Gandhi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gandhi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2010 Çarşamba

Türkiye’yi mahveden vitrin mankenleri…

Bir ülkenin omurgası olan dışişleri, uluslar arası arenada devletini ve halkını hem yüceltebilecek hem de alçaltabilecek hayati bir konuma sahiptirler. Ancak Türkiye gibi bağımsız olmayan, kendi olmak yerine çıkarcı barbar güçlere kendini beğendirme ve hoş göründürmeye odaklanmış temsilciler, o millet için fevkalade tehlikeli ve riyakâr bir hıyanet içindedirler.

Yaklaşık 100’e yakın ülkeyle iş yapmış, daha 17 yaşımdayken ihracata başlamış bir iş adamı olarak şahit olduğum olaylar; o diplomatların değil Türk milleti gibi bir gücün haklarını ve itibarını savunmak, odacılığı dahi beceremeyecek bir acizlik içinde insan kopyası cansız modellerden çok daha etkisiz aşağılık komplekslerini yakinen müşahede ettim.

DHL’in adını hiç duymamış; iki yıldır görev yaptığı ülkede tek bir işadamı tanımamış; Türk firmalarına geç gönderdiği şartnamelerden büyük çaplı ihalelerin alınamamasına neden olmuş; bulundukları ülkelerde Türk Büyükelçiliği gibi bir temsilciliğin olduğunu ekonomik çevrelere duyurmamış; yatırımcı ve ihracatçılara hiçbir destekte bulunmamış; devletin politikalarını canı pahasına azimli bir dirençle savunmaktansa, muhatap olabildiği “dış mandallarla” geçiştirmiş; sorunu olan vatandaşlarına bırakın yardım etmeyi kapısından dahi içeri sokmamış; onların haklarını savunup gerekirse en üst düzeyde girişimlerde bulunarak sonuç almaktansa, akıl almaz gerekçelerle başından savmış ve daha niceleri… Bir büyükelçi düşünün ki, sırf sansasyon oluşturabilmek amacıyla Veliaht Prensle olan ticari ilişkimi istismar ederek bir gazeteye satmış ve siyasi bir skandala sebep olarak, karşılığında Nijerya’ya sürgüne gönderilmişti. Bazı gerçekleri tüm ayrıntılarıyla “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımda deşifre etmiştim.

Batı kompleksiyle yetişmelerinden peşinen tutsak olmuş, şahsi çıkar ve gururlarını devlet ve millet üzerinde tutarak, hak arama yerine haksızlıklara boyun eğmiş, dolayısıyla geçmişte dünyaya hükmeden Türkiye Halkını asla hak etmedikleri tuvalete mahkûm etmişlerdir. Zaten Osmanlı’dan kalma o onurlu imajla tanınıyor, böylece vakurlu bir mirası onlar sayesinde bitirerek, herkesin kolaylıkla üzerinden geçebildiği sefil bir odalığa dönüşüyoruz. Dün ki Osmanlı hariciyesi veya sokaktaki vatandaşın dünyadaki itibarı ile günümüzün Atatürk diplomatı ve yurttaşını kıyaslayın da “neydik, ne olduk” sorusunun nedenlerine yanıt bulunuz.

Dünyadaki müstemlekeliğimizin yegâne sebebi ve aleyhimize alınan çeşitli kararların, dayatmaların, lobilerin, hakaretlerin, hatta soykırım ve katliam gibi yaftalamaların müsebbibi; fiyakalarından yanına yaklaşılamayan işte bu basiretsiz ve liyakatsiz çöpsel gölgelerdir.
Sadece içki içmesi, dans etmesi, satranç oynaması, diksiyonel konuşması, caka satması ve yalakalık yapmasında fevkalade hünerli vitrin mankenleri; cephede mücadele ettikleri gerçeğini unutarak, yemeyip yediren milletimizin maddi ve manevi imkânlarını keyifle yağmalayabilmekte, ardından çok acı faturalar çıkartabilmektedirler.

