8 Aralık 2010 Çarşamba
İslam ve insanlığın yüzkarasılar…
“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” Nisa.139
İktidarlarını bencillik ve ihanetle inşa eden emir ve krallar, haçlı emperyalistlerle işbirliği yaparak nasıl Osmanlı Türklerini arkadan hançerlemişlerse Filistin’i de İsrail’e peşkeş çekmiş, Irak’ı işgal ettirip milyonlarca kardeşini doğratmış ve ümmetsel birlikteliği yok ederek sadece özdeksel çıkarlarını gözetmek suretiyle kardeşlerini müttefik kâfirlere vurdurmakla kurtulabileceklerini düşünmüşlerdir.
Kalplerinde Allah, vahiy ve insanlık hassasiyeti taşımayan sömürgeciler, saltanatlarına bir halel gelmemesi adına şeytandan farksız bir vicdansızlığa ve egoizme bürünmüş, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığıyla zalimliğin ve kalleşliğin odağı olmuşlardır.
Gerek İslam gerekse insanlık için en korkunç tehdit olan abd ve İsrail’i değil de kardeşi İran’ı ve emperyalizme karşı direnen mücahitleri güvenilmez ve başının kesilmesi gerekliliğiyle haçlıları kışkırtan Arap iktidarları, mutlaka halkları tarafından devrilmeli ve hesap sorulmalıdırlar. Aksi takdirde münafık yönetimlerine sahip çıkmalarından duçar olacakları felaketten kaçamayacaklardır.
Sömürü iktidarlarının güvenliği adına tanrı misali dayandıkları barbar abd’ye kardeşlerini kırdıran korkaklar, aleyhlerinde tertiplenen tuzakları dahi kavramaktan yoksundurlar. Abd, bölgedeki egemenliğini daha da güçlendirmek, varlığını koşulsuz kılabilmek ve İsrail’in güvenliğini sağlayabilmek amacıyla Saddam Hüseyin’i azmettirerek önce İran’a sonra da Kuveyt’e saldırtmış, korku yayması akabinde ayaklarına kapattıracak süreci doğurtarak, tehdit haline dönüştürdüğü Saddam’ı o sefillerin desteğiyle ortadan kaldırmak suretiyle tüm bölgeyi hegemonyası altına almıştı. Ancak Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ı yıkması yeterli olmamış, melun varlıkları adına daha büyük bir tehlike olan İran’ın da silinebilmesi için abd hükümranlığındaki gerek bm gerek nato gerekse münafık iktidarların ittifakıyla bir blok oluşturmuşlardır.
Sömürgeci diktatör Arap liderlerin İran’ın vurulmasıyla ilgili efendileri abd’ye baskıları, münafığın kâfirden ne denli daha tehlikeli bir düşman olduğu gerçeğini ispatlanmıştır. Arap liderlerin asıl hasım abd ve İsrail’i değil de İran’lı Müslüman kardeşlerini sevmeyip tehdit olarak görmeleri, emellerine açık bir delildir.
Onlar ne vahye iman etmiş müminler ne de vicdanı olan insanlardır…
“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.” Maide.55
Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz, ”Yılanın başını kesmek lazım. İranlılara güvenilmez. İran maceracı bir ülke ve hedefi sorun yaratmak. Allah İran’ın günahlarından bizi korusun.”
Asıl en ürkütücü yılan ve saltanattan öte hiçbir kaygı duymayan Kral Abdullah bin Abdülaziz; mal, can ve iktidarını kaybetme telaşından El Kaide’ye Suudi Arabistanlı iş adamları aracılığıyla her yıl 500 milyon dolar fidye ödemekte, bundan dolayı El Kaide’nin ülkesindeki bombalama eylemlerinin önüne geçmiştir. Irak’taki El Kaide’ye de Türkiye üzerinden silah yardımı yapmaktadır. Bu yardımlar hem abd hem de Türk hükümetinin bilgisi dâhilindedir.
Bunlar öylesine sinsidirler ki, iktidarları için değil Müslüman kardeşlerini, kendi halklarını dahi harcamaktan asla kaçınmazlar.
