Siyaseti tümüyle lağvedip vicdan ve ahlakı doğrayan politikanın menfur bir meslek olduğu artık tartışılmazdır. Davranışın değil sözün, doğrunun değil çıkarın, hakkın değil batılın, mücadelenin değil boyundurukluğun hükmettiği politika; riyakârlığın, yalanın, manipülasyonun, haksızlık ve adaletsizliğin merkezi olmuş, dolayısıyla benlik ve çıkar odaklı taraflar insani ve vicdani değerleri yok etmiş, onur ve inançlara bedel biçebilmişlerdir.
Yıllardır sürdürdükleri fikri münazaalarıyla diledikleri iktidara kavuşamayan oportünistlerin ideallerine ihanet ederek “yeni bir üslup ve değişim” dönüşleriyle eksen kaymalarını sindirebilmeleri ve egemen evrimci ideolojiye teslim olabilmeleri samimiyetsizliklerinin bir kanıtı olsa da, ardına düşen yığınların da özde çıkarcı bir arayış içinde bulunmaları, neden ikna edemeyip başarılı olamadıklarına gerekli yanıttır.
Lider ve milleti şahlandıracak bir devlet adamı olabilme niteliğinden tamamen yoksun Numan Kurtulmuş adlı ezberci bir akademisyenin “beyefendi” duruşundan bir zümreyi ve toplumu yönetebilmesi asla mümkün değildir. Dünyanın en çılgın ve korkunç savaşının verildiği siyaset arenasında lider olabilmenin koşulu beyefendilik ve akademik unvan değil cesaret, kararlılık ve bükülmez inançlardır. Bu fazilete sahip kimseler dünyaya hükmetmiş ve lâyık oldukları liderliğe ulaşmışlardır. Bu liderler; başarılarını, zaferlerini ve kahramanlıklarını günümüz sahtekârları gibi çakma makam, yalan, taklitçilik, korkaklık, işbirlikçilik, esaret ve ihanetlerle değil vücutlarına saplanan oklarla, süngülerle, kılıç darbeleriyle, mermilerle acı çekerek, işkenceler görerek, felâketler yaşayarak, meydan okuyarak, düşmanın karşısında eğilmeyerek; ölümü, zindanı veya idamı şeref addederek elde etmişlerdir.
Dik durmak, her ne kadar fiziki bir kayıpmış gibi algılansa da aslında toplumları etkileyen ve insanlığı yücelten büyük bir zaferdir.
Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’a destek veren Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin sinsi iltifatları fevkalade ürkütücüdür. CHP Genel Başkanı Mitolojik Kemal’le Ak Partiyi deviremeyecekleri telaşı içinde Kurtulmuş’u kurtarıcı bir taşeron olarak seçen diktatorya, planlarının sonuç verebilmesi için önce Erbakan ve cenabını devre dışı bıraktırarak “milli görüş” söylemini anılara ittirmiş, akabinde CHP-MHP-SP koalisyon umuduyla aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi misali hesaplara girişmişlerdir. Geçmişinde haksızlıklara karşı fedaisi bir mücadelede bulunmamış, hakkında tek bir soruşturma açılmayıp yargılanmamış ve hüküm giymemiş, sözden öte yiğitsi dik bir duruş sergilememiş, zulme uğrayıp aşağılanmış ve dışlanmış kitlenin başına kuklasal bir kaydırmayla geçmiş birinden değil lider, asker bile olamayacağı gibi haksızlık ve adaletsizliklere karşı erdemli bir mücadele beklenilmesi de düşünülemez. Ancak o da yakın bir gelecekte eski efendisi Erbakan gibi onurlu bir siyasi mücadeleden değil hırsızlıktan hüküm giyerek tarihin kirli sayfalarına karışır…
Şüphesiz 28 Şubat’ın utanç abidesi ve türbanlı bir vekiline arka çıkmayarak meclisten kovdurabilen Erbakan ve cenabının yüzkaralığını savunabilmek akıl ve ilzam dışıdır. Onlar nasıl kadın vekiline ve seçmenine ihanet etmişler ise bugünde Numan Kurtulmuş bilmukabele de bulunmuş, benliğinin tanrısı çıkarıyla öcünü almıştır.