AKP’nin 2002 seçimlerinde iktidara gelmesiyle Başbakan Erdoğan’a bir fax göndererek, öncelikle üzerinde durması gerekenin diplomat sorunu olduğunu vurgulamış, alabileceği acil önlemlerle bilinçli ya da bilinçsiz ihanet içinde olan hariciyecilerin tıpkı savaş misali ön safta bulundukları hakikatiyle eğitilmeleri; mutlaka cesur, kararlı, özgüvenli ve gözünü budaktan esirgemeyen temsilcilerle güçlü ve şerefli milletimizin haklarının müdafaa edilebilineceği önerisinde bulunmuştum.

Şüphesiz bir devlet ve milletin gücü, sözü ve caydırıcılığı; ancak temsilcisinin duruşuyla yargılanır.

Makamsal şatafatlarını benliklerinden sanıp, devlet ve milletini tasa etmeyen hiçsel egoistleri tanımlayan en güzel söz: ”Diplomat, kadınların doğum günlerini hatırlayan, ama yaşlarını unutan adamdır.”

Bir diplomatın yanlışı ve acizliği kendisini değil doğrudan temsil ettiği devleti ve halkını bağlar. Onun için diplomatın ne devlet ne de milletinin tek bir bireyine “hayır” deme gibi bir iradesi bulunmamakta, başaramadığı takdirde derhal istifa etmelidir. Dolayısıyla ya oturduğu koltuğun hakkını vermek ya da çekip gitmekle yükümlüdürler. Ancak üzerlerinde yaptırımı olmayan iktidarlar, onları şımartıp hindi misali kabarmalarına fırsat tanımaktadır.

Öyle özel aşçılar, hizmetçiler, şoförler, korumalar ve villalar gibi ayrıcalıklar ancak layık olana verilmeli, benliği kabarıp kendinden başkasını düşünmeyen karmaşık diplomatların yakasına yapışılarak, zillet içinde görev yaptıkları mevkilerden uzaklaştırılmakla kalmayıp, onur adına en ağır cezalara girişilmelidir.

Batı’nın yahut görev yaptıkları ülke yetkililerinin “ne diyeceği” paranoyasıyla söz ve davranışlarda bulunan burjuvazisi züppeler; kendilerini hiç sorgulamayıp, cesur ve hesap soran siyasetçileri dış ilişkilerde sorun oluşturmakla suçlamakta, kriz meydana getirdikleri eleştirileriyle alışageldikleri teslimiyete karşı olabilecek bir bağımsızlığı ve hak aramayı içlerine sindirmeyip, benliklerine övgüler dizen efendilerini gücendirmemeye gayret göstermektedirler.

Türk dışişleri kadroları tamamen lağvedilmeli, abartı da bulsanız aklı ve kalbi adalet atan sokaktaki vicdanlı her vatandaşın onlarla kıyaslanamayacak bir sorumlulukta görev yapabileceklerine şüphe duyulmamalıdır. En azından onlar kadar köklü zarar vermezler!

Geçmiş kabile temsilcilerinin dirayetlerini ve toplumları adına nasıl yiğitçe durduklarını araştırsanız, onlara karşı takındığım sert üslubumu çok görmeyecek, belki de ya asılmalarını ya sürülmelerini ya da hapsedilmeleri isteyeceksiniz. Kaldı ki Türkiye gibi bir ülkenin temsilciliğini yapabilmektedirler! Dünya yaratıldığından bu yana tüm tarihi inceleyin de bir bakın bakalım; bunlar kadar işe yaramaz tavus kuşu yığınlarına rastlayabilecek misiniz? Bir de ABD, İngiltere ve otorite sahibi diğer devletlerin kentlere sığmayıp dağları aşan diplomatların çalışmalarını takip edin de, nasıl cengâverimsi bir atakla görevlerini ifa ettiklerini öğreniniz…