Bahreyn Emiri Hamad Al-Khalifa, Amerikalı General David Petraeus’a, ”İran’ın nükleer programının durdurulması gerekir. Arap ülkelerinin tamamının İran’ın nükleer programıyla ilgili olarak endişe taşımaktadır” ifadelerini kullanmıştır.
Abu Dabi Veliaht Emiri Muhammed bin Zayed, Amerikalı General Mullen’e çektiği telgrafta, ”İran’ın nükleer sitelerine karşı havadan saldırıların yetersiz olduğu ve karadan da saldırmak gerekir” dediği belgelenmiştir.
Katar Emiri Şeyh Hamd Bin Halife Al Sani, Amerikalı senatör John Kerry ile yaptığı görüşme de, ”İranlıların söyledikleri yüz kelimeden sadece birisine inanın” demiştir.
Mısır Devlet Başkan Hüsnü Mübarek, Kahire’de bulunan abd’li bir diplomata İran’dan son derece nefret ettiğini ve İranlıların ”yalancı oldukları ve onlara inanılmaması gerektiğini” söylediği deşifre olmuştur.
Ürdün Meclis Başkanı Zeid Rifaiu’nun da Amerikalılara, ”İran’la diyalogla hiçbir yere varılamaz” ifadeleri kayıtlarda ortaya çıkmıştır.
Dini kardeşlik ve siyasi müttefiklikle oluşturulan birliktelikler ihaneti doğurur. Dolayısıyla ihanet, kalleşlik, hainlik ve darbelerin ilişki dışında vuku bulabilmesi söz konusu değildir.
Tanrısal müttefikimiz abd’nin pkk’ya destek vermesi, ekonomik ve siyasi işbirliği içinde olduğumuz Rusya’nın pkk’ya silah yardımına hiçbir tepki göstermememiz sonucu bir avuç pkk’lıya teslim olmadık mı? Abd korkusundan katil İsrail’e teslim olmadık mı?
Eğer abd askeri belgelerinde pkk, “özgürlük savaşçıları ve Türk vatandaşları” olarak nitelendirilmiş, abd’nin Irak’ta tutuklu pkk üyelerini serbest bıraktığı, pkk’ya silah verdiği ve Türkiye’deki saldırılarını göz ardı ettiği belgelerle kanıtlanmışsa; hükümetimizin abd müttefikliği ve lehtarlığı bir ihanet değil de nedir?
Bir tarafta İran düşmanı Arap liderler ve Batı dünyası, bir tarafta İran dostu Türkiye, bir tarafta İslam kardeşliği, bir tarafta İslam düşmanı Hıristiyan ve Yahudiler, bir tarafta dinler ve medeniyetler arası ittifak, bir tarafta hem İran hem Arap hem de Batı dostu Türkiye, bir tarafta Müslümanlara savaş açmış Ortadoğu ve Batı dünyası, diğer tarafta toplumlar… Gelin de işin içinden çıkın!
“Sıfır sorun” politikasıyla İran’a göz kırpıp dost görünen hükümetin gerçek amacı hak ve adaletle şahitlik yapmak mı, yoksa amansız İran düşmanı abd, İsrail ve Arap iktidarlarının çıkarlarını gözetleme manipülasyonuyla İran’ı tuşa getirmek mi? Lâkin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; hem İran hem milletimiz hem de Müslümanları aptal yerine koyarak alay edercesine Füze Kalkan Sisteminin İsrail’i koruma amacı taşımadığı ve İsrail’in nato üyesi olmadığını vurgulayarak hedef saptırma girişimi apaçık bir aşağılamadır. “Aptal, kendisinin akıllı olduğunu zanneder; akıllı adam ise kendisinin aptal olduğunu bilir.” Shakespeare
Seküler düzenin tanrısına hesap sorma cesareti taşıyamayan kölelerin “çıkar” hezeyanları günlerini kurtarsa da, bir gün mutlaka perişan olacak, taş üstünde taş kalmamacasına büyük bir felaket yaşanacaktır. Böylesi bir basıncı absorbe edebilecek ne bir yapı ne de tanrısal bir yaratık mevcuttur.
