Barışta ve savaşta Silahlı Kuvvetlerin Komutasını üstlenen Genelkurmay, Ataist ideolojik yapısıyla irtica adına vahye olan düşmanlığını her platformda dile getirmekte, sanki kurumsal amaç ve görevi İslam’la savaşmakmışçasına kendi dindar personeli başta olmak üzere hükümetleri, bürokratları, vakıfları ve kuruluşları legal ya da illegal yollarla doğrudan yahut dolaylı sindirme harekâtları düzenleyerek; baskı, tehdit, muhtıra, provokasyon ve darbeyi meşru bir hak görebilmektedir.
İrtica gerekçesiyle ordudan attıkları binlerce subayın sicillerine leke çalıp, kamu alanında görev yapmalarını da yasaklayarak, tehlikeli birer pisliklermişçesine sokağa atmaları; dinle, özellikle vahiysel İslam’la olan bir bağa hiçbir şart ve koşulda izin vermemeleri, vahyi hüküm olan “şehit ve kurban” ibadetlerini nasıl sindirebildikleri sorgusunu ve ürkütücü ikilemini doğurmaktadır. Onlar nezdinde dindar bir subay, yetmiş milyonluk milletimizi katletmeye hazır terörist bir ataist subaydan çok daha tehlikelidir.
Ne acıdır ki irtica tehlikesiyle binlerce dürüst ve onurlu subayı ordudan atabilirlerken; teröre, cinayete, darbeye, bölücülüğe ve isyana karışıp cezaevinde yatan Ataist subaylara sahip çıkarak, görevlerini sürdürmelerini hukuk ve adaletle bağdaştırabilmeleri, dolayısıyla vicdansal hiçbir rahatsızlık duymayarak, millette meydan okuyabilmeleri; takdir edileceği üzere TSK’ni derinden biçmektedir. Müslüman Türk düşmanı neo-nazi ETÖ çete üyelerine ve zorba cuntacılara arka çıkıp hukuku kilitlemeleri, kendilerine karşı hiçbir yargının işlemeyeceğini de ortaya koyabilmektedirler. Çünkü onlar, dokunulamaz imtiyazlarla zırhlanmış Atatürkçülüğün "ataist" şövalyeleridir.
Neden tahammül edemedikleri İslam’ın sadece iki emrine sarılıyorlar?
Şehitlik gibi yüce ve ölümsüz bir mertebeye ulaşabilmek psikolojisiyle cesaret ve korkusuzca canlarını vermekten yılmayan gözü pek yiğitleri teşvik edebilmek; kurban gibi muazzam getirisi olan kutsal bir ibadeti de ranta dönüştürebilmek amacıyla oportünist bir çıkar uğruna ilkesiz bir paradoksu kabullenmeleri, şüphesiz materyalist Ataist mantıklarının bencil gerekliliğindendir.
Müslüman Türk Ordusu, asırlardır “Peygamber Ocağı” olma inanç ve imanıyla zaferler kazanmış, şerefli ve kahraman bir tarih yazarak, gücünü ve cesaretini iman ettikleri Allah ve Resulünden almıştır. Ancak Ataist bir anlayışla idare edilmesinden sonra halksızlıklara ve zulmedenlere karşı mücadelesini yitirmiş, aksine Müslüman halkına karşı bir nifak ve tehdit oluşturmuştur.
Öyle ki “Peygamber Ocağı “ tanımından dahi fevkalade rahatsızlık duyarak, kendilerini “Atatürk’ün Ordusu” olarak tarif edebilmişlerdir. Türkiye Emekli Subaylar Derneği Genel Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu; "TSK’nın askeri, Atatürk’ten sonra gelişmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin Mehmetçikleridir, Peygamber’in Mehmetçiği değil" ikrarında bulunabilmiştir. Kalplerinde sakladıkları peygamber düşmanlığının itiraf edilmesinden rahatsızlık duyan Genelkurmay, başkanı Org. Başbuğ aracılığıyla bir tadilâta giderek, “TSK, Peygamber Ocağıdır” açıklamasını yaptı ise de, gerçeğin sözde değil özde gizlendiği de herkesçe malumdur.
Allah, Al’i İmran süresi 126 ve 127. ayetlerde “Şehitlerin ölü değil, bilakis diri olduklarını, hiçbir sorgu ve sual olmaksızın ebedi cennetle müjdelendiklerini” buyurarak, laik hiçbir devletin layık görmeyip, sadece birkaç saatlik gösteri niteliğindeki törenle uğurlayıp ardından unuttuğu fedakâr kahramanları, en üst düzeyde mükâfatlandırmıştır.
Genelkurmayca kurulan ve Ataist ilkelerle yönetilen Mehmetçik Vakfının, vatan hizmeti esnasında şehit olan veya herhangi bir nedenle hayatını kaybeden Mehmetçiklerin bakmakla yükümlü oldukları yakınları ile gazi ve engelli Mehmetçiklere sözde belirlenen esaslara göre ölüm ve maluliyet yardımı yapmak amacıyla kurulması; acaba ne anlam ifade ediyor? Bu amaç, akan kanın sömürülmesi mi, yoksa gerçekten kendi varlığı adına canını veren veya sakat kalarak gazi olan devletin hayati sorumluluk taşıdığı görevi yerine getirmediği bir ayıbı, ya da bir ihaneti mi? Şehit ve gazi yakınlarına devlet yardım yapmıyor da, bir vakfa mı ihtiyaç duyuluyor?
Diğer taraftan, kendini şehitlerin geriye bıraktığı yakınlarına, dul ve yetimlerine adadığını ve her türlü sorun ve ihtiyaçlarına kucak açtığını iddia eden Mehmetçik Vakfı; acaba inançlarından dolayı barbarca dışlanan gözü yaşlı ve bağrı yanık ana, eş ve kız çocuklarının türbanlarına sahip çıkarak, onlara eşit bir eğitim, çalışma ve kamu alanlarına özgürce girme haklarına destek veriyor mu? Yoksa irtica adına yapılan insanlık dışı yasakları savunuyor mu?
Her şeyin Atatürk adına yapıldığı Ataist bir anlayış temelinde, bağış gerekçesiyle topladıkları kurbanları; Atatürk adına mı, Allah adına mı boğazlatıyorlar?
Müslüman milletimizin Allah, Kur’an ve Peygamber aşk ve tazimini irticayla özdeşleştirerek, saldırı ve hakarette bulunan Ataistlerin toplumumuzun dini ve vicdani duygularını acımasızca istismar ederek, topladıkları kurban ve yardımları; yoksa Ergenekon Terör Çetesine, irticayla mücadele adına kurdukları askeri ve sivil örgütlere, milleti birbirine kıydırma ve hükümeti devirebilmek adına planladıkları provokasyonsal tertiplere, komplolara ve silahlara mı harcıyorlar?
Yaratıcı Allah’ın ilkelerini, emrettiği ibadetlerini irticayla aşağılayan Mehmetçik Vakfı yönetimi; vahye iman ettiklerini itiraf etmişler mi ki, İslam’ın bir emri olan kurbana Müslümanlar adına vekâlet edebiliyorlar? Acaba kendileri kurban ibadetini yerine getiriyorlar mı?
Kurban kesenin besmelesinden ziyade, vekâlet verilen kuruluşunda besmeleye iman etmiş olması ve o kurbanı Allah adına boğazlayıp boğazlamadığı şüphesi kesinlikle taşınmamalıdır. Ancak iman etmedikleri din adına kurban dahi kesmedikleri, tıpkı şehit törenlerindeki samimiyetsiz gösteri gibi numunelik birkaç hayvanı katlettikleri de akıllardan çıkarılmamalıdır.