Elbette liderlerini hatadan münezzeh tanrı seviyesine yücelterek ihanetlere ve yanlışlara sessiz kalan topluluklar, başlarına gelen musibetleri de hak etmektedirler.
Unutulmamalıdır ki siyasetle uzaktan yakından ilişiği olmayan çağımız politikacıları; pazarlıkçı, fırsatçı, komplocu, kumpasçı, sömürgeci ve bedel biçicidirler. Tarihteki siyasi ve dini liderler ile günümüzdekiler mukayese edildiğinde aralarındaki kıyası mümkün olmayan devasa fark görülebilecek ve nasıl olup da bu vicdan tüccarlarına itibar edilebildiği ve güven duyulabildiği sorgulanması gerekirken; her nasılsa hiçbir şey olmamış gibi sevgi, saygı ve tazimler devam edebilmektedir. Hâlbuki bu gerçeği defalarca tecrübe edinen insanlar, sanki kalpleri ve kulakları mühürlenmiş, gözlerine de perde çekilmiş misali onlardan vazgeçememekte ve kurtarıcı bağlılıklarını sürdürebilmektedirler. Neden satanistleri ya da Kemalistleri hor görelim ki?
Öyle ki sirkteki fil kafeslerinde biriken pisliklerin temizlenmesi gibi politikacı ve dini önderlerinin arkada bıraktıkları kocaman pislikleri temizleyebilmişlerdir. Oysa son derece inançsız, korkak, güçsüz ve erdemsiz olan bu asalakların azgın hırslarını tatminden ve çıkarlarını düşünmekten öte hiçbir şeyi tasa etmedikleri apaçık ortada olup, onları değil vekil tayin etmek, yanlarına gidip selam vermek bile kişinin kirlenmesine yeterli nedendir. Onların yüzüne baktığınızda görebileceğiniz tek gerçek; benlik, yalan, hile ve riyakârlıktır. Bir nevi şeytanın siluetini taşırlar.
Diz üstü yaşamaktansa ayakta ölmenin şerefini idrak edememiş sofistike liderlerin yönettiği toplumlar; aşağılanmayı ve manda altında yaşamayı hak edenlerdir.
Bu, öylesi bir aşağılık kompleksin kaçınılamaz bir ürünüdür ki, tıpkı ölümcül bir virüs gibi sizi bir sardı mı, o alçaklıktan bir daha kurtulabilmeniz mümkün olamaz. İşte bundan dolayıdır ki karmaşıklıktan ve korkaklıktan kurtulup sabır, cesaret ve metanetle kararlar alamamakta; yalnız kalma, dışlanma, kaybetme, yoksullaşma, hapsedilme veya öldürülme endişesiyle uzlaşma ve işbirliği adına berbat politikalar gütmektedirler. Hâlbuki taşıdıkları sorumlulukları gereği ya adam gibi var olmalı ya da şerefleriyle ölmelidirler. “Öl veya ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.” Goethe.
Politikalarını vahyi yok etme üzerine inşa eden ve dinin siyasete alet edilmemesi gibi bir manipülasyonla evrimciliğin ve ateizmin siyasi terminolojisi laikliği ve Atatürkçülüğü amentü yapan CHP ve mitolojik başkanı Kemal, teşkilatına yayınladığı tamimde, Ramazan ayı münasebetiyle içki sofralarından uzak durulmasını, camileri Ak Parti’ye teslim etmeyerek doldurmalarını ve halkı referandum aleyhine ikna etme çalışmalarında bulunmalarını isteyerek, nasıl içten pazarlıklı bir riyakâr ve aldatıcı bir sinsi olduğunu kanıtlamıştır. Daha geçen yıl Ramazan iftarlarında içki servisi yaparak kutsal oruç ile alay eden CHP teşkilatını halkımız unutmamıştır.
