bdp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bdp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2012 Çarşamba

Fitne ve terörü ortadan kaldırmanın tek yolu…

Vicdani infazdır!

Sekülerizme dayalı laik ve demokratik hukuk sisteminin hümanizm odaklı suçluyu cesaretlendiren yasaları, tamamen suçlunun hak ve özgürlüklerini güvence altına almasından yaşanan karmaşadan hem devlet hem de toplumumuzun mal ve can güvenlikleri tehdit altındadır.

Cezaların caydırıcı yaptırımı olmaması kışkırtıcıları ve teröristleri korkusuzluğa sevk etmekte, böylece sözde demokratik hukuk düzenin kendilerine tanıdığı haklardan dolayı pervasızca meydan okumayı sürdürüp geri adım atma yerine daha da azgınlaşmaktadırlar.

Şüphesiz Batıyla entegre olmuş hukuk sistemimizin suçu ve suçluları engelleyebilmesi mümkün değildir. Provokatör ve teröristlere bariyer olamayan yasalar, vicdanlarda mahkûm edilmiş acımasız suçluları insan saymasından masumlardan daha itibarlı gözetmekte, dolayısıyla hukukça korunmalarından cüretkârlıkları sınır tanımamakta ve sayıları çığdan farksız bir dehşette artmaktadır.

İdamlık suçluların aleyhlerindeki kanıtlara rağmen yargıdan ve hatta bir müddet kalacakları cezaevi koşullarından dahi şikâyet ederek hak arama girişimleri, halka gözdağı verenin suçlular değil yasaların olduğuna bir kanıttır.

Ruh bilimi olarak doktrinleştirilen seküler psikoloji nasıl bir safsata ise, azılı bir suçlunun o analiz çerçevesinde rehabilitasyonu da imkânsızdır. Şayet mümkün olabilseydi; Allah, yarattığı insanın işlediği suçtan dolayı ölümle cezalandırılmasına hükmetmez, fıtratının terapilerle dönüşebileceğine karar vererek, suçluyu koruyan hümanist buyruklar indirirdi. Yaratıcı Allah mı, yoksa bencil insan mı daha merhametlidir?

Gerek seküler yasalar ve gerekse suçluların tamamı satanisttir. Şeytanın adımlarını takip ederek barışı, erdemliği, vicdanı ve adaleti kıyan her düşünce; kaynağını vahiyden değil de benliğinden yani tanrılaştırdığı aklından alıyor ise, o, potansiyel bir suçludur…

“Suçlar insanların yüzünde görünseydi, aynalar satılmazdı.” Peter A. Ustinov

Peki, ne yapılmalıdır?

Batı ile bütünleşmemizden dolayı seküler olan anayasanın getirdiği hukuk sistemimiz karşısında yapmamız gereken; toplum vicdanında mahkûm edilmiş elebaşlarının infaz edilmeleridir.

Muhakkak birçoğunuz, “Yargısız İnfaz mı” diye tepki gösterecektir. Ancak acı çekip huzur ve güvenden yoksun insanlarımızın acımasızca katledilmesi ve birbirine düşürülerek kin güttürülmesini önleyici cezai yaptırımların bulunmaması, vicdani infazı mecbur bırakmaktadır.

Hukukun ilahi değil insan yapısı olması, hükümete yetki tanıyan millet lehine olabilecek meclis dışı kararları kapsamasını da meşrulaştırmaktadır.

Halkın seçimiyle iktidara gelen hükümet, etiketli bozguncuları değil halkının mal ve can güvenliğini önemsemekle mükelleftir. Madem yasalarla azgınları püskürtemiyor, o zaman halkı adına kuracağı bir infaz timiyle akılları karıştırıp düzeni bozan elebaşlarını ortadan kaldırması, varlığının kaçınılmaz gereğidir.

Maddi kararlar, vicdani kanaatin üzerinde tutulduğu sürece, hayati sorunların çözülebilmesi mümkün değildir.

Allah, fitnenin adam öldürmekten daha büyük bir suç olduğuna hükmetmiş ama demokrasi, ifade ve düşünceye özgürlük vererek insanların isyana teşvik edilmesini legalleştirmiştir.

Yaklaşık 20 yıldır bitmeyen ve hala tartışması devam eden Sivas Olaylarının elebaşısı din ve halk düşmanı Aziz Nesin adındaki kışkırtıcı anında bertaraf edilebilseydi, ne Türkiye çalkalanır ne de Sivas Olayları meydana gelirdi. Apo denen din ve insanlık düşmanı terörist de anında yok edilseydi, ne pkk ne kck ne de bdp doğar, binlerce cana ve hesapsız zarara uğrardık.

Her insan, değerlerini canından üstün tutan duygulara sahiptir. Kimisi için önemsiz bulunan ve pozitif mantığa ters düşen hassasiyetler abes karşılansa da, onun bir insan olduğu görmemezlikten gelinir ve mantık gibi bir ironiyle insanın duygularından soyutlanılabileceği sanılır.

Ki insan, reklam gibi aldatıcı bir görselliğin etkisinde kalarak sömürücülerin tuzağına düşebiliyor ise, neden yıkıcı fitnecilerin etkisinde kalmasın?

Bir devlet, kendisi ve halkı için en korkunç tehlikenin kışkırtıcılar olduğunu idrak etmeden, ayakta durabilmesi imkânsızdır. Ancak TCK’da fitne suç sayılmamakta ve demokrasi gereği özgür bırakılmaktadır.

