Yeryüzünün ebediyete kadar lanetli tek ırkı ve dini olan Yahudiler, canavarsı emellerine geçit vermek istemeyen efendileri Müslüman milletimize karşı o vahşi dişlerini göstererek meydan okumaları, “eceli gelen köpek cami duvarına pislermiş” misali, artık sonlarının geldiğine bir işarettir.
Başta Mısır olmak üzere Arap iktidarlarını sindirerek esareti altına alıp dilediği gibi katliamlarını, işgallerini ve tehditlerini sürdüren İsrail, geçmişte sığınıp kanatlarımız altına girerek; vatan, mevki ve itibar edindikleri Türk Devletini ve milletini aşağılayabilecek bir nankörlüğe cesaret edebilmeleri, şüphesiz o barbarlara verilen haksız bir değerin sonucudur. Çünkü pislik, niteliği ve niceliği bakımından asla temizin arasında barındırılmamalı, dolayısıyla layık olduğu lağım çukurlarında bırakılmalıdır.
Ortadoğu’da, hatta dünyadaki barış, adalet ve güven; ancak İsrail’in topyekun yok edilmesi ve azgınların cezalandırılmasıyla mümkün olabileceği; dağdaki hayvanların, bitkilerin ve tüm canlıların hissettiği bir gerçektir. Türkiye, hamisi olduğu bölgedeki fırsatı kaçırmayarak, insanlık ve adalet adına misyonu olan öncülüğü yapıp İsrail vahşetine son verme mecburiyetini politik çıkarlarla savsaklamamalı, insani değerleri yeniden yeşertecek adımları daha da hızlandırarak, tüm bölge ülkeleriyle ittifak kurup İsrail’i durdurmalı ve yalnızlaştırmalıdır. Velev ki karşılarına ABD çıksa bile…
Eğer ayının gücüne sahip değilsen, ayıyı kendi gücüyle yenebilirsin. Yeter ki o kararlılığa, yürekliliğe ve azme sahip ol…
Ne acıdır ki Türkiye Halkı, laik cumhuriyete geçişiyle birlikte Yahudilerin, masonların, liberallerin ve emperyalistlerin kuklası olmuş, tarihsel liderliğini, gücünü ve şerefini koruyamamıştır. Büyükelçi Oğuz Çelikkol misali milletimizi sözde temsil eden hiçbir diplomat haksızlıklar karşısında dik duramamış, sinik, çekingen ve kıvrak tavırlarıyla hasımlarımızı cesaretlendirmişler, hatta hoş görünebilme yalakalıklarıyla yanlarında olabilmişlerdir.
Kendilerini Türk milleti gibi şerefli bir gücün temsilcileri olduğunu sindirememiş, emir erinden farksız davranışlarıyla esas duruşta bulunmuşlardır. İsrail dışişleri bakanlığına çağrılan büyükelçi Oğuz Çelikkol; dışişleri bakan yardımcısı tarafından aşağılanarak odacı misali alçak bir yere oturtulmuş, nefret ettikleri Türk bayrağı olmaksızın cani İsrail bayrağının diktasında tokalaşmayı bile reddeden Yahudi’nin ültimatomlarına muhatap kalıp, bahis konusu Yahudi şeytanlıklarını deşifre eden dizileri dahi kınayarak, emirlerini Ankara’ya ileteceğine tekmil getirmiştir. Bu durumda Büyükelçi Oğuz Çelikkol sefil bir hain değil de nedir?
Asıl skandalı yaşatan ve utanç verici olan İsrail bakan yardımcısı Ayalon değil bizzat büyükelçi Çelikkol’un suskunluğudur…
Yahudi Ayalon, gazetecilere büyükelçimizi aşağılamasından gurur duyduğunu ifade ederek, “Onun bizden daha aşağıda oturduğunun ve masada tek bir bayrak olduğunun görülmesini istedik" sözleri, onurluca tepki gösteremeyen sefil büyükelçinin Türk milletine açık bir ihanetidir.
İsrail dışişleri bakanlığının,"Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur" açıklamaları, ecdadımızın ve doğmamış nesillerimizin ruhlarını çıldırtacak ve lanet ettirecek bir hakarettir. Bu nasıl bir haddi aşmaktır ki yarasa Yahudiler, efendileri Türkler hakkında böylesi bir aymazlığa cesaret edebiliyor, yeryüzüne ahlakı ve adaleti dağıtarak merhametle hareket etmiş vicdan sahibi Türkleri ahlaksızlıkla suçlayabiliyorlar?
Ne var ki suç onlarda değil, o barbar yaratıkları şımartarak baş tacı yapan devlet, aydın(!) ve politikacılardadır.
Ayrıca Fetullah Gülen’in “dinler arası diyalog” , Başbakan Erdoğan’ın “medeniyetler arası ittifak” işbirliğinde Yahudiler yok mu ki, böylesi bir kin, saldırı ve meydan okumayla karşı karşıyız? Ancak İsrail yanlısı geçmiş başbakanlar baz alındığında, Başbakan Erdoğan’ın duruşunu da takdir ediyorum.
Mevlana’nın “Köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez....” sözüne binaen, acımasız Yahudi köpeklerin Müslüman Türk milleti aleyhtarlığı, o güçlü, imanlı ve cesur halkımıza hiçbir leke getirmez.
Yeter ki biz bindiğimiz dalı kesmeyelim ve geçmişimize layık olalım…
Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ocak 2010 Salı
7 Kasım 2009 Cumartesi
Pornografi ve magazin “sanatla” özdeşleştirildi…
Pornografi ve magazini sanatla özdeşleştiren karanlık bir çağda yaşıyoruz. Cinselliği çağdaşlıkla manipüle eden sözde uygarlar, sanatın mistik önem ve ilmini biçerek özünden çıkarmışlar, dolayısıyla sanatın sorgulanmasına ve ne olduğunun anlaşılmamasına sebep olmuşlardır. Tarih, sanatın ne zaman ve nasıl ortaya çıktığına bir cevap veremiyorsa da, en yüce ve tartışılmaz sanatçının her açıdan Yaratıcı Allah olduğu kâinattan anlaşılmaktadır.
Önce maddeyi yaratıp sonra biçimlendiren, sesi, tabiatı ve canlıları birbirinden farklı, ahenkli ve görkemli yaratan Yaratıcı, âlemşümul bir bilgilendirme ve yetenekle sanatı yarattığı canlılara da nakşederek, fıtratları nispetinde kabiliyetlerini açığa çıkartıp, reddedilemez kudretinin imani bir muhakemeyle anlaşılarak takdir edilmesini mahlûkatta da örneklendirmiştir.
Neyin sanat olduğuna dair fikirlerin ahlak kurallarıyla oynanmasından sürekli değişip tartışmaların süregelmesi, her şey gibi sanatın da niteliğinden koparıldığını ortaya koymaktadır. Yaratıcı’nın fiziksel ve ruhsal bir görüngüsü ve hissiyatı olan sanat, dolaylı olarak insanlığın, hatta hayvanların, bitkilerin bile evrensel bir değeri olmakta, kaderin yönlendirdiği kültürlere göre çeşitlenerek; erdemliği, sevgiyi ve barışı kucaklayan eserlere dönüşmektedir.
Yaratıcı ile yaratığın sanatsal dehalığı ve çıraklığı; Yaratıcı silgi kullanmadan ve hata yapmadan düşünce ve maddeyi biçimlendirip fiziğe dönüştürdüğü halde, yaratık yap-boz gayreti ve meşakkatiyle en iyiyi yakalamaya çalışır.
Gerek mimari, gerek resmi ve gerekse müzikte adını altın harflerle tarihe kazımış insanlarla günümüz pespayelerini mukayese etmek dahi onlara bir hakarettir. Yaratıcı’yı reddeden ruhu, ruhu reddeden de aşkı reddettiğinden sanatı fışkırtan duygu var olamaz. “Müziğin ruhunu aşktan başka bir şeyle anlatamam.” Wagner
Sadece cinsellikleri ve tahrik edici seksçilikleriyle şöhrete kavuşan yorumcuları sanatçılıkla çağrıştırmak, sanat ve sanatçı gibi bir değerin nasıl ayaklar altına alındığı ve aşağılandığını kanıtlamaya yetmektedir.
Ürettiği eserlerde Yaratıcı ile bütünleşemeyen, algılayamayan ve O’nun kudretini yansıtamayan sanatçının bıraktığı izler ruhsuz ve cansız olduğundan, çürümeye mahkûmdurlar… Özleri itibariyle aynı ruhsal aşkta buluşamayanların “sanatçı” olabilmeleri de mümkün değildir. Eserlerin dünyevi yansımaları uhrevi nitelikleri aksettirmiyorsa, o eserin canlı ve baki bir ışık saçabilmesi, ayrıca kalıcı bir hayranlık uyandırabilmesi imkânsızdır. Şöhretin ve propagandasal ısrarlı zorlamaların da hiçbir yarar sağlamadığı mumsal tepkilerden anlaşılmaktadır. Shakspeare’in ifade ettiği gibi, “Müzik, aşkı besteler.” Ancak aşkı üreten ruhu reddedenlerin ve ne olduğunu bilmeyenlerin sanat icra edebilmeleri mümkün değildir.
Hayatı sanata yaklaştırmak akımının öncülerinden olan ünlü İrlandalı oyun yazarı, romancı ve şair Oscar Wilde’in ifade ettiği gibi; “Moda denilen şey o kadar çirkindir ki onu her altı ayda bir değiştirirler” misali, söz ve besteleri ahlaksızca cinselleştiren yorumcuların pornografiyle sanata ulaşılabilir savları, özellikle ilmi bir değere sahip müziği karanlığa hapsetmiş, toplumlarda etkilenerek, aynı berbatlığın takipçi yığınları olarak, “şöhret ve pornografi”yi sanatla özdeşleştirerek meşrulaştırabilmişlerdir. Maddi bir akıl ve aşksız bir mantık, müziği var edemez ve anlam kazandıramaz… “Müzik, hissin uğultusudur.” Oscar Wilde
Dünyaca en büyük otoritelerden biri olan ünlü filozof, ilim ve bilim adamı İbn-i Sina; çocuk yaşta bütün ilimleri hatmettikten sonra “İşte insan, nerede ilim”, musikiyle tanıştıktan sonra da “İşte ilim, nerede insan” diyerek, müziğin üstün bir ilim olduğunu deklare etmiştir.
Müzik, aslında öyle deryasal bir ilimdir ki; özü herkese açık ve anlaşılabilir bir tanımla, yani egzoterik bir atmosferde barışı, huzuru, uyumu, anlayışı, hoşgörüyü ve bütünlüğü sağlayan, hayata anlam ve mahiyet kazandıran ruhsal bir rehabilitasyondur. Ancak günümüz dünyasında şovsal bir cinselliğe indirgenerek, ruhsuz, yani ölü bir notaya dönüştürüldüğü de tartışılmazdır. “Müzik öyle bir denizdir ki, ben paçaları sıvadım hala içine giremedim.” Dede Efendi
Hayatın türlü zevk ve çilelerini en uç boyutlarda tatmamış bir insanın, sihirli gücü ortaya çıkaran müziği kavrayabilmesi ve ilhamla bütünleşerek derinliklere inebilmesi söz konusu değildir. Onun için üretilen müziklerin tamamı karikatürize nicelikli ve çıkar amaçlı bir ticaret, tatmin kasıtlı şehvetsi yapılardır.
Ne acıdır ki insanlar çırpındıkları bataklıktan geçmişteki sanatçıları irdeleyerek kurtulmak istememekte, dolayısıyla katledilen ilmin yeniden filizlenmesi için hiçbir çaba sarf etmemektedirler. Oysa her insan, doğduğunda ağlayarak, yani notlandırdığı bir besteyle doğar.