Şu çok iyi bilinmelidir ki kurban maddi bir bağış, yardım ve yoksul doyurma amaçlı değildir. Doğrudan bir ibadettir…
Allah’ın ilkelerine değil Atatürk’ün ilkelerine tumturaklı bağlı bir anlayışa bağışlanan kurbanlar, En’am Süresi 121. ayette de buyrulduğu üzere; MUNDARDIR…
“Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.” En’am 121
şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Kasım 2009 Cumartesi
26 Eylül 2009 Cumartesi
Müslüman Mustafa Kemal mi, ateist Atatürk mü?
Şekli Mustafa Kemal, aslı İngiliz bir dublör olan Atatürk adlı tanrısallaştırılmış bir müstebitin hükümranlığındaki Türkiye; hastanede gözlerini açan bir bebekten ölüme kadar portresi ve heykelleriyle büyümekte, söz ve düşünceleriyle beyinler yıkanıp baskı ve tehditle putperest bir mecburiyete mahkûm olunmaktadır.
Doğuştan ölüme kadar her yer ve zeminde onu görmek, anmak, ilkelerine itaat etmek ve saygı duruşunda bulunmak, Kemalist devletin olmazsa olmaz bir koşulu olarak milletimize dayatılmakta, Allah’ın gerçekleri gösterip hidayete erdirdiği ve muhakeme yetisi olan insanlar müstesna, yoldan çıkmış herkes onu aklında ve kalbinde yaşatmakla övünebilmekte, aydınlığa ulaştığı serabıyla ayakları yerden kesilebilmektedir.
Atatürk’ü sevmeyen, saygı duymayan, ilke ve inkılâplarını ve şahsı münhasır milliyetçiliğini kabul etmeyenlerin “VATAN HAİNLİĞİ” ile aşağılandığı totaliter bir ülkede; hür irade, düşünce ve inancın var olabilmesi mümkün olamamakta, dolayısıyla düşman saflar oluşturularak, Türkiye ne huzura kavuşabilmekte, ne gelişebilmekte, ne de hak ettiği güce ulaşamayarak; bağımlı bir müstemleke, adaletsiz ve eşitsiz üçüncü bir dünya ülkesi olmaktan ileri gidememektedir.
Allah’a, Resulüne ve Kur’an nizamına iman etmiş kendimizden olan Müslüman ve Türk bir Mustafa Kemal yerine, ateist bir İngiliz Atatürk’üne teslimiyetimiz, hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak bir zillet, hakirlik ve çağ dışılığa sebep olmaktadır. Yalan, hile ve ihanetlerle Türk milletini oyuna getiren din aleyhtarı, haçlı lehtarı putperestler, Müslüman bir Mustafa Kemal’i baş tacı etmekten ise, İslam ve Türk düşmanı bir Atatürk’ü tanrısal önderliğe yüceltmek, ne acıdır ki tüm milletimize kapkara bir leke çalmakla kalmayıp, milli ve manevi özünden kopararak başkalaştırmıştır.
Müslüman Türk Silahlı Kuvvetlerinde yıllarca komutanlık yaparak, orgeneralliğe ve MGK Genel Sekreterliğine kadar yükselmiş bölücülüğü ve teröristliği tartışılmaz Tuncer Kılınç adlı bir ataist, “Atatürk milliyetçisi değilseniz vatan hainisiniz” meydan okuyucu açıklamalarıyla, aslında değil bir orgeneral, Türk Ordusu gibi imanlı ve şerefli bir camiada er dahi olabilecek bir liyakate sahip olamayacağını açıkça kanıtlamaktadır.
En korkunç handikap ise; gerek TSK’ da, gerek bürokraside, gerekse meclis ya da hükümette iştigali ile ilgili başarı ve yetenekler önemsenmeyip, Atatürk’e tapınma derecesi ölçü alınarak rütbe ve makamların dağıtılmakta, dolayısıyla ödüllendirilerek, vicdan, bilgi ve maharetleri olmayanların işgal ettiği kurumlar yumağı, birleştirmektense bölebilmek için bindikleri dalı kesebilmektedirler.
Dini ve milleti adına canı pahasına mücadeleler verip hâkimiyetin monarşide değil, halkta olmasını savunan Mustafa Kemal, asla kendisinin diktatörlüğünde totaliter bir devleti savunmamış, şahsi bir tabulaşmayı istememişti. Ancak İngiliz Atatürk, monarşi ve derebeylikle yönetilen ülkelerde olduğu despot bir Atatürk Devletini kurarak, halkın özgür ve egemen olması gereken “cumhuriyetin” anlam ve mahiyetine de darbe indirmişti.
Cemal Kutay ve damızlık ürünü çağdaşlarının; “Damarımı kesseler Atatürk akar” söz ve inançları, devletin zorlamasıyla neslimiz üzerinde büyük etki yapmış; düşünce, duygu ve ölümsüz addedilen tanrısal varlığı, her şeye hükmeden bir Atatürkçülüğü doğurarak, çağlar öncesi putperestlik sapkınlığı günümüzde meşrulaşabilmiştir.
Dikkatle irdelendiğinde Atatürk’ün yaptığı kanlı devrimler, tamamen din, yani vahiy odaklı olup, sanayi, ticaret, bilim, teknoloji, eğitim, kültür ve sanata hiç önem verilmeyerek, dünyayla rekabet edebilecek bir ilerleme kaydedilmemiş, keşifler gerçekleştirilememiş, istihdam oluşturulamamış, Türk lirasının 1921’deki yabancı paraya karşı olan değeri, 1938’de gerileyebilmiş, Merkez Bankası banknot hacmi, 20 yılda sadece %20 artabilmiş, yerli kaynaklar atıl olmaktan çıkarılıp ekonomiye kazandırılarak, yoksul halkın refah düzeyi daha da kötüye götürülmüştür.
Oysa Mustafa Kemal, birlikte savaştığı ve yoklukla mücadele ettiği halkı aç ve fakir iken, kendisi tok olmaz ve anlatıldığı gibi saltanat içinde vicdansız bir yaşamı içine sindiremezdi.
1938 yılında Türkiye mali sorunlarla mücadele eder ve Türk halkı kuru bir ekmeğe muhtaç iken; Atatürk’ün içinde sadece yaklaşık 6 hafta kaldığı Savarona adlı yatı, bir Amerikalı bayandan 4.milyon Dolar ödeyerek satın alması, işte o vicdanlı Müslüman Mustafa Kemal’in yapabileceği merhametsiz bir israf olamazdı.
Söz konusu yat, dönemin en ihtişamlı özel yatı olup, dünyanın dört bir yanından getirilen tarihi ve paha biçilmez eşyalarla donatılmış, kralların, şahların, sultanların ve devrin en zengin adamların dahi almaya cesaret edemediği Savarona’yı Atatürk’ün satın alabilmesi, fukara halkını ne kadar önemsediğini ve milletiyle birlikte elem ve keder çekmediğini gözler önüne sermeye yetmektedir.
Ekonomisi gelişmemiş, halkı refah düzeyine ulaşmamış yoksul bir ülkenin sözde saltanata son veren devrimci ve sözde kurtarıcı devlet başkanı; neden vicdanının sesini dinlemeyerek, böylesi insaf dışı bir lükse ihtiyaç duymuştu?