Ne acıdır ki, tehlikeleri elimine edebilmek için vicdani bir infaz timini örgütlemeyen devlet, terörle mücadele adına devasa harcamalar yaptığı, binlerce güvenlik gücü ve sivilin öldürülmesini seyrettiği halde sonuca gidemiyor, ne terörü ne provokatörleri bitirebiliyor. Oysa milyonda bir harcamayla sadece elebaşlıları etkisiz bırakabilse, başsız kalan yığınların güdülemeyerek dağılacağı tartışılmazdır.

Hükümete tavsiyem odur ki, ya MİT’in içinde ya da başka bir yapılanmaya giderek millet aleyhine zararlı olanları telef etmesidir. Acaba onlarca yıldır mücadele ettikleri ama gün geçtikçe kök saldırdıkları pkk, kck ve bdp elebaşlılarını etkisiz bırakabilecek bir vurucu güç oluşturabilselerdi, bir avuç teröristin şamar oğlanı olur muyduk? Bu sayede yardım gördükleri dış güçlerde, emellerine kavuşacak bir muhatap bulamazlardı. Üstelik birkaç liraya ana ve babalarını dahi satabilen pkk’lı teröristleri ikna ederek elebaşlılarını öldürtememelerine ne demeli!

Suçluya arka çıkan bir hukuk düzeneğiyle terör engellenemez. Terörist ve fitneciyle aynı duyguda hareket edilmez ve aynı mücadele içine girilemezse, tüm çabalar beyhudedir. BDP’li bir terörist vekilin bir valiyi tehdit ederek, “artık şahsi hukuk devreye girmiştir” açıklaması, hukuk tanımayan bir düşünceyle hukuk çerçevesinde mücadele edilemeyeceğini ortaya koymaktadır.

Üstelik demokratik hukuktan dem vuran başta ABD olmak üzere Avrupa ve diğer güçlü devletlerin tamamı ajanlarıyla deniz aşırı ülkelerde operasyonlar yaparak, tehdit algıladıkları elebaşlıları ortadan kaldırırken Türkiye, içindeki virüsü besledikçe milletini yoğum bakıma sokmaktadır.

Dokunulmazlıklarına güvenen BDP’li terörist vekillerin, milleti uğruna canlarını vererek geriye dul ve yetim bırakan polislerimize ağır hakaretleri fevkalade vahimdir. Terörle mücadele eden güvenlik güçlerimize tam yetki verilmeli ve mücadele sırasındaki davranışları kesinlikle soruşturmaya tabi tutulmamalıdır.

Gazetecilere dokunulamaz, sanatçılara ilişilemez, siyasiler muaf, Batı destekli zenginler iltimaslı, yazarlar kayırmalı, teröristle uzlaşılmalı; geri kalan halka mı geçirilmeli?

Başbakan Erdoğan’ın, “Terör örgütü ile sonuna kadar mücadele, siyasi uzantısıyla da müzakere” açıklamasını bir hezeyan olarak kabul ediyor, şeytan ile değil şeytanın adımlarını takip edenlerle müzakere anlayışını vahiy karşıtı değerlendiriyorum. Açıkça, ”İmralı ve Kandil olmaksızın biz bir hiçiz” duruşunu devam ettiren uzantı BDP’lilere müzakere daveti, terörle mücadele de samimi olmadığını işaret etmektedir.

“Karşılaşılan önemli yaşam sorunları, o sorunları ortaya çıkaran düşünce düzeyinde çözülemez.” A. Einstein

30 Haziran 2010 Çarşamba

Şeyh Said asıldı da apo neden affedildi?

Bugün Kürtlük adına mücadele ettiği öne sürülen terörist apo ve bdp’nin aynı seküler doktrinleri paylaşan rejimin ajanları olduğu, İslam temelli bir Kürt özgürlüğünü engelleyebilmek amacıyla Marksist pkk’ya geçit verildiği bilinmelidir.

Osmanlının yıkılıp CHP cumhuriyetinin kurulmasıyla İslam’a ve Kürt halkına karşı düşmansı politikalar üretilmesi Şeyh Said’i ayaklandırmış; “Bizleri ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi bağlayan hiçbir şey kalmadı” diyerek, haksızlık ve adaletsizliğe karşı halkına; ‘Evet ben cihada başladım, korkanlar cihad edemeyecekler, hastalar gelmesin. Bu yol korkakların yolu değildir’ inancıyla sefere koyulmuş, Osmanlının yüzyıllardır din çatısı altında sağladığı birlik ve beraberliği CHP’nin yıkmasıyla kardeşin kardeşi öldürdüğü savaş, tarihin en acımasız katliamıyla neticelenmişti.

Birgün önce haçlı düşmanlarına karşı cephede omuz omuza savaşan kardeşler, fitne tohumları eken CHP’nin ırkçı ve din karşıtı baskılarıyla birbirlerine hasım olmuş, sonuç; 14 şehir, 700 köy, 9000’e yakın ev harabeye dönmüş, 50.000 kişi göç ettirilmiş, 7500 kişi zindanlara atılmış, 660 kişi idam edilmiş ve 80.000 Müslüman Kürt öldürülmüştü. Belki de bir o kadar da Müslüman Türkler zayiat vermiş, tıpkı Müslüman Kürtlere yapılan zulüm Müslüman Türklerin imani ruhlarını darağaçları ve kurşunlarla bedenlerinden ayırmıştı. İstiklal Harplerinde düşmana karşı vermediğimiz kıyımsal kayıpları kardeş savaşında verebilmemizin sorumlusu kimdi?

