9 Aralık 2009 Çarşamba

“Vatan, Millet” tekerlemelerine devam edin bakalım…

Halk düşmanı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin “Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, irticayla mücadele” ve birçok darbe plânları hazırlayıp, öğrenci çocukları dahi katletmeyi tasarladıkları belgeler ve maddi kanıtlarla aşikârken, alçakça kıyılan 10 askerimizin canilerini arama ve bilinen terör örgütlerine yamama hilesi, geçmişte olduğu gibi hiç kimseyi inandırmaya yetmeyecektir.

“Vatan bölünmez, şehitler ölmez” gibi sinsi ve samimiyetsiz sloganlarının bayraktarları tarafından katledilen askerlerimiz, artık şüphe götürmez gaddar emelleriyle hem vatanı bölmekte, hem de vatanı koruyan yiğitleri kahpece şehit ederek, efendileri şeytanın yolunda hızla ilerlemektedirler.

Org. Şener Eruygur, Org. Hurşit Tolon ve Tuğgeneral Veli Küçük’ü cepheye sürerek, kendilerini gizleyen ele başlar; öylesine ürkütücü bir yapı hazırlamışlar ki, ’A’ darbe planı deşifre olursa ’B’ planı, eğer ’B’ planı deşifre olursa da ’C’ ve ’D’ darbe planlarını yedekte bulundurdukları ve tüm ’deşifre’ olasılıklarını düşündükleri ortaya çıkmıştır.

Acaba hunharca katledilen askerlerimiz, diri diri yakılan kızımız, öldürülen öğrencimiz ve yurtta çıkarılan onca eylem; hangi planın bir sonucuydu? Bundan sonra devreye sokacakları planlarındaki saptadıkları hedefler nedir?

Ataist askeri, sivil, üniversite, medya ve politikacı üst ve alt herkesin içinde bulunduğu örgütlenme, ancak milletin insani ve vicdani bir bütünlük içinde bir araya gelmesiyle çöker. İktidarsız bir hükümet, tehdit altındaki savcı ve yargıçlarla dehşetsi çeteyi bertaraf edebilmek mümkün değildir.

Bizzat örgütün merkezinde olan ve ihanetsel isyanları planlayan emekli kuvvet komutanları Org. İbrahim Fırtına, Org. Aytaç Yalman ve Oramiral Özden Örnek’in tartışılmaz elebaşlılıkları, göstermelik bir sorguyla örtbas edilebiliyor, Alb. Dursun Çiçek salıveriliyor, Org. Hurşit Tolon ve Şener Eruygur tahliye edilebiliyor ise; çok daha derin şokları ve felaketleri yaşayacağımıza bir tereddüt bulunmamalıdır.

Hiç kimse ama hiç kimse, PKK ya da sol terör örgütlerini hedef alarak, asıl düşmanları saklama arayışına girmemeli, propagandasal pis entrikalarına alet olup, yarın ağlayacaklar arasında yer almamaya dikkat etmelidir.

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik cenapları olan Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin, apo’dan dahi daha bölücü ve tehlikeli oldukları unutulmamalıdır. Apo illegal ve zindanda, onlar ise legal ve özgür olup, kendilerine gönül vermiş masum halkımızı insafsızca sömürerek, terör belâsının provokatörleri ve darbecileri motive edenlerdir.

CHP ve MHP’lileri peşin hükümlerden uzak serinkanlı bir muhakemeyle liderlerini ve güttükleri politikaları sorgulamalarını ve yakın bir gelecekte sıranın kendilerine yahut çocuklarına geleceklerini düşünerek, insani bir yargıya varmalarını öğütlüyorum.

Türkiye’deki her felaketin sorumlusu; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir, başka hiçbir adresi aramayınız… Bulsanız da kışkırtan yine onlardır.

Gandhi’nin ifade ettiği gibi “Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür.” sözünü ilke edinerek, bedeli her ne olursa olsun insan olmanızdan haksızlık karşısında asla susmayın ve hiç kimseden korkmayınız.

8 Aralık 2009 Salı

‘Dostum ve arkadaşım’ iltifatları yeterli…

Millet olarak nasıl bir lanetle karşı karşıyayız ki içeride Atatürk, dışarıda ABD’ye kul olmaktan sıyrılamıyor, varlıklarını kurtarıcı tazimiyle zihinlerimize ve kalplerimize işleyerek, sözlerini tanrısal bir mutlakmış değerinde inanıp itaat edebiliyoruz. Madem öyle; Atatürk ve ABD’nin neden terör musibetinden, ekonomik sıkıntılardan, felaketlerden, ayırımcılıktan, can ve mal kayıplarımızdan kurtaramadığını hiç sorgulamıyoruz.