Atatürk, İstanbul’a geldiğinde, Osmanlı Devleti tarafından Saltanat Gezinti Gemisi olarak 1903’te yaptırılan ve II. Abdülhamit’in bir kere olsun binmeyip, önce Haliçte demirli kalan ve sonra II. Abdülhamit tarafından I.Dünya Savaşı sırasında donanmanın emrine verilerek, İstanbul’dan Çanakkale’ye cephane taşıyan Ertuğrul Yatı (gemisi) ile geziyor ve yabancı misafirlerini ağırlıyordu.
1938 yılında İngiliz Kral VII. Edward, İstanbul’u ziyaret ettiğinde bacadan dökülen kurum, amansız Türk düşmanı Majestelerinin beyaz pazenlerine kirletince, Atatürk, Çanakkale’de zafer yazan şehit ve gazilere cephane taşıyan tarihi Ertuğrul’un hurdaya gönderilmesine karar vererek, yeni bir cumhurbaşkanlığı yatı araştırılması için emir vermiş ve Savarona satın alınmıştı.
Atatürk’ün Kralı Edward’ın kurumla kirlenen pazenlerine Çanakkale’deki şehit kanlarının simgelerinden Ertuğrul gemisini kurban etmeye kalkışması, onun asla bir Türk olamayacağını ortaya koymaktadır. Acaba Mustafa Kemal, İngilizlere karşı savaşan Müslüman Türk milletine hizmet etmiş ve anılarla dolu böylesi kanla boyanmış bir gemiyi, İngiliz Kralının pazenlerini kirletti gerekçesiyle hurdaya gönderir miydi?
Eğer Atatürk, Çanakkale Savaşında o yiğit Müslüman Osmanlı Türk askerleriyle birlikte savaşsaydı, yaklaşık 80 bin askerimizin karınlarını deşen, bedenlerini kalbura çevirip parçalayan o barbar İngilizlerin Kralının basit bir bez parçası olan pazenlerine gösterdiği hassasiyeti, pejmürde yırtık pırtık elbiseleri ve helal bedenleri kanla bezenmiş şehitleri anımsar ve acımasız işgalci düşmanına böylesi bir tazimi sindiremezdi…
Tüm gerçekler ne kadar berrak ve tartışılmaz delillerle ortaya konsa da, Allah’ın buyurduğu; kalplerinin üstüne perde çekilmiş, kulaklarına da ağırlık verilmiş kimseler; her türlü mucize görseler bile yine de inanmamakta direnir, vicdanlı ve yansız bir yargıya gidemezler.
Kanın yerini alarak damarlara kadar girip sürekli kalbi pompalamak suretiyle tüm hücrelere can kattığı düşünülen İngiliz Atatürk’ü öyle bir çırpıda söküp atmak imkânsızdır. Fiziki bir uyuşturucunun dahi temizlenmesi çok zor koşullarda ve zaman diliminde gerçekleşirken, ruhsal bir temizlenmenin olasılığı öyle kolay değildir. Ancak yeni neslin zehirlenmesini engellemek maksadıyla Müslüman Mustafa Kemal’i işlemek, mutlaka meclis ve hükümetin duruşuyla mümkündür.
Gerek askeri gerekse sivil eğitimdeki Atatürk putperestliği geleceğimizin daha da berbat olacağını işaret etmekte, milletimizi çağlar öncesi felakete götüren bu sapkınlıktan kurtarmak ve aslına döndürebilmek için herkesin canla başla vazife yapmasının hayati bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
Mustafa Kemal, şeriata bağlı dini birliktelikle Müslüman Türkiye Ordusunu komuta ediyor ve zaferden zafere koşmasının yakın bir tanığıydı. Farklı etnik, inanç ve düşüncede olan ordu ve halk, şeriatın getirdiği mutlak adalet güveninden dolayı aynı insancıl hisleri paylaşıyor ve bir bütün olarak hareket ederek, muhalif veya aykırı tek bir ses, kenetlenmiş ahengi bozmuyordu.
Ancak Mustafa Kemal’in şehit edilmesinden sonra diktatörlüğe getirilen İngiliz Atatürk, apaçık intikam alırcasına bütünlük içerisinde vatanlarını zalim haçlı gâvurlarına teslim etmemek adına mallarıyla ve canlarıyla savaşmış onbinlerce gaziyi ya ipte sallandırarak ya da kurşuna dizdirerek şehit etmiş ve geriye yığınla gözü yaşlı dul ve yetim bırakarak, ya açlığa ve susuzluğa ya da genelevlere sermaye ederek, haçlıların yapmaya başaramadığı vahşeti ve kirliliği yapabilmişti. Batı merkezli laik inkılâplar için yapılması meşru sayılan bu canilik, ancak intikam hırsı ile yanıp tutuşan ünlü Drakula Kazıklı Voyvoda misali bir Müslüman ve Türk düşmanının işleyebileceği bir barbarlıktı.
Gerek geçmişteki, gerek günümüzdeki gerekse gelecekteki bölünmenin, dağılmanın ve çatışmanın yegâne önleyici anahtarı; DİNİ BİRLİKTELİKTİR. Gerisi yalandır ve büsbütün körükleştiricidir.
Ateist İngiliz Atatürk’ün değil, Müslüman Mustafa Kemal’in yolundan gidin, umulur ki kurtuluşa erersiniz…
“Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince, o rejim mahkûm olmuştur.” Montesquieu
Doğuştan ölüme kadar her yer ve zeminde onu görmek, anmak, ilkelerine itaat etmek ve saygı duruşunda bulunmak, Kemalist devletin olmazsa olmaz bir koşulu olarak milletimize dayatılmakta, Allah’ın gerçekleri gösterip hidayete erdirdiği ve muhakeme yetisi olan insanlar müstesna, yoldan çıkmış herkes onu aklında ve kalbinde yaşatmakla övünebilmekte, aydınlığa ulaştığı serabıyla ayakları yerden kesilebilmektedir.
Atatürk’ü sevmeyen, saygı duymayan, ilke ve inkılâplarını ve şahsı münhasır milliyetçiliğini kabul etmeyenlerin “VATAN HAİNLİĞİ” ile aşağılandığı totaliter bir ülkede; hür irade, düşünce ve inancın var olabilmesi mümkün olamamakta, dolayısıyla düşman saflar oluşturularak, Türkiye ne huzura kavuşabilmekte, ne gelişebilmekte, ne de hak ettiği güce ulaşamayarak; bağımlı bir müstemleke, adaletsiz ve eşitsiz üçüncü bir dünya ülkesi olmaktan ileri gidememektedir.
Allah’a, Resulüne ve Kur’an nizamına iman etmiş kendimizden olan Müslüman ve Türk bir Mustafa Kemal yerine, ateist bir İngiliz Atatürk’üne teslimiyetimiz, hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak bir zillet, hakirlik ve çağ dışılığa sebep olmaktadır. Yalan, hile ve ihanetlerle Türk milletini oyuna getiren din aleyhtarı, haçlı lehtarı putperestler, Müslüman bir Mustafa Kemal’i baş tacı etmekten ise, İslam ve Türk düşmanı bir Atatürk’ü tanrısal önderliğe yüceltmek, ne acıdır ki tüm milletimize kapkara bir leke çalmakla kalmayıp, milli ve manevi özünden kopararak başkalaştırmıştır.
Müslüman Türk Silahlı Kuvvetlerinde yıllarca komutanlık yaparak, orgeneralliğe ve MGK Genel Sekreterliğine kadar yükselmiş bölücülüğü ve teröristliği tartışılmaz Tuncer Kılınç adlı bir ataist, “Atatürk milliyetçisi değilseniz vatan hainisiniz” meydan okuyucu açıklamalarıyla, aslında değil bir orgeneral, Türk Ordusu gibi imanlı ve şerefli bir camiada er dahi olabilecek bir liyakate sahip olamayacağını açıkça kanıtlamaktadır.