Ya, bir de ne söz yazmaktan ne de beste yapmaktan aciz, instrumental çalmasını ve alet kullanmasını dahi bilmeyen hayvan misali sesten ve cinsellikten öte başka hiçbir becerileri olmayan ilimsiz şarkıcılara ne demeli…
Dünyaca ünlü besteci Ludwig Van Beethoven, ilkokulu bitirdikten sonra okula bir daha gitmedi ve ilk yapıtını 11 yaşında yaptı. Ünlü 5. senfonisi (Kader Senfonisi olarak da bilinmektedir), ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra II. Dünya Savaşı’nda Nazi baskısı altına giren ülkelerin yaptıkları direniş sırasında ağızdan ağıza ıslıklar halinde söylenmiştir.
Beethoven, babasının alkole olan müptelâlığının ardından mali durumlarının sarsılması üzerine, ailenin tüm yükünü üstlenmek zorunda kalıp, çok zor şartlarda yaşamını sürdürdü. Kendisi hiç evlenmeyerek ömrü boyunca kuşkulu ve paranoya bir hayat geçirdi. Sağırlık belirtileri başlayınca insanlardan kaçtı ve şizofreni davranışlar sergileyerek, intihar etmeye teşebbüs etti. Ancak eceli gelmediği için, düşüncesinde geliştirdiği intiharı eyleme dönüştüremedi.
Çünkü her yaratık gibi, iradesel hiçbir özgürlüğü ve dilediğini yapabilecek bir seçim hakkı yoktu. Kısa süre sonra tamamen sağır olup, çevresindekilerle yazıyla iletişim kurmaya başladı. Kader, diğer yedi kardeşini de özürlü yapmıştı. Sağırlığına rağmen beste yapmaya devam ederek, sayısız eserlere imza attı. Mozart’ın açlık ve sefalet sonucu ölümünden sonra yerine geçti. Beethoven, sağır bir besteci olmasına karşın, hocası Mozart ve diğer çağdaşlarının aksine eserlerinin yayımlanmasından çok önemli gelirler sağladı. Şöhret, itibar ve zenginlik, hayal kırıklığı, sıkıntı ve sağırlığının yol açtığı üzüntülerini gideremedi, buhran dolu perişan bir yaşam sürdü. Plânladığı gibi intihar ederek değil, hiç beklemediği bir anda sirozdan öldü. Avrupa Birliğinin milli marşı bile, sağır Beethoven’in 9. senfonisidir. “Müzik, erkeklerin kalbini alevlendirmeli, kadınların ise gözünü yaşartmalıdır ” Beethoven
Beste yapabilmek için temel ihtiyaç işitmektir. Beethoven’in sağır olması beste yapmasına mani olmamıştı. Çünkü kulağının fiziksel işlevini yitirmesi, programlanmış ruhun görevini engellemiyordu. O öylesine tutkulu bir aşk ile kadere bağlıydı ki, müzikteki dehalığı da inancının bir sonucu olarak gelişmişti. Beethoven’in bilgi, yetenek, öngörü ve başarısı; programlanmış ruhunun kadersi dürtüyle olgunlaşıp açığa çıkarak fiiliyata dönüşmesiyle mümkün olmuştur. Hiçbir sorun bağımsız, bedeni veya fiziki olarak değerlendirilemez ve çözümlenemez. Yaşamsal gücün, bilimin, teknolojinin, fiziğin ve sanatın gerçek kaynağı ruhtur, aşktır, inançtır. Gönül gözü, her kapının kilididir. Ancak laik ve putperest rasyonalistler, bu ruhsal göze inanmadıklarından sanat icra edemez, ancak paçavraya çevirirler.
Dünyayı mantıkla özleştirip ruhun ve aşkın mutlak gücünü inatla kabul etmeyen Alman felsefeci ve mantıkçı filozof Hegel, “Sanat, insan aklının bir ürünüdür, kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır” ateist bakışıyla, sanatın duygusal içeriği ve doğayı taklitten ötürü nasıl karşı olduğunu itiraf etmiş, böylece kurduğu “diyalektik mantık” sistemini de onca saçma ve ütopik kuramlarla doldurduğunu kanıtlamıştır. Sanatı, insanın akıl ürünü olduğunu savunarak, duyguyu ruhu temsil etmesinden inatla reddedip, “aklı tanrı” zanneden hiçbir evrimci, asla sanatçı olmaz.
Gerçeğin deneye ve akla vurmadan, doğrudan doğruya kavranması sonucu bilgi ve kölemen irade oluşur. Temel oluşumdan sonra eyleme geçilerek, deneysel veya gözlemsel kurallar devreye girer. Beethoven’ın sağır olması gibi, kör ressamların ve özürlü kimselerin sağlıklı insanlardan çok daha başarılı, azimli ve kabiliyetli olmaları ve dünya çapında kariyer edinmeleri, ruhsal programın mutlak neticesine tartışılmaz delillerdir.
Doğuştan kör olan öyle ressamlar vardır ki, nesnenin ve rengin ne olduğu bilmedikleri halde, onu canlandırabilmekte ve tuvallerine hatasız yansıtabilmektedirler. Tüm bilgi ve refleksler ruhsal programlarına bağlı bir tutkuyla geliştiğinden, kadersel üstün bir yeteneğin olmazsa olmaz dürtüsü, özgür iradenin değil Mutlak İrade’nin başarısını ortaya koyan etkenlerdir. Sanat, duygusal bir icat ve ruhun bir kanıtıdır…
Wolfgang Amadeus Mozart, Beethoven’den çok daha usta, sağlıklı, çalışkan ve heyecanlı bir sanatkârken, iş bulamayarak açlık ve sefalet içinde yaşamaktan kendini kurtaramamıştı. Aradan yüz yıllar geçmesine rağmen eserlerinin hala popüleriterliğini maksimal de sürdürerek, günümüzdeki elit tabakaya dahi prestij kazandırması ve övgüyle anılması, maalesef birçok gerçek sanatçı gibi sağlığında kendisine maddi hiçbir fayda temin etmemişti.
Yaratıcı’nın mutlak iradesi her olayda varlığını sürdürmekte ve ruhlar programlandığı doğrultuda işlevlerini ve şöhretlerini devam ettirmektedir. Işığın hızını ölçmeye çalışan ilk insan, Galileo idi. Buna kör olduğu ve engizisyon tarafından ev hapsinde tutulduğu sırada giriştiğini biliyor muydunuz?
Yaşadığın hayatı önce öğren, sonra sanatçılığı hak et…
Mozart, müzik yeteneğini üç yaşında göstermeye başladı. Üç yaşında piyano çalmaya, dört yaşında konserler vermeye ve beş yaşında ise besteler yaptı. On yaşındayken bestelediği opera çok beğenildi. Dört yaşındayken klavsen çalmaya başlayıp, beş yaşında ilk bestesini yapan Mozart, ömründe hiç okula gitmedi ve akademik bir okul hayatı olmadı. 7 yaşında babasıyla Viyana’ya geldiklerinde, İmparatorluk Sarayı’nda İmparatoriçe Maria Theresia’nın kucağına oturup, ona ilgi duyarak boynundan öptü. 13 veya 14 yaşına gelene dek, büyük iltifatlarla karşılandıkları saraylar da dâhil olmak üzere tüm Avrupa’yı görmüş ve yirmili yaşlara gelip de Viyana’ya yerleşene dek turneler nedeniyle gittiği yabancı ülkelerde birçok yabancı dili anadili gibi konuşmayı kısa sürede öğrenmişti. İşlediği konular, daha çok yaptığı yolculuklardan ve bizzat tecrübe edindiği olaylardan esinlenilmiştir.
Klasik müziğin ünlü bestecisi Franz Joseph Haydn’a göre Mozart, dünyanın yaşayan en büyük müzikçisi idi. Mozart, babasının iyi bir kadın olmadığını düşündüğü bir şarkıcı ile yaptığı evlilik, aralarını açmıştı. Sürekli borç ve sefalet içinde yaşadı ve evlendiği fahişe bir kadınla mutlu bir evlilik geçiremedi. 1787 yılında o dönem çevresince eserlerinin gereken başarıya ulaşamaması ve yaşadığı ekonomik zorluklar sonucu düşük bir ücretle Viyana Sarayı’nda oda müzikçisi oldu. Bu dönemde de saray çevresinde diğer bestecilerin kıskançlıkları ile karşılaştı.
Parasızlık nedeniyle, evine odun alacak kadar bile parası olmayan Mozart, kendini ısıtabilmek için yünlü giysilere ellerini sarıp oturur, soğuğu hissetmemek için dans etmeye çalışırdı. Söylentilere göre, 1790 yılında evine gelen bir yabancı, Avusturyalı bir kişi için rekuem (ölüler için dua) yazmasını istemiş. Mozart, bunu kendi ölümünün yaklaştığının ifadesi şeklinde bir mesaj olarak algılamış. Açlık ve yokluğun yol açtığı verem hastalığı nedeniyle 35 yaşında iken rekuemi tamamlayamadan hayata gözlerini yumdu. Yağmurlu bir günde altı kişi tarafından izlenen cenazesi, sıradan bir halk mezarına gömüldü.
Sahtelik, riyakârlık ve göz boyamaktan nefret eden Mozart, dürüstlüğünden dolayı sevilmiyordu. Konçertolar ve operalarda büyük başarı sağlamış ama sürekli dışlanmıştı. Mozart’ın bu denli kısa yaşam süresine karşın, Sihirli Şüt adlı eseri olmak üzere diğerlerine bakıldığında, müzik adına yapılabileceklerinin tümünü yaptığı ve gerçek bir üstünlüğe ulaştığı görülebilir ama yaşadığı dönemde kıymetinin bilinmemesi, değerinden hiçbir şey eksiltmemişti.
Günümüzün şöhrete ve zenginliğe ulaşarak gönülleri fetheden ve sanatçı kimliği ile ortada dolaşan liyakatsiz sirkçiler, şüphesiz o eçhel yığınların bir aynasıdır.
Programsal zekâsı, özellikle lirik ve dramatik sanata eğilimliydi. Mozart’ı benzerlerinden ayıran en önemli özellik, duygular ve aklı tam bir uyum ile bir araya getirmesidir. "Benim en büyük zevkim çalışmak" diyen ünlü besteci, yaşadığı pek çok olumsuz duruma karşın eserlerinde depresif öğelere yer vermedi ve maddi bir hırs ve onca ekonomik sıkıntılar kanatlarını kırıp uçmasını engellemedi. Ayrıca hiçbir eseri bir diğerinin tekrarı olmadı.
Eserlerinde yeni bir tür oluşturmamış, ancak başkalarının yazdığı yeni türde eserleri inceleyerek, bu türleri mükemmellik düzeyine getirmiştir. Müzikte romantik ekolün başlangıcına damgasını vurmuş, eserlerindeki canlılık ve çocuksu sevimlilik nedeniyle günümüz ve sonrasının beğenilerini kazanmıştır. Örneğin eserleri arasında bulunan Türk Marşı, Viyana kuşatması sırasında Osmanlı askerlerinin mehter marşından esinlenmiştir.
“Sevgi ve dostluk müzikle oluşur. O da bilgi sahibi, duygu sahibi olmayı gerektirir, yaşamın üstün düzeyine ancak böylelikle varılabilir.” Mozart
Çağdaş dünyada ise müzik, benlik, şehvet ve paranın şöhretsi amacı olmuştur.