“Siyaseti ve ahlakı farklı ele alanlar, her ikisini de asla anlayamazlar.” Jean-Jacques Rousseau
Saltanat sürdükleri iktidarlarını tehlikeye atmamak, kaybetmemek veya kazanabilmek adına binbir surata bürünüp halklarını kandıran, ezen ve ezdiren Kemal misali politikacılar, yeryüzünün en lanetli fiziki iblisleridir. Gerek Numan Kurtulmuş gerek Kemal Kılıçdaroğlu gerekse Devlet Bahçeli gibi politikacılara değil oy, arttırabilirler endişesiyle günahınızı dahi emanet etmemeli, vaatlerine asla aldanmamalısınız. Çünkü şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı; YAPMA…
Kimileriniz belki neden Tayyip Erdoğan değil diye bir sorguya kapılabilirsiniz. Ancak adaletle şahitlik etmek gerekirse; böylesi bölücü, taraflı ve baskıcı totaliter bir rejimde tüm hata ve yanlışlarına rağmen ondan daha iyisinin şimdilik var olmadığındandır. Bir taraftan Ergenekon ve PKK teröristler ile avukatları CHP ve BDP ile sarılmış, bir taraftan Genelkurmay ve yargı oligarşisiyle kuşatılmış, bir taraftan milletimiz düşmanı yabancı emperyalistlerce sarılmış, bir taraftan da diktatoryanın ırkçı tetikçisi MHP’nin saldırısı altındadır. Bundan dolayı aynı seviyede değerlendirmeyi haksızlık addedip, kendisine karşı girişilen topyekûn gizli veya aşikâr bir savaş sürdürüldüğünün dikkate alınması gerekliliğine inanıyorum. Yoksa rejim güdümlü politikalarını tasvip ettiğimden değil!
Kötülük olmadan iyilik olmayacağı gibi savaş olmadan barış da var olamaz. Barış ancak ödenen bedeller ile mümkün olabilir. Ancak bedel ödemekten korkan insan kisvesi yaratık politikacılar yüzünden toplumlar bağımsızlıklarını, inançlarını ve onurlarını yitirmekte, dolayısıyla kan akıtıcı ve insan parçalayıcı acımasız ve sömürücü insafsızlar meydan okuyarak, hedefledikleri toplumları tahakkümleri altına alabilmektedirler. Onlar yok edilmedikçe ya da dize getirilmedikçe; ne barış ne adalet ne refah ne de güven sağlanabilir. Sürekliliği olamayan mutluluklara aldanma, sonuçta üzülen mutlaka sen olacaksın!
“Oğlumun öğretmenine,
Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını. Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış lider vardır. Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum. Fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını. Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat onu sessiz zamanlarda tanı. Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceğini. Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona. Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi. Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Tüm insanları dinlemesini öğret ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret. Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini. Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona, her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşıda derin bir inanç taşıyacaktır. Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsin bir bak bakalım. O, ne kadar iyi, küçük bir insan, benim oğlum.” Abraham Lincoln
Necmeddin Erbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Necmeddin Erbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Temmuz 2010 Pazartesi
26 Ekim 2009 Pazartesi
Kürtler gibi bir mücadeleye mi girişilmeli!...
Totaliter Kemalist devletin kendi ideolojisinden başka hiç kimseye yaşam, düşünce ve inanç serbestîsi tanımayarak, tartışılmaz evrensel bir insan hakkı olan “kişi din ve ibadet özgürlüğüne” dayattığı bütüncül yasalarla kısıtlama, yasak ve baskı uygulayıp, vatandaşlarının onur ve haysiyetlerini aşağılayan bir dışlamaya kalkışması; en tabii ve kaçınılmaz hak olan sert bir direnişi gerekli kılmaktadır. Kurtuluş zaferleri de bu amaç uğruna elde edilmemiş miydi?
Fethiye İmam Hatip Lisesi öğrencisi masum bir kızımız, “Cumhuriyet Eğitim Gezileri Projesi” kapsamında Muğla’dan Çanakkale’ye gitmek üzere, geziye katılan arkadaşlarıyla birlikte otobüse binmiş, otobüsün hareketinden 15 dakika sonra “TÜRBANLI” olduğu gerekçesiyle gaddarca indirilerek, karaçalınmış bir boynu büküklükte evine gönderilmiş. Acaba o kızımız, cumhuriyetin bir ferdi değil miydi?