Güncelliğini devam ettiren İsrail aşağılanmasının baş aktörü büyükelçi Oğuz Çelikkol’un açıklamaları, tamamen guruna yönelik ve gerçekleri örtbas eden yalanlarla doluydu. Sözde kapıda 1 dakika bekletildiği, çok sıcak bir karşılama olduğu ve tokalaştığı gibi İsrail’i aklayan yanlı beyanları, tartışılmaz bir kumpasçı olduğunu ortaya koymaktaydı. Oysa kapıda bekletilirken görüntülerden anlaşılan sıkıntısı, ellerini sık sık bağlayarak tepkisel tavırları, sağa sola gidip gelerek yanındaki İsrailliye “daha ne kadar bekleyeceğim” tarzında serzenişleri, ifade ettiği gibi bekletilmesinin 1 dakika değil en az yarım saat olduğu, hiçte dostça ve diplomatça karşılanmadığı, sıradan bir tokalaşma reddini dahi hazmedebildiği belgelenmekteydi. Ayrıca kapıdan itibaren gazetecilerle birlikte Ayalon’un huzuruna kabul edilmesi, ifade ettiği bir karşılanmayla ağırlanmadığını kanıtlıyordu. Görüntüleri dikkatle izlediyseniz; Ayalon, hakaretlerini sıralarken, Çelikkol’un yüzü kızarmış ve suratının kırmızılığı ekranlara yansımıştı. Ama bilseymiş, hemen orayı terk edermiş. Ha, ha, ha…

“İki şey aptallık belirtisidir, söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek. “

Eğer Oğuz Çelikkol, böylesi ihanetsel bir utanç ve aptallık sonrası hala görevinde kalabiliyor ise, söz konusu aldatısal beyanlarının arkasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ve İsrail’le birlikte hazırlanmış krizi kurtarma düzmecesi olduğu alenidir.

Oysa bu necip millet, ne canlar vererek savaşlar kazanmış, lakin her şeyini masada kaybetmiş ve kaybetmeye devam etmektedir.

İsrail Dışişleri Bakanı Liberman’ın “Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur” tarihte cesaret edilememiş aşağılamasına, neden henüz bir cevap veya nota verilmemiştir?

Ayrıca Ayalon’un Türk dizilerinden fevkalade rahatsız oldukları şikâyetine katıldığını ifade eden Oğuz Çelikkol’a hesap soruldu mu? Gerçi İsrail Milli Savunma Bakanı Ehud Barak’ın Çelikkol’u takdir edercesine sarılması, merak edilen soruya gerekli yanıtı da vermektedir.

Literatürde dışişlerinden her ne kadar hükümet sorumlu olsa da, pratikte kötü aşçının ev sahibini rezil etmesi misali diplomatların hayati mesuliyetleri göz ardı edilmemeli, mutlaka hak ettikleri karşılığı almalıdırlar. "İyi bir salata yapmak, parlak bir diplomat olmaya eşdeğerdir. Mesele her iki durumda da aynıdır: sirkenin yanında ne kadar yağ koyacağını bilmek." Oscar Wilde

Unutulmamalıdır ki aşçının amacı; misafirlerden çok, ev sahibini mutlu etmektir!

Herkes şu gerçeği bilmelidir ki Türkiye’nin en berbat, en kifayetsiz ve en harami bürokratları; sadece ve sadece dışişleridir. Böylesi süslü, şatafatlı, şanlı ve şöhretli diplomat müsveddeleri olduğu müddetçe; ne alnımız yerden kalkar, ne artıkçılıktan, kölelikten ve paylanmaktan kurtulabilir, ne de yabancı bir düşmana ihtiyacımız olur…

“Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür.” M.Gandhi


1 Aralık 2009 Salı

Üniversitenin terörist, sokağın mucit yetiştirmesi…

Akılcı teorileri darmadağın eden kader; artık üniversitelerin bilime odaklı akademisyenleri değil meclise ve millete düşman bölücü teröristleri büyüttüğü apaçık ortada olup, özellikle ülkemizdeki rektör ve öğretim görevlilerin totaliter acımasız güçlerce örgütlenip, bilime tamamen aykırı aylıkçı terörizme meyletmeleri, şüphesiz laik ve putperest eğitimin oligarşi yapılanmasındandır. Kurşunu oydan, Genelkurmay'ı meclisten güçlü sayan üniversitelerin bilim yuvaları olabilmeleri mümkün mü?