Mevlana Hazretleri, bir gün medresesinde ders verirken talebelerine; "Allah (c c ) Kur'an-ı Mecid'inde, en çirkin ses eşeğin sesidir " buyurur Talebeleri, bu meselenin açıklamasını öğrenmek maksadıyla "O kadar hayvanın içerisinde eşeğin seçilmesindeki hikmeti nedir?" diye sorarlar. Mevlana da; "Her hayvanın kendisine mahsus bir zikri, tespihi, iniltisi vardır Mesela devenin böğürtüsü, aslanın kükremesi, av hayvanlarının inlemesi, sineklerin vızıltısı, arıların uğultusu onların zikirleridir İnsanların tespihi ve zikri olduğu gibi gökteki meleklerin de vardır Hâlbuki biçare eşek sadece iki vakitte anırır Birisi, cinsi yakınlık istediğinde, diğeri acıktığında.”
Demek ki eşek, günümüzün bilgisiz, duygusuz, aşksız ve ruhsuz şarkıcıları gibi şehvet ve boğazlarının esiridir Gönlünde Yaratıcı’sı Allah'a ait bir dava, bir sevda ve bir ilim bulunmayıp sadece midesini ve şehvetini düşünen bencil bir ses olur ki, o’da ancak Allah katında eşek sesi gibidir veya daha aşağıdır.
Ayrıca neden besteciler değil de şarkıcıların övülüp yüceltildiği, hep aklımı kurcalamıştır…
Önce maddeyi yaratıp sonra biçimlendiren, sesi, tabiatı ve canlıları birbirinden farklı, ahenkli ve görkemli yaratan Yaratıcı, âlemşümul bir bilgilendirme ve yetenekle sanatı yarattığı canlılara da nakşederek, fıtratları nispetinde kabiliyetlerini açığa çıkartıp, reddedilemez kudretinin imani bir muhakemeyle anlaşılarak takdir edilmesini mahlûkatta da örneklendirmiştir.
Neyin sanat olduğuna dair fikirlerin ahlak kurallarıyla oynanmasından sürekli değişip tartışmaların süregelmesi, her şey gibi sanatın da niteliğinden koparıldığını ortaya koymaktadır. Yaratıcı’nın fiziksel ve ruhsal bir görüngüsü ve hissiyatı olan sanat, dolaylı olarak insanlığın, hatta hayvanların, bitkilerin bile evrensel bir değeri olmakta, kaderin yönlendirdiği kültürlere göre çeşitlenerek; erdemliği, sevgiyi ve barışı kucaklayan eserlere dönüşmektedir.
Yaratıcı ile yaratığın sanatsal dehalığı ve çıraklığı; Yaratıcı silgi kullanmadan ve hata yapmadan düşünce ve maddeyi biçimlendirip fiziğe dönüştürdüğü halde, yaratık yap-boz gayreti ve meşakkatiyle en iyiyi yakalamaya çalışır.
Gerek mimari, gerek resmi ve gerekse müzikte adını altın harflerle tarihe kazımış insanlarla günümüz pespayelerini mukayese etmek dahi onlara bir hakarettir. Yaratıcı’yı reddeden ruhu, ruhu reddeden de aşkı reddettiğinden sanatı fışkırtan duygu var olamaz. “Müziğin ruhunu aşktan başka bir şeyle anlatamam.” Wagner
Sadece cinsellikleri ve tahrik edici seksçilikleriyle şöhrete kavuşan yorumcuları sanatçılıkla çağrıştırmak, sanat ve sanatçı gibi bir değerin nasıl ayaklar altına alındığı ve aşağılandığını kanıtlamaya yetmektedir.
Ürettiği eserlerde Yaratıcı ile bütünleşemeyen, algılayamayan ve O’nun kudretini yansıtamayan sanatçının bıraktığı izler ruhsuz ve cansız olduğundan, çürümeye mahkûmdurlar… Özleri itibariyle aynı ruhsal aşkta buluşamayanların “sanatçı” olabilmeleri de mümkün değildir. Eserlerin dünyevi yansımaları uhrevi nitelikleri aksettirmiyorsa, o eserin canlı ve baki bir ışık saçabilmesi, ayrıca kalıcı bir hayranlık uyandırabilmesi imkânsızdır. Şöhretin ve propagandasal ısrarlı zorlamaların da hiçbir yarar sağlamadığı mumsal tepkilerden anlaşılmaktadır. Shakspeare’in ifade ettiği gibi, “Müzik, aşkı besteler.” Ancak aşkı üreten ruhu reddedenlerin ve ne olduğunu bilmeyenlerin sanat icra edebilmeleri mümkün değildir.
Hayatı sanata yaklaştırmak akımının öncülerinden olan ünlü İrlandalı oyun yazarı, romancı ve şair Oscar Wilde’in ifade ettiği gibi; “Moda denilen şey o kadar çirkindir ki onu her altı ayda bir değiştirirler” misali, söz ve besteleri ahlaksızca cinselleştiren yorumcuların pornografiyle sanata ulaşılabilir savları, özellikle ilmi bir değere sahip müziği karanlığa hapsetmiş, toplumlarda etkilenerek, aynı berbatlığın takipçi yığınları olarak, “şöhret ve pornografi”yi sanatla özdeşleştirerek meşrulaştırabilmişlerdir. Maddi bir akıl ve aşksız bir mantık, müziği var edemez ve anlam kazandıramaz… “Müzik, hissin uğultusudur.” Oscar Wilde
Dünyaca en büyük otoritelerden biri olan ünlü filozof, ilim ve bilim adamı İbn-i Sina; çocuk yaşta bütün ilimleri hatmettikten sonra “İşte insan, nerede ilim”, musikiyle tanıştıktan sonra da “İşte ilim, nerede insan” diyerek, müziğin üstün bir ilim olduğunu deklare etmiştir.
Müzik, aslında öyle deryasal bir ilimdir ki; özü herkese açık ve anlaşılabilir bir tanımla, yani egzoterik bir atmosferde barışı, huzuru, uyumu, anlayışı, hoşgörüyü ve bütünlüğü sağlayan, hayata anlam ve mahiyet kazandıran ruhsal bir rehabilitasyondur. Ancak günümüz dünyasında şovsal bir cinselliğe indirgenerek, ruhsuz, yani ölü bir notaya dönüştürüldüğü de tartışılmazdır. “Müzik öyle bir denizdir ki, ben paçaları sıvadım hala içine giremedim.” Dede Efendi
Hayatın türlü zevk ve çilelerini en uç boyutlarda tatmamış bir insanın, sihirli gücü ortaya çıkaran müziği kavrayabilmesi ve ilhamla bütünleşerek derinliklere inebilmesi söz konusu değildir. Onun için üretilen müziklerin tamamı karikatürize nicelikli ve çıkar amaçlı bir ticaret, tatmin kasıtlı şehvetsi yapılardır.
Ne acıdır ki insanlar çırpındıkları bataklıktan geçmişteki sanatçıları irdeleyerek kurtulmak istememekte, dolayısıyla katledilen ilmin yeniden filizlenmesi için hiçbir çaba sarf etmemektedirler. Oysa her insan, doğduğunda ağlayarak, yani notlandırdığı bir besteyle doğar.
Ya, bir de ne söz yazmaktan ne de beste yapmaktan aciz, instrumental çalmasını ve alet kullanmasını dahi bilmeyen hayvan misali sesten ve cinsellikten öte başka hiçbir becerileri olmayan ilimsiz şarkıcılara ne demeli…
Dünyaca ünlü besteci Ludwig Van Beethoven, ilkokulu bitirdikten sonra okula bir daha gitmedi ve ilk yapıtını 11 yaşında yaptı. Ünlü 5. senfonisi (Kader Senfonisi olarak da bilinmektedir), ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra II. Dünya Savaşı’nda Nazi baskısı altına giren ülkelerin yaptıkları direniş sırasında ağızdan ağıza ıslıklar halinde söylenmiştir.
Beethoven, babasının alkole olan müptelâlığının ardından mali durumlarının sarsılması üzerine, ailenin tüm yükünü üstlenmek zorunda kalıp, çok zor şartlarda yaşamını sürdürdü. Kendisi hiç evlenmeyerek ömrü boyunca kuşkulu ve paranoya bir hayat geçirdi. Sağırlık belirtileri başlayınca insanlardan kaçtı ve şizofreni davranışlar sergileyerek, intihar etmeye teşebbüs etti. Ancak eceli gelmediği için, düşüncesinde geliştirdiği intiharı eyleme dönüştüremedi.
Çünkü her yaratık gibi, iradesel hiçbir özgürlüğü ve dilediğini yapabilecek bir seçim hakkı yoktu. Kısa süre sonra tamamen sağır olup, çevresindekilerle yazıyla iletişim kurmaya başladı. Kader, diğer yedi kardeşini de özürlü yapmıştı. Sağırlığına rağmen beste yapmaya devam ederek, sayısız eserlere imza attı. Mozart’ın açlık ve sefalet sonucu ölümünden sonra yerine geçti. Beethoven, sağır bir besteci olmasına karşın, hocası Mozart ve diğer çağdaşlarının aksine eserlerinin yayımlanmasından çok önemli gelirler sağladı. Şöhret, itibar ve zenginlik, hayal kırıklığı, sıkıntı ve sağırlığının yol açtığı üzüntülerini gideremedi, buhran dolu perişan bir yaşam sürdü. Plânladığı gibi intihar ederek değil, hiç beklemediği bir anda sirozdan öldü. Avrupa Birliğinin milli marşı bile, sağır Beethoven’in 9. senfonisidir. “Müzik, erkeklerin kalbini alevlendirmeli, kadınların ise gözünü yaşartmalıdır ” Beethoven
Beste yapabilmek için temel ihtiyaç işitmektir. Beethoven’in sağır olması beste yapmasına mani olmamıştı. Çünkü kulağının fiziksel işlevini yitirmesi, programlanmış ruhun görevini engellemiyordu. O öylesine tutkulu bir aşk ile kadere bağlıydı ki, müzikteki dehalığı da inancının bir sonucu olarak gelişmişti. Beethoven’in bilgi, yetenek, öngörü ve başarısı; programlanmış ruhunun kadersi dürtüyle olgunlaşıp açığa çıkarak fiiliyata dönüşmesiyle mümkün olmuştur. Hiçbir sorun bağımsız, bedeni veya fiziki olarak değerlendirilemez ve çözümlenemez. Yaşamsal gücün, bilimin, teknolojinin, fiziğin ve sanatın gerçek kaynağı ruhtur, aşktır, inançtır. Gönül gözü, her kapının kilididir. Ancak laik ve putperest rasyonalistler, bu ruhsal göze inanmadıklarından sanat icra edemez, ancak paçavraya çevirirler.
Dünyayı mantıkla özleştirip ruhun ve aşkın mutlak gücünü inatla kabul etmeyen Alman felsefeci ve mantıkçı filozof Hegel, “Sanat, insan aklının bir ürünüdür, kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır” ateist bakışıyla, sanatın duygusal içeriği ve doğayı taklitten ötürü nasıl karşı olduğunu itiraf etmiş, böylece kurduğu “diyalektik mantık” sistemini de onca saçma ve ütopik kuramlarla doldurduğunu kanıtlamıştır. Sanatı, insanın akıl ürünü olduğunu savunarak, duyguyu ruhu temsil etmesinden inatla reddedip, “aklı tanrı” zanneden hiçbir evrimci, asla sanatçı olmaz.
Gerçeğin deneye ve akla vurmadan, doğrudan doğruya kavranması sonucu bilgi ve kölemen irade oluşur. Temel oluşumdan sonra eyleme geçilerek, deneysel veya gözlemsel kurallar devreye girer. Beethoven’ın sağır olması gibi, kör ressamların ve özürlü kimselerin sağlıklı insanlardan çok daha başarılı, azimli ve kabiliyetli olmaları ve dünya çapında kariyer edinmeleri, ruhsal programın mutlak neticesine tartışılmaz delillerdir.