En korkunç handikap ise; gerek TSK’ da, gerek bürokraside, gerekse meclis ya da hükümette iştigali ile ilgili başarı ve yetenekler önemsenmeyip, Atatürk’e tapınma derecesi ölçü alınarak rütbe ve makamların dağıtılmakta, dolayısıyla ödüllendirilerek, vicdan, bilgi ve maharetleri olmayanların işgal ettiği kurumlar yumağı, birleştirmektense bölebilmek için bindikleri dalı kesebilmektedirler.
Dini ve milleti adına canı pahasına mücadeleler verip hâkimiyetin monarşide değil, halkta olmasını savunan Mustafa Kemal, asla kendisinin diktatörlüğünde totaliter bir devleti savunmamış, şahsi bir tabulaşmayı istememişti. Ancak İngiliz Atatürk, monarşi ve derebeylikle yönetilen ülkelerde olduğu despot bir Atatürk Devletini kurarak, halkın özgür ve egemen olması gereken “cumhuriyetin” anlam ve mahiyetine de darbe indirmişti.
Cemal Kutay ve damızlık ürünü çağdaşlarının; “Damarımı kesseler Atatürk akar” söz ve inançları, devletin zorlamasıyla neslimiz üzerinde büyük etki yapmış; düşünce, duygu ve ölümsüz addedilen tanrısal varlığı, her şeye hükmeden bir Atatürkçülüğü doğurarak, çağlar öncesi putperestlik sapkınlığı günümüzde meşrulaşabilmiştir.
Dikkatle irdelendiğinde Atatürk’ün yaptığı kanlı devrimler, tamamen din, yani vahiy odaklı olup, sanayi, ticaret, bilim, teknoloji, eğitim, kültür ve sanata hiç önem verilmeyerek, dünyayla rekabet edebilecek bir ilerleme kaydedilmemiş, keşifler gerçekleştirilememiş, istihdam oluşturulamamış, Türk lirasının 1921’deki yabancı paraya karşı olan değeri, 1938’de gerileyebilmiş, Merkez Bankası banknot hacmi, 20 yılda sadece %20 artabilmiş, yerli kaynaklar atıl olmaktan çıkarılıp ekonomiye kazandırılarak, yoksul halkın refah düzeyi daha da kötüye götürülmüştür.
Oysa Mustafa Kemal, birlikte savaştığı ve yoklukla mücadele ettiği halkı aç ve fakir iken, kendisi tok olmaz ve anlatıldığı gibi saltanat içinde vicdansız bir yaşamı içine sindiremezdi.
1938 yılında Türkiye mali sorunlarla mücadele eder ve Türk halkı kuru bir ekmeğe muhtaç iken; Atatürk’ün içinde sadece yaklaşık 6 hafta kaldığı Savarona adlı yatı, bir Amerikalı bayandan 4.milyon Dolar ödeyerek satın alması, işte o vicdanlı Müslüman Mustafa Kemal’in yapabileceği merhametsiz bir israf olamazdı.
Söz konusu yat, dönemin en ihtişamlı özel yatı olup, dünyanın dört bir yanından getirilen tarihi ve paha biçilmez eşyalarla donatılmış, kralların, şahların, sultanların ve devrin en zengin adamların dahi almaya cesaret edemediği Savarona’yı Atatürk’ün satın alabilmesi, fukara halkını ne kadar önemsediğini ve milletiyle birlikte elem ve keder çekmediğini gözler önüne sermeye yetmektedir.
Ekonomisi gelişmemiş, halkı refah düzeyine ulaşmamış yoksul bir ülkenin sözde saltanata son veren devrimci ve sözde kurtarıcı devlet başkanı; neden vicdanının sesini dinlemeyerek, böylesi insaf dışı bir lükse ihtiyaç duymuştu?
Atatürk, İstanbul’a geldiğinde, Osmanlı Devleti tarafından Saltanat Gezinti Gemisi olarak 1903’te yaptırılan ve II. Abdülhamit’in bir kere olsun binmeyip, önce Haliçte demirli kalan ve sonra II. Abdülhamit tarafından I.Dünya Savaşı sırasında donanmanın emrine verilerek, İstanbul’dan Çanakkale’ye cephane taşıyan Ertuğrul Yatı (gemisi) ile geziyor ve yabancı misafirlerini ağırlıyordu.
1938 yılında İngiliz Kral VII. Edward, İstanbul’u ziyaret ettiğinde bacadan dökülen kurum, amansız Türk düşmanı Majestelerinin beyaz pazenlerine kirletince, Atatürk, Çanakkale’de zafer yazan şehit ve gazilere cephane taşıyan tarihi Ertuğrul’un hurdaya gönderilmesine karar vererek, yeni bir cumhurbaşkanlığı yatı araştırılması için emir vermiş ve Savarona satın alınmıştı.
Atatürk’ün Kralı Edward’ın kurumla kirlenen pazenlerine Çanakkale’deki şehit kanlarının simgelerinden Ertuğrul gemisini kurban etmeye kalkışması, onun asla bir Türk olamayacağını ortaya koymaktadır. Acaba Mustafa Kemal, İngilizlere karşı savaşan Müslüman Türk milletine hizmet etmiş ve anılarla dolu böylesi kanla boyanmış bir gemiyi, İngiliz Kralının pazenlerini kirletti gerekçesiyle hurdaya gönderir miydi?
Eğer Atatürk, Çanakkale Savaşında o yiğit Müslüman Osmanlı Türk askerleriyle birlikte savaşsaydı, yaklaşık 80 bin askerimizin karınlarını deşen, bedenlerini kalbura çevirip parçalayan o barbar İngilizlerin Kralının basit bir bez parçası olan pazenlerine gösterdiği hassasiyeti, pejmürde yırtık pırtık elbiseleri ve helal bedenleri kanla bezenmiş şehitleri anımsar ve acımasız işgalci düşmanına böylesi bir tazimi sindiremezdi…
Tüm gerçekler ne kadar berrak ve tartışılmaz delillerle ortaya konsa da, Allah’ın buyurduğu; kalplerinin üstüne perde çekilmiş, kulaklarına da ağırlık verilmiş kimseler; her türlü mucize görseler bile yine de inanmamakta direnir, vicdanlı ve yansız bir yargıya gidemezler.
Kanın yerini alarak damarlara kadar girip sürekli kalbi pompalamak suretiyle tüm hücrelere can kattığı düşünülen İngiliz Atatürk’ü öyle bir çırpıda söküp atmak imkânsızdır. Fiziki bir uyuşturucunun dahi temizlenmesi çok zor koşullarda ve zaman diliminde gerçekleşirken, ruhsal bir temizlenmenin olasılığı öyle kolay değildir. Ancak yeni neslin zehirlenmesini engellemek maksadıyla Müslüman Mustafa Kemal’i işlemek, mutlaka meclis ve hükümetin duruşuyla mümkündür.
Gerek askeri gerekse sivil eğitimdeki Atatürk putperestliği geleceğimizin daha da berbat olacağını işaret etmekte, milletimizi çağlar öncesi felakete götüren bu sapkınlıktan kurtarmak ve aslına döndürebilmek için herkesin canla başla vazife yapmasının hayati bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
Mustafa Kemal, şeriata bağlı dini birliktelikle Müslüman Türkiye Ordusunu komuta ediyor ve zaferden zafere koşmasının yakın bir tanığıydı. Farklı etnik, inanç ve düşüncede olan ordu ve halk, şeriatın getirdiği mutlak adalet güveninden dolayı aynı insancıl hisleri paylaşıyor ve bir bütün olarak hareket ederek, muhalif veya aykırı tek bir ses, kenetlenmiş ahengi bozmuyordu.