Öğrettikleri şeylerden bihaber ve temellerini sorgulamayan ezbercilerin köhneleşmiş düşünce ve ilkeleri bilimden uzaklaşıp statükoya meylederek, icatlarıyla değil terörist ya da politik faaliyetleriyle adlarından söz ettirmeleri, neden insansal ve bilimsel değerlerin yok edildiğine açık bir kanıttır. Einstein, öğretmenlerine hiç saygı duymazdı. Diğer tüm mucitler gibi çoğunun muallel ve öğrettikleri şeylerin ne olduklarını bilmeksizin engelli ve hastalıklı nesiller yetiştirerek, barbar bir güce ve tahammülsüz bir düşünceye yoğunlaştırmaları; ilimsiz, duyarsız, vicdansız ve merhametsiz yığınların çoğalmasına sebep olmuştur.

Hiçbir şey bilmeyen despot ve ezberci eğiticilerin; öğrencilerin önünü açabilmesi ve yeteneklerini ortaya çıkarabilmesinin imkânsızlığı ortadadır.

Silahlı terör örgütü kurarak, halkın oylarıyla seçtiği TBMM’ni ortadan kaldırmak ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs ederek, halkın arasına fitne sokmak suretiyle dini ve ırki çatışmaları kışkırtmak, ülkeyi infiale ve kosa sürüklemek, hatta müzeye yerleştirdikleri patlayıcı bombalarla çocuklarımızı katledebilecek kadar gözleri dönmüş canavarlardan bilim adamı olabilir mi?

Ataist diktatör Genelkurmay’ın bir gücü olarak silahlı terör örgütlerinin yöneticileri olan üniversite kurucuları, rektörleri ve öğretim görevlilerin halkı isyana teşvik ederek, ülkeyi kana bulama girişimleri; hangi bilimsel teorinin bir gereğidir?

Bilimin yüceliğine kara çalan bu ucubelerin yönettiği ve görev yaptığı üniversitelerde okuyan gençlerimiz, ancak terörist olma yolunda ilerleme kaydetmektedirler. Bedrettin Dalan ve Mehmet Haberal gibi acımasız teröristlerin üniversitelerinden erdemli, barışçı ve insanlığa fayda sağlayacak öğrenciler yetişebilir mi?

Nasıl oluyor da ebeveynler; Başkent Üniversitesi, İstek Vakıf Okulları ve Yeditepe Üniversitesi gibi terörist kurumlara milyarlarca ödeyerek, çocuklarının terörist birer zorba olabilmeleri için yarışabiliyorlar?

Gerek asker gerek gazeteci gerekse bilim adamı kisvesindeki terör üyesi gölgeler; ahkâm kestikleri gibi cesur değil öyle korkaktırlar ki, sözde aydınlık adına savundukları davalarına bile ihanet ederek ideallerini inkâr edebilmekte, meydanlarda, kameralar karşısında ve perde arkasında savurdukları ve organize ettikleri fikirlerini sergileyemeyerek, hapishanelerde bile yatmamak için çeşitli dalaverelerle hasta oldukları hilesiyle saklanacak bir “in” arayışını sindirebilmektedirler. Haydi, meydan okumayı sürdürseler ya…

İşte bu korkak sefillerin peşlerine düşerek çağdaşlık ve aydınlık adına halkıyla savaşmayı göze alan yığınlar; “madem haklısınız, neden mücadelenizi dimdik sürdürmüyorsunuz” hesabını sormuyor ve uğruna canlarını vermeye hazır çapulcuların çıkarcı niyetlerini muhakeme edemiyorlar.

