde de barbarların sözcülüğünü yapmış, Livni ve Rice’in emir erliğini üstlenerek, dünyaya hükmetmiş Müslüman Türk milletini rezil rüsva etmişti. Dünkü politikası bugün de devam etmekte; korkaklığın, çekimserliğin, esaretin ve ezilmişliğini sürdürmektedir. Cumhurbaşkanı olduğu bir ülkede; hâlâ eşine bir meşruiyet kazandıramayan bir devlet adamından, başka nasıl bir tavır beklenebilir?
İşte böylesi basiretsiz idareciler ve politikacılardan dolayı Türkiye’nin Ortadoğu’daki barış çabaları, İstiklal mücadelesi veren kardeşlerinin lehine değil, müstemlekesi oldukları katillerin direktifi doğrultusunda sürmektedir.
Davos’taki cesur çıkışıyla umutları yeşerten Başbakan Erdoğan’ın, halkını İsrail gibi bir canavara peşkeş çekebilen Mahmud Abbas ile görüşmesini ve sözde kalıcı bir ateşkesin sağlanabilmesi konusunda atılabilecek kölesel adımları müzakere edebilmesini fevkalade yanlış buluyor, o tarihi duruşunu gölgelendirdiğini ve samimiyetini sorgulattırdığını bilmesini isteyerek, konumunu yeniden gözden geçirmesini, politikacı değil, ataları gibi siyaset adamı olmaya gayret etmesini öneriyorum.
Hain Mahmud Abbas’ın Türkiye’ye gelmeden önce İsrail’e açık destek veren ve hunhar işgalini haklı gören Fransa, İngiltere ve Avrupa Parlamentosunda ki görüşmeleri, kendileri gibi Hamas’ın da boyun eğmesini sağlayabilme amacı taşıdığı ve bu temelde sunulan desteğin gereği gibi halkını ikna etme konusunda her türlü girişimde bulunması üzerinde ittifak sağladığı malûmdur. Barbar yandaşı naylon Arap iktidarlarını da arkasına alan Mahmud Abbas, Filistin’in gözyaşı ve kanla yapılmış anahtarını İsrail’e teslim edebilmek için, var gücüyle çaba sarf ettiği tartışılmaz bir gerçektir.
Kötülük olmadan iyilik olmayacağı gibi, savaş olmadan barış da var olamaz. Barış, ancak ödenen bedeller ile mümkün olabilir. Ancak bedel ödemekten korkan insan kisvesi yaratık politikacılar yüzünden toplumlar bağımsızlıklarını ve onurlarını yitirmekte, dolayısıyla kan akıtıcı ve insan parçalayıcı acımasız caniler meydan okuyarak, hedefledikleri toplumları tahakkümleri altına alabilmektedirler. Onlar yok edilmedikçe ya da dize getirilmedikçe; ne barış, ne adalet, ne de güven sağlanamaz.
Savaşın, barış için kaçınılmaz bir yol olduğu akıl ve duygulara nakşolunmadıkça, insani fıtrat ve tarihi gerçekler göz ardı edildikçe, kalıcı bir barışın ve uzlaşmanın elde edilebilmesi asla mümkün değildir. Fırsatlar, ancak eşit şartlar altında değerlendirilmeli, güçlerini barbarca kullananlara bir ayrıcalık ve üstünlük sağlanarak, mal ve can istismarına müsaade edilmemelidir.
İsrail’in esir bir askerine karşılık bin kadar masum Filistinliyi serbest bırakma vaadi, bir yahudinin bin Müslüman’a bedel olduğu anlayışını doğuruyor ki, bu asla kabul edilebilir bir hakaret olmamalıdır. Cani bir askerin masum bin insana bedel tutulması, düzenin nasıl vahşi bir anlayış içinde olduğunu yeterince kanıtlamaktadır.
Cumhurbaşkanı Gül’ün, “Birinci öncelik Filistin uzlaşı hükümetinin kurulması. Filistin davası ancak böyle tekrar güçlü hale gelir" sözleri, İsrail cumhurbaşkanı Perez’in açıklamalarının aynısı olup, apaçık bir teslimiyeti işaret etmekte, böylece esarete mahkûm edilen Filistin’inde konuşulabilecek bir davası olamayacağını, direncinin kırılmasından ötürü de eski gücüne kavuşamayacağını belgelemektedir.
Şeytani politik manipülasyonlarla Filistinlilerin veya diğer toplumların tam bağımsızlık direnişlerini yıkmaya çalışan taşeronlar; öylesine alçaksı bir davranış içendedirler ki, riyakar tavırlarıyla mazlumların yanında görülseler de barbarların dileği doğrultusunda tutum sergilemekte; teslimi barış, onursuzluğu şeref, yenilgiyi zafer addederek, topyekun diz çökmektedirler.
Saltanat sürdükleri iktidarlarını tehlikeye atmamak, kaybetmemek ve tekrar kazanabilmek adına halklarını ezen ve ezdiren politikacılar, yeryüzünün en lanetli fiziki iblisleridir. Onun için hiçbir politikacıya değil oy, arttırabilirler endişesiyle günahımı dahi emanet etmem.