Zamanında dünyaya hükmetmiş milletimiz; bugün Obama’nın Başbakanımızı nasıl karşıladığını, 1 saat 40 dakika görüşme lütfunda bulunduğunu, çift limuzinle Beyaz Saraya götürüldüğünü ve yemek verdiği gibi son derece aşağılık bir kompleksle övünebiliyor ise, o millete, hükümetine, aydınına ve medyasına kim saygı gösterir? Sanki T.C’ nin önceki hükümetlerinde de tablo aynı değil miydi? Peki, Obama geldiğinde Türkiye’de durdurulan hayata mukabil bir karşılık verildi mi sorusunu, sanırım birçoğunuzun sorgulayacaktır.

Başbakan Erdoğan’ın kuvvetli umutlarla yaptığı ABD ziyareti ve Obama görüşmesi, ABD’nin merhametten ve adaletten nasip almamış oportünist ve emperyalist politikasının hiç değişmediği ifadelerden anlaşılmış, ancak her zamanki gibi Türkiye lehine şovsal bir atraksiyondan öte bir sonuç çıkmayacağı kabirdekilerce de kavranabilmiştir.

Ne acıdır ki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş mühürlüler, fevkalade anlaşılabilir mesajları öyle saptırarak yorumlayabilmektedirler ki, ABD’nin PKK’yı düşman bellediği, terörist faaliyetlere karşı savaşma anlamında dünyanın neresinde olursa olsun birlikte hareket edileceğini, Türkiye’nin vazgeçilemez dost bir müttefik olduğunu, v.s,v.s.

Yıllardır süregelen beyhude sözler, her ABD ziyaretinin klişeleşmiş “sırt sıvazlayıcı” vaatlerden öte hiçbir eylem taşımamakta, sözde terör adına on binlerce km uzaklıktan Afganistan, Pakistan ve Irak’a topyekûn saldırırlarken, bizzat işgal ettikleri Irak’ta üslenen PKK’yı, müttefiki Türkiye’ye tercih ederek, Kuzey Irak’tan çıkmasında yahut etkisizleştirmesinde tek bir adım dahi atılmamaktadır. Çünkü amaçladıkları emperyalist hedefler için, PKK’yı Türkiye’ye karşı joker niyetle şantaj ve tehdit olarak kullanmaktadırlar.

Ne PKK, ne ekonomik çıkarlar, ne AB üyeliği, ne Karabağ ve Filistin işgali, ne de Kıbrıs meselesi Obama’yı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Obama’yı, ABD’nin değişmez politikası olan Afganistan, İran ve Ermenistan tasa etmekte, ancak barbar stratejileri doğrultusunda olabilecek müstemlekesel bir itaat Türkiye’yi değere tabi tutmaktadır.

Afganistan’a muharip asker gönderecek misin; İran’a olacak ambargo ve saldırıda ABD’nin yanında yer alacak mısın; işgal edilen Azerbaycan topraklarından Ermenistan’ın geri çekilme edebiyatını bir tarafa bırakıp, anlaşmayı meclise götürerek, diplomatik ilişkilere başlayacak ve kapıları açacak mısın; her şart ve koşulda ABD’nin çıkarlarını koruyacak ve üzerine düşeni yapacak mısın? Gerisi palavra…

Başbakan Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte yaptığı görüşme bildirgesinin dışındaki açıklamaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığı, birlikte dile getirmedikleri konuları tek taraflı açıklamanın hiçbir inandırıcılığı olmadığını düşünüyorum. Ancak Irak işgali öncesi yapılan ihanetsel pazarlıkların bir benzeri yapıldı mı, doğrusu bilemiyorum. Başkan Obama’nın, Başbakan Erdoğan konuşurken yüzünün aldığı sert ve manalı bakışın yorumunu sizlere bırakıyorum.

Neden muhatap olarak APO değil de Obama ile işbirliğine girişildiği ve yardım dilenildiği, sanırım terörü önlemek ve akan kanı durdurmak istenmeyişindendir. APO terörist ise, Obama nedir? ABD nasıl terörsel işgal ve saldırılarla besleniyor ise, Türkiye’deki güçlerde aynı taktiği uygulamaktadırlar.

Dünkü yazımda Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine dikkat çekmiş, tutuklanan ve deşifre olanların hiçbir önem arz etmediği ve organize örgüt tamamıyla ele geçirilmeden terörün, katliamların, provokasyonların, cinayetlerin ve can yakan gösterilerin önünün kesilemeyeceğini vurgulamış, her ne olursa olsun “açılım” projesinin hızla sonuçlandırılmasını, böylece kandan ve terörden beslenenlerin gıdalarının kesilmesi önemini işaret etmiştim.