Oysa ziyaret edinilen Çanakkale Şehitliği; işte bugün aşağılanan o türban adına haçlılara karşı şehit olan müstesna kahramanların kutsal bir mabetleriydi.
Kızımız; gelecekteki evlatları, dinleri ve bağımsızlıkları uğruna canlarını veren atalarını ziyaret ederek, şükranlarını bildirme heyecanıyla gece dahi uyku uyamayıp kavuşabilme arzusuyla yanıp tutuşurken, dâhili haçlıların nefretsi barbarlıklarıyla önü kesilip, bir çöp misali sokağa atılmasına hiçbir akıl ve vicdan sahibi olur veremez. Ancak hayvandan bile daha aşağı merhametsiz ve bölücü haçlı yaratıklar, sırf vahye karşı düzenlenen kıyafet yükümlülüğü gibi bir despotluğu içlerine sindirebilmişlerdir. Ancak uğruna yüzlerce insanın idam edildiği “Şapka Kanunu” ile ilgili aynı buyurganlık gösterilmemekte, sadece kadınların örtüsüne saldırılarak, dinin görsel hükümlerine tahammül edilmemektedir. Eğer kanun bir mecburiyet ise; neden erkeklerin tamamı şapka ile dolaşmıyor?
Ayrıca hangi akıl ve mantıkla Taliban ve İran gibi rejimlerin kadınları zorla örttükleri tartışması yapabiliyorlar?
Ne yapılmalı?
PKK denen örgüt, yıllarca süren silahlı ve politik mücadele sonrası umutlarına kavuştu ve dağdan inenler, kahraman cengâverler misali tören ve zafer çığlıklarıyla karşılanarak, savaştıkları devletçe meşrulaştırıldılar. Ancak Kürtlerin temsilcileri DTP ve PKK; Müslüman kimlikli sinsi münafıklar gibi inançlarını makam ve para karşılığı satmadılar; azim ve kararlılıkla mücadele ettikleri davalarından zerre dahi geri adım atmayıp, öldürülmekten, hapis yatmaktan ve idam edilmekten korkmayarak hedeflerine öyle kilitlendiler ki; hiçbir kanun, ceza, tehdit ve dışlanma onları yolundan çevirmeye yetmedi. Zaten zaferlerde bu iman, cesaret ve kararlılıkla kazanılmıyor mu?
Şimdi de Başbakan Erdoğan; Türkiye’ye gelen PKK’lılara karşı düzenlenen törenleri sert bir şekilde eleştirerek, "Ülkenin hissiyatına, hassasiyetlerine saygısızlıktır" diyor. Yıllardır sürdürdükleri mücadelede kazandıkları zaferi kutlamayacaklar da, neyi kutlayacaklar? Ağrına mı gitti, yoksa pişman mı oldu? Haydi, gücü yetebiliyorsa ABD’yi ikna etsin de, türbanı da Ermeni ve PKK direktifiyle çözüme kavuşturma gayreti içinde olsun… Ancak unutmasın ki aynı çığlık ve törenler türban içinde yapılacaktır. Çünkü onlarda az çekmediler…
Yıllar önce, bir türbanlı avukatı barodan atan Gümüşhane Baro Başkanını öldüren şahsa avukat tutabilmek için hangi Müslüman kimlikli hukukçunun kapısını çalıp, ücretlerini peşin ödeyeceğimi belirtsem de korkularından davayı almaktan kaçınmışlardı. Erzincan’daki bir avukat önce kabul edip, ücreti vekâletinin tamamını nakit ödediğim halde, sonradan davayı almaktan kaçarak, paramı iade etmişti. Sonra Trabzon’da avukatlık yapan eski bir tanıdığımı zorla ikna edip, riskleri bahane ederek talep ettiği yüksek miktardaki meblağı da peşin ödemek suretiyle davayı aldırdım, ancak sanığa onursuzca geri adım attırmak isteyip ve yaşından dolayı deli raporu almayı teklif edince; hem bana hem de fevkalade kangrensi önem taşıyan türban davasına ihanet etmişti. Üstelik o avukatlık bürosunun sahibi de, Refah Partisinin Trabzon milletvekili ve önde gelen hukukçularından birisi…