“Haksızlık yapıp tüm insanlarla birlikte olmaktansa, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir.” Gandhi

Böylece üniversitelerin aydınlanmanın, gelişmenin ve bilimsel icatların bir merkezi olmadığı da anlaşılmaktadır. Maddenin enerjiye ve enerjinin de maddeye dönüştüğünü kanıtlayan Einstein, E=mc2 denklemiyle Yaratıcısız, ruhsuz, yani dinsiz bir bilimin ve hayatın olamayacağını kanıtlamıştır.

Geçmişte gerçekleşen temel icatlar bile, köhneleşmiş ve fosilleşmiş evrimci laik üniversiteler de değil, sokaklarda yetişen inançlı, imanlı ve samimi dâhilerce gerçekleşmiştir. Önceki yazılarımda birçok örneğini verdiğim bilim adamlarına ilaveten, bugünde Michael Faraday’ı inceleyelim…

Unutulmamalıdır ki; bu gün kullandığımız bütün elektrikli alet ve makineler, 1791-1867 yılları arasında yaşamış okulsuz Michael Faraday'ın temel buluşlarına dayanmaktadır.

Yoksul bir İngiliz olan Michael Fraday; babası ağır bir hastalıkla cebelleşen demirci, anası ise köylü olan bir çocuktu. Ailenin zor bela geçinen fevkalade fakir olmasından ötürü okula gidip zorunlu eğitimi bile alamadı. Ailenin dindar bir Hıristiyan olması ve bağlı bulunduğu Sandemancılar tarikatının gereği olarak; basit bir yaşamla yetinmeye inanan, rahatlığa ve lükse karşı olan itikatları, maddi zenginliğin ve gösterişin dinlerine aykırı olduğuna, Tanrı’ya ancak doğa olaylarını inceleyerek ve doğaya yakın olarak ulaşabileceklerine inanarak, araştırmalarında ve buluşlarında büyük etki sağladı.

Faraday, kilisenin pazar okulunda okuma yazmayı ve hesap yapmayı öğrendi. Küçük yaşta ailesinin geçimine katkı sağlamak maksadıyla tıpkı Edison gibi gazete dağıtıcısı olarak çalışmaya başladı. 14 yaşında bir ciltçinin yanına çırak olarak girdi. Ciltlenmek üzere getirilen kitapları, özellikle ilgisini çeken kimya ve fizik üzerine olanları okumaya başlayarak, hiçbir temel eğitimi olmaksızın bilgisini genişletmeye başladı. Yine okulsuz Edison gibi fizik kitaplarını büyük bir heves ve arzuyla okuyordu.

Faraday; “Çıraklığım sırasında, elimin altındaki bilimsel kitapları okumaktan hoşlanırdım ve içlerinden en keyif aldıklarım Marcet'nin Kimya Üzerine Konuşmaları ile Encyclopedia Britannica'nın elektrikle ilgili maddeleriydi.” En temel eğitimden yoksun ve şöhretli hiçbir okulu ve velisi olmadığı halde, nasıl oluyor da kimya ve fizik gibi son derece ağır konulara ilgi duyabiliyor ve formülleri anlayabiliyordu? Ayrıca deney yapabileceği bir laboratuar ortamı bulamadığı halde, eski şişeler ve hurda parçalardan yaptığı basit bir elektrostatik üreteçten yararlanarak deneyler yapmaya başlayıp, kendi yaptığı zayıf bir Volta pilini kullanmak suretiyle elektrokimya deneylerini gerçekleştirmesi, hangi aklın ve iradenin bir yönlendirmesiydi?

Günümüzdeki teknolojik maddi her imkâna sahip üniversitelerin başaramadığını okulsuz Faraday başarıyor, artık elinden geçen kitaplarla yetinmeyerek, bedava bilet bulduğu her bilimsel konferansa katılmaya çalışıyordu.