Bugün yedi askerimiz şehit, üç askerimizde ağır bir şekilde yaralandığı halde faillerin hiçbir izine rastlanamaması, sizce normal mi? Fevkalade hassas güvenlikten geçmiş ve özenle seçilmiş MİT elemanları dahi terör örgütünün üyesi olabiliyorsa, düşünün nasıl bir tehdit ve tehlike içinde yaşadığımızı!

Hiçbir terör örgütü onca askerimizi şehit edip, tek bir kanıt bırakmadan ortadan kaybolamaz. Hani nerede istihbarat, radarlar, helikopterler ve güvenlik güçlerimiz? Hrant Dink’in katilini birkaç saatte yakalayan devlet, 10 askerinin canilerini ele geçiremiyor mu? Eğer öyleyse PKK ya da başka bir terör örgütünü değil, ya içine bakmalı ya da beklenti içindeki dost ve müttefik yabancıya!

Kimliği açık ama özenle korunmaya çalışılan asıl düşmanın üzerine cesaretle gidilmez ise, daha çok canlar yanacak, analar, babalar, eşler ve çocuklar ağlayacak…

Atatürk’e ve Obama’ya değil, Yaratıcınız Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yetecektir.


6 Aralık 2009 Pazar

Adres Tapınak Şövalyeleri…

İçeriği bilinmeyen gizli bir pazarlık sonucu ABD’nin Kuzey Irak’ı, Türkiye kökenli Kürtlerden ve PKK’dan arındırmak maksadıyla Başbakan Erdoğan’la yaptığı işbirliği neticesi ülke yararına fevkalade olumlu sonuçlar doğuracak olan “açılım” girişiminde gerekli kararlılığı gösteremeyen hükümet, faşist ve bölücü CHP ve MHP’nin tuzağına düşmek suretiyle DTP’yi hedef alması, bugün yaşadığımız ve gelişerek daha da korkunç felaketlere yol açacak cehennemsi kapıyı aralamasına neden olmuştur.

Hükmettikleri despot ve ırkçı politikalarla PKK’yı doğuran, büyüten ve Türkiye’nin başına belâ eden Anıtkabirin Tapınak Şövalyeleri (ATŞ), resmiyette düşman ancak kapalı kapılar ardında müttefik sayarak taşeron kullandıkları PKK’yı, APO’nun hücresi bahane edilerek yeniden organize etmeleri, başka bir adres aramaya gerek bırakmayacak açıklıktadır. Ne var ki pazarlıklı sorgulanmaları ve serbest bırakılmaları, kendilerini büsbütün azdıracak bir teşviki tetiklemektedir.

İhanetlerinin ve acımasızlıklarının deşifre edilmesiyle bir bir tutuklanan ve yargı önüne çıkarılıp dokunulmazlıkları yıkılarak fevkalade zor dönem geçiren ATŞ, millet indindeki güvensizliklerini ve hasımlıklarını örtbas edebilme gayesiyle PKK’yı sokağa döküp, halkın mal ve can güvenliklerini büyük tehdit altında bırakarak, hükümeti erken seçime ve iktidardan uzaklaştırma stratejisini uygulamaya koymuşlardır.

Milletimizin kalbi olan TSK’yı öyle sömürmektedirler ki, çocuklarımızın topluca katledilme planlarının dahi yer aldığı terörist organizasyonlar ortalığı kasıp kavururken; güya “Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen asimetrik psikolojik harekât” gibi hainlikleri manipüle etmeye yönelik bir yaklaşım, ihanetleri gizlemeye yeterli olmayacaktır. Bu milletin her bir ferdi, TSK’nın bir üyesi olma şerefiyle ödüllendirilmiş, dolayısıyla hiçbir saptırma, insanlarımızı gerçeklerin üzerine gitmekten alıkoymayacaktır.

“Böl, parçala ve yönet” felsefiyle iktidarlarını yürüten putperest jakobenler; toplumsal birlik ve bütünlüğü, huzur ve güvenliği, halkın egemenliğini zorba iktidarlarının kaybı düşünmekte, dolayısıyla şeytani ne kadar hile var ise sırasıyla devreye sokmaktadırlar.

Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet ve parti, tüm sorunların üstesinden gelebilecek adaletsi bir çözümü başarabilecek cesaret ve kararlıkta değillerdir. Gerek ABD gerekse AB’nin dayatmasıyla yol alamayacakları aşikârdır.