Ne var ki binlerce insanın ölümünden sorumlu tutulan ve terörist başı namıyla yaftalanan Abdullah Öcalan’ı savunabilmek için yüzlerce avukat birbirleriyle yarışarak gönüllü olmuşlardı…
İşte Marksist avukatlar, nerede Müslümanlar…
Aziz Nesin olayında olduğu gibi fitneci ve tahrikçilerin habis bedenleriyle ilgilenmiyor; ülkemin huzur ve güveni, birlik ve beraberlik içinde barışçıl bir yaşamı sağlayabilmek adına devletin sorumlu olduğu yükümlülüğü, caydırabilme gayesiyle yapmaya çalışıyordum. Beyazların zencilere müstahak kıldığı zulmü Kemalistlerin türbanlılara uyguladığını hiç kimse reddedemez. Cumhuriyet Üniversitesindeki bir dekanın, okul birincisi türbanlı bir öğrenciyi ağzından kaparak kürsüden aşağı atması, hala hafızalardadır. Daha niceleri…
Şöhreti “Balon mücahit” olan Necmeddin Erbakan’ın “Rektörler türbanın karşısında selam duracak” vaadiyle iktidara gelmesinin akabinde tarihsel bir utanç olan 28 Şubat yaygarasıyla rektörlerin ve generallerin karşısında selam durarak, vahye iman etmiş Müslümanlar aleyhine alınan neo-nazi kararları uygulamaya sokan pespaye bir başbakanla mı, doğranan insan hakları, inanç ve ibadet özgürlükleri sahiplerine teslim edilecek ve zulüm sona erecekti? Bırakın sokaktaki türbanlıları, kendi milletvekiline bile sahip çıkamayarak meclisten kapı dışarı yaptıran Erbakan’dan ve SP’lilerden ne olur? Haydi, sıkıysa meclis kürsülerinden APO ve PKK’yı savunan DTP milletvekillerini atabilseler ya!
Çok büyük bir çoğunlukla tek başına geldiği ve yedi yıldır sürdürdüğü iktidarında inanç kasaplarına karşı tek bir ifade kullanmaya cesaret edemeyerek ve türbanlı kızlarını ABD’de okutarak ve eşini resmi protokollere kabul ettiremeyerek, sırtını Batı’ya dayamış Recep Tayyip Erdoğan’la mı, bu sorun giderilecek?
Dışişleri Bakanı olmadan önce eşinin üniversiteye alınmayarak aşağılanmasının ardından tüm türbanlıların hürriyetleri adına AİHM’ne dava açan, ancak bakan olduktan sonra davayı geri çektiren ve mahkemede türban aleyhine savunma yaparak inancına ve türbanlı halkına ihanet eden, bir generalin tepkisinden dolayı eşini protokol önünden dahi geçiremeyerek dışlatan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile mi, problem aşılacak? Acaba şehit adayı doğuran ve yetiştiren türbanlı halkının Ermeniler ve PKK kadarda mı, değerleri bulunmamaktadır?
İktidara gelmeden önce “başörtüsü namusumuzdur ve bu meseleyi mutlak çözeceğiz” vaadinde bulunarak, önce TBMM başkanlık makamına oturduğu halde kendi eşinin türbanını dahi meşrulaştıramayıp dik duramayan, sonrada Başbakan Yardımcısı olan Bülent Arınç, o sözünde duramaz riyakârlıkla mı, halkının menfaatlerini gözetecek, hürriyetleri sağlayacak? Yetmedi, başında bulunduğu TRT’de yayınlanan İsrail zulmünü konu alan diziyle ilgili sansürü hazmederek, zalim Yahudi devletinin önünde diz çökerek, katledilen masum çocuklara ihanet etti… Türk kahvesinin önemi yanında Müslüman çocukların canları neden sorun olsun ki?
Türkiye’de bir PKK’lının taşıdığı samimi inanç benzeri fedakâr tek bir Müslüman yoktur. Sadece üzerinde fiyat etiketi taşıyan satılmaya hazır yaratıklar vardır.