Ancak Mustafa Kemal’in şehit edilmesinden sonra diktatörlüğe getirilen İngiliz Atatürk, apaçık intikam alırcasına bütünlük içerisinde vatanlarını zalim haçlı gâvurlarına teslim etmemek adına mallarıyla ve canlarıyla savaşmış onbinlerce gaziyi ya ipte sallandırarak ya da kurşuna dizdirerek şehit etmiş ve geriye yığınla gözü yaşlı dul ve yetim bırakarak, ya açlığa ve susuzluğa ya da genelevlere sermaye ederek, haçlıların yapmaya başaramadığı vahşeti ve kirliliği yapabilmişti. Batı merkezli laik inkılâplar için yapılması meşru sayılan bu canilik, ancak intikam hırsı ile yanıp tutuşan ünlü Drakula Kazıklı Voyvoda misali bir Müslüman ve Türk düşmanının işleyebileceği bir barbarlıktı.
Gerek geçmişteki, gerek günümüzdeki gerekse gelecekteki bölünmenin, dağılmanın ve çatışmanın yegâne önleyici anahtarı; DİNİ BİRLİKTELİKTİR. Gerisi yalandır ve büsbütün körükleştiricidir.
Ateist İngiliz Atatürk’ün değil, Müslüman Mustafa Kemal’in yolundan gidin, umulur ki kurtuluşa erersiniz…
“Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince, o rejim mahkûm olmuştur.” Montesquieu
12 Eylül 2009 Cumartesi
Şehit eşi, çocuk, ana ve babaları!
Gözünüzden sakınıp yitirdiğiniz eş ve evlatlarınızı her ne kadar sevgi ve muhabbetle bağrınıza basıp, acılarını unutabilecek bir sabra katlanamasanız da, gerçek bir amaç uğruna şehit olanlara üzülmek değil, bilakis sevinmenin erdemliği ve yüceliğiyle bayram yapacağınız muhakkaktı. Çünkü Yaratıcınız Allah, o sabrı ve sevinci kalplerinize himmet ederdi.
Ancak öylesine çirkin ve pespaye bir entrika içinde evlatlar kıydırılıyor ki, değil gözyaşları içinde ağıt yakmak, kendinizi uçurumlara atsanız dahi bu ihaneti unutabilmeniz mümkün değildir.
Adına “TERÖR” denilen ve yaklaşık otuz yıldır süren acımasız senaryonun kurgulayıcısı ve sorumlusu doğrudan devlettir. Çapulculardan müteşekkil PKK gibi acziyeti tartışılmaz bir örgütün onlarca yıl dünyanın en güçlü dördüncü ordusu ile baş edebilmesinin imkânsızlığı, takdir edilir ki görmemezlikten gelinemez.
Tamamen Genelkurmay’ın koruma ve gözetiminde olan Abdullah Öcalan, eğer tutuklu bulunduğu hapishaneden örgütüne direktifler yağdırıp aktif bir yönetim gerçekleştirebiliyor, hatta yol haritası planlayabiliyor ise, sorumlusu iktidarsız bir hükümet ve sefil bir PKK değil, mutlak muhatap Genelkurmay’dır. Ücra köşelerdeki kız çocuklarının türbanları ve Kur’an okumalarıyla ilgili muhtıralar yayınlayan Genelkurmay, neden APO’nun çalışmalarına destek verdiği sorgulanmadığı müddetçe, sorunu temelden çözebilmek mümkün değildir.
Unutulmamalıdır ki hükümet, teoride her ne kadar devlet ise de, maalesef Türkiye gibi Genelkurmay’ın diktasıyla yönetilen ülkelerde sadece rutin işleri yapmaktan öte hiçbir yetkileri bulunmamakta, tecrübe edinildiği üzere herhangi bir itirazda muhtıralarla karşılaşıldığı ve silahların çekilebildiği hatırlanılmalıdır.
Eski Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş’in devletin “gizli anayasa”sından söz ederek; “bütün politikaların tanrısıdır, anayasasıdır” itirafı, öyle üstü kapatılacak bir ikrar olmamasına rağmen; bugüne kadar ne hükümet, ne meclis, ne yargı, ne de halk hesabını sormamış ve Genelkurmay’ın süregelen diktatörlüğü emrinde varlıklarını sürdürebilmişlerdir. PKK’da aynı politikanın bir ürünü değil mi?
PKK’yı doğuran, besleyen, ana ve babaların başına belâ eden, Kemalistlerin egemenliğindeki gizli devlet, yani Genelkurmay’dır. Gerek Cumhurbaşkanı, gerekse Başbakan bu iğrenç oyunu bozabilmek için, kendilerinden hiç beklemediğim cesur ve kararlı bir adımla, bir hiç uğruna canlarını yitiren kardeşlerin daha fazla birbirlerini öldürüp yok etmelerinin önüne geçebilmek adına gereğini yapmaya karar vermeleri, Türkiye şartlarında takdir edilmelidir.
General ve subayların liderliğindeki Ergenekon Terör Örgütünün PKK ile olan işbirliği dikkatle ve ehemmiyetle irdelenmeli, sözde vatan adına canlarını veren yiğitlerimizin nasıl bir ihanete kurban gittikleri anlaşılmalıdır.
Ey elleri öpülesi eş ve analar!
Sizleri izledikçe kalbim dağlanıyor ve pis çıkarlar uğruna feda edilen gençlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerine dayanamıyorum. Sizleri ahlaksızca ve vicdansızca kullanmayı sürdüren CHP ve MHP gibi politik sorumlulara sığınıp yardım talep etmenizi ise, anlamakta zorlanıyorum. O bağlı bulunduğunuz dermeklerin birçoğu tarafından güdülerek, eş ve evlatlarınız gibi zalimlere peşkeş çekilip, üzerinizden politika yapılarak sömürülmenizi hazmedemiyorum.
Birçoğunuz türbanlı ama ne okuma, ne çalışma, ne de kamu alanı diye sınırlandırılan yasak bölgelere girme hakkınız bulunmaktadır. Oysa sizler; kutsal örtünüzü bir bez parçası olmakla aşağılayan, dışlayan, hor ve hakir gören bir devlet için canlarınızı feda etmiş ve ömür boyu yanan yüreklerinizin acısıyla elem bir yaşama mahkûm oldunuz. Ayrıcalık bir saygı görmeniz ve baş tacı edilmeniz gerekirken, sizleri kendileriyle eşit görmeyen Kemalist güruhun baskı ve hakareti altında ezilmeye devam etmenizi sindiremiyorum. Sizlere müstahak görülen bu aşağılanmanın ve ölen evlatlarınızın hesabını hükümetten ya da bir avuç çapulcu PKK’dan değil, Kemalist Genelkurmay’dan sormalı, tartışılması dahi mevzubahis olmayan temel haklarınızı mutlaka geri almalısınız...
Belki sizler, tıpkı ön safta savaşan askerlerin mutlak ölümü misali eş ve evlatlarınızı kaybederek öncülük etmenin kaderini yaşadınız. Ancak bundan böyle eş, çocuk, ana ve babaların acı çekmemeleri, dul ve yetim kalmamaları adına tarihi bu adıma kahretmeyin ve sinsi şeytanların sürdürmeye çalıştıkları haçlı entrikalarına pirim vermeyiniz.