Doğuştan kör olan öyle ressamlar vardır ki, nesnenin ve rengin ne olduğu bilmedikleri halde, onu canlandırabilmekte ve tuvallerine hatasız yansıtabilmektedirler. Tüm bilgi ve refleksler ruhsal programlarına bağlı bir tutkuyla geliştiğinden, kadersel üstün bir yeteneğin olmazsa olmaz dürtüsü, özgür iradenin değil Mutlak İrade’nin başarısını ortaya koyan etkenlerdir. Sanat, duygusal bir icat ve ruhun bir kanıtıdır…
Wolfgang Amadeus Mozart, Beethoven’den çok daha usta, sağlıklı, çalışkan ve heyecanlı bir sanatkârken, iş bulamayarak açlık ve sefalet içinde yaşamaktan kendini kurtaramamıştı. Aradan yüz yıllar geçmesine rağmen eserlerinin hala popüleriterliğini maksimal de sürdürerek, günümüzdeki elit tabakaya dahi prestij kazandırması ve övgüyle anılması, maalesef birçok gerçek sanatçı gibi sağlığında kendisine maddi hiçbir fayda temin etmemişti.
Yaratıcı’nın mutlak iradesi her olayda varlığını sürdürmekte ve ruhlar programlandığı doğrultuda işlevlerini ve şöhretlerini devam ettirmektedir. Işığın hızını ölçmeye çalışan ilk insan, Galileo idi. Buna kör olduğu ve engizisyon tarafından ev hapsinde tutulduğu sırada giriştiğini biliyor muydunuz?
Yaşadığın hayatı önce öğren, sonra sanatçılığı hak et…
Mozart, müzik yeteneğini üç yaşında göstermeye başladı. Üç yaşında piyano çalmaya, dört yaşında konserler vermeye ve beş yaşında ise besteler yaptı. On yaşındayken bestelediği opera çok beğenildi. Dört yaşındayken klavsen çalmaya başlayıp, beş yaşında ilk bestesini yapan Mozart, ömründe hiç okula gitmedi ve akademik bir okul hayatı olmadı. 7 yaşında babasıyla Viyana’ya geldiklerinde, İmparatorluk Sarayı’nda İmparatoriçe Maria Theresia’nın kucağına oturup, ona ilgi duyarak boynundan öptü. 13 veya 14 yaşına gelene dek, büyük iltifatlarla karşılandıkları saraylar da dâhil olmak üzere tüm Avrupa’yı görmüş ve yirmili yaşlara gelip de Viyana’ya yerleşene dek turneler nedeniyle gittiği yabancı ülkelerde birçok yabancı dili anadili gibi konuşmayı kısa sürede öğrenmişti. İşlediği konular, daha çok yaptığı yolculuklardan ve bizzat tecrübe edindiği olaylardan esinlenilmiştir.
Klasik müziğin ünlü bestecisi Franz Joseph Haydn’a göre Mozart, dünyanın yaşayan en büyük müzikçisi idi. Mozart, babasının iyi bir kadın olmadığını düşündüğü bir şarkıcı ile yaptığı evlilik, aralarını açmıştı. Sürekli borç ve sefalet içinde yaşadı ve evlendiği fahişe bir kadınla mutlu bir evlilik geçiremedi. 1787 yılında o dönem çevresince eserlerinin gereken başarıya ulaşamaması ve yaşadığı ekonomik zorluklar sonucu düşük bir ücretle Viyana Sarayı’nda oda müzikçisi oldu. Bu dönemde de saray çevresinde diğer bestecilerin kıskançlıkları ile karşılaştı.
Parasızlık nedeniyle, evine odun alacak kadar bile parası olmayan Mozart, kendini ısıtabilmek için yünlü giysilere ellerini sarıp oturur, soğuğu hissetmemek için dans etmeye çalışırdı. Söylentilere göre, 1790 yılında evine gelen bir yabancı, Avusturyalı bir kişi için rekuem (ölüler için dua) yazmasını istemiş. Mozart, bunu kendi ölümünün yaklaştığının ifadesi şeklinde bir mesaj olarak algılamış. Açlık ve yokluğun yol açtığı verem hastalığı nedeniyle 35 yaşında iken rekuemi tamamlayamadan hayata gözlerini yumdu. Yağmurlu bir günde altı kişi tarafından izlenen cenazesi, sıradan bir halk mezarına gömüldü.
Sahtelik, riyakârlık ve göz boyamaktan nefret eden Mozart, dürüstlüğünden dolayı sevilmiyordu. Konçertolar ve operalarda büyük başarı sağlamış ama sürekli dışlanmıştı. Mozart’ın bu denli kısa yaşam süresine karşın, Sihirli Şüt adlı eseri olmak üzere diğerlerine bakıldığında, müzik adına yapılabileceklerinin tümünü yaptığı ve gerçek bir üstünlüğe ulaştığı görülebilir ama yaşadığı dönemde kıymetinin bilinmemesi, değerinden hiçbir şey eksiltmemişti.
Günümüzün şöhrete ve zenginliğe ulaşarak gönülleri fetheden ve sanatçı kimliği ile ortada dolaşan liyakatsiz sirkçiler, şüphesiz o eçhel yığınların bir aynasıdır.
Programsal zekâsı, özellikle lirik ve dramatik sanata eğilimliydi. Mozart’ı benzerlerinden ayıran en önemli özellik, duygular ve aklı tam bir uyum ile bir araya getirmesidir. "Benim en büyük zevkim çalışmak" diyen ünlü besteci, yaşadığı pek çok olumsuz duruma karşın eserlerinde depresif öğelere yer vermedi ve maddi bir hırs ve onca ekonomik sıkıntılar kanatlarını kırıp uçmasını engellemedi. Ayrıca hiçbir eseri bir diğerinin tekrarı olmadı.
Eserlerinde yeni bir tür oluşturmamış, ancak başkalarının yazdığı yeni türde eserleri inceleyerek, bu türleri mükemmellik düzeyine getirmiştir. Müzikte romantik ekolün başlangıcına damgasını vurmuş, eserlerindeki canlılık ve çocuksu sevimlilik nedeniyle günümüz ve sonrasının beğenilerini kazanmıştır. Örneğin eserleri arasında bulunan Türk Marşı, Viyana kuşatması sırasında Osmanlı askerlerinin mehter marşından esinlenmiştir.
“Sevgi ve dostluk müzikle oluşur. O da bilgi sahibi, duygu sahibi olmayı gerektirir, yaşamın üstün düzeyine ancak böylelikle varılabilir.” Mozart
Çağdaş dünyada ise müzik, benlik, şehvet ve paranın şöhretsi amacı olmuştur.
Mevlana Hazretleri, bir gün medresesinde ders verirken talebelerine; "Allah (c c ) Kur'an-ı Mecid'inde, en çirkin ses eşeğin sesidir " buyurur Talebeleri, bu meselenin açıklamasını öğrenmek maksadıyla "O kadar hayvanın içerisinde eşeğin seçilmesindeki hikmeti nedir?" diye sorarlar. Mevlana da; "Her hayvanın kendisine mahsus bir zikri, tespihi, iniltisi vardır Mesela devenin böğürtüsü, aslanın kükremesi, av hayvanlarının inlemesi, sineklerin vızıltısı, arıların uğultusu onların zikirleridir İnsanların tespihi ve zikri olduğu gibi gökteki meleklerin de vardır Hâlbuki biçare eşek sadece iki vakitte anırır Birisi, cinsi yakınlık istediğinde, diğeri acıktığında.”
Demek ki eşek, günümüzün bilgisiz, duygusuz, aşksız ve ruhsuz şarkıcıları gibi şehvet ve boğazlarının esiridir Gönlünde Yaratıcı’sı Allah'a ait bir dava, bir sevda ve bir ilim bulunmayıp sadece midesini ve şehvetini düşünen bencil bir ses olur ki, o’da ancak Allah katında eşek sesi gibidir veya daha aşağıdır.
Ayrıca neden besteciler değil de şarkıcıların övülüp yüceltildiği, hep aklımı kurcalamıştır…
Etiketler:
Ajda Pekkan,
arabesk,
aşk,
Beethoven,
beste,
duygu,
Hadise,
ilim,
klasik müzik,
Mevlana,
Mozart,
Müzik,
pop müzik,
pornografi,
ruh,
sanat,
ses,
şarkı sözü,
şarkıcı
2 Kasım 2009 Pazartesi
“Nobel Ödülü” bir saygınlık mı, yoksa şöhret mi?
Dinamiti keşfeden Alfred Bernhard Nobel adlı bir İsveçli, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek maksadıyla adına bir dernek kurmuş ve dinamit ticaretinden elde ettiği tüm servetini bu derneğe bağışlayarak, vasiyetindeki kriterlere uygun kişilerin mükâfatlandırılmasını istemişti.
Fizik, Kimya, Fizyoloji, Tıp, Edebiyat ve Barış alanında önemli buluşlar gerçekleştiren mucitlere; en soylu ve en samimî idealle örtüşmüş bütünleştirici eser yazanlara; halklar arasında kardeşliği gerçekleştirmeye, silaha ve emperyalist saldırılara son vermeye, düşünce, ırk ve dini ayrılıkları ve çatışmaları önlemeye, eşit bir paylaşım ve adalet adına çalışan siyasi yahut sivil kişilere verilmesini arzu etmişti.
Sözde prestijin bir göstergesi ve teşvikin bir motivasyonu olan “Nobel Ödülü”nün Alfred Bernhard Nobel’in vasiyetinde ifade ettiği gibi hak edene değil, tamamen politik olanlara keyfi bir çıkar doğrultusunda dağıtılması, şüphesiz vasiyete bir ihanettir. İnsanoğluna fevkalade kötü örnek olan politikacıların, ezberci, kopyacı ve kozmetikçi bilim adamlarının, fitneci ve kışkırtıcı liberal edebiyatçıların düşünce ve davranışları; tüm kurumları ve insanlığı etkileyerek bozmuş, dolayısıyla insani değerlere yücelten erdem ve liyakat sahiplerine hiçbir değer verilmeyerek, işbirlikçi heyetçe pespayelerin ödüllendirilmeleri, “Nobel Ödülünün” bir saygınlık değil, muhataplarına rant kazandırıp, benliklerini azdıran ve yüklendiği misyonu sürdürmesini sağlayan zilletsel bir şöhret olmuştur.
Alfred Nobel’in vasiyeti aynen şöyledir.
“Ardımdan bıraktığım gayrimenkulümün ve servetimin tamamı, aşağıdaki şekilde dağıtılacaktır. Kapital, emniyetli bir şekilde fon'da toplanmalıdır. Bu fon'un geliri her yıl insanlığa en büyük hizmeti yapan kişilere dağıtılmalıdır. Bu gelir beş ana bölüme ayrılmalı ve aşağıdaki şekilde dağıtılmalıdır. Bir kısmı fizik sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısmı kimya sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısmı fizyoloji ya da tıp alanında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısmı edebiyat sahasında en büyük eseri yazan kişiye verilmelidir. Bir kısmı milletlerarası barış ve kardeşlik için en büyük çalışmayı yapan kişiye verilmelidir. Fizik ve kimya konusundaki keşifler, İsveç ilim konseyince değerlendirilmelidir. Tıp konusundaki çalışmalar Stokholm’deki Caroline Enstitüsü tarafından değerlendirilmelidir. Edebiyat ve barış konusundaki mükâfatlar İsveç Parlamentosu tarafından seçilen beş kişilik bir heyet tarafından değerlendirilmelidir. En büyük ve kesin arzum mükâfatlar adaylara dağıtılırken kesinlikle milliyet ayrımı yapılmamasıdır. En mühimi, mükâfatı alacak şahıs bir İskandinavyalı da olabilir, olmayabilir de.”