Bilgiye ve öğrenmeye aç olan Faraday, günümüzün kibirli ve kendini beğenmiş bencillerin aksine, “bana bir kelime öğretenin kölesi olurum” felsefesiyle derinliklere inebilmenin coşkusu, insanlık tarihinin en önemli buluşlarını gerçekleştirmesine vesile oluyordu.

O zamana kadar herkes elektrikle mangnetizmanın birbirinden farklı iki güç olduğunu sanıyordu. Elektrik; akümülatörden çıkan, çatırdayan ve tıslayan şeydi. Magnetizmaysa farklıydı, denizci pusulalarının iğnelerini oynatan, doğal mıknatısların demir parçalarını çekmesini sağlayan tamamen görünmez bir güçtü ve akülerin ya da devrelerin bir parçası olarak düşünülüyordu. Ancak Kopenhag’daki bir profesör, bir elektrik teline akım verince telin üstüne konulan bir pusula iğnesinin hafifçe yan döndüğünü keşfetmiş, ancak bunu ne kendi ne de bir başkası açıklayabiliyordu. Bir metal teldeki elektrik gücü, nasıl dışarı sıçrayıp magnetik bir pusula iğnesini döndürebilirdi?

Öyle ilginçtir ki, bilimsel bir konu ileri bir aşamaya varınca, konuya yeni başlayanların eğitim almadan ona vâkıf olabilmeleri mantıken olanaksızdır. Gerçekte bütün kapılar kapanır, söylenen ve yazılanlar anlaşılmaz olur. Bilim öğrencilerinin çoğuna, bütün karmaşık hareketlerin birbirini takip eden itme ve çekme biçiminde düz hatlara indirgenebileceği öğretilmişti. Bu yüzden doğal olarak mıknatıslarla elektrik arasında düz hatlı bir çekim olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Ama bu yaklaşım, elektriğin nasıl havadan geçip magnetizmayı etkileyebileceğini açıklamaya yetmiyordu. Faraday, düz hatlar üstünde düşünme saplantısına sahip olmadığından ilham almak için doğrudan "İncil"e başvurdu ve zamanın çoğunu kilisede geçirerek teoriyi pratiğe geçirmeye çalıştı.

1821 de elektrikle magnetizma arasındaki ilişki üstüne çalışan Faraday, bir çubuk mıknatısını dik koydu. Dinsel eğitiminden esinlenerek, mıknatısın çevresinde görünmez dairesel çizgilerin hızla dönüp durduğunu hayal etti. Eğer haklıysa, serbestçe sarkan bir tel bu mistik çemberlerin etkisine girebilirdi ve tıpkı bir girdaba yakalanan bir tekne misali aküyü çalıştırdı. O anda yüzyılın keşfini yapmış oldu. Faraday’ın bodrum katındaki ilkel laboratuarında icat ettiği şey, elektrik motorunun temeliydi. 29 yaşında büyük bir keşif yapmış, bu keşif vahyin, dolayısıyla ruhsal gücün mutlak doğruluğunu ve tartışılmaz egemenliğini kanıtlamış, dinin bilimi yönlendirdiği ortaya çıkmıştı.

Eğitimsizlerin inanılmaz başarıları, her devirde benliksel akademisyenlerin kıskanmalarına, çıldırmalarına ve iftira atmalarına neden olmuştur. Tıpkı şöhretli Sir Humphry Davy gibi! İngiliz biliminin lideri, Londra yüksek sosyetesinin övülen ve tapınılan bilim adamı Davy, fakir ve cahil bir çırak olarak aşağıladığı Faraday’ın başarısına tahammül edemiyordu.