Sadece uluslar arası arenada mı, içeride dahi ne çirkinlik ve ikiyüzlülüklere şahit olabilmekte, sırf iktidara gelebilmek ve seçim kazanabilmek uğruna dine, yaşamaya çalışan Müslümanlara ve peygamberine söven CHP’nin, var olduğundan bugüne kadar düşman belleyip savaştığı müminlere nasıl zulmettiği ve haklarını ellerinden aldığına hiç aldırış etmeden, dalga geçercesine türban ve çarşafı bağrına basıp, Kur’an Kursu açma vaatleri, şüphesiz siyonistçi bir aldatmaca ve iğrenç bir politikadır. Terörist İsrail devletini, ABD'den sonra 2. tanıyanın CHP iktidarı olduğu ve beslediği de unutulmamlıdır. Dün İsrail'i, bugün de Ergenekon Terör Örgütünü tanıyan CHP'nin tarihi incelendiğinde, gerçekler daha net anlaşılabilecektir.
Siyasetin olmadığı bir ülkede politikaya verilen değer, o ülkenin bittiğine ve pespaye olduğuna açık bir delil, bataklıkların üremesine somut bir nedendir.
Politikanın yerini siyaset almadığı müddetçe; onursal bir savaş, esaretsel bir barışa tercih edilmedikçe; hiçbir insan ve toplum; bağımsızlık, hak ve adalet hakketmemelidir.
Bu sebeple; fitne mutlak yok edilmeli, bozguncular lağvedilmelidir.
“(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” Enfal. 39
Etiketler:
Abdullah Gül,
Başbakan Erdoğan,
chp,
Filistin,
İsrail,
Mahmud Abbas,
Mehmet Ali Şadoğlu
19 Aralık 2008 Cuma
Gül’den namussuzlara örtülü destek
Türkiye’nin milli ve manevi değerlerini koruyup gözetmekle yükümlü cumhurbaşkanının, dış işleri bakanıyken ortaya koyduğu alçaltı düşünce ve tavırlarına devam eden eylem ve açıklamaları; tarihe, ecdada ve biz torunlara açık bir vefasızlıktır. Cesaret, kararlılık ve erdemlik taşımayanların iktidar olduğu Türkiye’de; kölesel korku ve çekinceliklerini gizleyebilmek için sürekli barıştan ve komşularla iyi ilişkilerden bahsederek, batılı efendilerinin direktifinde politikalar izlemeleri, Müslüman milletimizi canlı-canlı gömmektedir.
Komşumuz Irak’ı barbar ABD’ye işgal ettirerek, 1.Dünya savaşında Müslüman milletimizin yaşadığı Ermeni vahşetini tattıran cumhurbaşkanı Gül; nasıl bir komşuluk ilişkisinden, en iyi noktaya getirtmekten, güven ve istikrar temin etmekten ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini sağlamaktan bahsederek, bunun yolunun da “Ermeni Soykırımını” kabul etmekten geçeceğini ima edebilir? Acaba Türkiye’yi Irak’a mı döndürmek istiyor?
Batısız var olabilmenin imkansızlığı paranoyasıyla hareket eden cumhurbaşkanı, başbakan ve besledikleri yandaşları, haçlıların ön şart koştuğu “Ermeni soykırımı” yalanını “Büyük Felaket” yumuşatmasıyla devlete ve millete kabul ettirebilmek için sinsice alttan alta dahili lobiler oluşturtmakta, dönen entrikalardan bihaber milletimiz de, üç-beş çapulcu sefile tepki göstererek, asıl başları görememektedirler.
Şerefli tarihinde herhangi bir canlıyı katletmek bir yana, hiçbir azınlığa kötü muamele ve haksızlık dahi yapmayarak özgürlükleri ve insanlığı en dorukta tanımış onurlu Müslüman milletimize dayattırılmaya çalışılan aşağılayıcı bu leke, hâlâ düşmanlık güden insafsız batıca vurulmak istenmektedir. Kendi barbarlıklarını ve soykırımlarını unutmuşçasına, hak ve adalet timsali Müslümanları önce terörist, sonrada soykırımla damgalama girişimleri, maalesef içsel politik ve aydın kimlikli hainlerin işbirliğiyle, korkarım başarıya ulaşacaktır.
Söz konusu “özür dileme” ihanetine imza atan bir kısım sefilin, bir haber programındaki “neden” sorusuna cevap veremeyişleri, sadece olmayan vicdanlarından ve Türkiye çıkarları için bu kampanyayı bireysel destekte bulunduklarını ifade etmeleri, tıpkı Nobel ödülü karşılığı satın alınan Orhan Pamuk misali, başta Batı olmak üzere, Ermenistan ve diasporası tarafından nasıl satın alındıklarını apaçık ortaya koymuştur. Onun için, bunlarla tartışmak ve ikna edip doğruya yöneltmek mümkün değildir. Çünkü onlar, gözleri,kulakları ve kalpleri mühürlü birer hainlerdir.