Unutmayınız ki ortada ne bir vatan müdafaası, ne de bir düşman var. Kemalist ve ırkçıların işbirliği içindeki göstermelik karşılıklı dalaşmaları ve adilerce ödetilen acı bedeller var… Bu öylesine gaddar bir oyun ki, sağlık açısından gerçeği öğrenmemek belki çok daha iyi.
Sizler, bu Müslüman halkın seçkin ve liyakat sahibi üyeleri olarak, nefsi değil, Allah için sağlıklı düşünerek barbarların devam ettirmeye çalıştıkları tuzakları bozun ve gidişata sahip çıkın ki, artık Müslüman milletimizi daha fazla aldatamayacakları ve birbirine kıydıramayacakları onurlu duruşu sergileyin. Çünkü sizler, o seviyede insanlarsınız…
“Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma!” Nahl.127
“Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir. Onları da Allah'a amel-i salih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur.” Fatır.10
Ancak öylesine çirkin ve pespaye bir entrika içinde evlatlar kıydırılıyor ki, değil gözyaşları içinde ağıt yakmak, kendinizi uçurumlara atsanız dahi bu ihaneti unutabilmeniz mümkün değildir.
Adına “TERÖR” denilen ve yaklaşık otuz yıldır süren acımasız senaryonun kurgulayıcısı ve sorumlusu doğrudan devlettir. Çapulculardan müteşekkil PKK gibi acziyeti tartışılmaz bir örgütün onlarca yıl dünyanın en güçlü dördüncü ordusu ile baş edebilmesinin imkânsızlığı, takdir edilir ki görmemezlikten gelinemez.
Tamamen Genelkurmay’ın koruma ve gözetiminde olan Abdullah Öcalan, eğer tutuklu bulunduğu hapishaneden örgütüne direktifler yağdırıp aktif bir yönetim gerçekleştirebiliyor, hatta yol haritası planlayabiliyor ise, sorumlusu iktidarsız bir hükümet ve sefil bir PKK değil, mutlak muhatap Genelkurmay’dır. Ücra köşelerdeki kız çocuklarının türbanları ve Kur’an okumalarıyla ilgili muhtıralar yayınlayan Genelkurmay, neden APO’nun çalışmalarına destek verdiği sorgulanmadığı müddetçe, sorunu temelden çözebilmek mümkün değildir.
Unutulmamalıdır ki hükümet, teoride her ne kadar devlet ise de, maalesef Türkiye gibi Genelkurmay’ın diktasıyla yönetilen ülkelerde sadece rutin işleri yapmaktan öte hiçbir yetkileri bulunmamakta, tecrübe edinildiği üzere herhangi bir itirazda muhtıralarla karşılaşıldığı ve silahların çekilebildiği hatırlanılmalıdır.
Eski Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş’in devletin “gizli anayasa”sından söz ederek; “bütün politikaların tanrısıdır, anayasasıdır” itirafı, öyle üstü kapatılacak bir ikrar olmamasına rağmen; bugüne kadar ne hükümet, ne meclis, ne yargı, ne de halk hesabını sormamış ve Genelkurmay’ın süregelen diktatörlüğü emrinde varlıklarını sürdürebilmişlerdir. PKK’da aynı politikanın bir ürünü değil mi?
PKK’yı doğuran, besleyen, ana ve babaların başına belâ eden, Kemalistlerin egemenliğindeki gizli devlet, yani Genelkurmay’dır. Gerek Cumhurbaşkanı, gerekse Başbakan bu iğrenç oyunu bozabilmek için, kendilerinden hiç beklemediğim cesur ve kararlı bir adımla, bir hiç uğruna canlarını yitiren kardeşlerin daha fazla birbirlerini öldürüp yok etmelerinin önüne geçebilmek adına gereğini yapmaya karar vermeleri, Türkiye şartlarında takdir edilmelidir.
General ve subayların liderliğindeki Ergenekon Terör Örgütünün PKK ile olan işbirliği dikkatle ve ehemmiyetle irdelenmeli, sözde vatan adına canlarını veren yiğitlerimizin nasıl bir ihanete kurban gittikleri anlaşılmalıdır.
Ey elleri öpülesi eş ve analar!
Sizleri izledikçe kalbim dağlanıyor ve pis çıkarlar uğruna feda edilen gençlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerine dayanamıyorum. Sizleri ahlaksızca ve vicdansızca kullanmayı sürdüren CHP ve MHP gibi politik sorumlulara sığınıp yardım talep etmenizi ise, anlamakta zorlanıyorum. O bağlı bulunduğunuz dermeklerin birçoğu tarafından güdülerek, eş ve evlatlarınız gibi zalimlere peşkeş çekilip, üzerinizden politika yapılarak sömürülmenizi hazmedemiyorum.
Birçoğunuz türbanlı ama ne okuma, ne çalışma, ne de kamu alanı diye sınırlandırılan yasak bölgelere girme hakkınız bulunmaktadır. Oysa sizler; kutsal örtünüzü bir bez parçası olmakla aşağılayan, dışlayan, hor ve hakir gören bir devlet için canlarınızı feda etmiş ve ömür boyu yanan yüreklerinizin acısıyla elem bir yaşama mahkûm oldunuz. Ayrıcalık bir saygı görmeniz ve baş tacı edilmeniz gerekirken, sizleri kendileriyle eşit görmeyen Kemalist güruhun baskı ve hakareti altında ezilmeye devam etmenizi sindiremiyorum. Sizlere müstahak görülen bu aşağılanmanın ve ölen evlatlarınızın hesabını hükümetten ya da bir avuç çapulcu PKK’dan değil, Kemalist Genelkurmay’dan sormalı, tartışılması dahi mevzubahis olmayan temel haklarınızı mutlaka geri almalısınız...
Belki sizler, tıpkı ön safta savaşan askerlerin mutlak ölümü misali eş ve evlatlarınızı kaybederek öncülük etmenin kaderini yaşadınız. Ancak bundan böyle eş, çocuk, ana ve babaların acı çekmemeleri, dul ve yetim kalmamaları adına tarihi bu adıma kahretmeyin ve sinsi şeytanların sürdürmeye çalıştıkları haçlı entrikalarına pirim vermeyiniz.
Unutmayınız ki ortada ne bir vatan müdafaası, ne de bir düşman var. Kemalist ve ırkçıların işbirliği içindeki göstermelik karşılıklı dalaşmaları ve adilerce ödetilen acı bedeller var… Bu öylesine gaddar bir oyun ki, sağlık açısından gerçeği öğrenmemek belki çok daha iyi.
Sizler, bu Müslüman halkın seçkin ve liyakat sahibi üyeleri olarak, nefsi değil, Allah için sağlıklı düşünerek barbarların devam ettirmeye çalıştıkları tuzakları bozun ve gidişata sahip çıkın ki, artık Müslüman milletimizi daha fazla aldatamayacakları ve birbirine kıydıramayacakları onurlu duruşu sergileyin. Çünkü sizler, o seviyede insanlarsınız…
“Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma!” Nahl.127
“Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir. Onları da Allah'a amel-i salih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur.” Fatır.10
Etiketler:
Albay,
chp,
doğan güreş,
DTP,
dul,
genelev,
gizli anayasa,
kırmızı kitap,
MHP,
orgeneral,
PKK,
şehit,
yetim
31 Mayıs 2009 Pazar
Vatan sağolsun, ama….