Faraday’ın çalışmalarıyla biçimlenen enerji kavramının ne kadar sıra dışı bir bakış açısı getirdiğini fark etmek kolay değildi. Çünkü enerji ruhsal bir güçtü. Yaratıcı, evreni maddesel olarak yaratırken fiziksel etkileşmeyi sağlayabilecek X miktarda ruhsal enerjiyle donatmıştı. "Yıldızlar büyüyecek ve parlayacak, gezegenler yörüngelerinde dönecek. İnsan ve hayvanlar yaratacak, büyük şehirler ve ormanlarda yaşayacaklar. Savaşlar ve afetler çıkacak ve şehirler yok olacak. Sonra sağ kalanlar yeni uygarlıklar kuracak. Ateşler, atlar ve öküz arabaları olacak. Kömürlü ve buharlı makineler, fabrikalar, güçlü lokomotifler, kara, deniz ve hava taşıtları olacak. Ama bütün bunlar olup biterken, insanların gördüğü enerjinin türleri değişse de, enerji bazen insan ya da hayvan kaslarının ısısı, bazen de çağlayanların akışı, dalgaların kabarması ya da volkanların patlaması gibi görünse de, bütün bu farklı türlere karşın, enerjinin "o kitap"’ta belirlenen toplam miktarı hep aynı kalacak. Başlangıçta yarattığı miktar ve etkileşmeyi sağlayacak gücü hiç değişmeyecek. Başlangıçta yaratılmış olanın milyonda biri bile ne eksilecek ne de değişecek."

Bilimsel icatlarını dinin bakışıyla çözen Faraday, elektrik motorunu ve dinamoyu keşfederek, birçok elektrik ölçüm birimine de adı verilerek, portresi 1991 yılındaki yirmi poundluk banknota basılmış ve “Elektrik Mühendisliği” mesleğinin kurucusu olmuştur.

Elektriğin babası olan okulsuz Faraday; motor, jeneratör ve trafo gibi tüm elektrik makineleri, icat ettiği indüksiyonuna göre çalışırlar…

Michael Faraday öyle ender bilim adamlarındandır ki, şövalye unvanını ve çok para getirecek iş tekliflerini reddetmiş, bağlı olduğu mezhebe uygun olarak basit bir insan olarak kalmak istemiş ve öyle yaşamıştır.

İşte laik üniversiteler, nerede mucitler… İşte mucitler, nerede üniversiteler…

“Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır.” Dr.C.Bernard

16 Aralık 2008 Salı

Bu insanlık, bir başlangıç olabilir mi?

İnsanı insan yapan en yüce erdem, haksızlık karşısında susmamaktır. Şartlar ne kadar çetin ve caydırıcı olursa olsun; sahip olduğu imkânlarla tepki verebilme hamasetinde bulunan her beşer, bilinmelidir ki insanlık onur ve şerefini yüceltmenin ayrıcalığıyla tarihe geçecektir. Acımasız barbarların ve işbirlikçilerin hüküm sürdüğü dünyamızda kendilerini hak ve adalet uğruna feda edebilen şahsiyetlerin örnek alınası duruşları, zulümleri sona erdirebilecek tetiklemeyi durduran bir halkayı oluşturup, çığ gibi büyüyerek zalimleri ezip geçecektir.

Son yüzyılın en korkunç canavarı ABD başkanı George W.Bush’un Irak halkını mahveden işgalini içine sindiremeyen sayılı iman sahiplerinden Muntasar El Zeydi’nin uyandırıcı reaksiyonu, haksızlığa uğramış tüm mazlumlara ders olabilecek hayati bir önem arz etmektedir. Yaşamı, hayvan misali yeme, içme, giyme, yatma ve cinsellikten ibaret gören, onursuz sefil materyalistlerin şeytanı teşvik eden duyarsızlıkları, dünyayı daha da korkunçlaştırmış, Bush gibi vahşileri ve sokaktakileri cesaretlendirmiştir. Lider konumdaki şeytanları dışlayıp cezalandırmak yerine, caniliklerini meşrulaştıran birliksel ve saygısal gösteriler insanlığı yitirtmiş, şeytan odaklı üretilen politikalar; iyiliği süpürüp kölüğü, merhameti bitirip çıkarı hakim kılmıştır.