Genelkurmay’ın diktatörlüğü ve ona bağlı ATŞ’nin hâkimiyetine son verilmeden, yargının ideolojik yapısı ortadan kaldırılmadan, gerek bürokratların gerekse sokaktaki insanların alt yapıları hazırlanmadan, yanlışın üzerine doğrudan gidilmeyerek ürkekliğin olumsuzluklarından kurtulmadan düzlüğe çıkabilmek, dini, ırki, zihni ve kalbi ayrılıkları yok edebilmek imkânsızdır. Önce yekvücudu sağlayacak anahtarın adı konulsun ve o çerçevede bir araya gelinerek aykırılıklar giderebilsin…

Ortak bir barış ve uzlaşıya sürekli karşı çıkan CHP ve MHP’nin, acaba ırkçı ve ulusçu argümanlarından başka her tarafın razı olabileceği bir çözüm anahtarları var mı? Sokaktaki insanlar yakılırlarken, öldürülürlerken ve malları zarara uğratılırlarken; çözümleri “dersim” gibi toplu bir vahşet mi? Zaten itiraf etmediler mi?

Hiçbir şehit yakını, o onura ihanet edercesine mason CHP ve ırkçı MHP’nin provokasyonlarına alet olmamalı, nefsi değil rahmani, bireysel değil toplumsal düşünmelidirler. Çıkarcı hiçbir acımasıza kendilerini kullandırmasın, o gözyaşlarının ve yanan kalplerinin müsebbiplerinin ırkçı ve ulusalcı barbarların olduğunu akıllarından çıkarmasınlar.

DTP’nin kendileri gibi ilkesiz ve ödün vereceğini sanan hükümet, asla “açılım ve barış” serüvenine girmemeli, girdiyse de bedelini ödeyecek cesaret ve kararlılığı göstermeliydi. Ancak oy kaybı telaşı içinde olan bir anlayıştan samimi ve insancıl bir adım beklenemez…

Oysa bırakın oy kaybını, Türkiye’ye barış, huzur ve güven getirmesinden iktidara kavuşacak ve söküp atılamaz bir güce ulaşacaktı. Masum bir insanın canı, hükümet olmaktan daha önemli değil mi? Ne var ki söz konusu açılım hükümetin samimi duygularla programladığı bir çözüm değil, yabancıların dayatmasıyla olgunlaştığı bir paket olduğundan geri tepti.

Yıllardır binlerce insanın öldüğü, ailelerin parçalandığı ve göçmenlerin oluştuğu bir terör ülkesi olduğumuzu, sanırım etrafını güvenlik çemberleriyle kuşatmış derebeyliler umursamıyor. Hukukun, meclisin, anayasanın ve ceza yasalarının olduğu bir ülkede; hiçbir parti kapatılmamalı, suç işleyenler cezalandırılmalıdırlar.

Halkın seçtiği DTP’yi kapatmak, açık bir cinayet, malları yağmalanan ve kanları dökülen sokaktaki vatandaşlara gaddar bir düşmanlıktır. DTP’nin kapatılma kararını verecek yargıçlar ve taraftar politikacılar, acaba sıradan vatandaşlar gibi korumasız dolaşacaklar mı? Gerek yargı gerekse siyaset; vatandaşın mal ve can güvenliğini sağlayacak hassasiyeti dikkate alarak, kararlarını ve politikalarını düzenlemelidirler.

Neden açılım müjdesinin habercisi Cumhurbaşkanı Gül susuyor? Halkının korku ve panikle kaçıştığı, yakılıp öldürüldüğü ve ortalığın karıştığı bir anda Başbakan Erdoğan’ın ABD ve Meksika ziyareti daha mı önemli?

“Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir.” Anatole France


5 Aralık 2009 Cumartesi

İster darbe, ister katliam; her şey hakkınız…

Anıtkabir tapınak şövalyelerinin hükmettiği bir ülkede cumhurbaşkanlığı, meclis, hükümet ve partilerin kuklasal varlıkları çok can acıtsa ve sabır duvarlarını yıkıp geçse de; millet olarak ancak layık olduğumuzla idare edileceğimize şüphe olmadığı, YAŞ kararlarıyla bir kez daha ispatlanmıştır.

Aylardır ülkeyi çalkalayan ”irtica” planlarıyla hükümete ve Müslüman halka savaş açıp her türlü terörist eylemi meşru sayan tapınak şövalyelerinin hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak meydan okuyuşları, sözde TSK’nın temel yapısını ve disiplinini bozacak şekilde irticai tutum ve davranışları gerekçesiyle iki subayını ihraç edebilmesi, benim gibi gerçeği görmezlikten gelmek isteyen ahmaklara verilen okkalı bir cevaptır…

Terör örgütü kurmak, toplu kıyımlar gerçekleştirmek, cinayetler, suikastlar, komplolar, provokasyonlar ve akla gelebilecek her türlü organize suçu işleyen ve halkı isyana teşvik eden subaylar, özellikle tutuklu subaylar değil de, Yaratıcı’ya, vahye ve Peygambere tutkulu vatansever subayların ordudan atılabilmeleri, aslında hiçbir yoruma gerek bırakmayan putperest bir totalitarizmi ortaya koymaktadır.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında alınan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı vicdanları doğrayan karar; körleri, sağırları ve duyarsızları uyandırmaya yetmiyor ise, daha beterini hak ettikleri muhakkaktır.