İnsani değer taşıyan gerek batı gerekse doğu halklarının başlarına gelecek felaketlerden kurtulabilmelerinin yolu, iktidarlarına hesap sorarak yargılamaları, hatta devirerek yönetimi ele almalarıdır. Aksi takdirde felaketleri tetikleyen ve insani değerleri yok ederek kötüyü hâkim kılan iktidarlara sağladıkları destek; bilmelidirler ki acı ve dehşeti derinden tatmalarına sebep olacaktır. En yıkıcı ve öldürücü yaranın haksızlık yarası olduğunu önemsemeyen politikacılardan daha şeytani kim olabilir?
“Politikacılar halkın çıkarlarından farklı çıkarlara sahip olan insanlar topluluğudur.” Abraham Lincoln
“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.“ Al-i İmran 175
“Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennem de yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz!” Hud 113
9 Nisan 2009 Perşembe
Türkiye, El Kaide’ye minnet duymalıdır…
Yüzyıllardır süregelen haçlı-Müslüman savaşlarında galebe çalan başta Türkler olmak üzere İslâm toplumları; güçlü ve egemen olmaları akabinde şımarmışlar, asli görevleri olan Hak’kı ve adaleti yayma mücadelelerini terk edip benliklerini ön plana çıkarmalarından bir bir hezimete uğrayarak, akıl almaz ve içi boş bir çağdaşlık ve demokrasi safsatasıyla barbar haçlıların tutsağı olmayı içlerine sindirebilmiş, eşsiz medeniyetlerinden utanır olmuşlardır.
Nefisleri kudurtan düşünceler ve keyfiyeti azdıran kozmetik ürünler yoldan çıkıp gerçeklerden uzaklaşmalarına, dolayısıyla parçalanıp bölünmelerine neden olmuş, hiçbir gücü, kudreti ve yaptırımı olmayan illüzyonist ceberut abartıcıların ardına takılarak, hem bağımsızlıklarını, hem dinlerini, hem de insanlıklarını kaybetmelerine sebep olmuşlardır.
Yaratıcıyı doğrudan veya dolaylı reddeden akıl ve irade üstünlüğü savları, yaratık insan oldukları gerçeğini unutmalarına, böylece yeryüzü ve gökyüzüne hükmeden “özgür tanrı” hayallerine kapılarak, “o kitaba” meydan okuyabilmişlerdir. Ancak düşünce, plan ve senaryolarının aksine diledikleri barışçıl, refah ve güvenli düzenleri kuramayarak taahhütlerini gerçekleştirememişler, ama tüm başarısızlıklarına ve kadersel yenilgilerine rağmen inatlarından vazgeçmemişlerdir.
İnsanı insan yapan, izzet ve güç katan erdemli bir kul olmak yerine, Yaratıcısına başkaldıran nankör ve hainler sürüsü olmayı tercih etmişler, büsbütün canavarlaşarak, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen sömürü düzenler inşa etmekten geri durmayıp, vicdan ve merhamet duygularını doğramışlardır.
Dünyanın gittikçe kötüye gittiği ve dengelerin tamamen değiştiği bir dönemde emperyalist vahşilere karşı kendini adayan Usame Bin Ladin adlı bir kahraman ortaya çıkmış, alçak zalimlerin kabusu olarak, inim inim inleyen mazlumların ve Müslümanların umudu ve İSTİKLAL’’in adresi haline gelmiştir. Böylece Allah vaadini tutmuş, Hak ve adalet adına kendilerini siper eden El Kaide gibi imanlı ve cesur bir toplumu haçlıların başına belâ kılarak, çok daha beter kötülüklerin işlenmesini yavaşlatmıştır.
İşgal edip katlettikleri toplumların çığlık ve ölümlerinden haz duyan haçlılar, onurlu direniş karşısında kendi canlarının derdine düşerek, insan dahi saymadıkları Müslümanlara, zoraki de olsa korkularından saygı duyma zorunda kalmış ve uzlaşma zemini aramaya koyulmuşlardır.