Hangi vatan? Ruhun bedenden ayrılmasıyla ölüm nasıl gerçekleşiyor ise, adalet, bağımsızlık ve sadakatin olmamasıyla da ülkeyi kutsallaştıran vatan, ölü bir diyara dönüşür. Vatanı vatan yapan ve uğruna ölümü mukaddesleştiren; kendini halkına adamış bir devlet ve ortaya koyduğu adil siyasettir.
Halkların vatanları adına gösterdikleri cesur ve şehitsel fedakârlığı devletin ve yöneten politikacıların hissetmemesi, o vatanın kutsallığını yok etmekte, ölümcül mücadeleler ve akıtılan kanlar politik iğrenç çıkarlara peşkeş çekilerek, etiketlendirilebilmektedir. Canlarını veren yiğitler, hayatları yıkılan ebeveynler, dul ve yetim kalan eş ve çocuklar, parçalanan aileler devletçe tasa edilmiyor ve vefa duyulmayarak, ihanetsel gizli pazarlıklar yapılabiliniyor ise, o vatan, sanıldığı gibi hiçbir değer taşımamaktadır.
Binlerce ölümü, akan gözyaşı ve feryatları vicdansızca istismar ederek, duygu yüklü insanları bileyleyen devlet, düzenlediği törenler ve samimiyetsiz nutuklarla masa başında yapacağı pazarlıkta güçlü olabilmenin menfur hesabı içindedir.
Halk için var olmayan bir devlet, adaletsiz bir devlet için var olan bir halk; mutlaka yok olmaya ve parçalanmaya mahkûmdur…
'Vatan sana canım feda', 'Şehitler ölmez vatan bölünmez' ve 'akan kan bayrak için' gibi fevkalade ulvî kelimelerle galeyana gelen halkı politik emelleri uğruna coşturan bencil devlet, sadece kendi menfaatlerini düşünerek, merhametsiz ve adaletsiz varlığını sürdürme peşindedir.
Sözde bölücü ve terörist ilan ettikleri PKK’ya karşı savaşılıp on binlerce evladımız ve sokaktaki insanlarımız ölürlerken, nasıl oluyor da PKK, meclisteki temsilcileriyle meşrulaşabiliyor? Öyleyse askerlerimiz; kimin adına ve ne uğruna canlarını veriyor, neden geriye bıraktıkları acılara boğultulmakta ve hayat ışıkları söndürülmektedir?
PKK ya da DTP’nin Kürt toplumunu temsil ettikleri resmiyette de kabul edilmiş ise, bu savaş niye? Eğer etmiyorlar ise, PKK’nın mecliste ne işi var? Dağlardan önce, neden meclisteki PKK ve İmralı’daki APO etkisizleştirilmiyor? Devletin bağımsız olmayıp, batının müstemlekesi altında olmasından dolayı mı, barbar insan hakları ve demokrasi adına sinsice desteklenen sözde vekil teröristler baş tacı edilebiliyor?
Hatırlanacağı üzere; bir zamanların jakoben ve vahiy düşmanı Bülent Ecevit, laik ve Kemalist vekillerine talimat vererek, halkın seçtiği vekil Merve Kavakçı’yı, sırf türbanından dolayı ”Burası devlete meydan okunacak yer değil” direktifiyle meclisten attırmış ve milletin seçtiği Türk insanına vekillik hakkı verilmemişti. Bugün ise, devlete ve millete meydan okuyup, açıkça APO’yu ve güya teröristleri destekleyenler, diledikleri gibi ahkâm kesebilmekte, devlet ve millet bir yana, yargıya dahi meydan okuyabilmektedirler.
Bu, nasıl bir devlet; bu, nasıl bir rejim; bu, nasıl bir siyaset…
Her şart ve koşulda irtica adına vahye ve Müslümanlara saldıran ve yaşam hakkı tanımak istemeyen laik ve Kemalist devlet, vatanını bölmek ve milletin birliğini bozarak parçalamak isteyen laik PKK’ya karşı tavizkar ve koruyucu politikasını sürdürmektedir. Ne de olsa devlet aleyhine birinci derece tehlike irtica (İslam) değil mi?
AB’nin buyruğu ve gözetiminde sürdürülen gizli pazarlıkların bir an önce son bulmasını, dolayısıyla bir hiç uğruna canlarını veren asker ölümlerinin durdurulmasını temenni etmekteyim.
Ancak devlet, hükümet ve idareciler şunu çok iyi bilsinler ki; dostları PKK (DTP)’nın değil, bizzat kendilerinin öldürdükleri o yiğit askerlerimiz, ana, baba, eş ve çocuklarının kanları, gözyaşları ve ağıtları; hem bu dünyada hem de ahirette kendilerine cehennem olacaktır.
Milleti hem dinen hem de ırkken bölerek birbirine düşman kılan ateist bir rejim, sloganlarla vatanın bölünmüşlüğünü engelleyemez.
Gerçeği, yalnızca gerçeği okumaya ve muhakeme etmeye çalışınız…
Halkların vatanları adına gösterdikleri cesur ve şehitsel fedakârlığı devletin ve yöneten politikacıların hissetmemesi, o vatanın kutsallığını yok etmekte, ölümcül mücadeleler ve akıtılan kanlar politik iğrenç çıkarlara peşkeş çekilerek, etiketlendirilebilmektedir. Canlarını veren yiğitler, hayatları yıkılan ebeveynler, dul ve yetim kalan eş ve çocuklar, parçalanan aileler devletçe tasa edilmiyor ve vefa duyulmayarak, ihanetsel gizli pazarlıklar yapılabiliniyor ise, o vatan, sanıldığı gibi hiçbir değer taşımamaktadır.
Binlerce ölümü, akan gözyaşı ve feryatları vicdansızca istismar ederek, duygu yüklü insanları bileyleyen devlet, düzenlediği törenler ve samimiyetsiz nutuklarla masa başında yapacağı pazarlıkta güçlü olabilmenin menfur hesabı içindedir.
Halk için var olmayan bir devlet, adaletsiz bir devlet için var olan bir halk; mutlaka yok olmaya ve parçalanmaya mahkûmdur…
'Vatan sana canım feda', 'Şehitler ölmez vatan bölünmez' ve 'akan kan bayrak için' gibi fevkalade ulvî kelimelerle galeyana gelen halkı politik emelleri uğruna coşturan bencil devlet, sadece kendi menfaatlerini düşünerek, merhametsiz ve adaletsiz varlığını sürdürme peşindedir.
Sözde bölücü ve terörist ilan ettikleri PKK’ya karşı savaşılıp on binlerce evladımız ve sokaktaki insanlarımız ölürlerken, nasıl oluyor da PKK, meclisteki temsilcileriyle meşrulaşabiliyor? Öyleyse askerlerimiz; kimin adına ve ne uğruna canlarını veriyor, neden geriye bıraktıkları acılara boğultulmakta ve hayat ışıkları söndürülmektedir?
PKK ya da DTP’nin Kürt toplumunu temsil ettikleri resmiyette de kabul edilmiş ise, bu savaş niye? Eğer etmiyorlar ise, PKK’nın mecliste ne işi var? Dağlardan önce, neden meclisteki PKK ve İmralı’daki APO etkisizleştirilmiyor? Devletin bağımsız olmayıp, batının müstemlekesi altında olmasından dolayı mı, barbar insan hakları ve demokrasi adına sinsice desteklenen sözde vekil teröristler baş tacı edilebiliyor?