Şüphesiz din ve Kürt düşmanı mason CHP… Ancak Abdullah Öcalan gibi CHP devletine ajanlık yapan Şeyh Said’in bacanağı hain Kaso (Binbaşı Kasım), Müslüman Kürtlere unutulmayacak bir ihanet yaparak, Şeyh Said ve arkadaşlarının yerini ihbar etmiş, böylece Şeyh Said ve 46 arkadaşı idam edilmesiyle mücadele yenilgiyle sonuçlanmıştı. Apo, kendisi gibi hain Kaso’nun izini sürerek Müslüman Kürtleri Müslüman Türk kardeşlerine düşman kılmış, CHP diktatoryasının bir piyonu ve Müslüman Kürtleri bastırma ve silme görevini üstlenerek din karşıtı totaliter rejime kurban etmiştir.

Bütün bu gerçeklere rağmen Kürtlerin nasıl oluyor da Apo gibi bir ajanın peşine takılabildiğini ve atalarına ihanet edebildiklerini, Müslüman Türklerin CHP desteğiyle özdeşleştiriyorum. İlmik boynuna geçirildiğinde Şeyh Said’in Kürtçe söylediği son söz; “Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesin.”

Ne acıdır ki Şeyh Said’in korktuğu gerçekleşmiş, canını verdiği İslam ve adalet için torunları, canından üstün saydığı değerlerine peşkeş çekip düşmanlarıyla işbirliği yaparak, Kürtçülük adına Marksist/ateist bir ajan/hainin kölesi olabilmişlerdir.

Uğruna 80.000 Müslüman Kürdün öldüğü Şeyh Said, asılmadan önce bir kâğıdın üzerine Arapça; “Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm İslam ve Allah içindir” yazmıştı.

Peki, peşine düşülen apo, bdp ve pkk’lı teröristler hangi davayı güdüyor, ne için öldürüyor ve ölüyorlar? İslam düşmanlığı, Marksizm, ırkçılık, Ergenekon ve İsrail taşeronluğu…
İşte İslam düşmanı olmasından ötürü haçlı batıca ve laik diktatörlükçe koruma altına alınan apo asılmadı, binlerce Müslüman Türk ve Kürdün katili pkk, İslam’dan ve Müslümanlardan üstün ve ayrıcalıklı görüldü.

Beyazların zencileri olimpiyatlardan olimpiyatlara sevmesi gibi, Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri de pkk’yı İslam karşıtlığından dolayı desteklemekte ve işbirliği yapmaktadırlar. Dün onbinlerce Müslüman kürdü katledenler, bugün Marksist/ateist Kürtlere bağımsızlık verebilme arayışı içindedirler…

“Bir zencinin rengini değiştirmenin tek yolu, beyaz adamlara beyaz yürekler vermektir.” Panin

Mümkün mü?…

11 Mayıs 2010 Salı

BDP, İsrail politikası izliyor…

BDP konusuna geçmeden önce fevkalade sıcak bir gelişme olan ve son yazımla bağlantılı CHP’li seçmenlere sorum odur ki; kıyasıya zina karşıtı ve genelev yanlısı bir partinin Genel Başkanı ve kadın milletvekili zina yaptı diye, neden istifaları istiyor, namus ve ahlak edebiyatıyla şovda bulunuyorlar? CHP’nin din, namus ve ahlakı irticayla özdeşleştiren bir yapı olduğunu bilmiyorlar mı? CHP için bu tür ilişkiler özgürlüğün ve çağdaşlığın bir gereği değil midir? Şüphe yok ki namusuna düşkün ahlaklı milletime karşı gösteri yapmakta, soğuma işlemi tamamlandıktan sonra Deniz Baykal’ı yeniden bağırlarına basacakları kuvvetle muhtemeldir.

Evet, tertibin içinde İsrail’in yeni gözdesi ve umudu Mustafa Sarıgül olsa da gayriahlaki davranışı mazur göstermeye yeterli değildir. Ne var ki Baykal, helal olan eşini değil de haramların peşine koşmasından Sarıgül’ün tuzağına düştü. Acaba diğer kadın milletvekilleriyle de bir ilişkiye girdi mi?

CHP milletvekili Nesrin Baytok; ya ilişkilerini seyreden kocasının ihanetine uğradı ya da kocasını ekonomik buhrandan kurtulabilmek için sahneleri kayda alıp, Sarıgül’e servis yaptı. Her halükarda karısının Baykal’la ilişkisi olduğunu bilen eş Can Baytok, Şişli Belediyesinden iş alarak borç batağından kurtulabilmek maksadıyla Sarıgül’le işbirliğine girişmiş, böylece Deniz Baykal’ı tuşa getirmişlerdir. Bu durumda zinacıların eşleri ya boşanacak ya da zina yaparak evliliklerini sürdüreceklerdir.

İsrail’in ana unsuru nasıl Siyonist bir ideoloji ise, BDP’nin de temel ilkesi PKK ideolojisidir.

İsrail, Filistin’de kurduğu Siyonist devletinde Yahudi olmayanlara tahammül etmemekte, her türlü baskı, şiddet ve terör yoluyla vatanlarından çıkarabilmek için vahşi işgal ve katliamlarına devam etmektedir. BDP’de aynı politikayı güderek, tıpkı İsrail gibi ırkçı, egoist, gaddar ve insafsızdır. Her ne kadar Kürt Halkı lehine barışçıl ve uzlaşmacı argümanlar kullansa da tamamen çıkarına olan “Anayasa Değişiklik” paketindeki düşünce ve tavrı maskesini düşürmüş; din dışı, kafatasçı, bölücü, saldırgan ve düşmansı duruşu hafızalara kazınmıştır. Ak Parti’nin yapacağı pirimin önüne geçebilmek için MHP ile aynı kulvarda yüzerek, ırkdaşlarına ihanet etmiştir.

