Çakma namı Türkiye Cumhuriyeti ve anayasası olan CHP devleti ve anayasasının halk tarafından çizilmesine sayılı günler kaldı. Bundan böyle diktatörlüğün bürokratik silahlı ve cübbeli şövalye ve yandaş örgütlerini ismen anmayı “elebaşı” ‘yı gölgelendirdiği gerekçesiyle; her yıkıcı, isyancı ve bölücü bozgunculuğun, provokasyonun ve terörün merkezi CHP olduğu gerçeğini vurgulayacağım. Türkiye Halkının azılı tek kalleşi vardır, o’da kargaşa, fitne ve tahrikin odağı CHP’dir…
Öylesine şeytani bir politika izler ve üsluba bürünürler ki, önce kışkırtır sonra geri çekilerek muhatabını yasa ve kamuoyu önünde suçlu çıkarırlar. Hoşgörüsüz, uzlaşmasız, samimiyetsiz ve vicdansız olup, her türlü iyi niyet, müsamaha ve toleranstan uzak bir uyuşmazlık içinde halkın koruyucu efendileri sıfatıyla diz çöktürmedeki despotlukları, hayatta kalabilmelerinin besin kaynağıdır. Dolayısıyla CHP gibi bir kalleşi, akli ve bağlaşabilir bir pakt tarafı sanıp işbirliğine girişileceğine, en azılı mert bir düşmanla masaya oturmak çok daha ehvendir. Acımasız amaçları uğruna komita yandaşlarını dahi katletmeleri, ne kadar insafsız bir barbar olduklarını kanıtlamaya yeterlidir. Sırf Ak Partiyi ve Müslümanları suçlatabilmek adına Danıştay saldırısını tertipleyip, akabinde “ikinci Kubilay Vakası” kışkırtmasıyla savaş çığırtkanlığı yaparak Cumhurbaşkanı, hükümet, İslam ve Müslüman halkın aleyhine saldırmaları, başka bir delile gerek bırakmamaktadır.
Öyle ki, CHP militanlarından Danıştay eski Başsavcısı Tansel Çölaşan’ın saldırı anındaki Müslümanları suçlayıcı açıklamaları, hatırlayacağınız üzere saldırıya muhatap üyelerce yalanlanmıştı. Dolayısıyla saldırı öncesi kurguladığı senaryo ile saldırının bizzat içinde olduğu tartışılmaz olan Çölaşan, gerek saldırganlara yardım ve yataklık etmesi, gerek kasetteki görüntülerin silmesi ve gerekse delillerin karartılmasındaki rolüyle asıl sorumlu ve hesap vermesi gereken laik hatundur. Diasporanın sözcüsü Baykal, ihanetlerin deşifre olmaması ve dosyanın kapatılabilmesi için Ergenekon Terör Örgütünün avukatlığını üstlenip baskı kurmasının altında yatan gerçek, varlığını besleyen kan emicilerin ortaya çıkmalarını engellemek ve tutuklananların özgür bırakılıp diktatörlüklerini sürdürebilmektir. Çünkü onlarsız CHP, damarları kesilip kansızlıktan mevtalaşmış bir CHP’dir.
CHP ile tartışan ve çözüm bulabilme umuduyla anlaşabileceğini sanan iktidar sözcüleri ya ahmak ya da CHP burjuvazisinin kompleksinden sıyrılamamış olmanın ezikliğiyle özgüvenden yoksun olmalarının farkında değillerdir. Onlarla herhangi bir ittifak amaçla müzakere etmek yerine duvarla konuşmak, en azından aksiseda doğuracağından bir karşılık bulunabilecektir.
1923’de yapılan anayasa başta olmak üzere 1924,1961 ve 1982 anayasaları CHP ilkeleri temel alınarak ve kayıtsız bağlılık gösterilerek dayatılmış; darbeler, muhtıralar, mitingler ve bilumum kargaşalar, CHP Diktatörlüğünün halel görmemesi adına eyleme dönüştürülüp, başkaldırılar ve ihanetsi planlar, diasporanın ikbali için meşrulaşmıştır. Unutmayınız ki Türkiye gibi farklı din, inanç, ideoloji ve ırkları içinde barındıran bir ülkenin konjonktürü açısından tarafsız olma hassasiyetini idrak edememiş Genelkurmay ve Yüksek Yargı’nın militarist taraftarlıkları, birlik ve beraberliği bozan, bölücülüğü tetikleyen, adaleti ve vicdanı doğrayan bir felaket olmaya devam etmektedir.
Her siyasi parti CHP anayasasının kurallarını kabul ettikten sonra legalliğe kavuşmakta, meclis, hükümet ve bürokrasi, olmazsa olmaz bir zorlamayla CHP egemenliği altında varlıklarını sürdürmektedirler. 1980 darbesinde dokunulmaz olan CHP; her ne kadar kapatılmış ise de ilkelerinden asla taviz verilmemiş, iktidara gelemeyip Müslüman Halkı bütünüyle Atatürkçüleştirememenin ve şahsi çıkarlarını öne çıkararak düzen lehine başarı kaydedememelerinin sonucu diktatörlüğün askeri kanadınca cezalandırılmışlardır.