Hatırlanacağı üzere; bir zamanların jakoben ve vahiy düşmanı Bülent Ecevit, laik ve Kemalist vekillerine talimat vererek, halkın seçtiği vekil Merve Kavakçı’yı, sırf türbanından dolayı ”Burası devlete meydan okunacak yer değil” direktifiyle meclisten attırmış ve milletin seçtiği Türk insanına vekillik hakkı verilmemişti. Bugün ise, devlete ve millete meydan okuyup, açıkça APO’yu ve güya teröristleri destekleyenler, diledikleri gibi ahkâm kesebilmekte, devlet ve millet bir yana, yargıya dahi meydan okuyabilmektedirler.
Bu, nasıl bir devlet; bu, nasıl bir rejim; bu, nasıl bir siyaset…
Her şart ve koşulda irtica adına vahye ve Müslümanlara saldıran ve yaşam hakkı tanımak istemeyen laik ve Kemalist devlet, vatanını bölmek ve milletin birliğini bozarak parçalamak isteyen laik PKK’ya karşı tavizkar ve koruyucu politikasını sürdürmektedir. Ne de olsa devlet aleyhine birinci derece tehlike irtica (İslam) değil mi?
AB’nin buyruğu ve gözetiminde sürdürülen gizli pazarlıkların bir an önce son bulmasını, dolayısıyla bir hiç uğruna canlarını veren asker ölümlerinin durdurulmasını temenni etmekteyim.
Ancak devlet, hükümet ve idareciler şunu çok iyi bilsinler ki; dostları PKK (DTP)’nın değil, bizzat kendilerinin öldürdükleri o yiğit askerlerimiz, ana, baba, eş ve çocuklarının kanları, gözyaşları ve ağıtları; hem bu dünyada hem de ahirette kendilerine cehennem olacaktır.
Milleti hem dinen hem de ırkken bölerek birbirine düşman kılan ateist bir rejim, sloganlarla vatanın bölünmüşlüğünü engelleyemez.
Gerçeği, yalnızca gerçeği okumaya ve muhakeme etmeye çalışınız…
4 Kasım 2008 Salı
BÖLÜCÜLER
29 Ekim Cumhuriyet bayramı kutlamalarında Kemalist subayların ayrılıkçı söz ve davranışları fevkalade vahamet içerse de; gerek cumhurbaşkanlığı, gerek hükümet, gerek genelkurmay ve gerekse medya hiç tepki göstermemiş ve yıkıcı subaylarla ilgili soruşturma başlatılmayarak, gerekli müeyyide uygulanmamıştır. Bizzat yaşadığımız etnik terör ve bölücülükle ülkemizin neredeyse her yerinde ölüm, gözyaşı ve feryatlar yeri göğü inletirken, vatanları uğruna şehit edilenlerin geriye bıraktıkları yetimlerin örtülerine düşman olan subayların faşist davranışları, ne acıdır ki mükafatlandırılmıştır.
Dini, inancı, ırkı ve etnisitisi her ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her bireyin eşitlik ve özgürlükleri kaçınılmaz evrensel haklarıdır. Kemalist subayların öfke ve kin kusan protestoları, olmayan cumhuriyeti ve demokrasiyi ispatlamış, dolayısıyla Kemalist olmayanlara özgürlük gibi bir hakkın bulunamayacağı defaten ortaya konmuştur. İslam’a ve simgelerine karşı aşırı tahammülsüzlük gösteren Kemalistler, temel felsefeleri olan Allah, Peygamber ve vahiy düşmanlıklarını göstermekten kaçınmamakta, özelikle askeri okullarda yetiştirilen evlatlarımız, bu esasta eğitim gördüklerinden kendi Müslüman halklarına, hatta silah arkadaşlarına dahi hasım bir kökten Kemalist olabilmektedirler. Sözde bilim ve çağdaşlık hilesiyle egemen olan Kemalist eğitim devrimleştirilmeli ve cihanşümul bir eğitim seferberliği başlatılarak, huzur, barış, birlik ve beraberlik için gerekli “olmazsa olmaz” farklılıklar herkesçe sindirilmelidir.
Müslümanların taktıkları türbanın niteliği, eğer Hıristiyan rahibelerin taktıkları türban olsaydı, sanırım o subaylar kesinlikle rahatsız olmaz, bulundukları kutlamaları terk etmeyerek ve kazanana ödül vermekten de kaçınmayarak, saygıda kusur etmezlerdi. Sadece iki ilimizde (Şanlıurfa ve Denizli)’de kutlu doğum haftasını kutlayan kızlarımız örtülü diye, hükümete muhtıra verebilen bir Genelkurmay, aynı tarihte sokak defilelerinde bikiniyle mankenlik yapan 10-12 yaşlarındaki kızlarımızı seyreden sübyancı ve sapıkların tahrik olmalarına tek bir eleştiri getirmeyebilmişlerdir.
Kinsel düşünce ve hareketlerle milletimizi bölen ayrılıkçıların mevki ve rütbeleri; milletimizin birliğinden ve barışından üstün sayılmamalı ve adalet katledilmeyerek devlete düşman kitleler oluşturulmamalıdır.
Tarihteki yanlışlardan ve tecrübelerden ders almayanların yönetmekte olduğu devletler, mutlaka acı ve dehşet içinde yıkılmaya mahkumdurlar.
”Kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir.” Gascoigne
Dini, inancı, ırkı ve etnisitisi her ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her bireyin eşitlik ve özgürlükleri kaçınılmaz evrensel haklarıdır. Kemalist subayların öfke ve kin kusan protestoları, olmayan cumhuriyeti ve demokrasiyi ispatlamış, dolayısıyla Kemalist olmayanlara özgürlük gibi bir hakkın bulunamayacağı defaten ortaya konmuştur. İslam’a ve simgelerine karşı aşırı tahammülsüzlük gösteren Kemalistler, temel felsefeleri olan Allah, Peygamber ve vahiy düşmanlıklarını göstermekten kaçınmamakta, özelikle askeri okullarda yetiştirilen evlatlarımız, bu esasta eğitim gördüklerinden kendi Müslüman halklarına, hatta silah arkadaşlarına dahi hasım bir kökten Kemalist olabilmektedirler. Sözde bilim ve çağdaşlık hilesiyle egemen olan Kemalist eğitim devrimleştirilmeli ve cihanşümul bir eğitim seferberliği başlatılarak, huzur, barış, birlik ve beraberlik için gerekli “olmazsa olmaz” farklılıklar herkesçe sindirilmelidir.
Müslümanların taktıkları türbanın niteliği, eğer Hıristiyan rahibelerin taktıkları türban olsaydı, sanırım o subaylar kesinlikle rahatsız olmaz, bulundukları kutlamaları terk etmeyerek ve kazanana ödül vermekten de kaçınmayarak, saygıda kusur etmezlerdi. Sadece iki ilimizde (Şanlıurfa ve Denizli)’de kutlu doğum haftasını kutlayan kızlarımız örtülü diye, hükümete muhtıra verebilen bir Genelkurmay, aynı tarihte sokak defilelerinde bikiniyle mankenlik yapan 10-12 yaşlarındaki kızlarımızı seyreden sübyancı ve sapıkların tahrik olmalarına tek bir eleştiri getirmeyebilmişlerdir.
Kinsel düşünce ve hareketlerle milletimizi bölen ayrılıkçıların mevki ve rütbeleri; milletimizin birliğinden ve barışından üstün sayılmamalı ve adalet katledilmeyerek devlete düşman kitleler oluşturulmamalıdır.
Tarihteki yanlışlardan ve tecrübelerden ders almayanların yönetmekte olduğu devletler, mutlaka acı ve dehşet içinde yıkılmaya mahkumdurlar.
”Kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir.” Gascoigne
Etiketler:
başörtü,
bölücü,
cumhuriyet,
Genelkurmay,
subay,
şehit,
türban
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)