Parti programlarında “12 Eylül’lün yargılanması” ve “Askerlerin sivil mahkemede yargılanması” bulunurken, söz konusu Anayasa Değişikliği olan 16. ve 25. maddelerin oylamalarında da, diğer maddelerde olduğu gibi lehte oy kullanmayıp tavana kuvvet meclisten kaçmaları, nasıl içten pazarlıklı, riyakâr, samimiyetsiz ve sinsi olduklarının bir kanıtıydı. Çünkü Apo’ya özgürlük sağlamayan ve siyaset yolu açmayan hiçbir düzenleme, BDP için bir anlam ifade etmiyor. Apo’nun yanında Kürt Halkı’nın refah ve güveninin bir önceliği ve önemi düşünülemez dahi…

PKK’yı ve Apo’yu meşrulaştırabilmek adına TBMM’deki varlığı ve geliştirdiği ırkçı politika, Batı’ya demokrat görüntüsü vererek bağımsız bir PKK federasyonu kurabilmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman Kürtleri de yurtlarından sürerek, Hıristiyan dinli bir devleti inşa edebilme amacındadırlar. Zaten Marksist Apo’nun Hıristiyanlığa geçeceği ile ilgili fikri, bizzat açıklamalarıyla aşikârdır. Zaten din dersini zorunlu olmaktan çıkarma taahhütleri, parti programlarındaki temel ilkelerindendir. Gerek ABD, gerek AB ve gerekse İsrail, politik ve askeri yardımlarını el altından sürdürmekte, ETÖ gibi bir hain de emelleri uğruna destek verebilmektedir.

CHP Diktatörlüğü’nün ve Atatürk milliyetçiliğinin Müslüman Türk Halk’ı gibi Kürt Halkına da zorbalık yapıp din ve ırk düşmanlıklarına karşı “açılım”’ı savunmuş, aşırı sekulerist ve şovenist devletin dışlaması ve ayırıma tabi tutmasına binaen bütünlük ve adaleti müdafaa edip, eşit bir haktan yana olmuştum. Ancak Kürt Halkının temsilcisi sandığım geçmişin DTP’si günümüzün BDP’sinin ifade ettiği gibi barış, adalet ve demokrasiyle yakından bir ilgilerinin olmadığı, amaç ve hedeflerinin “etnik eksen” temelli Apo ve PKK’ya bağımsız bir devlet kurdurma niyeti taşıdıkları artık tartışılmazdır.

TBMM’de olmalarının tek nedeni, kadim liderleri Apo’ya özgürlük ve siyaset yolunu açmak, PKK’ya da özerklik sağlamaktır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, bağımsız bir devlete kavuşmak onlara yetmeyecek, haçlıların yüzyıllardır sürdürdükleri savaşlar gibi kin, nefret ve intikam besledikleri Türk Milleti ve Müslüman Kürtlerle de ölümüne savaşacaklardır.

PKK ne ise BDP’de odur. Bu sebeple BDP ile hiçbir konuda uzlaşma arayışına gidilmemeli, tartışılmamalı, yalnızlaştırılarak şeytani tuzaklarına düşülmemelidir. Batı’nın ve İsrail’in dayatmasıyla uzlaşma ve barış adına gösterilen iyi niyetin nasıl istismar edildiği ve Mehmetçiklerimizi katledenleri törenle kabul edebildiğimizi unutmamalıyız.

Kürt kardeşlerimize BDP gerçeği anlatılmalı, her ne kadar Kürt olsalar da tıpkı CHP’lilerin Müslüman düşmanı olmaları misali PKK ideolojisine karşı olan Kürtlere de amansız bir hasım oldukları ikna edilmeli ve kendi soydaşlarından olanları nasıl hunharca öldürebildikleri, tehdit ettikleri, haraç aldıkları ve yağmaladıkları anlatılmalıdır. PKK yahut BDP’nin bir şeytan olduğu gerçeği vaaz edilmeli, kanmamaları için her türlü gayret sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki Kürt Halkı; dini bütün, erdemli, merhametli ve cömert bir topluluktur. Eğer gerçekler anlatılabilinirse din düşmanı Marksistlere pirim vermeyecek, hatta onlara karşı cihadın bir farz olduğu ölümsüz ibadetiyle şehitlik şerbetini içebilmek için yarışacaklardır.

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin.62

BDP’nin her üyesi bir PKK’lıdır. Örneğin Ahmet Türk’ün Samsun’da uğradığı saldırı sonrası “Ben herkesi akl-ı selime davet ediyorum. Umut ediyorum ki bu tür şeyler topumda bir gerginlik yaratmaz.” açıklamasının akabinde iki polisimizin şehit edilmesi, sözün değil özün önemine işaret etmiş ve intikam gayesiyle vur emrini BDP’liler vermiştir. Hitabette ve insani gösteride son derece mahir olan BDP’li politikacılara güvenilmemeli ve kalplerinde sakladıkları karanlık aydınlık sanılmamalıdır.

PKK’nın etkisizleştirilip ortadan kaldırabilmesi için ETÖ’nün tamamıyla çökertilmesi kaçınılmazdır. Ancak ETÖ’nün çökertilebilmesi için de Genelkurmay’da kökten bir devrim gerçekleşmesi zaruridir. PKK’yı nasıl ETÖ besliyor ise, ETÖ’nü de Genelkurmay güçlendirmektedir. Gerek Anayasa, gerek yargı, gerekse Genelkurmay’ın numunelik değişikliklerle ıslah edilebilmesi mümkün değildir. Ancak güçlü, kararlı ve korkusuz bir iktidar, tüm yasadışı yapılanmaları ve adaletsizliği kökünden silip süpürür.