Ancak fıtratlarında ki şeytani arzuları silip atamadıklarından samimi bir barış yerine, manipülasyonlu bir uzlaşıya kalkışmış, yıllardır dost ve ittifak söylemiyle aldattıkları Müslüman ülkelere sempatik görünerek işbirliğine girişmiş, terörist gerekçesiyle El Kaide ve Usame Bin Ladin’e karşı örgütlenip, bizanssı argümanlarla etkiledikleri ve satın aldıkları iktidarları, halkların verebileceği desteği kırabilme adına stratejilerini ustalıkla sahneye koymak suretiyle “özgürlük ve adalet savaşçısı” mücahitleri teröristlikle damgalayabilmişlerdir.
Oysa şu temel soru hiç sorgulanmamıştır: Dünyadaki barışı, huzuru ve güveni bozan başta ABD ve İsrail olmak üzere tüm emperyalist bozguncular; işgal ve katliamlarında kendi benliksel şeytani çıkarları adına önüne geleni yakıp yıkarlarken, bir devletleri dahi olmayan direnişçiler, temel özgürlük hakları ve onurlu bir yaşamı elde etmekten başka hiçbir gayelerinin bulunmadıkları gerçeğiydi. Onların, hiçbir söylem ve eylemlerinde ırki, toprak ve devlet olma iddiaları bulunmayıp, tamamen eşit hakları savunan bir adalet arayışı ve ezilenleri müdafaa azmi olmasına rağmen, maalesef emperyalistlerin yalanlarına kanılabilinmiştir. Köle olmaktansa, insanca ölme daha şerefli değil midir?
Eğer dünya; alçaklara karşı kahramanlar ve bencil politikacılara karşı liderler çıkarmaz ise; insanca yaşayabilmek mümkün müdür?
Türklerin tarihsel şerefi olan Osmanlının yıkılmasıyla İslâm toplumları tek başlarına kalarak güçlerini yitirmiş, halifelik misyonunu kaybetmesinin akabinde dünyadaki adalet lağvedilmiştir. El Kaide’nin Batıyı dize getiren duruşu gözleri Türkiye’ye çevirmiş, bir esinti olarak dahi İslâm toplumları üzerindeki etkisini sürdüren Müslüman Türkiye’nin laik devleti, onlarla aynı düşünceyi paylaşmasına ve birçok paydada ortaklık yapmasına rağmen, o güne kadar adam yerine konmamış, ciddiye alınmamış ve sürekli dışlanmıştır. Ancak Müslüman Türkiye halkının haykırışları, geçmiş tecrübelerinden dolayı haçlıları ürkütmüş, Türkiye’nin dışlandığı bir siyaset arenasından, biranda saygı gören, önemsenen ve işbirliğine ihtiyaç duyulan bir seviyeye yükselmesi; bilinmelidir ki Usame Bin Ladin ve El Kaide sayesinde olmuştur.
Unutulmamalıdır ki evrim hipotezinin ortaya koyduğu gibi, insanlar hayvan değildir, dolaysıyla yemek, içmek, süslenmek, giyinmek ve barınmaktan çok daha üstün değerlere sahiptir. Ayrıca insan, bio-mekanik bir yaratık olmamasından duyguları vardır; bilim, teknoloji ve mantık saçmalamasıyla iktidarlarca denetimi mümkün değildir. Ki bu tartışılmaz değerleri uğruna karşılıksız canı pahasına direnmeleri, onların bir hayvan yada bio-mekanik yaratıklar değil, bir insan olduklarına açık bir kanıttır. Ne var ki insanı insan yapan bu değerleri umursamayan materyalist yaratıklar, her ne kadar hilkatte bir insan görünümünde iseler de, gerçekte hayvanlardan da daha aşağı ucubelerdir…
Terörist; hak ve özgürlük adına mücadele eden onurlu direnişçiler değil, temel hak ve hürriyetleri gasp eden bencil politikacılar ve totaliter barbar devletlerdir.
Ruhunda iman, inanç ve vicdan taşıyan onlardır ki, ancak haksızlıklar karşısından susmayıp, Hak ve adalet adına terörist iktidarlara karşı onurlu ve vakurlu mücadele veren insanlardır.