Gelişmeler; laik mi, Müslüman mı olduğu belirsiz ve kimlik buhranı içindeki Türkiye’nin, sanki helak edilmiş bir vatanmışçasına gitgide çöküşe sürüklenmesi, gerçekleri bilfiil yaşadığı halde kavrayamamasındandır. Tarih, Ermenilerin işlediği “Müslüman Türk ve Kürt soykırımı” gerçeğini ispatlayan kanıtlarla dolu olmasına rağmen, “Ermeni soykırımı”’ savı, batıca desteklenebilmektedir. Sadece günü geçiştirip bir parça kemik kapmayı ilke edinenlerin söz sahibi olduğu Türkiye, eğer Yaratıcı tarafından lanetlenmiş ise, artık yapılacak hiç.bir şey yoktur. Neden gerçekleri gördüğümüz halde muhakeme ve tövbe edemiyor, güvendiğimiz kimselerin ihanetine uğrayabiliyoruz?!?
“Helak ettiğimiz bir beldeye, artık (iyi davranış ve makbul çaba) haramdır; çünkü onlar tekrar (tövbeye) dönmezler.” Enbiya.95
“İyilik yapmayı bilmiyorsan, hiç olmazsa kötülük yapma...” H.Dehlevi
Komşumuz Irak’ı barbar ABD’ye işgal ettirerek, 1.Dünya savaşında Müslüman milletimizin yaşadığı Ermeni vahşetini tattıran cumhurbaşkanı Gül; nasıl bir komşuluk ilişkisinden, en iyi noktaya getirtmekten, güven ve istikrar temin etmekten ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini sağlamaktan bahsederek, bunun yolunun da “Ermeni Soykırımını” kabul etmekten geçeceğini ima edebilir? Acaba Türkiye’yi Irak’a mı döndürmek istiyor?
Batısız var olabilmenin imkansızlığı paranoyasıyla hareket eden cumhurbaşkanı, başbakan ve besledikleri yandaşları, haçlıların ön şart koştuğu “Ermeni soykırımı” yalanını “Büyük Felaket” yumuşatmasıyla devlete ve millete kabul ettirebilmek için sinsice alttan alta dahili lobiler oluşturtmakta, dönen entrikalardan bihaber milletimiz de, üç-beş çapulcu sefile tepki göstererek, asıl başları görememektedirler.
Şerefli tarihinde herhangi bir canlıyı katletmek bir yana, hiçbir azınlığa kötü muamele ve haksızlık dahi yapmayarak özgürlükleri ve insanlığı en dorukta tanımış onurlu Müslüman milletimize dayattırılmaya çalışılan aşağılayıcı bu leke, hâlâ düşmanlık güden insafsız batıca vurulmak istenmektedir. Kendi barbarlıklarını ve soykırımlarını unutmuşçasına, hak ve adalet timsali Müslümanları önce terörist, sonrada soykırımla damgalama girişimleri, maalesef içsel politik ve aydın kimlikli hainlerin işbirliğiyle, korkarım başarıya ulaşacaktır.
Söz konusu “özür dileme” ihanetine imza atan bir kısım sefilin, bir haber programındaki “neden” sorusuna cevap veremeyişleri, sadece olmayan vicdanlarından ve Türkiye çıkarları için bu kampanyayı bireysel destekte bulunduklarını ifade etmeleri, tıpkı Nobel ödülü karşılığı satın alınan Orhan Pamuk misali, başta Batı olmak üzere, Ermenistan ve diasporası tarafından nasıl satın alındıklarını apaçık ortaya koymuştur. Onun için, bunlarla tartışmak ve ikna edip doğruya yöneltmek mümkün değildir. Çünkü onlar, gözleri,kulakları ve kalpleri mühürlü birer hainlerdir.
Gelişmeler; laik mi, Müslüman mı olduğu belirsiz ve kimlik buhranı içindeki Türkiye’nin, sanki helak edilmiş bir vatanmışçasına gitgide çöküşe sürüklenmesi, gerçekleri bilfiil yaşadığı halde kavrayamamasındandır. Tarih, Ermenilerin işlediği “Müslüman Türk ve Kürt soykırımı” gerçeğini ispatlayan kanıtlarla dolu olmasına rağmen, “Ermeni soykırımı”’ savı, batıca desteklenebilmektedir. Sadece günü geçiştirip bir parça kemik kapmayı ilke edinenlerin söz sahibi olduğu Türkiye, eğer Yaratıcı tarafından lanetlenmiş ise, artık yapılacak hiç.bir şey yoktur. Neden gerçekleri gördüğümüz halde muhakeme ve tövbe edemiyor, güvendiğimiz kimselerin ihanetine uğrayabiliyoruz?!?
“Helak ettiğimiz bir beldeye, artık (iyi davranış ve makbul çaba) haramdır; çünkü onlar tekrar (tövbeye) dönmezler.” Enbiya.95
“İyilik yapmayı bilmiyorsan, hiç olmazsa kötülük yapma...” H.Dehlevi
Etiketler:
Abdullah Gül,
batı,
Ermeni Soykırımı,
Müslümanlar,
namussuzlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)