Anayasa Değişikliği ve referandum süreciyle şiddetlenen terör, ETÖ ve PKK işbirliğiyle gerçekleşmekte, dolayısıyla halk korkutularak ve sindirilerek, reform aleyhine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Kim değişiklik aleyhine ise, o terörün içinde ve şehitlerin katilidir…
BDP öyle utanmaz, pişkin ve haddi aşan bir yapılanmadır ki, yatırımları ve kalkınmalarını önleyerek Kürt kardeşlerimizi tahrik edip teröre ve isyana teşvik etmekte, sanki Müslümanlara vurulan zincirlere ve kamu alanı diye belirtilen yerlere sınır konularak etraflarına duvarlar örülüp yaşama, okuma ve çalışma hakları ellerinden alınmış gibi silahlanabilmeyi hak görebilmekte, terörizmi kurtuluş mücadelesine çevirebilmektedirler.

Oysa inançlarından ötürü her türlü zulme uğrayan, mülteciliğe zorlanan, devletten dışlanan, hakaretlere maruz kalan, 1.derece tehlikelikle yaftalanan, yalnızlığa mahkûm edilen, önü kesilen, milletvekilliği dahi hazmedilemeyip meclisten kovularak bir-kaç saat dahi barındırılmayan, dinlerine ve peygamberlerine saldırılan, insan olmamakla aşağılanan, zorla devşirilmeye çalışılan ve sorgu odalarında faşist muamelelere muhatap kalan Müslümanlar değil de Marksist Kürtler midir?

Atatürk Diktotaryasının sürekli sopa indirdiği kafalara Müslümanlar, inançsı sabır ve insani değerleri üstün tutmalarından ötürü silahlı bir direnişte bulunmamış, terörden uzak siyasi bir mücadeleyi halkının yararına gözetmişlerdir. Dolayısıyla ne SP ne de Ak Parti, hiçbir isyanın içinde olmamışlar ama diktatörlükçe PKK’dan daha tehlikeli sayılabilmişlerdir.

Neden Müslümanlar devlete başkaldırıp bebek-çocuk-kadın-yaşlı demeden halkını katledebilecek vahşi bir direnişte bulunmuyorlar da, BDP’liler cesaret edebiliyorlar? Hâlbuki Ak Parti Hükümeti, ırkçı diasporayı karşısına alarak süregelen şikâyetlerini telafi etmedi mi? Uzlaşı adına askerimize acımasızca kıyan teröristleri dahi törenlerle ağırlamadı mı?

BDP, terörist bir partidir, son derece samimi bir uzlaşıyı dahi istismar ederek İmralı’yı muhatap gösterebilmişlerdir. Eğer Apo ile herhangi bir pazarlık ve uzlaşı imkânsız ise, BDP ile neyi tartışıyorlar? Arkalarında ABD, AB, İsrail ve ETÖ’de olsa, asla sinsi amaçlarına ulaşamayacaklardır.

Çocuk da olsa PKK yaltakçılarına ve teröristlerine düşünülen affa; canlarını veren şehitlerimize acımasız bir ihanet olacağından tamamen karşıyım. Devlet Bahçeli ve MHP’ye de duyurulur…
İsrail, nasıl ki hep barıştan, demokrasiden ve insan haklarından bahsedip bir türlü uzlaşmaya yanaşmaz ise, BDP’de öyledir.

Hiçbir gerekçe, yapıcı ve ikna edici taahhüt; şiddet yanlısı olup huzur ve güvenliği tehdit eden PKK ideolojisinin sadece Türklere değil Kürtlere de ezeli düşman olduğu gerçeğini örtbas edemez. PKK ideolojisinden vazgeçmeyen ister DTP, ister BDP, isterse başka bir parti olsun; barışın veya uzlaşmanın sağlanabilmesi söz konusu değildir.

Siyasi ve terör alanında renkten renge giren PKK’nın gerçek yüzünü görenler ve asıl amacını anlayanlar, tehlikenin boyutlarını kavrayabilmektedirler. Bilgi eksikliği ya da yanlış yönlendirmeler sebebiyle PKK’nın siyasi aktörü BDP’nin etkisine kapılanlar, bilerek veya bilmeyerek çok büyük tehlikeli bir oyunun parçası haline geldiklerinin farkında değillerdir. Bu sebeple PKK sorununu silahla değil de siyasi arenada çözme girişimi, PKK’ya özerklik tanıma anlamı taşıyacak ve meşru açıdan daha da kuvvetlenerek haçlılaşacaktır.

PKK’nın siyasi sözcülerinin kümelendiği BDP’nin sapkın ırkçı ideolojisinin etkisi altına girenleri yanılgılarından kurtarmak ve yoğun bir çaba göstermek, insani ve vatani bir sorumluluktur. İnanıyorum ki her türlü kişisel çıkarlardan uzak samimi bir girişim PKK’ya karşı ittifakı güçlendirecek ve kısa sürede netice verecektir.