Nobel Ödüllerinin asıl kuruluş amacı olan bilim alanında değil de, edebiyat ve politika alanında bir ün ve sükse kazanması, tamamen politiğe olmasına sebebiyet vermiştir. Ödül sahiplerinin özellikle ateist, feminist ve faşist düşünceleri, ayrıca din ve barış karşıtı evrimcilerin ve emperyalistlerin seçilerek erdemsizliğin meşrulaştırılma gayreti, maalesef dünya kamuoyunun dikkatinden kaçmakta, böylece ödül alanlar makyajlanarak, insani ve fıtratı değerler yok edilmek suretiyle sömürü düzeni parlatılmaktadır. Seçilen insanların sinsi ve samimiyetsiz ayarları, dilden çıkan sözlerin kalpleri delmeyip kulağı aşamamasına, dolayısıyla takıp takıştırdıkları ödüllerle ya benlikleri peşine ya da efendileri için ava koşmalarına neden olmaktadır…
Shakespeare der ki; “Tazılar kendileri koşar ama efendileri için avlarlar.”
Nobel ödülü kazanan edebiyatçılarla, ödüle layık görülmeyen ancak fikir, sanat ve eğitim konusunda tartışılmaz olan filozof, pasifist ve reformcu Lev Tolstoy ve edebiyatın tiyatrodaki öncüsü, ayrıca çağdaş tiyatronun ilk kurucusu olan şair Henrik İbsen karşılaştırıldığında; güttükleri taraflı ve iğrenç politika daha iyi anlaşılmaktadır. Ayrıca toplumları kasıp kavuran, katliam, soykırım, korku ve şiddet saçan ABD ve İsrail devlet başkanları Barack Obama, Menahem Begin, Şimon Peres ve İzak Rabin gibi işgalci barbarlara asla hak etmedikleri barış ödülü ile mükafatlandırmaları; hala ABD ve İsrail katliamlarında hunharca ölen ve işgale uğrayarak yurtlarından çıkartılmış insanlara açık bir ihanettir.
Acaba dünyada barış sağlanmış, ölümler, katliamlar ve işgaller sona ermiş, nükleer silahlanma azalmış, yok edici bombalar imha edilmiş mi ki, Bracak Obama 2009 yılının Nobel Barış Ödülünü kazanmayı hak etmiş?
Böylece Nobel’ce barışın “savaş, şiddet ve işgal” anlamı taşıdığı görülmektedir.
Birkaç işbirlikçi kişinin bir araya gelerek verdikleri ödüller, asla gerçekçi olmadığından toplumların o fiyakalı uluyanları izlemeyerek peşlerine düşmemeleri, gelecek aydınlığın kurtuluşu için önemli bir tepkidir.
Birde bulduğu keşifle çığır açan ve aldığı ödülü ayağıyla iterek sadece cebinde unuttuğu kurdelesini hatırlayan onurlu ve erdemli icatçıları bir hatırlayalım…
Bundan bir asır önce Amerika’nın Ohio eyaletinde o zaman için önemsiz ama günümüz ve sonrası için fevkalade hayati değeri olan ve aynı zamanda sadece masallarda anlatılan bir keşif gerçekleştirilmişti. İlk defa motorlu bir uçak yapılıyor ve insanoğlunun ayağı yerden kesilerek, masallar gerçek oluyordu.
Orville Wright adlı bir çocuk, bir gün şehir kütüphanesine gitmiş, Lilienthal adlı bir yazarın yazdığı motorsuz bir uçak ile yaptığı uçuşları anlatan masalımsı bir kitap seçip, okumaya başlamıştı. Kitabın etkisinde kalan Orville, sadece kendisini değil, kardeşi Wilbur’u da heyecanla anlatıp etkilemiş ve iki kardeş de uçma hayalleri ile yanıp tutuşmaya başlamıştı. En önemlisi ise; iki kardeşin de hiçbir akademik eğitiminin bulunmamasıydı.
Tıpkı hayvanlar aleminde olduğu gibi; olmayan okulları, akademik unvanları, üniversite kürsüleri, şatafatlı cübbe ve diplomaları, medyatik popülerlileri, ayrıca Nobel ödülü gibi etiketleri, onların keşiflerine hiçbir engel teşkil etmiyordu.
Daha çocukken çayırlarda ve bayırlarda dolaşarak, ölmüş hayvanların kemiklerini toplayarak gübre fabrikalarına satıp geçimlerini temin ediyorlardı. Daha sonraları hurda demir toplayarak, demircilere satmaya başladılar. İlerleyen dönemde matbaa kurdular ama başarılı olamayıp kapatmak zorunda kaldılar. Bunu izleyen dönemde kader onları öylesine yönlendiriyor ve amaçlarına ulaştırabilmek için inanılmaz imkanlar seferber ediyordu ki, aniden bir bisikletçi dükkanı açtılar. Masaldaki uçağı icat edebilmek için, boş kalan vakitlerinde dükkan içine tüneller şeklinde bir düzenek kurarak, rüzgar ve kanat ilişkisini saptamaya çalıştılar.
Ne okulları, ne laboratuarları, ne sermayeleri, ne akıl danışabilecekleri fiziksel bir rehberleri, ne de teknolojik bir güçleri bulunmaksızın; 1902’de açık arazide motorsuz uçuşlar üzerinde yaptıkları denemeler sonunda, ilk motorlu uçağı yapmayı başararak, 17 Aralık 1903 tarihinde 16 beygir gücünde bir motor ve iki pervaneli bir uçak olan "flyer" içinde oniki saniye süre ile havada kaldılar.
Orville Wright, kardeşi ile yazı tura atışı sonrası kazandığı ilk uçuş hakkını kullanmadan önce, uçağa yük olmasın diye paltosunu, soğuğun dişlerini titretmesine rağmen üzerine almamıştı. İlk uçağı icat etmesine karşın, uçuş ehliyeti olmayan Orville Wright, ruhsal bilgilendirme ve dürtüyle uçağı kullanıyordu. Her iki kardeş de son derece mütevazı bir karaktere
sahiplerdi. Gösterişe ve ödüle hiç önem vermeyen bu kardeşlerden Wilbur,
bir gün cebinden mendil çıkarırken yere bir kırmızı kurdele düşürdü. Kız kardeşi bunun ne olduğu sorduğunda "Sana bahsetmeyi unuttum, bugün bana Fransız Hükümeti ‘Lejyon Denor Nişanı’ verdi, bu onun kurdelesi" diye yanıt verdi.
Ödülleri hiç önemsemeyen o günün okulsuz ve kompleksiz kaşifleri ile günümüzün bir işe yaramayıp ortalıkta dolaşan akademisyenleri ya da Nobel Ödülü sahiplerini bir mukayese edin…
İspanya Kralı bir gün kendilerine gelerek, bir pazar günü kendisini uçakla uçurmalarını istemiş, ama Wright kardeşler, dini düşünceleri nedeniyle Pazar günü uçmayacaklarını kral’a açıklayarak, onu geri çevirmişlerdi.
1901’de Nobel Ödülleri dağıtılmaya başlanmış ama 1903’de havada uçmak gibi bir mucizeyi keşfeden Wright Kardeşlere ödül layık görülmemişti.
İşte Nobel… Nerede icat, bilim, edebiyat ve BARIŞ…
“Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma...” Mevlana
Fizik, Kimya, Fizyoloji, Tıp, Edebiyat ve Barış alanında önemli buluşlar gerçekleştiren mucitlere; en soylu ve en samimî idealle örtüşmüş bütünleştirici eser yazanlara; halklar arasında kardeşliği gerçekleştirmeye, silaha ve emperyalist saldırılara son vermeye, düşünce, ırk ve dini ayrılıkları ve çatışmaları önlemeye, eşit bir paylaşım ve adalet adına çalışan siyasi yahut sivil kişilere verilmesini arzu etmişti.
Sözde prestijin bir göstergesi ve teşvikin bir motivasyonu olan “Nobel Ödülü”nün Alfred Bernhard Nobel’in vasiyetinde ifade ettiği gibi hak edene değil, tamamen politik olanlara keyfi bir çıkar doğrultusunda dağıtılması, şüphesiz vasiyete bir ihanettir. İnsanoğluna fevkalade kötü örnek olan politikacıların, ezberci, kopyacı ve kozmetikçi bilim adamlarının, fitneci ve kışkırtıcı liberal edebiyatçıların düşünce ve davranışları; tüm kurumları ve insanlığı etkileyerek bozmuş, dolayısıyla insani değerlere yücelten erdem ve liyakat sahiplerine hiçbir değer verilmeyerek, işbirlikçi heyetçe pespayelerin ödüllendirilmeleri, “Nobel Ödülünün” bir saygınlık değil, muhataplarına rant kazandırıp, benliklerini azdıran ve yüklendiği misyonu sürdürmesini sağlayan zilletsel bir şöhret olmuştur.
Alfred Nobel’in vasiyeti aynen şöyledir.
“Ardımdan bıraktığım gayrimenkulümün ve servetimin tamamı, aşağıdaki şekilde dağıtılacaktır. Kapital, emniyetli bir şekilde fon'da toplanmalıdır. Bu fon'un geliri her yıl insanlığa en büyük hizmeti yapan kişilere dağıtılmalıdır. Bu gelir beş ana bölüme ayrılmalı ve aşağıdaki şekilde dağıtılmalıdır. Bir kısmı fizik sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısmı kimya sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısmı fizyoloji ya da tıp alanında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısmı edebiyat sahasında en büyük eseri yazan kişiye verilmelidir. Bir kısmı milletlerarası barış ve kardeşlik için en büyük çalışmayı yapan kişiye verilmelidir. Fizik ve kimya konusundaki keşifler, İsveç ilim konseyince değerlendirilmelidir. Tıp konusundaki çalışmalar Stokholm’deki Caroline Enstitüsü tarafından değerlendirilmelidir. Edebiyat ve barış konusundaki mükâfatlar İsveç Parlamentosu tarafından seçilen beş kişilik bir heyet tarafından değerlendirilmelidir. En büyük ve kesin arzum mükâfatlar adaylara dağıtılırken kesinlikle milliyet ayrımı yapılmamasıdır. En mühimi, mükâfatı alacak şahıs bir İskandinavyalı da olabilir, olmayabilir de.”
Nobel Ödüllerinin asıl kuruluş amacı olan bilim alanında değil de, edebiyat ve politika alanında bir ün ve sükse kazanması, tamamen politiğe olmasına sebebiyet vermiştir. Ödül sahiplerinin özellikle ateist, feminist ve faşist düşünceleri, ayrıca din ve barış karşıtı evrimcilerin ve emperyalistlerin seçilerek erdemsizliğin meşrulaştırılma gayreti, maalesef dünya kamuoyunun dikkatinden kaçmakta, böylece ödül alanlar makyajlanarak, insani ve fıtratı değerler yok edilmek suretiyle sömürü düzeni parlatılmaktadır. Seçilen insanların sinsi ve samimiyetsiz ayarları, dilden çıkan sözlerin kalpleri delmeyip kulağı aşamamasına, dolayısıyla takıp takıştırdıkları ödüllerle ya benlikleri peşine ya da efendileri için ava koşmalarına neden olmaktadır…
Shakespeare der ki; “Tazılar kendileri koşar ama efendileri için avlarlar.”
Nobel ödülü kazanan edebiyatçılarla, ödüle layık görülmeyen ancak fikir, sanat ve eğitim konusunda tartışılmaz olan filozof, pasifist ve reformcu Lev Tolstoy ve edebiyatın tiyatrodaki öncüsü, ayrıca çağdaş tiyatronun ilk kurucusu olan şair Henrik İbsen karşılaştırıldığında; güttükleri taraflı ve iğrenç politika daha iyi anlaşılmaktadır. Ayrıca toplumları kasıp kavuran, katliam, soykırım, korku ve şiddet saçan ABD ve İsrail devlet başkanları Barack Obama, Menahem Begin, Şimon Peres ve İzak Rabin gibi işgalci barbarlara asla hak etmedikleri barış ödülü ile mükafatlandırmaları; hala ABD ve İsrail katliamlarında hunharca ölen ve işgale uğrayarak yurtlarından çıkartılmış insanlara açık bir ihanettir.