Aslında tıpkı politikacılar gibi, materyalist bir menfaatperest mantıkla yetişen gazetecilerin haysiyet ve kamuoyundaki imajlarını değiştiren gazeteci Muntasar El Zeydi, ayağındaki ayakkabıları atomdan daha etkili bir silah misali kullanarak Bush’un kopası kellesine fırlatması, müstesna sayılabilecek umut verici bir diriliş göstergesidir. Gerek canilerin ve manda altındaki yaltakçılarının yanı başlarındaki resmi ve özel korumalar, gerekse yanlarına sokulmayı başaran gazeteciler, bundan böyle halkları adına aynı duruşu sergilemeleri kaçınılmaz olmalı, en azından o pis suratlarına tükürmeyi, insanlığa karşı bir borç telakki etmelilerdir. Unutulmamalıdır ki tepkiler, ne kadar keskin ve hızla artar ise; o kadar çabuk adalet yerini bulacak ve zalimler kaçıp saklanacak yer bulamayacaklardır.

Merhameti olmayan ve başkalarını düşünmeyen asla insan değildir. En büyük felaket, sadece menfaatini ve elde edeceklerini düşünen, duygudan ve insani değerlerden arınan hırdavatçı kimliklerin çoğalmasıdır. Onlar her ne makama, şöhrete, ödüle ve zenginliğe ulaşsalar da, sonunda ya intihar etmekte , ya acı içinde ölmekte, ya da sıkıntılara duçar kalarak ruhsal işkencelerle ömür tüketmektedirler. Ya öldükten sonrası…

Bir zamanların dünyaca ünlü fotoğrafçısı Kevin Carter, çektiği tüyler ürperten ve yürekler yakan fotoğrafıyla Pulitzer ödülü almış, ancak sevindiği ve kendini meşhur ettiği o ödül, intiharına neden olmuştu. İnsaniyeti mühürlü Kevin Carter, 1 km ilerideki BM kampına bir lokma yiyecek ve bir avuç içecek su bulabilmek umuduyla sürünerek gitmekte ve nerdeyse açlıktan ölmekte olan Sudan’lı çocuğun, leşini parçalayıp yiyebilmek maksadıyla arkasında beklemekte olan akbabayla birlikte çektiği fotoğraf, aradan 14 yıl geçmesine rağmen hala hafızalardaki sıcaklığını muhafaza etmektedir. Cater’ın hırdavatçı mantığı paraya ve ödüle odaklanmış ve o çocuğa yardım etmeyerek, maalesef ölüme terk etmişti. Aradan üç ay geçmesi üzerine; “Kendimi normal insanlardan yabancılaşmış hissediyorum. Objektif kapakları kapanıyor ve korkunç kan görüntüleriyle karanlık yerlere doğru geriliyorum” yazılı bir mektup bırakarak, bahçe hortumunu arabasının egzozuna bağlayıp, kendini garajına ve arabasına kapayarak intihar etmişti.

İşte insaniyetten uzak olmanın ve kendinden başkasını düşünmeyenlerin acı sonlarını, ne sahip oldukları ödülleri, ne makamları, ne paraları, ne de şöhretleri kurtarmakta, kimi bu dünyada bedel öderken, kimi de ne yaşayıp ne de öleceği ahirette hesap vermeye layık olmaktadırlar.

Bireylerin işlediği en ağır suçlar, politikacıların, dolayısıyla devletlerin işlediklerinin yanında masum sayılabilecek ölçektedir. Bu sebeple suçların ve suç imparatorlukların önüne geçebilmenin yolu; politikacıları, hükümetleri ve devletleri ıslah etmekle ve haksızlıklar karşısında en ağır tepkiyi gösterip eşit adaleti sağlamakla mümkündür. Ana, baba ve en yakınınız dahi olsa adaletle şahitlik etmez ve haksızlıklar karşısında susarsak, ne şikayet etme, ne de canımız yandığında ağlama ve sızlama hakkımız olur.

“Haksızlıklar karşısında susan, dilsiz şeytandır.” Hz.Muhammed (S.A.V)

“Haksızlık yapıp tüm insanlarla birlikte olmaktansa, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir.”
Gandhi