BDP propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, Türkiye’deki terörü bitirecek ve barışı egemen kılacaktır. Kürt Halkı ülkenin sahibidirler ama PKK ve BDP, tartışmasız düşmanıdırlar…

Cesetle ve gözyaşlarıyla beslenen caniler, kendilerini aç bırakabilecek bir barışın içinde var olamazlar…

6 Mayıs 2010 Perşembe

CHP anayasası mutlaka delinmelidir…

Çakma namı Türkiye Cumhuriyeti ve anayasası olan CHP devleti ve anayasasının halk tarafından çizilmesine sayılı günler kaldı. Bundan böyle diktatörlüğün bürokratik silahlı ve cübbeli şövalye ve yandaş örgütlerini ismen anmayı “elebaşı” ‘yı gölgelendirdiği gerekçesiyle; her yıkıcı, isyancı ve bölücü bozgunculuğun, provokasyonun ve terörün merkezi CHP olduğu gerçeğini vurgulayacağım. Türkiye Halkının azılı tek kalleşi vardır, o’da kargaşa, fitne ve tahrikin odağı CHP’dir…

Öylesine şeytani bir politika izler ve üsluba bürünürler ki, önce kışkırtır sonra geri çekilerek muhatabını yasa ve kamuoyu önünde suçlu çıkarırlar. Hoşgörüsüz, uzlaşmasız, samimiyetsiz ve vicdansız olup, her türlü iyi niyet, müsamaha ve toleranstan uzak bir uyuşmazlık içinde halkın koruyucu efendileri sıfatıyla diz çöktürmedeki despotlukları, hayatta kalabilmelerinin besin kaynağıdır. Dolayısıyla CHP gibi bir kalleşi, akli ve bağlaşabilir bir pakt tarafı sanıp işbirliğine girişileceğine, en azılı mert bir düşmanla masaya oturmak çok daha ehvendir. Acımasız amaçları uğruna komita yandaşlarını dahi katletmeleri, ne kadar insafsız bir barbar olduklarını kanıtlamaya yeterlidir. Sırf Ak Partiyi ve Müslümanları suçlatabilmek adına Danıştay saldırısını tertipleyip, akabinde “ikinci Kubilay Vakası” kışkırtmasıyla savaş çığırtkanlığı yaparak Cumhurbaşkanı, hükümet, İslam ve Müslüman halkın aleyhine saldırmaları, başka bir delile gerek bırakmamaktadır.

Öyle ki, CHP militanlarından Danıştay eski Başsavcısı Tansel Çölaşan’ın saldırı anındaki Müslümanları suçlayıcı açıklamaları, hatırlayacağınız üzere saldırıya muhatap üyelerce yalanlanmıştı. Dolayısıyla saldırı öncesi kurguladığı senaryo ile saldırının bizzat içinde olduğu tartışılmaz olan Çölaşan, gerek saldırganlara yardım ve yataklık etmesi, gerek kasetteki görüntülerin silmesi ve gerekse delillerin karartılmasındaki rolüyle asıl sorumlu ve hesap vermesi gereken laik hatundur. Diasporanın sözcüsü Baykal, ihanetlerin deşifre olmaması ve dosyanın kapatılabilmesi için Ergenekon Terör Örgütünün avukatlığını üstlenip baskı kurmasının altında yatan gerçek, varlığını besleyen kan emicilerin ortaya çıkmalarını engellemek ve tutuklananların özgür bırakılıp diktatörlüklerini sürdürebilmektir. Çünkü onlarsız CHP, damarları kesilip kansızlıktan mevtalaşmış bir CHP’dir.

CHP ile tartışan ve çözüm bulabilme umuduyla anlaşabileceğini sanan iktidar sözcüleri ya ahmak ya da CHP burjuvazisinin kompleksinden sıyrılamamış olmanın ezikliğiyle özgüvenden yoksun olmalarının farkında değillerdir. Onlarla herhangi bir ittifak amaçla müzakere etmek yerine duvarla konuşmak, en azından aksiseda doğuracağından bir karşılık bulunabilecektir.

1923’de yapılan anayasa başta olmak üzere 1924,1961 ve 1982 anayasaları CHP ilkeleri temel alınarak ve kayıtsız bağlılık gösterilerek dayatılmış; darbeler, muhtıralar, mitingler ve bilumum kargaşalar, CHP Diktatörlüğünün halel görmemesi adına eyleme dönüştürülüp, başkaldırılar ve ihanetsi planlar, diasporanın ikbali için meşrulaşmıştır. Unutmayınız ki Türkiye gibi farklı din, inanç, ideoloji ve ırkları içinde barındıran bir ülkenin konjonktürü açısından tarafsız olma hassasiyetini idrak edememiş Genelkurmay ve Yüksek Yargı’nın militarist taraftarlıkları, birlik ve beraberliği bozan, bölücülüğü tetikleyen, adaleti ve vicdanı doğrayan bir felaket olmaya devam etmektedir.

Her siyasi parti CHP anayasasının kurallarını kabul ettikten sonra legalliğe kavuşmakta, meclis, hükümet ve bürokrasi, olmazsa olmaz bir zorlamayla CHP egemenliği altında varlıklarını sürdürmektedirler. 1980 darbesinde dokunulmaz olan CHP; her ne kadar kapatılmış ise de ilkelerinden asla taviz verilmemiş, iktidara gelemeyip Müslüman Halkı bütünüyle Atatürkçüleştirememenin ve şahsi çıkarlarını öne çıkararak düzen lehine başarı kaydedememelerinin sonucu diktatörlüğün askeri kanadınca cezalandırılmışlardır.