Acaba dünyada barış sağlanmış, ölümler, katliamlar ve işgaller sona ermiş, nükleer silahlanma azalmış, yok edici bombalar imha edilmiş mi ki, Bracak Obama 2009 yılının Nobel Barış Ödülünü kazanmayı hak etmiş?
Böylece Nobel’ce barışın “savaş, şiddet ve işgal” anlamı taşıdığı görülmektedir.
Birkaç işbirlikçi kişinin bir araya gelerek verdikleri ödüller, asla gerçekçi olmadığından toplumların o fiyakalı uluyanları izlemeyerek peşlerine düşmemeleri, gelecek aydınlığın kurtuluşu için önemli bir tepkidir.
Birde bulduğu keşifle çığır açan ve aldığı ödülü ayağıyla iterek sadece cebinde unuttuğu kurdelesini hatırlayan onurlu ve erdemli icatçıları bir hatırlayalım…
Bundan bir asır önce Amerika’nın Ohio eyaletinde o zaman için önemsiz ama günümüz ve sonrası için fevkalade hayati değeri olan ve aynı zamanda sadece masallarda anlatılan bir keşif gerçekleştirilmişti. İlk defa motorlu bir uçak yapılıyor ve insanoğlunun ayağı yerden kesilerek, masallar gerçek oluyordu.
Orville Wright adlı bir çocuk, bir gün şehir kütüphanesine gitmiş, Lilienthal adlı bir yazarın yazdığı motorsuz bir uçak ile yaptığı uçuşları anlatan masalımsı bir kitap seçip, okumaya başlamıştı. Kitabın etkisinde kalan Orville, sadece kendisini değil, kardeşi Wilbur’u da heyecanla anlatıp etkilemiş ve iki kardeş de uçma hayalleri ile yanıp tutuşmaya başlamıştı. En önemlisi ise; iki kardeşin de hiçbir akademik eğitiminin bulunmamasıydı.
Tıpkı hayvanlar aleminde olduğu gibi; olmayan okulları, akademik unvanları, üniversite kürsüleri, şatafatlı cübbe ve diplomaları, medyatik popülerlileri, ayrıca Nobel ödülü gibi etiketleri, onların keşiflerine hiçbir engel teşkil etmiyordu.
Daha çocukken çayırlarda ve bayırlarda dolaşarak, ölmüş hayvanların kemiklerini toplayarak gübre fabrikalarına satıp geçimlerini temin ediyorlardı. Daha sonraları hurda demir toplayarak, demircilere satmaya başladılar. İlerleyen dönemde matbaa kurdular ama başarılı olamayıp kapatmak zorunda kaldılar. Bunu izleyen dönemde kader onları öylesine yönlendiriyor ve amaçlarına ulaştırabilmek için inanılmaz imkanlar seferber ediyordu ki, aniden bir bisikletçi dükkanı açtılar. Masaldaki uçağı icat edebilmek için, boş kalan vakitlerinde dükkan içine tüneller şeklinde bir düzenek kurarak, rüzgar ve kanat ilişkisini saptamaya çalıştılar.
Ne okulları, ne laboratuarları, ne sermayeleri, ne akıl danışabilecekleri fiziksel bir rehberleri, ne de teknolojik bir güçleri bulunmaksızın; 1902’de açık arazide motorsuz uçuşlar üzerinde yaptıkları denemeler sonunda, ilk motorlu uçağı yapmayı başararak, 17 Aralık 1903 tarihinde 16 beygir gücünde bir motor ve iki pervaneli bir uçak olan "flyer" içinde oniki saniye süre ile havada kaldılar.
Orville Wright, kardeşi ile yazı tura atışı sonrası kazandığı ilk uçuş hakkını kullanmadan önce, uçağa yük olmasın diye paltosunu, soğuğun dişlerini titretmesine rağmen üzerine almamıştı. İlk uçağı icat etmesine karşın, uçuş ehliyeti olmayan Orville Wright, ruhsal bilgilendirme ve dürtüyle uçağı kullanıyordu. Her iki kardeş de son derece mütevazı bir karaktere
sahiplerdi. Gösterişe ve ödüle hiç önem vermeyen bu kardeşlerden Wilbur,
bir gün cebinden mendil çıkarırken yere bir kırmızı kurdele düşürdü. Kız kardeşi bunun ne olduğu sorduğunda "Sana bahsetmeyi unuttum, bugün bana Fransız Hükümeti ‘Lejyon Denor Nişanı’ verdi, bu onun kurdelesi" diye yanıt verdi.
Ödülleri hiç önemsemeyen o günün okulsuz ve kompleksiz kaşifleri ile günümüzün bir işe yaramayıp ortalıkta dolaşan akademisyenleri ya da Nobel Ödülü sahiplerini bir mukayese edin…
İspanya Kralı bir gün kendilerine gelerek, bir pazar günü kendisini uçakla uçurmalarını istemiş, ama Wright kardeşler, dini düşünceleri nedeniyle Pazar günü uçmayacaklarını kral’a açıklayarak, onu geri çevirmişlerdi.
1901’de Nobel Ödülleri dağıtılmaya başlanmış ama 1903’de havada uçmak gibi bir mucizeyi keşfeden Wright Kardeşlere ödül layık görülmemişti.
İşte Nobel… Nerede icat, bilim, edebiyat ve BARIŞ…
“Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma...” Mevlana
Etiketler:
alfred nobel,
barış,
henrik ibsen,
ilk uçak,
İzak Rabin,
Lejyon Denor Nişanı,
lev tolstoy,
Menahem Begin,
Mevlana,
nobel ödülü,
orville wright,
ödül,
Şimon Peres
7 Nisan 2009 Salı
Ahmaklar…
Kapalı kapılar ardında yapılan gizli pazarlıklar bir yana; Barack Obama’nın mecliste yaptığı yaldızlı konuşma, tıpkı yakışıklı, zengin, sempatik ve şöhretli bir erkeğin kız arkadaşını iltifat ve vaatlerle kandırması akabinde bakireliğini bozmasının ardından terk etmesinden farksız bir samimiyetsizlik ve çıkarcılık içerdiği, dikkatli bir irdelemeyle anlaşılacaktır.
Hatırlanacağı üzere; ABD başkanlık seçimlerinde ve başkan olmasından sonra Türkiye’ye hiçte öyle ifade ettiği bir sıcaklık duymamış ve dostluk eli uzatmamış olan Obama; Erdoğan ve Gül’e uzak durarak, zoraki bir telefon görüşmesi gerçekleşmişti. Davos sonrası esen negatif havayı dağıtmak ve ruhu olan İsrail ile Türkiye arasını bulabilmek amacıyla böyle bir telefon görüşmesi yaparak ilk adımı atmış, sonrasında hiç planında olmayan Türkiye ziyaretini gerçekleştirmiş bulunmaktadır.
Türkiye’ye karşı fevkalade önyargılı olan Obama, Ermeni Diasporasına peşin ve açık kredi tanıyarak, “Ermeni Soykırım” iddiasını kabul edeceği taahhüdünde bulunmuş, dolayısıyla bugünkü açıklamalarının tam tersi bir politika güdeceğini deklare etmişti.
TBMM’deki sözde milletvekillerinin, generallerin ve Türk kamuoyunun gözlerinin içine bakarak değişmediğini ve Ermeni konusuyla ilgili görüşlerinin devam ettiğini ifade ederek, kendince dönmesi mümkün olmayan söz ve kararlılığının duruşunu sergiledi.
Obama, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iftirasına inanmış ve gereğinin yapılması için Türkiye’ye baskı uygulayarak; başlayan müzakereleri izlediğini, böylece Türkiye’yi cesaretlendirerek ve soykırımın tanınmasıyla ilgili yolun hızlı olmasını talep ederek, Türklerle Ermenilerin aynı noktada buluşacakları vurgusu yapmıştır. Zaten “Ermeni Soykırım” yalanını kabule hazır Cumhurbaşkanı Gül’e atıfta bulunarak, başarılı gördüğü çalışmalarını takdir etmiş, kimsenin bu müzakereleri saptırmamasını isteyerek, bu konunun derhal halledilmesi talimatı vermiştir. Obama, Ermenilerin Türkleri değil, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını alçakça savunarak, “Her ülkenin bu anlamda geçmişiyle hesaplaşması gerekir. 1915'te yaşanan olaylar var” cesaretini gösterebilmektedir. Acaba bu fütursuz cesareti nereden almaktadır?
Yani özetlersek; ya siz doğrudan kabul edin, ya da ben kabul ederek, 1915’teki vahşi ve hain Ermenilerin ağlattığı gibi ananızı ağlatırım demiştir. Önce sınır kapıları açılacak, sonra da namussuz aydınların özür dilemesi gibi devlet özür dileyerek, Ermeni soykırım yalanı meşruiyet kazanmak suretiyle hak, adalet ve merhamet simgesi Türkler, soykırım gibi kapkara bir utançla damgalanacaktır. Azerbeycan Devlet Başkanı Aliyev'i, onurlu protestosundan dolayı tebrik ederim...
Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin başındaki bir siyasetçi olarak; şerefli tarihine ve acımasızca katledilen atalarına ihanet edercesine, “KİM HAKLI, KİM HAKSIZ” sorusuna bir siyasetçi olarak karar veremeyeceğini ifade edebiliyorsa, derhal oturmaya lâyık olmadığı o koltuktan istifa etmeli ve yargılanmalıdır.
ABD, artık İslam dünyasına karşı savaşla bir zafer kazanamayacağını, gerek ekonomik, gerekse askeri açıdan mağlup olmanın hezimetini kavramasından strateji değiştirme zorunda kalmış, barış ve uzlaşma adına yeni bir imaj rüzgarı estirilerek, Obama’nın sahneye konulduğu gerçeği her ne kadar bizim ahmaklarca anlaşılmamakta ise de, yeni politikaları, aynen bir fahişecedir.
ABD Başkanı Baracak Obama, tıpkı bir fahişe gibi önce cezp edecek, sonrada elinde ve avucunda ne varsa alarak, tüyü yontulmuş tavuğa döndürecektir. Öldürmeyecek, süründürecektir.
Artık, etkileyip satın aldıkları Müslüman kimlikli iktidarları cepheye sürerek, kendilerine tehdit gördükleri Müslümanları vurduracak ve planladıkları sömürge düzenini kurarak, eskiden olduğu gibi doğrudan hedef olmak istemeyeceklerdir. Yahudi lobisinin egemen olduğu ABD’de Obama bir HİÇTİR ve istesede yapabileceği hiçbir şeyde yoktur.
Davos’taki İsrail gerginliği kendilerini korkutmuş, apar topar Obama’yı Türkiye’ye gönderip sinsi planlarını devreye sokarak, Türkiye-İsrail ittifakının sağlamlaştırılmasına çalışılmıştır. ABD ile İsrail, ruh ile beden gibidir ve bütünlüklerinden hayat bularak, kan ve şiddetle beslenirler. Asla tartışılmaması gereken temel gerçek; İsrail=ABD=İşgal=Soykırım
Obama, TBMM’deki konuşmasında katil İsrail’i kayırarak, “Biz terörün kullanımını dışlamalı ve İsrail'in güvenlik kaygılarının meşru olduğunu anlamalıyız.” sözleriyle, hâlâ nasıl barbar, adaletsiz ve merhametsiz olabildiklerini kanıtlamakta; işgal edilen, vahşice öldürülen, evleri yağmalanan, binlerce bebek, çocuk, kadın ve yaşlı insanları hiç tasa etmemeleri, asla samimi olmadığını ortaya koymaktadır. Obama bilmelidir ki, eğer ifade ettiği barış; bir kölelik, adaletsizlik ve müstemlekesel bir yaşam ise; onu hiçbir Müslüman kabul etmez ve kanının son damlasına kadar savaşır…
Obama’nın, "ABD'de pek çok ailede Müslüman üyeler var. Ben de bunlardan biriyim" sözleri, bana laik ve Kemalistlerin sözlerini hatırlattı. Bilindiği üzere onlarda, İslâm’a ve Müslümanlara olan ezeli hasımlıklarını kamufle edebilmek için, “Benim anam, teyzem veya ninem de başörtüsü takar, namaz kılar ve hacca giderler, dolayısıyla bizde Müslüman bir aileden gelmekteyiz.” derler, sonrada kin ve nefretlerine devam ederler.