Ne var ki ısrar ve inatla CHP anayasasını koruma ve muhafaza edebilmek için akıl dışı gerekçeler ve Bizanssı Ak Parti düşmanlığıyla arka çıkan MHP, BDP, DSP ve bağımsız milletvekillerinin nasıl bir ihanet ve pespaye içinde oldukları milletimizin dikkatinden kaçmamaktadır. Özellikle namussuzların, hainlerin, katillerin, sapıkların, teröristlerin, gaspçıların ve hortumcuların kurtarıcı anası Rahşan Ecevit’in suçlu affıyla masum milletimizin huzur ve güvenini tehdit eden vicdansızlığı unutulmamış, dolayısıyla Anayasa Değişiklik paketine karşı çıkması ve yargıca durdurulmasında ki rolü şaşırtmamıştır. Milletvekillerine ültimatomlar yağdırarak CHP’ye destek verme direktifine itaat edenlerin milletin vekilliğini reddedip halk düşmanı Rahşan Ecevit’in vekilliğini sindirebilmeleri, onursuz bir kuklalık değil de nedir? Ancak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin bataklığına düşüp şövalyelerine boyun eğen DYP ve ANAP’ın nasıl boğulduklarını da hatırlatmakta yarar görüyorum. Buna rağmen ders almamışlar, Hüsamettin Cindoruk gibi bunak bir mumyanın liderliğinde birleşebilmişlerdir.
Kimin vekilleridirler, kendilerini CHP ya da Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri mi yoksa halk mı seçmiştir? Benliksi hırs, ideolojik saplantı, kişisel, partizan ve rejimsel kaygılarından millet egemenliğine set çekebilecek kadar akıl ve vicdandan yoksun vekillerin nasıl ayıklanarak seçilebildiklerini mantıken kavrayamamış isem de, vahyen çözüme ulaştığımı ifade etmek isterim.
Eski Sovyetler Birliğindeki propaganda ve siyasetle ilgili devlete hükmeden politbüro misali Türkiye’nin ordusu ve yargısıyla devleti çekip çeviren CHP Diasporası, diktatörlüğünün yıkılabileceği korkusuyla şeytanın dahi düşünemeyeceği entrikalara, tehditlere, tahriklere, komplolara ve kumpaslara başvurarak, gerek devletin oligarşik güçlerini isyana ve hukuksuzluğa teşvik etmekte, gerek iğfal edilmiş zayıfları teröre kışkırtmakta, gerek muhalefet parti ve bağımsızlar üzerinde Ak Parti baskısı kurarak milliyetçi, demokrasi ve irtica argümanlarını güdümleyerek halk iradesi aleyhine bileylemekte, gerekse hükümete gözdağı verip halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını istismar etmek ve duygularını sömürmek suretiyle usta bir hilekârlıkla hedef şaşırtmaya, böylece despot krallığını sürdürmeye çalışmaktadır.
Atatürkçü Diasporanın politik lideri Deniz Baykal; ”AKP kendi anayasasını yapıyor. Bizim anayasamız TC Anayasası'dır. Şimdi AKP, RTE Anayasası yapıyor” açıklaması, belki muhakemesiz ve peşin hükümlü birilerini ikna edebilir ama var olan totaliter ideolojik anayasanın TC değil CHP anayasası olduğu gerçeği kabullenildiğinde, çırpınışının altında yatan gizli niyette açıklığa kavuşmuş olacak, ardına takılanların pişmanlıkları ve tövbeleri asla fayda sağlamayacaktır.
Her ne kadar fikri ve inançsı ayrılığımız olsa da BDP milletvekili Ufuk Uras’ın hiçbir çıkar düşünmeksizin, “Paketin 330'un altında kalması, Ergenekon'un zaferi olur" duruşu, bağımsız seçildiği milletvekilliğine nasıl layık olduğunu ve seçmenlerinin de tercihlerindeki isabetini ortaya koymaktadır. Ancak diğer BDP milletvekillerinin bir taraftan CHP Diktatörya’sından şikâyet edip eşit hak, tarafsız yargı, bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi nutukları atarken, diğer taraftan ezici statükoyu devam ettirici tavır sergilemeleri, halkına ve ölümüne savundukları mücadelelerine apaçık bir ihanettir. Ayrıca nasıl kör ve vicdansız bir yargı içindeler ise, Müslüman olmalarından ötürü Kürtleri katleden ve diri diri yakan Ermeni çetelerinden özür dileyebilecek kadar muhakemelerini yitirmiş Kürt kökenli BDP vekillerinin hıyanetsi tavırlarını da fıtratsal mühürlüklerine yorumluyorum. Nede olsa sadece ırkını düşünen kafatasçı ve vahiy düşmanıdırlar…
Şüphesiz söz konusu kısmi Anayasa Değişiklik paketi yeterli olmayıp, hiç kimsenin dilediği bir özgürlüğü, hakkı ve adaleti kapsamamaktadır. Fakat 80 yıldır ucuna dahi dokunulmasına fırsat verilmeyen CHP anayasasının ısırılarak, oligarşik güçlerin etkilerinin zayıflatılması bile gelecek adına kaçınılmaz bir umuttur. Yoksa hem kitaplarımda hem de yazılarımda ifade ettiğim gibi Ak Parti’nin içte ve dışta yürüttüğü politikaların büyük bir çoğunluğuna katılmıyor, ABD’nin Irak’ı işgalindeki teşvikinden dolayı Başbakan Erdoğan’ı affedemiyorum. Hedef Ak Parti değil CHP olmalıdır. Çünkü Ak Parti de diğer partiler gibi CHP sultasının bir figüranıdır.