Ne var ki ısrar ve inatla CHP anayasasını koruma ve muhafaza edebilmek için akıl dışı gerekçeler ve Bizanssı Ak Parti düşmanlığıyla arka çıkan MHP, BDP, DSP ve bağımsız milletvekillerinin nasıl bir ihanet ve pespaye içinde oldukları milletimizin dikkatinden kaçmamaktadır. Özellikle namussuzların, hainlerin, katillerin, sapıkların, teröristlerin, gaspçıların ve hortumcuların kurtarıcı anası Rahşan Ecevit’in suçlu affıyla masum milletimizin huzur ve güvenini tehdit eden vicdansızlığı unutulmamış, dolayısıyla Anayasa Değişiklik paketine karşı çıkması ve yargıca durdurulmasında ki rolü şaşırtmamıştır. Milletvekillerine ültimatomlar yağdırarak CHP’ye destek verme direktifine itaat edenlerin milletin vekilliğini reddedip halk düşmanı Rahşan Ecevit’in vekilliğini sindirebilmeleri, onursuz bir kuklalık değil de nedir? Ancak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin bataklığına düşüp şövalyelerine boyun eğen DYP ve ANAP’ın nasıl boğulduklarını da hatırlatmakta yarar görüyorum. Buna rağmen ders almamışlar, Hüsamettin Cindoruk gibi bunak bir mumyanın liderliğinde birleşebilmişlerdir.

Kimin vekilleridirler, kendilerini CHP ya da Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri mi yoksa halk mı seçmiştir? Benliksi hırs, ideolojik saplantı, kişisel, partizan ve rejimsel kaygılarından millet egemenliğine set çekebilecek kadar akıl ve vicdandan yoksun vekillerin nasıl ayıklanarak seçilebildiklerini mantıken kavrayamamış isem de, vahyen çözüme ulaştığımı ifade etmek isterim.

Eski Sovyetler Birliğindeki propaganda ve siyasetle ilgili devlete hükmeden politbüro misali Türkiye’nin ordusu ve yargısıyla devleti çekip çeviren CHP Diasporası, diktatörlüğünün yıkılabileceği korkusuyla şeytanın dahi düşünemeyeceği entrikalara, tehditlere, tahriklere, komplolara ve kumpaslara başvurarak, gerek devletin oligarşik güçlerini isyana ve hukuksuzluğa teşvik etmekte, gerek iğfal edilmiş zayıfları teröre kışkırtmakta, gerek muhalefet parti ve bağımsızlar üzerinde Ak Parti baskısı kurarak milliyetçi, demokrasi ve irtica argümanlarını güdümleyerek halk iradesi aleyhine bileylemekte, gerekse hükümete gözdağı verip halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını istismar etmek ve duygularını sömürmek suretiyle usta bir hilekârlıkla hedef şaşırtmaya, böylece despot krallığını sürdürmeye çalışmaktadır.

Atatürkçü Diasporanın politik lideri Deniz Baykal; ”AKP kendi anayasasını yapıyor. Bizim anayasamız TC Anayasası'dır. Şimdi AKP, RTE Anayasası yapıyor” açıklaması, belki muhakemesiz ve peşin hükümlü birilerini ikna edebilir ama var olan totaliter ideolojik anayasanın TC değil CHP anayasası olduğu gerçeği kabullenildiğinde, çırpınışının altında yatan gizli niyette açıklığa kavuşmuş olacak, ardına takılanların pişmanlıkları ve tövbeleri asla fayda sağlamayacaktır.

Her ne kadar fikri ve inançsı ayrılığımız olsa da BDP milletvekili Ufuk Uras’ın hiçbir çıkar düşünmeksizin, “Paketin 330'un altında kalması, Ergenekon'un zaferi olur" duruşu, bağımsız seçildiği milletvekilliğine nasıl layık olduğunu ve seçmenlerinin de tercihlerindeki isabetini ortaya koymaktadır. Ancak diğer BDP milletvekillerinin bir taraftan CHP Diktatörya’sından şikâyet edip eşit hak, tarafsız yargı, bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi nutukları atarken, diğer taraftan ezici statükoyu devam ettirici tavır sergilemeleri, halkına ve ölümüne savundukları mücadelelerine apaçık bir ihanettir. Ayrıca nasıl kör ve vicdansız bir yargı içindeler ise, Müslüman olmalarından ötürü Kürtleri katleden ve diri diri yakan Ermeni çetelerinden özür dileyebilecek kadar muhakemelerini yitirmiş Kürt kökenli BDP vekillerinin hıyanetsi tavırlarını da fıtratsal mühürlüklerine yorumluyorum. Nede olsa sadece ırkını düşünen kafatasçı ve vahiy düşmanıdırlar…

Şüphesiz söz konusu kısmi Anayasa Değişiklik paketi yeterli olmayıp, hiç kimsenin dilediği bir özgürlüğü, hakkı ve adaleti kapsamamaktadır. Fakat 80 yıldır ucuna dahi dokunulmasına fırsat verilmeyen CHP anayasasının ısırılarak, oligarşik güçlerin etkilerinin zayıflatılması bile gelecek adına kaçınılmaz bir umuttur. Yoksa hem kitaplarımda hem de yazılarımda ifade ettiğim gibi Ak Parti’nin içte ve dışta yürüttüğü politikaların büyük bir çoğunluğuna katılmıyor, ABD’nin Irak’ı işgalindeki teşvikinden dolayı Başbakan Erdoğan’ı affedemiyorum. Hedef Ak Parti değil CHP olmalıdır. Çünkü Ak Parti de diğer partiler gibi CHP sultasının bir figüranıdır.