İşte DTP… Nerede AKP, nerede SP, nerede MHP, nerede CHP…
Ey halkım…
Her ne düşünce ve inançta olursanız olun; kendi çıkarları ve saltanatlarından başka hiçbir şeyi tasa etmeyen açgözlü ve kaşarlanmış politikacılara ve öğrencilerine hatırsal bir destek ve atomik güven duygusu bile; fıtratsal özgürlüğünüzü, dininizi, onurunuzu, namusunuzu, erdemliğinizi ve gücünüzü bitirmeye yetecektir.
Siz, siz olun; insanlığı, merhameti, yardımı, doğruyu, dürüstlüğü, hakkı ve adaleti alttan alta yok eden cehennemsi politikacılara inanmayın; kandırabilme telaşı içindeyseniz, bir salgın hastalık tedirginliğiyle kaçabildiğiniz kadar kaçın. İnsanlığınızı muhafaza edip memleketinizi kurtarmanız, ancak bu duruşla mümkün olabilir. Bilin ki yoksa siz de onlar gibi olursunuz…
İster beğenin, ister beğenmeyin; ister lanetleyin, ister destekleyin; ister kahredin, ister sevinin; söyleyebileceğim gerçek, bu ülkede siyaset yapan tek partinin DTP olduğudur. Bu sebeple DTP’nin zafer naraları ve coşkulu törenleri tartışılmaz haklarıdır.
Daha bitmedi, çok yakın bir gelecekte APO’nun cumhurbaşkanlığını da sindirecek ve zorda olsa alışacaksınız.
Nasıl olsa “türban”, 1.derece tehlike olma vahametini sürdürmektedir.
Başlığı her ne ise, “açılımı” önce savunup sonra “vah” demeyi bırakın…
Fethiye İmam Hatip Lisesi öğrencisi masum bir kızımız, “Cumhuriyet Eğitim Gezileri Projesi” kapsamında Muğla’dan Çanakkale’ye gitmek üzere, geziye katılan arkadaşlarıyla birlikte otobüse binmiş, otobüsün hareketinden 15 dakika sonra “TÜRBANLI” olduğu gerekçesiyle gaddarca indirilerek, karaçalınmış bir boynu büküklükte evine gönderilmiş. Acaba o kızımız, cumhuriyetin bir ferdi değil miydi?
Oysa ziyaret edinilen Çanakkale Şehitliği; işte bugün aşağılanan o türban adına haçlılara karşı şehit olan müstesna kahramanların kutsal bir mabetleriydi.
Kızımız; gelecekteki evlatları, dinleri ve bağımsızlıkları uğruna canlarını veren atalarını ziyaret ederek, şükranlarını bildirme heyecanıyla gece dahi uyku uyamayıp kavuşabilme arzusuyla yanıp tutuşurken, dâhili haçlıların nefretsi barbarlıklarıyla önü kesilip, bir çöp misali sokağa atılmasına hiçbir akıl ve vicdan sahibi olur veremez. Ancak hayvandan bile daha aşağı merhametsiz ve bölücü haçlı yaratıklar, sırf vahye karşı düzenlenen kıyafet yükümlülüğü gibi bir despotluğu içlerine sindirebilmişlerdir. Ancak uğruna yüzlerce insanın idam edildiği “Şapka Kanunu” ile ilgili aynı buyurganlık gösterilmemekte, sadece kadınların örtüsüne saldırılarak, dinin görsel hükümlerine tahammül edilmemektedir. Eğer kanun bir mecburiyet ise; neden erkeklerin tamamı şapka ile dolaşmıyor?
Ayrıca hangi akıl ve mantıkla Taliban ve İran gibi rejimlerin kadınları zorla örttükleri tartışması yapabiliyorlar?
Ne yapılmalı?
PKK denen örgüt, yıllarca süren silahlı ve politik mücadele sonrası umutlarına kavuştu ve dağdan inenler, kahraman cengâverler misali tören ve zafer çığlıklarıyla karşılanarak, savaştıkları devletçe meşrulaştırıldılar. Ancak Kürtlerin temsilcileri DTP ve PKK; Müslüman kimlikli sinsi münafıklar gibi inançlarını makam ve para karşılığı satmadılar; azim ve kararlılıkla mücadele ettikleri davalarından zerre dahi geri adım atmayıp, öldürülmekten, hapis yatmaktan ve idam edilmekten korkmayarak hedeflerine öyle kilitlendiler ki; hiçbir kanun, ceza, tehdit ve dışlanma onları yolundan çevirmeye yetmedi. Zaten zaferlerde bu iman, cesaret ve kararlılıkla kazanılmıyor mu?