Yüzyılın önemli sorunları olarak “İklim değişikliği, ekonomik kriz, terör, ölümcül silahların artması”‘na işaret eden Obama, bütün bu kötülerin ürediği merkez ABD’nin olduğunu itiraf edebilecek bir özürde bulunmaktan ise, sözde endişe duyduğu bu zorlukların aşılmasında kendisine ortaklar aramakta, böylece asıl hedefi şaşırtarak, bizzat sorumlu olduğu felaketlerden sıyrılmaya kalkışmaktadır. İfadesinde; ”Hiçbir ulus bu zorluklara tek başına karşı gelemez. O yüzden birbirimizi dinlemeli, müşterek sorunlarımızı paylaşmalıyız” diyerek, bu mesajı getirdiğini, Gül ve Erdoğan’a ilettiğini söyleyebilmektedir. Peki, bütün bu şeytani zorlukların müsebbibi kendileri değil midir, konuşmaktan öte ne yapmaktadırlar? Irak, Afganistan, Lübnan Filistin ve kendi insanlarını kan denizine çeviren, milyonlarca masumu katleden, ırzına geçen, dışkılarını yediren, yağmalayan ve işgal eden kimdir? İmha edeci silahları üreten ve dünyaya satan ABD ve İsrail değil midir?
Gerçekten samimi bir barış isteğinde olduğunu kanıtlayabilmek adına; öncelikle Müslüman toplumlardan ÖZÜR ve AF dilemesi gerekmez mi?
Asıl hedeflerinden biri olan ve fevkalade tehlikeli görüp, müstemlekeleri altına alamadıkları ve savaşmaya cesaret edemedikleri İran ile ilgili olarak da; “Bölgede barış İran'ın nükleer silahlardan vazgeçmesiyle olur. Dünyanın bu bölgesi şiddetten yeterince payını aldı. İran liderlerine de gayet net söyledim ki; müşterek hedeflerimize dayanarak, İran'ın da yapması gereken şeyler var. İran çok büyük bir medeniyet. Bu yüzden biz onlara bırakıyoruz seçimi.”
Siz kimsiniz ya… Sürekli şantaj, tehdit ve korkuyla Müslüman halkları sindirebileceklerini mi sanıyorlar? Hak bir ölümün, Müslümanlar için ebedi bir yaşam olduğunu bilmiyorlar mı? Neden önce kendi nükleer silahlarından başlayıp da, silah üreten fabrikalarını kapatmakla ilk adımı atmıyorlar? İran’a karşı gösterdikleri tepki ve savaş çığırtkanlığını, neden kendileri gibi dünyaya meydan okuyarak tehdit eden Kuzey Kore’ye yapmıyorlar? Yoksa Müslüman olmadıkları için mi?
Obama,dünya ve Ortadoğu’daki Müslüman direnişini ve şahlanışını, ancak Türkiye ile kırabileceğini çok iyi bildiğinden, yumuşak karnı olan AB sürecini kurnaz bir ustalıkla işleyerek; "21. yüzyılda ABD, Türkiye'nin AB üyeliğini şiddetle desteklemektedir. Türkiye önemli bir müttefik ve ortaktır” riyakâr açıklamalarına karşılık, Sarkozy ve Merkel’den tokat gibi cevap geldi. “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusu birliğin işidir. ABD’nin değil. Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyız ve karşı olmaya devam edeceğiz.”
ABD, müttefiki olan Suudi Arabistan’a güvenlik,, Mısır ve Ürdün’e ticaret ayrıcalığı ve para, Türkiye’ye de AB üyelik destleğini vererek, İsrai’in egemenliğini muhafaza etmeye çalışmaktadır. Ancak tüm söz ve çabalar beyhude olup, sonunda hem ABD hem de İsrail, yıkılıp yok olmaktan kurtulamayacaklardır. Dünya ekonomisini altüst eden zelil bir devletin, daha kendilerini düzleğe çıkarmayı başaramadan, başkalarına sağlayabileceği bir iyilikten bahsetmesi, ancak kompleksli ahmakların inanılabileceği bir sözdür....
Geçmişteki hezimetlerden ders almayan “Haçlı Ordusu” lideri Obama, 27 AB ülkesi liderine seslendiği konuşmasında, “Batı, İslâm dünyası ile daha yakın başlar ve daha fazla işbirliği için çalışmalı. Türkiye’yi AB’ye almak, bu çabaların önemli bir işareti olacaktır” sözleri, sanırım iktidardaki lejyonerlerin verdiği güvenceden doğmakta, ancak onlar gibi bir kaç söz ve vaatle Müslüman Türkiye milletini satın alamayacağını hesap edilmemektedir. Cumhurbaşkanları Gül gibi, tarihlerinden bihaber olmadıklarını, tarihte ve günümüzde çektikleri acıları her an hissettiklerinden kandırılamayacakları tahmin edilmemektedir. Çünkü Müslüman Türkiye milleti, cazibeli haçlı fahişeleri ve Bizans entrikaları konusunda çok tecrübeli ve uyanıktır. Sakın ha.., ahmak politikacılar, gazeteciler ve sözde aydınların sevgi gösterileri yanıltmasın…
Tarihteki barbarlıklarına ve zulümlerine son veren İslâm ordularının yeniden kapılarına dayanacakları korkusu ve zaferleri onları öyle endişelendirdi ki, hemen bir senaryo hazırlayıp Medeniyetler İttifakını tezgahlamış ve eş başkanlığına da Türkiye başbakanı R. Tayip Erdoğan’ı getirerek, insan dahi saymayıp teröristlikle aşağıladıkları Müslümanları etkisizleştirebilme çabalarını başlatmışlardır.
Hak ile Batılın bir araya gelemeyeceği Kur’an’da açık bir şekilde vahiy ile belgelenmişken; Başbakan Erdoğan’ın kendini tanrı yerine koyarak, Mevlana’nın sözünü manipüle etmek suretiyle bunun mümkün olduğunun altını çizmesi, onun Kur’an’a, vahye ve Allah’a karşı bir isyan içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa Mevlana; “Ben bir pergel gibiyim. Bir ayağım şeriatta durur, diğer ayağımla dünyayı dolaşırım” diyerek, Kur’an hükümlerinden hiçbir taviz vermemişti.
Başbakan Erdoğan; bir Müslüman mı, kendisine vahiy gelen bir peygamber mi, yoksa Allah’ın ayetlerini politik çıkarları uğruna az bir bedel karşılığı satan bir münafık mı?
Kendinin dahi anlayamadığı mucizevi bir duruşla Davos olayı sonrasında, Obama’nın Türkiye’yi dışlayan düşüncelerinde ani bir dönüşüm gerçekleşerek gelmesini dahi muhakeme edememekte, dolayısıyla vurulmuş mühürden kurtularak dönen entrikayı okuyamamaktadır.
Artık Obama ve maalesef lejyonerleri Erdoğan ve Gül hakkında daha fazla bir bilgiye ihtiyaç duymuyor, önleri ve arkaları perdelenmemişler için her şeyin son derece aleni olduğu gerçeğini vurguluyorum.
Aklıma takılan bir başka garaip ise; 22 aydır Türkiye milletinin meclisini boykot eden Genelkurmay’ın, Obama ziyaretiyle ilgili meclise gelmesi; millet mi, Obama mı sorusunu doğurmuş, sözde ilke ve kararlılığından taviz vermeyen Genelkurmay’ın, halk nezdinde ki güvenirliliği elem bir kayba uğramıştır. Acaba PKK’yı destekleyen DTP, yoksa mecliste değil miydi?
"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez." Maide. 51
"Sen dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Şayet sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların arzularına uyacak olursan; andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır." Bakara.120
Ancak Allah, bu yüzyılı, gelişmeleri ve ileri bilmekten aciz (haşa) olmalı ki, kendilerini Allah’ın yerine koyarak hüküm vermekte ve Hz.Muhammed’e inen vahyi redde bilmektedirler.
Tanrıları Obama; kendilerini günahlarından arındırıp cennetsi bir hayatla müjdelemiş olsa gerek ki, gelişmelerden çok memnun ve mutlular…
Hatırlanacağı üzere; ABD başkanlık seçimlerinde ve başkan olmasından sonra Türkiye’ye hiçte öyle ifade ettiği bir sıcaklık duymamış ve dostluk eli uzatmamış olan Obama; Erdoğan ve Gül’e uzak durarak, zoraki bir telefon görüşmesi gerçekleşmişti. Davos sonrası esen negatif havayı dağıtmak ve ruhu olan İsrail ile Türkiye arasını bulabilmek amacıyla böyle bir telefon görüşmesi yaparak ilk adımı atmış, sonrasında hiç planında olmayan Türkiye ziyaretini gerçekleştirmiş bulunmaktadır.
Türkiye’ye karşı fevkalade önyargılı olan Obama, Ermeni Diasporasına peşin ve açık kredi tanıyarak, “Ermeni Soykırım” iddiasını kabul edeceği taahhüdünde bulunmuş, dolayısıyla bugünkü açıklamalarının tam tersi bir politika güdeceğini deklare etmişti.
TBMM’deki sözde milletvekillerinin, generallerin ve Türk kamuoyunun gözlerinin içine bakarak değişmediğini ve Ermeni konusuyla ilgili görüşlerinin devam ettiğini ifade ederek, kendince dönmesi mümkün olmayan söz ve kararlılığının duruşunu sergiledi.
Obama, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iftirasına inanmış ve gereğinin yapılması için Türkiye’ye baskı uygulayarak; başlayan müzakereleri izlediğini, böylece Türkiye’yi cesaretlendirerek ve soykırımın tanınmasıyla ilgili yolun hızlı olmasını talep ederek, Türklerle Ermenilerin aynı noktada buluşacakları vurgusu yapmıştır. Zaten “Ermeni Soykırım” yalanını kabule hazır Cumhurbaşkanı Gül’e atıfta bulunarak, başarılı gördüğü çalışmalarını takdir etmiş, kimsenin bu müzakereleri saptırmamasını isteyerek, bu konunun derhal halledilmesi talimatı vermiştir. Obama, Ermenilerin Türkleri değil, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını alçakça savunarak, “Her ülkenin bu anlamda geçmişiyle hesaplaşması gerekir. 1915'te yaşanan olaylar var” cesaretini gösterebilmektedir. Acaba bu fütursuz cesareti nereden almaktadır?
Yani özetlersek; ya siz doğrudan kabul edin, ya da ben kabul ederek, 1915’teki vahşi ve hain Ermenilerin ağlattığı gibi ananızı ağlatırım demiştir. Önce sınır kapıları açılacak, sonra da namussuz aydınların özür dilemesi gibi devlet özür dileyerek, Ermeni soykırım yalanı meşruiyet kazanmak suretiyle hak, adalet ve merhamet simgesi Türkler, soykırım gibi kapkara bir utançla damgalanacaktır. Azerbeycan Devlet Başkanı Aliyev'i, onurlu protestosundan dolayı tebrik ederim...
Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin başındaki bir siyasetçi olarak; şerefli tarihine ve acımasızca katledilen atalarına ihanet edercesine, “KİM HAKLI, KİM HAKSIZ” sorusuna bir siyasetçi olarak karar veremeyeceğini ifade edebiliyorsa, derhal oturmaya lâyık olmadığı o koltuktan istifa etmeli ve yargılanmalıdır.
ABD, artık İslam dünyasına karşı savaşla bir zafer kazanamayacağını, gerek ekonomik, gerekse askeri açıdan mağlup olmanın hezimetini kavramasından strateji değiştirme zorunda kalmış, barış ve uzlaşma adına yeni bir imaj rüzgarı estirilerek, Obama’nın sahneye konulduğu gerçeği her ne kadar bizim ahmaklarca anlaşılmamakta ise de, yeni politikaları, aynen bir fahişecedir.
ABD Başkanı Baracak Obama, tıpkı bir fahişe gibi önce cezp edecek, sonrada elinde ve avucunda ne varsa alarak, tüyü yontulmuş tavuğa döndürecektir. Öldürmeyecek, süründürecektir.
Artık, etkileyip satın aldıkları Müslüman kimlikli iktidarları cepheye sürerek, kendilerine tehdit gördükleri Müslümanları vurduracak ve planladıkları sömürge düzenini kurarak, eskiden olduğu gibi doğrudan hedef olmak istemeyeceklerdir. Yahudi lobisinin egemen olduğu ABD’de Obama bir HİÇTİR ve istesede yapabileceği hiçbir şeyde yoktur.
Davos’taki İsrail gerginliği kendilerini korkutmuş, apar topar Obama’yı Türkiye’ye gönderip sinsi planlarını devreye sokarak, Türkiye-İsrail ittifakının sağlamlaştırılmasına çalışılmıştır. ABD ile İsrail, ruh ile beden gibidir ve bütünlüklerinden hayat bularak, kan ve şiddetle beslenirler. Asla tartışılmaması gereken temel gerçek; İsrail=ABD=İşgal=Soykırım
Obama, TBMM’deki konuşmasında katil İsrail’i kayırarak, “Biz terörün kullanımını dışlamalı ve İsrail'in güvenlik kaygılarının meşru olduğunu anlamalıyız.” sözleriyle, hâlâ nasıl barbar, adaletsiz ve merhametsiz olabildiklerini kanıtlamakta; işgal edilen, vahşice öldürülen, evleri yağmalanan, binlerce bebek, çocuk, kadın ve yaşlı insanları hiç tasa etmemeleri, asla samimi olmadığını ortaya koymaktadır. Obama bilmelidir ki, eğer ifade ettiği barış; bir kölelik, adaletsizlik ve müstemlekesel bir yaşam ise; onu hiçbir Müslüman kabul etmez ve kanının son damlasına kadar savaşır…
Obama’nın, "ABD'de pek çok ailede Müslüman üyeler var. Ben de bunlardan biriyim" sözleri, bana laik ve Kemalistlerin sözlerini hatırlattı. Bilindiği üzere onlarda, İslâm’a ve Müslümanlara olan ezeli hasımlıklarını kamufle edebilmek için, “Benim anam, teyzem veya ninem de başörtüsü takar, namaz kılar ve hacca giderler, dolayısıyla bizde Müslüman bir aileden gelmekteyiz.” derler, sonrada kin ve nefretlerine devam ederler.
Yüzyılın önemli sorunları olarak “İklim değişikliği, ekonomik kriz, terör, ölümcül silahların artması”‘na işaret eden Obama, bütün bu kötülerin ürediği merkez ABD’nin olduğunu itiraf edebilecek bir özürde bulunmaktan ise, sözde endişe duyduğu bu zorlukların aşılmasında kendisine ortaklar aramakta, böylece asıl hedefi şaşırtarak, bizzat sorumlu olduğu felaketlerden sıyrılmaya kalkışmaktadır. İfadesinde; ”Hiçbir ulus bu zorluklara tek başına karşı gelemez. O yüzden birbirimizi dinlemeli, müşterek sorunlarımızı paylaşmalıyız” diyerek, bu mesajı getirdiğini, Gül ve Erdoğan’a ilettiğini söyleyebilmektedir. Peki, bütün bu şeytani zorlukların müsebbibi kendileri değil midir, konuşmaktan öte ne yapmaktadırlar? Irak, Afganistan, Lübnan Filistin ve kendi insanlarını kan denizine çeviren, milyonlarca masumu katleden, ırzına geçen, dışkılarını yediren, yağmalayan ve işgal eden kimdir? İmha edeci silahları üreten ve dünyaya satan ABD ve İsrail değil midir?
Gerçekten samimi bir barış isteğinde olduğunu kanıtlayabilmek adına; öncelikle Müslüman toplumlardan ÖZÜR ve AF dilemesi gerekmez mi?
Asıl hedeflerinden biri olan ve fevkalade tehlikeli görüp, müstemlekeleri altına alamadıkları ve savaşmaya cesaret edemedikleri İran ile ilgili olarak da; “Bölgede barış İran'ın nükleer silahlardan vazgeçmesiyle olur. Dünyanın bu bölgesi şiddetten yeterince payını aldı. İran liderlerine de gayet net söyledim ki; müşterek hedeflerimize dayanarak, İran'ın da yapması gereken şeyler var. İran çok büyük bir medeniyet. Bu yüzden biz onlara bırakıyoruz seçimi.”
Siz kimsiniz ya… Sürekli şantaj, tehdit ve korkuyla Müslüman halkları sindirebileceklerini mi sanıyorlar? Hak bir ölümün, Müslümanlar için ebedi bir yaşam olduğunu bilmiyorlar mı? Neden önce kendi nükleer silahlarından başlayıp da, silah üreten fabrikalarını kapatmakla ilk adımı atmıyorlar? İran’a karşı gösterdikleri tepki ve savaş çığırtkanlığını, neden kendileri gibi dünyaya meydan okuyarak tehdit eden Kuzey Kore’ye yapmıyorlar? Yoksa Müslüman olmadıkları için mi?
Obama,dünya ve Ortadoğu’daki Müslüman direnişini ve şahlanışını, ancak Türkiye ile kırabileceğini çok iyi bildiğinden, yumuşak karnı olan AB sürecini kurnaz bir ustalıkla işleyerek; "21. yüzyılda ABD, Türkiye'nin AB üyeliğini şiddetle desteklemektedir. Türkiye önemli bir müttefik ve ortaktır” riyakâr açıklamalarına karşılık, Sarkozy ve Merkel’den tokat gibi cevap geldi. “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusu birliğin işidir. ABD’nin değil. Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyız ve karşı olmaya devam edeceğiz.”
ABD, müttefiki olan Suudi Arabistan’a güvenlik,, Mısır ve Ürdün’e ticaret ayrıcalığı ve para, Türkiye’ye de AB üyelik destleğini vererek, İsrai’in egemenliğini muhafaza etmeye çalışmaktadır. Ancak tüm söz ve çabalar beyhude olup, sonunda hem ABD hem de İsrail, yıkılıp yok olmaktan kurtulamayacaklardır. Dünya ekonomisini altüst eden zelil bir devletin, daha kendilerini düzleğe çıkarmayı başaramadan, başkalarına sağlayabileceği bir iyilikten bahsetmesi, ancak kompleksli ahmakların inanılabileceği bir sözdür....
Geçmişteki hezimetlerden ders almayan “Haçlı Ordusu” lideri Obama, 27 AB ülkesi liderine seslendiği konuşmasında, “Batı, İslâm dünyası ile daha yakın başlar ve daha fazla işbirliği için çalışmalı. Türkiye’yi AB’ye almak, bu çabaların önemli bir işareti olacaktır” sözleri, sanırım iktidardaki lejyonerlerin verdiği güvenceden doğmakta, ancak onlar gibi bir kaç söz ve vaatle Müslüman Türkiye milletini satın alamayacağını hesap edilmemektedir. Cumhurbaşkanları Gül gibi, tarihlerinden bihaber olmadıklarını, tarihte ve günümüzde çektikleri acıları her an hissettiklerinden kandırılamayacakları tahmin edilmemektedir. Çünkü Müslüman Türkiye milleti, cazibeli haçlı fahişeleri ve Bizans entrikaları konusunda çok tecrübeli ve uyanıktır. Sakın ha.., ahmak politikacılar, gazeteciler ve sözde aydınların sevgi gösterileri yanıltmasın…
Tarihteki barbarlıklarına ve zulümlerine son veren İslâm ordularının yeniden kapılarına dayanacakları korkusu ve zaferleri onları öyle endişelendirdi ki, hemen bir senaryo hazırlayıp Medeniyetler İttifakını tezgahlamış ve eş başkanlığına da Türkiye başbakanı R. Tayip Erdoğan’ı getirerek, insan dahi saymayıp teröristlikle aşağıladıkları Müslümanları etkisizleştirebilme çabalarını başlatmışlardır.
Hak ile Batılın bir araya gelemeyeceği Kur’an’da açık bir şekilde vahiy ile belgelenmişken; Başbakan Erdoğan’ın kendini tanrı yerine koyarak, Mevlana’nın sözünü manipüle etmek suretiyle bunun mümkün olduğunun altını çizmesi, onun Kur’an’a, vahye ve Allah’a karşı bir isyan içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa Mevlana; “Ben bir pergel gibiyim. Bir ayağım şeriatta durur, diğer ayağımla dünyayı dolaşırım” diyerek, Kur’an hükümlerinden hiçbir taviz vermemişti.
Başbakan Erdoğan; bir Müslüman mı, kendisine vahiy gelen bir peygamber mi, yoksa Allah’ın ayetlerini politik çıkarları uğruna az bir bedel karşılığı satan bir münafık mı?
Kendinin dahi anlayamadığı mucizevi bir duruşla Davos olayı sonrasında, Obama’nın Türkiye’yi dışlayan düşüncelerinde ani bir dönüşüm gerçekleşerek gelmesini dahi muhakeme edememekte, dolayısıyla vurulmuş mühürden kurtularak dönen entrikayı okuyamamaktadır.
Artık Obama ve maalesef lejyonerleri Erdoğan ve Gül hakkında daha fazla bir bilgiye ihtiyaç duymuyor, önleri ve arkaları perdelenmemişler için her şeyin son derece aleni olduğu gerçeğini vurguluyorum.
Aklıma takılan bir başka garaip ise; 22 aydır Türkiye milletinin meclisini boykot eden Genelkurmay’ın, Obama ziyaretiyle ilgili meclise gelmesi; millet mi, Obama mı sorusunu doğurmuş, sözde ilke ve kararlılığından taviz vermeyen Genelkurmay’ın, halk nezdinde ki güvenirliliği elem bir kayba uğramıştır. Acaba PKK’yı destekleyen DTP, yoksa mecliste değil miydi?
"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez." Maide. 51
"Sen dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Şayet sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların arzularına uyacak olursan; andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır." Bakara.120
Ancak Allah, bu yüzyılı, gelişmeleri ve ileri bilmekten aciz (haşa) olmalı ki, kendilerini Allah’ın yerine koyarak hüküm vermekte ve Hz.Muhammed’e inen vahyi redde bilmektedirler.
Tanrıları Obama; kendilerini günahlarından arındırıp cennetsi bir hayatla müjdelemiş olsa gerek ki, gelişmelerden çok memnun ve mutlular…
Türkiye lehine alabildikleri somut, elle tutulabilen tek bir şey var mı?
Etiketler:
Abdullah Gül,
Barack Obama,
Başbakan Erdoğan,
Mehmet Ali Şadoğlu,
Menkel,
Mevlana,
Sarkozy
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)