Meydanlarda ve ekranlarda hukuk ve adalet, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve bağımsızlık adına ahkâm kesen Başbakan ve Cumhurbaşkanı; neden Askeri Şura’da hesap soramıyor ve onların emri doğrultusunda alınan kararlara sessiz kalıp, onaylayabiliyorlar?

Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı Askeri Şura’da alınan kararlara izin verip de, “istemem ama yan cebime koy” misali sonradan koyduğu şerh parafları ne anlam ifade ediyor ve bugüne kadar bir yaptırımı olmuş mu?

Bu millet aşağılanmayı ve aldatılmayı hak ediyor olmalı ki, umutla seçtikleri oyuncular tapınak şövalyeleri diktasında kukla varlıklarını sürdürebilmekte ve rutin işlerden sorumlu yükümlülüklerini yerine getirebilme gururuyla böbürlenebilmektedirler.

Genelkurmay’daki ihanetsel entrikaları deşifre eden ihbarcı subaylara mesajım odur ki; hukukun, adaletin ve bağımsız bir yargının olmadığı, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere meclisin ve hükümetin o şikâyet ettikleri Genelkurmay diktasında görev yaptıkları gerçeğiyle muhakeme ederek, hukuksal ve adaletsel duyarlılıklarını gözden geçirmeleridir.

Yalan ve ihanet üzerine inşa edilmiş bir yapıda; hak, hukuk, adalet, siyaset, dürüstlük ve onurlu bir erdemlik var olmaz…

4 Aralık 2009 Cuma

Hala istifa etmeyi düşünmüyor mu?

Astsubaydan kuvvet komutanlarına; kara, deniz, hava ve jandarma komutanlığında ayyuka çıkan onca belgeler, entrikalar, cinayetler, komplolar, yasa dışı örgütlenmeler ve isyanlarla çalkalanan Türkiye’de, hukuk devletinin bekası, milletin huzur ve güveni için Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un istifa etmede direnmesi, vatandaşın can güvenliği ve hukukun ayaklar altına alınıp adaletin lağvedilmesi açısından fevkalade vahim bir sonuçtur. Neden feodalist bir “tabela cumhuriyetçiliğinden” kurtulamıyoruz?

Cumhurbaşkanı, meclis ve hükümetin anayasal hakkı olan Org. Başbuğ’u görevden alma cesaret ve kararlılığını gösterememesi despot güçleri körüklemekte, gerek TSK gerekse milletin adalete olan güveni ortadan kalkarak, ihanetsel daha korkunç plan ve arayışların önü açılmaktadır.
Türkiye Halkı, iktidarsız bir hükümetin çaresizliğiyle umutlarını yitirmemeli, Genelkurmay komutanlığından fışkıran suçluların sorumlusu Org. Başbuğ’u, hak ve adalet adına ya görevden almalı ya da hiçbir kaosa neden olmaksızın istifaya zorlamalıdır.

Her gün deşifre olan ihanetler bir yana, Genelkurmay’ın yargıyı da baskı altında tutarak ideolojisi doğrultusunda yönlendirmesi, seksen milyonluk Türkiye’ye yapılabilecek en acımasız düşmanlıktır.

Düşünce ve inançlar ne olursa olsun amaç; milleti, vatanı ve devleti koruyup kollamak ve muhafaza etmek ise, zerrecik bir helale neden olabilecek kaygılara yer verilmemeli, basıncın absorbe edilebilmesi için gerekli fedakârlığın yapılması kaçınılmaz olmalıdır.

Artık hiçbir şeyin örtbas edilemeyeceği, savsaklanamayacağı ve hoş görülemeyeceği bir süreçteyiz. Mevki, rütbe ve makamı ne olursa olsun herkes üzerine düşen görevi yapmalı, canlarını gencecik yaşta veren yiğitlerin milleti ve vatanı uğruna ispatladıkları aşkın birazını rütbelilerde duymalıdır.

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un dünyadan göç eden şehitleri hissederek, vicdanının sesini dinleyip istifa edeceğine inanıyorum.

Bu vatan, hukuk ve adalet; asla kişilere peşkeş çekilmemelidir.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar…

İsviçre'deki ''minare'' referandumuyla ilgili davul misali gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.

Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.

Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.

Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?

Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.

Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?

Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.

Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…

İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?

Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.

Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…

Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…

Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.

Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?

Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…

Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…

Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?