Şimdi de Başbakan Erdoğan; Türkiye’ye gelen PKK’lılara karşı düzenlenen törenleri sert bir şekilde eleştirerek, "Ülkenin hissiyatına, hassasiyetlerine saygısızlıktır" diyor. Yıllardır sürdürdükleri mücadelede kazandıkları zaferi kutlamayacaklar da, neyi kutlayacaklar? Ağrına mı gitti, yoksa pişman mı oldu? Haydi, gücü yetebiliyorsa ABD’yi ikna etsin de, türbanı da Ermeni ve PKK direktifiyle çözüme kavuşturma gayreti içinde olsun… Ancak unutmasın ki aynı çığlık ve törenler türban içinde yapılacaktır. Çünkü onlarda az çekmediler…
Yıllar önce, bir türbanlı avukatı barodan atan Gümüşhane Baro Başkanını öldüren şahsa avukat tutabilmek için hangi Müslüman kimlikli hukukçunun kapısını çalıp, ücretlerini peşin ödeyeceğimi belirtsem de korkularından davayı almaktan kaçınmışlardı. Erzincan’daki bir avukat önce kabul edip, ücreti vekâletinin tamamını nakit ödediğim halde, sonradan davayı almaktan kaçarak, paramı iade etmişti. Sonra Trabzon’da avukatlık yapan eski bir tanıdığımı zorla ikna edip, riskleri bahane ederek talep ettiği yüksek miktardaki meblağı da peşin ödemek suretiyle davayı aldırdım, ancak sanığa onursuzca geri adım attırmak isteyip ve yaşından dolayı deli raporu almayı teklif edince; hem bana hem de fevkalade kangrensi önem taşıyan türban davasına ihanet etmişti. Üstelik o avukatlık bürosunun sahibi de, Refah Partisinin Trabzon milletvekili ve önde gelen hukukçularından birisi…
Ne var ki binlerce insanın ölümünden sorumlu tutulan ve terörist başı namıyla yaftalanan Abdullah Öcalan’ı savunabilmek için yüzlerce avukat birbirleriyle yarışarak gönüllü olmuşlardı…
İşte Marksist avukatlar, nerede Müslümanlar…
Aziz Nesin olayında olduğu gibi fitneci ve tahrikçilerin habis bedenleriyle ilgilenmiyor; ülkemin huzur ve güveni, birlik ve beraberlik içinde barışçıl bir yaşamı sağlayabilmek adına devletin sorumlu olduğu yükümlülüğü, caydırabilme gayesiyle yapmaya çalışıyordum. Beyazların zencilere müstahak kıldığı zulmü Kemalistlerin türbanlılara uyguladığını hiç kimse reddedemez. Cumhuriyet Üniversitesindeki bir dekanın, okul birincisi türbanlı bir öğrenciyi ağzından kaparak kürsüden aşağı atması, hala hafızalardadır. Daha niceleri…
Şöhreti “Balon mücahit” olan Necmeddin Erbakan’ın “Rektörler türbanın karşısında selam duracak” vaadiyle iktidara gelmesinin akabinde tarihsel bir utanç olan 28 Şubat yaygarasıyla rektörlerin ve generallerin karşısında selam durarak, vahye iman etmiş Müslümanlar aleyhine alınan neo-nazi kararları uygulamaya sokan pespaye bir başbakanla mı, doğranan insan hakları, inanç ve ibadet özgürlükleri sahiplerine teslim edilecek ve zulüm sona erecekti? Bırakın sokaktaki türbanlıları, kendi milletvekiline bile sahip çıkamayarak meclisten kapı dışarı yaptıran Erbakan’dan ve SP’lilerden ne olur? Haydi, sıkıysa meclis kürsülerinden APO ve PKK’yı savunan DTP milletvekillerini atabilseler ya!