Başbakan Erdoğan, Davos zirvesinde İsrail Cumhurbaşkanını alkışlayanlara tepki göstermiş, ama İsrail’in insanlık suçlarını “İsrail’in güvenlik kaygılarının meşru olduğu” gerekçesiyle haklı gören Barack Obama’ya övgüler yağdırmış, tanrı misali saygı ve tazimde kusur etmemiştir. Bu aşağılayıcı çelişki, “hangi Erdoğan” sorusunu mecbur kılmaktadır. Öyleyse Davos duruşu, seçim öncesi senaryolaştırılan politik bir şov muydu? Ayrıca milletine göstermediği sevgi ve saygıyı ona duyarak, can güvenliği için Türkiye’yi seferber edip kuş uçurtmamış, dolayısıyla kimin adına o görevi sürdürdüğü de ispatlanmıştır.
Obama’nın ifadesiyle; İsrail’in işgal ve katliamları meşru ise, neden El kaide, Hamas veya diğer direnişçilerin savunmaları gayr-i meşru? Yoksa Müslümanlar insan değil, yahudi ve hıristiyanlar kadar yaşam hakları ve kendilerini savunma özgürlükleri yok mu?
Müslüman Türkiye Milletinin uyanışından fevkalade çekinen Haçlı Batı, El Kaide’ye destek vermemesi adına PKK ile eşdeğer tutmakta, Obama’nın açıklamalarında da görüleceği üzere; şeytani bir manipülasyonla Türkiye milletini, şahsi hiçbir çıkar gözetmeksizin sadece hak, adalet ve bağımsızlık adına CİHAD eden El Kaide’ye karşı kışkırtarak, kendileri gibi ırkçı, vahşi ve çıkarcı PKK ile aynı kefede değerlendirebilmektedir. Zaten beslediği ve Türkiye’nin silmesine izin vermediği PKK’yı, özellikle El Kaide’ye yada İslâm’i bir direnişe karşı joker kullanmakta, zaten laik Türk devleti de gerekli tüm desteği kendilerine vermektedir.
Terörist ABD liderliğindeki NATO çetesinin Afganistan’daki işgal ve katliamları, maalesef kardeş Müslüman Türkleri lekelemiş ve affedilmez bir ihanetin içine sürüklemiştir. Taliban, Afganistan’ın yerli halkı değil mi? Kime ne oradaki rejimden? Seçimle başa gelmiyorlar mı? Filistin’deki Hamas ve diğer İslam ülkelerinde yapılan seçimlerdeki iktidarları halklar belirlemiyor mu? Neden Komünist ve monarşist iktidarlara karşı muadil savaşı sürdürmüyorlar?
Sorun demokratik rejim ise; neden Suudi Arabistan, Ürdün ve Körfez Ülkeleri aleyhine aynı yaptırımı gerçekleştirmiyorlar? G-20 zirvesinde; Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın karşısında eğilerek rükua varan ABD Başkanı Obama değil miydi? İnsani değerler taşımadıklarından para için yapmayacakları hiçbir şeyleri olmadığı gibi, görüldüğü üzere secdeye varıp tapınırlar bile… Nasıl oluyor da bu pespaye Obama’ya güveniyor ve hayranlık duyabiliyorsunuz?
İzlediğim kanallardaki özellikle bayan gazeteci, aydın, sanatçı, politikacı ve bazı kadınların Obama hayranlıkları, iltifat, methiye ve aşk serenatları, neredeyse altına yatmaya hazır bir düzeydedir. Oysa şeytanın ne kadar cazibeli, sempatik ve yüzüne bakanı başka alemlere götüren derecedeki eşsiz güzelliğini, bilgisini, aklını ve tatmin edici cinselliğini biliyor musunuz? Görülmediği halde insanları baştan çıkarabiliyorsa, görülse ne olur, bir hayal edin bakalım…
Adil olun ki dünyada ne bir savaş, ne de bir suç kalsın… Neden adil olmayı deneyerek tüm sıkıntıları kökten çözmek istemiyorlar da, kurguladıkları yeni şeytani plânlarla iblisliklerini sürdürmeye çabalıyorlar? Çünkü onlar insan değildirler…
“Ya Ol, Ya Öl… İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.” Goethe
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda CİHAD ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütuftur.” Maide. 54