“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda

1 Aralık 2009 Salı

Üniversitenin terörist, sokağın mucit yetiştirmesi…

Akılcı teorileri darmadağın eden kader; artık üniversitelerin bilime odaklı akademisyenleri değil meclise ve millete düşman bölücü teröristleri büyüttüğü apaçık ortada olup, özellikle ülkemizdeki rektör ve öğretim görevlilerin totaliter acımasız güçlerce örgütlenip, bilime tamamen aykırı aylıkçı terörizme meyletmeleri, şüphesiz laik ve putperest eğitimin oligarşi yapılanmasındandır. Kurşunu oydan, Genelkurmay'ı meclisten güçlü sayan üniversitelerin bilim yuvaları olabilmeleri mümkün mü?

Öğrettikleri şeylerden bihaber ve temellerini sorgulamayan ezbercilerin köhneleşmiş düşünce ve ilkeleri bilimden uzaklaşıp statükoya meylederek, icatlarıyla değil terörist ya da politik faaliyetleriyle adlarından söz ettirmeleri, neden insansal ve bilimsel değerlerin yok edildiğine açık bir kanıttır. Einstein, öğretmenlerine hiç saygı duymazdı. Diğer tüm mucitler gibi çoğunun muallel ve öğrettikleri şeylerin ne olduklarını bilmeksizin engelli ve hastalıklı nesiller yetiştirerek, barbar bir güce ve tahammülsüz bir düşünceye yoğunlaştırmaları; ilimsiz, duyarsız, vicdansız ve merhametsiz yığınların çoğalmasına sebep olmuştur.

Hiçbir şey bilmeyen despot ve ezberci eğiticilerin; öğrencilerin önünü açabilmesi ve yeteneklerini ortaya çıkarabilmesinin imkânsızlığı ortadadır.

Silahlı terör örgütü kurarak, halkın oylarıyla seçtiği TBMM’ni ortadan kaldırmak ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs ederek, halkın arasına fitne sokmak suretiyle dini ve ırki çatışmaları kışkırtmak, ülkeyi infiale ve kosa sürüklemek, hatta müzeye yerleştirdikleri patlayıcı bombalarla çocuklarımızı katledebilecek kadar gözleri dönmüş canavarlardan bilim adamı olabilir mi?

Ataist diktatör Genelkurmay’ın bir gücü olarak silahlı terör örgütlerinin yöneticileri olan üniversite kurucuları, rektörleri ve öğretim görevlilerin halkı isyana teşvik ederek, ülkeyi kana bulama girişimleri; hangi bilimsel teorinin bir gereğidir?

Bilimin yüceliğine kara çalan bu ucubelerin yönettiği ve görev yaptığı üniversitelerde okuyan gençlerimiz, ancak terörist olma yolunda ilerleme kaydetmektedirler. Bedrettin Dalan ve Mehmet Haberal gibi acımasız teröristlerin üniversitelerinden erdemli, barışçı ve insanlığa fayda sağlayacak öğrenciler yetişebilir mi?

Nasıl oluyor da ebeveynler; Başkent Üniversitesi, İstek Vakıf Okulları ve Yeditepe Üniversitesi gibi terörist kurumlara milyarlarca ödeyerek, çocuklarının terörist birer zorba olabilmeleri için yarışabiliyorlar?

Gerek asker gerek gazeteci gerekse bilim adamı kisvesindeki terör üyesi gölgeler; ahkâm kestikleri gibi cesur değil öyle korkaktırlar ki, sözde aydınlık adına savundukları davalarına bile ihanet ederek ideallerini inkâr edebilmekte, meydanlarda, kameralar karşısında ve perde arkasında savurdukları ve organize ettikleri fikirlerini sergileyemeyerek, hapishanelerde bile yatmamak için çeşitli dalaverelerle hasta oldukları hilesiyle saklanacak bir “in” arayışını sindirebilmektedirler. Haydi, meydan okumayı sürdürseler ya…

İşte bu korkak sefillerin peşlerine düşerek çağdaşlık ve aydınlık adına halkıyla savaşmayı göze alan yığınlar; “madem haklısınız, neden mücadelenizi dimdik sürdürmüyorsunuz” hesabını sormuyor ve uğruna canlarını vermeye hazır çapulcuların çıkarcı niyetlerini muhakeme edemiyorlar.

“Haksızlık yapıp tüm insanlarla birlikte olmaktansa, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir.” Gandhi

Böylece üniversitelerin aydınlanmanın, gelişmenin ve bilimsel icatların bir merkezi olmadığı da anlaşılmaktadır. Maddenin enerjiye ve enerjinin de maddeye dönüştüğünü kanıtlayan Einstein, E=mc2 denklemiyle Yaratıcısız, ruhsuz, yani dinsiz bir bilimin ve hayatın olamayacağını kanıtlamıştır.