MHP, mühürlü şeytan misali öyle lanetlenmiş ki, şehit yakınlarına sağlanan ayrıcalığa ve ülkücülerin zulme uğrayıp işkenceler altında inim inim inledikleri 1980 ihtilalının sorgulanmasına dahi ret oyu kullanmayı sindirebilmişlerdir. Ak Parti paranoyasıyla kendini var eden doktrinlerine ve değerlerine kıyabilen MHP, artık CHP Diasporasının taşeronu olmaktan öte halk lehine hiçbir çözüme yanaşmamakta, tedavisi imkânsız bir Ak Parti sendromu yaşamalarından, canlarını feda eden ülkücüleri CHP’nin esaretine peşkeş çekebilmektedirler. Ne var ki eceli gelen azgınların gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri duyarsız olur…

Milletvekilleri, partilileri ve seçmenlerini manipüle eden Devlet Bahçeli ve lafebesi soytarıları, güya Yüce Divan’a götüreceklerini iddia ettikleri Başbakan Erdoğan’ın kendini kurtarabilmek adına yargıda reforma gittiğini ve kendini aklayabilmek için adamlarını yerleştirme niyeti taşıdığı mazeretiyle Anayasa Değişikliğine karşı çıkma inatları; doğrudan Abdullah Öcalan’ı idamdan kurtarmalarını hatıra getirmektedir. İktidara gelmeden önce Apo ile ilgili halkı kandırdığı söylemleri anımsadığımızda, sadece bir fırsatçının ya da bir yalancının absürt taahhütlerinden ibaret bir taktik olduğu anlaşılacaktır. Ayrıca “yargıyı ele geçirmek ve kendi adamı” ne demek? Ak Parti ya da halk, devletin düşmanı yahut işgal güçleri mi ki ele geçirme gibi alçak ve ayrılıkçı bir hezeyanda bulunabiliniyor? Eğer yargı üyeleri; adaletle hükmetmek ve tarafsızca karar vermek yerine birilerinin adamlığı ve ideolojileriyle yönlendiriliyorlar ise, zulmü başka yerde aramaya gerek yoktur. Zaten yapılmayı düşünülen değişiklik, CHP Diktatörya’sına sadık yargıyı ve yasaları ıslah etmek değil mi? “Kötü yasalar, zulmün en berbat şeklidir.” Burke

Milleti aptal ve sinik yığınlar addederek güya prangadan kurtardıkları kulları sanacak kadar kendilerini dev aynasında, hatta tanrı gören CHP ve şövalyeleri; alışageldikleri şirret cüretkârlıklarıyla halkı sindirebileceklerini yahut hitap cambazlıklarıyla etkileyebileceklerini düşünmektedirler. Oysa milletin gözü açılmış, üç-beş lafa ve kuru tehditlere pabuç bırakmayacak cesaret ve muhakeme yetisine kavuşmuş olduklarını gözlemleyemeyecek kadar gafildirler.

Anayasa Mahkemesiyle halkı tehdit edip iradesel kararını engellemeye çalışan CHP DİASPOROSU, bundan böyle milletimizin sessiz kalmayacağını ciddi bir sorgulamayla idrak etmelidir. Aslında referandumu iptal edebilecek bir yargı kararı, CHP Diktatörlüğü’nün ikrarına ve Türkiye’nin cumhuriyetle değil oligarşiyle yönetildiğini alenileştirip, değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez buyurgan maddeler dâhil Anayasanın kökten değişimine zemin hazırlayacaktır.

Artık zaman, hep birlikte CHP Burjuvazi’sine son verme zamanıdır. Parti çıkarları, partizan sadakat, lidere bağlılık, oy endişesi ve gelecek kaygıları gözetilmeksizin millet lehine yekvücut olma zamanıdır. Milletin vereceği karardan ürküp kaçanların milletle ne denli özdeşleştiği, sinsi bir kalleş ve hain olduğu ortadadır. CHP’nin halkın bir partisi olmadığı, şimdiden hazırlığını yaptığı Anayasa Mahkemesine başvurabilme arayışıyla tartışılmazdır. Değişikliğe karşı çıkabilir ve reformdan yana olmayabilirsiniz. Ama sizi seçip o makamlara getiren halkın görüşüne ve iradesine saygınız var ise, vereceği kararı engelleyecek bir beklentinin içinde olamazsınız. Eğer 11 kişilik yargı heyeti, yetmiş beş milyonluk millet adına karar verme yetkisini sindirebiliyorsa; zaten konuşulacak ve tartışılacak bir şey yok demektir.

Sizlere güvenerek seçen milletin vekili olunuz, arkadan hançerleyen kalleşleri değil. Kararı CHP ya da Anayasa Mahkemesi’ne verdirmeyin. Çünkü sizi seçip meclise taşıyanın CHP ve yüksek yargının olmadığını hatırlayın. Aksi takdirde yaftalanacağınız ihanetten ne şahsınız ne eş, çocuk, kardeş ve ebeveynleriniz ne de seçmenleriniz kurtulabilecektir.

Yargıdaki ideolojik kararlar, adaleti lağveden kayırmalar, hukuku paçavraya çeviren yorumlar, halkına katliam ve zincirlerle tutsaklığı planlayan onca darbe ve terörist girişimler hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Halkının dinine, ırkına, temel hak ve hürriyetlerine, inanç ve düşüncelerine amansız hasım bir diktatörlüğü desteklemeyi; vekilliğiniz ve insanlığınızla bağdaştırabilecek misiniz? İyilik yapmayı bilmiyorsanız en azından kötülük yapmayınız…

“Şahsiyeti olmayanın hiçbir şeyi yoktur.” N.F.Kısakürek

Bilmelisiniz ki CHP Diasporasının yanında Ermeni Diasporası bir balondur…

CHP’nin din ve namus karşıtı bir burjuva partisi olduğu, Atatürk’ün “Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” direktifiyle açık olup, bugün yoksulluktan, işsizlikten, yolsuzluktan şikâyet edenlere CHP’nin savaştan çıkan milletimizi nasıl sefalete mahkûm edip varlıklarını zimmetlerine geçirdiklerini öğrenmelerinde fayda görüyorum.