Çok büyük bir çoğunlukla tek başına geldiği ve yedi yıldır sürdürdüğü iktidarında inanç kasaplarına karşı tek bir ifade kullanmaya cesaret edemeyerek ve türbanlı kızlarını ABD’de okutarak ve eşini resmi protokollere kabul ettiremeyerek, sırtını Batı’ya dayamış Recep Tayyip Erdoğan’la mı, bu sorun giderilecek?
Dışişleri Bakanı olmadan önce eşinin üniversiteye alınmayarak aşağılanmasının ardından tüm türbanlıların hürriyetleri adına AİHM’ne dava açan, ancak bakan olduktan sonra davayı geri çektiren ve mahkemede türban aleyhine savunma yaparak inancına ve türbanlı halkına ihanet eden, bir generalin tepkisinden dolayı eşini protokol önünden dahi geçiremeyerek dışlatan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile mi, problem aşılacak? Acaba şehit adayı doğuran ve yetiştiren türbanlı halkının Ermeniler ve PKK kadarda mı, değerleri bulunmamaktadır?
İktidara gelmeden önce “başörtüsü namusumuzdur ve bu meseleyi mutlak çözeceğiz” vaadinde bulunarak, önce TBMM başkanlık makamına oturduğu halde kendi eşinin türbanını dahi meşrulaştıramayıp dik duramayan, sonrada Başbakan Yardımcısı olan Bülent Arınç, o sözünde duramaz riyakârlıkla mı, halkının menfaatlerini gözetecek, hürriyetleri sağlayacak? Yetmedi, başında bulunduğu TRT’de yayınlanan İsrail zulmünü konu alan diziyle ilgili sansürü hazmederek, zalim Yahudi devletinin önünde diz çökerek, katledilen masum çocuklara ihanet etti… Türk kahvesinin önemi yanında Müslüman çocukların canları neden sorun olsun ki?
Türkiye’de bir PKK’lının taşıdığı samimi inanç benzeri fedakâr tek bir Müslüman yoktur. Sadece üzerinde fiyat etiketi taşıyan satılmaya hazır yaratıklar vardır.
İşte DTP… Nerede AKP, nerede SP, nerede MHP, nerede CHP…
Ey halkım…
Her ne düşünce ve inançta olursanız olun; kendi çıkarları ve saltanatlarından başka hiçbir şeyi tasa etmeyen açgözlü ve kaşarlanmış politikacılara ve öğrencilerine hatırsal bir destek ve atomik güven duygusu bile; fıtratsal özgürlüğünüzü, dininizi, onurunuzu, namusunuzu, erdemliğinizi ve gücünüzü bitirmeye yetecektir.
Siz, siz olun; insanlığı, merhameti, yardımı, doğruyu, dürüstlüğü, hakkı ve adaleti alttan alta yok eden cehennemsi politikacılara inanmayın; kandırabilme telaşı içindeyseniz, bir salgın hastalık tedirginliğiyle kaçabildiğiniz kadar kaçın. İnsanlığınızı muhafaza edip memleketinizi kurtarmanız, ancak bu duruşla mümkün olabilir. Bilin ki yoksa siz de onlar gibi olursunuz…
İster beğenin, ister beğenmeyin; ister lanetleyin, ister destekleyin; ister kahredin, ister sevinin; söyleyebileceğim gerçek, bu ülkede siyaset yapan tek partinin DTP olduğudur. Bu sebeple DTP’nin zafer naraları ve coşkulu törenleri tartışılmaz haklarıdır.
Daha bitmedi, çok yakın bir gelecekte APO’nun cumhurbaşkanlığını da sindirecek ve zorda olsa alışacaksınız.
Nasıl olsa “türban”, 1.derece tehlike olma vahametini sürdürmektedir.
Başlığı her ne ise, “açılımı” önce savunup sonra “vah” demeyi bırakın…
Etiketler:
Abdullah Gül,
açılım,
AKP,
Başbakan Erdoğan,
Bülent Arınç,
chp,
cumhuriyet,
çanakkale şehitliği,
dekan,
DTP,
MHP,
Necmeddin Erbakan,
PKK,
rektörler,
SP,
türban
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)