Geçmişte gerçekleşen temel icatlar bile, köhneleşmiş ve fosilleşmiş evrimci laik üniversiteler de değil, sokaklarda yetişen inançlı, imanlı ve samimi dâhilerce gerçekleşmiştir. Önceki yazılarımda birçok örneğini verdiğim bilim adamlarına ilaveten, bugünde Michael Faraday’ı inceleyelim…

Unutulmamalıdır ki; bu gün kullandığımız bütün elektrikli alet ve makineler, 1791-1867 yılları arasında yaşamış okulsuz Michael Faraday'ın temel buluşlarına dayanmaktadır.

Yoksul bir İngiliz olan Michael Fraday; babası ağır bir hastalıkla cebelleşen demirci, anası ise köylü olan bir çocuktu. Ailenin zor bela geçinen fevkalade fakir olmasından ötürü okula gidip zorunlu eğitimi bile alamadı. Ailenin dindar bir Hıristiyan olması ve bağlı bulunduğu Sandemancılar tarikatının gereği olarak; basit bir yaşamla yetinmeye inanan, rahatlığa ve lükse karşı olan itikatları, maddi zenginliğin ve gösterişin dinlerine aykırı olduğuna, Tanrı’ya ancak doğa olaylarını inceleyerek ve doğaya yakın olarak ulaşabileceklerine inanarak, araştırmalarında ve buluşlarında büyük etki sağladı.

Faraday, kilisenin pazar okulunda okuma yazmayı ve hesap yapmayı öğrendi. Küçük yaşta ailesinin geçimine katkı sağlamak maksadıyla tıpkı Edison gibi gazete dağıtıcısı olarak çalışmaya başladı. 14 yaşında bir ciltçinin yanına çırak olarak girdi. Ciltlenmek üzere getirilen kitapları, özellikle ilgisini çeken kimya ve fizik üzerine olanları okumaya başlayarak, hiçbir temel eğitimi olmaksızın bilgisini genişletmeye başladı. Yine okulsuz Edison gibi fizik kitaplarını büyük bir heves ve arzuyla okuyordu.

Faraday; “Çıraklığım sırasında, elimin altındaki bilimsel kitapları okumaktan hoşlanırdım ve içlerinden en keyif aldıklarım Marcet'nin Kimya Üzerine Konuşmaları ile Encyclopedia Britannica'nın elektrikle ilgili maddeleriydi.” En temel eğitimden yoksun ve şöhretli hiçbir okulu ve velisi olmadığı halde, nasıl oluyor da kimya ve fizik gibi son derece ağır konulara ilgi duyabiliyor ve formülleri anlayabiliyordu? Ayrıca deney yapabileceği bir laboratuar ortamı bulamadığı halde, eski şişeler ve hurda parçalardan yaptığı basit bir elektrostatik üreteçten yararlanarak deneyler yapmaya başlayıp, kendi yaptığı zayıf bir Volta pilini kullanmak suretiyle elektrokimya deneylerini gerçekleştirmesi, hangi aklın ve iradenin bir yönlendirmesiydi?

Günümüzdeki teknolojik maddi her imkâna sahip üniversitelerin başaramadığını okulsuz Faraday başarıyor, artık elinden geçen kitaplarla yetinmeyerek, bedava bilet bulduğu her bilimsel konferansa katılmaya çalışıyordu.

Bilgiye ve öğrenmeye aç olan Faraday, günümüzün kibirli ve kendini beğenmiş bencillerin aksine, “bana bir kelime öğretenin kölesi olurum” felsefesiyle derinliklere inebilmenin coşkusu, insanlık tarihinin en önemli buluşlarını gerçekleştirmesine vesile oluyordu.

O zamana kadar herkes elektrikle mangnetizmanın birbirinden farklı iki güç olduğunu sanıyordu. Elektrik; akümülatörden çıkan, çatırdayan ve tıslayan şeydi. Magnetizmaysa farklıydı, denizci pusulalarının iğnelerini oynatan, doğal mıknatısların demir parçalarını çekmesini sağlayan tamamen görünmez bir güçtü ve akülerin ya da devrelerin bir parçası olarak düşünülüyordu. Ancak Kopenhag’daki bir profesör, bir elektrik teline akım verince telin üstüne konulan bir pusula iğnesinin hafifçe yan döndüğünü keşfetmiş, ancak bunu ne kendi ne de bir başkası açıklayabiliyordu. Bir metal teldeki elektrik gücü, nasıl dışarı sıçrayıp magnetik bir pusula iğnesini döndürebilirdi?

Öyle ilginçtir ki, bilimsel bir konu ileri bir aşamaya varınca, konuya yeni başlayanların eğitim almadan ona vâkıf olabilmeleri mantıken olanaksızdır. Gerçekte bütün kapılar kapanır, söylenen ve yazılanlar anlaşılmaz olur. Bilim öğrencilerinin çoğuna, bütün karmaşık hareketlerin birbirini takip eden itme ve çekme biçiminde düz hatlara indirgenebileceği öğretilmişti. Bu yüzden doğal olarak mıknatıslarla elektrik arasında düz hatlı bir çekim olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Ama bu yaklaşım, elektriğin nasıl havadan geçip magnetizmayı etkileyebileceğini açıklamaya yetmiyordu. Faraday, düz hatlar üstünde düşünme saplantısına sahip olmadığından ilham almak için doğrudan "İncil"e başvurdu ve zamanın çoğunu kilisede geçirerek teoriyi pratiğe geçirmeye çalıştı.

1821 de elektrikle magnetizma arasındaki ilişki üstüne çalışan Faraday, bir çubuk mıknatısını dik koydu. Dinsel eğitiminden esinlenerek, mıknatısın çevresinde görünmez dairesel çizgilerin hızla dönüp durduğunu hayal etti. Eğer haklıysa, serbestçe sarkan bir tel bu mistik çemberlerin etkisine girebilirdi ve tıpkı bir girdaba yakalanan bir tekne misali aküyü çalıştırdı. O anda yüzyılın keşfini yapmış oldu. Faraday’ın bodrum katındaki ilkel laboratuarında icat ettiği şey, elektrik motorunun temeliydi. 29 yaşında büyük bir keşif yapmış, bu keşif vahyin, dolayısıyla ruhsal gücün mutlak doğruluğunu ve tartışılmaz egemenliğini kanıtlamış, dinin bilimi yönlendirdiği ortaya çıkmıştı.

Eğitimsizlerin inanılmaz başarıları, her devirde benliksel akademisyenlerin kıskanmalarına, çıldırmalarına ve iftira atmalarına neden olmuştur. Tıpkı şöhretli Sir Humphry Davy gibi! İngiliz biliminin lideri, Londra yüksek sosyetesinin övülen ve tapınılan bilim adamı Davy, fakir ve cahil bir çırak olarak aşağıladığı Faraday’ın başarısına tahammül edemiyordu.

Faraday’ın çalışmalarıyla biçimlenen enerji kavramının ne kadar sıra dışı bir bakış açısı getirdiğini fark etmek kolay değildi. Çünkü enerji ruhsal bir güçtü. Yaratıcı, evreni maddesel olarak yaratırken fiziksel etkileşmeyi sağlayabilecek X miktarda ruhsal enerjiyle donatmıştı. "Yıldızlar büyüyecek ve parlayacak, gezegenler yörüngelerinde dönecek. İnsan ve hayvanlar yaratacak, büyük şehirler ve ormanlarda yaşayacaklar. Savaşlar ve afetler çıkacak ve şehirler yok olacak. Sonra sağ kalanlar yeni uygarlıklar kuracak. Ateşler, atlar ve öküz arabaları olacak. Kömürlü ve buharlı makineler, fabrikalar, güçlü lokomotifler, kara, deniz ve hava taşıtları olacak. Ama bütün bunlar olup biterken, insanların gördüğü enerjinin türleri değişse de, enerji bazen insan ya da hayvan kaslarının ısısı, bazen de çağlayanların akışı, dalgaların kabarması ya da volkanların patlaması gibi görünse de, bütün bu farklı türlere karşın, enerjinin "o kitap"’ta belirlenen toplam miktarı hep aynı kalacak. Başlangıçta yarattığı miktar ve etkileşmeyi sağlayacak gücü hiç değişmeyecek. Başlangıçta yaratılmış olanın milyonda biri bile ne eksilecek ne de değişecek."

Bilimsel icatlarını dinin bakışıyla çözen Faraday, elektrik motorunu ve dinamoyu keşfederek, birçok elektrik ölçüm birimine de adı verilerek, portresi 1991 yılındaki yirmi poundluk banknota basılmış ve “Elektrik Mühendisliği” mesleğinin kurucusu olmuştur.

Elektriğin babası olan okulsuz Faraday; motor, jeneratör ve trafo gibi tüm elektrik makineleri, icat ettiği indüksiyonuna göre çalışırlar…

Michael Faraday öyle ender bilim adamlarındandır ki, şövalye unvanını ve çok para getirecek iş tekliflerini reddetmiş, bağlı olduğu mezhebe uygun olarak basit bir insan olarak kalmak istemiş ve öyle yaşamıştır.

İşte laik üniversiteler, nerede mucitler… İşte mucitler, nerede üniversiteler…

“Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır.” Dr.C.Bernard