MHP, mühürlü şeytan misali öyle lanetlenmiş ki, şehit yakınlarına sağlanan ayrıcalığa ve ülkücülerin zulme uğrayıp işkenceler altında inim inim inledikleri 1980 ihtilalının sorgulanmasına dahi ret oyu kullanmayı sindirebilmişlerdir. Ak Parti paranoyasıyla kendini var eden doktrinlerine ve değerlerine kıyabilen MHP, artık CHP Diasporasının taşeronu olmaktan öte halk lehine hiçbir çözüme yanaşmamakta, tedavisi imkânsız bir Ak Parti sendromu yaşamalarından, canlarını feda eden ülkücüleri CHP’nin esaretine peşkeş çekebilmektedirler. Ne var ki eceli gelen azgınların gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri duyarsız olur…
Milletvekilleri, partilileri ve seçmenlerini manipüle eden Devlet Bahçeli ve lafebesi soytarıları, güya Yüce Divan’a götüreceklerini iddia ettikleri Başbakan Erdoğan’ın kendini kurtarabilmek adına yargıda reforma gittiğini ve kendini aklayabilmek için adamlarını yerleştirme niyeti taşıdığı mazeretiyle Anayasa Değişikliğine karşı çıkma inatları; doğrudan Abdullah Öcalan’ı idamdan kurtarmalarını hatıra getirmektedir. İktidara gelmeden önce Apo ile ilgili halkı kandırdığı söylemleri anımsadığımızda, sadece bir fırsatçının ya da bir yalancının absürt taahhütlerinden ibaret bir taktik olduğu anlaşılacaktır. Ayrıca “yargıyı ele geçirmek ve kendi adamı” ne demek? Ak Parti ya da halk, devletin düşmanı yahut işgal güçleri mi ki ele geçirme gibi alçak ve ayrılıkçı bir hezeyanda bulunabiliniyor? Eğer yargı üyeleri; adaletle hükmetmek ve tarafsızca karar vermek yerine birilerinin adamlığı ve ideolojileriyle yönlendiriliyorlar ise, zulmü başka yerde aramaya gerek yoktur. Zaten yapılmayı düşünülen değişiklik, CHP Diktatörya’sına sadık yargıyı ve yasaları ıslah etmek değil mi? “Kötü yasalar, zulmün en berbat şeklidir.” Burke
Milleti aptal ve sinik yığınlar addederek güya prangadan kurtardıkları kulları sanacak kadar kendilerini dev aynasında, hatta tanrı gören CHP ve şövalyeleri; alışageldikleri şirret cüretkârlıklarıyla halkı sindirebileceklerini yahut hitap cambazlıklarıyla etkileyebileceklerini düşünmektedirler. Oysa milletin gözü açılmış, üç-beş lafa ve kuru tehditlere pabuç bırakmayacak cesaret ve muhakeme yetisine kavuşmuş olduklarını gözlemleyemeyecek kadar gafildirler.
Anayasa Mahkemesiyle halkı tehdit edip iradesel kararını engellemeye çalışan CHP DİASPOROSU, bundan böyle milletimizin sessiz kalmayacağını ciddi bir sorgulamayla idrak etmelidir. Aslında referandumu iptal edebilecek bir yargı kararı, CHP Diktatörlüğü’nün ikrarına ve Türkiye’nin cumhuriyetle değil oligarşiyle yönetildiğini alenileştirip, değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez buyurgan maddeler dâhil Anayasanın kökten değişimine zemin hazırlayacaktır.
Artık zaman, hep birlikte CHP Burjuvazi’sine son verme zamanıdır. Parti çıkarları, partizan sadakat, lidere bağlılık, oy endişesi ve gelecek kaygıları gözetilmeksizin millet lehine yekvücut olma zamanıdır. Milletin vereceği karardan ürküp kaçanların milletle ne denli özdeşleştiği, sinsi bir kalleş ve hain olduğu ortadadır. CHP’nin halkın bir partisi olmadığı, şimdiden hazırlığını yaptığı Anayasa Mahkemesine başvurabilme arayışıyla tartışılmazdır. Değişikliğe karşı çıkabilir ve reformdan yana olmayabilirsiniz. Ama sizi seçip o makamlara getiren halkın görüşüne ve iradesine saygınız var ise, vereceği kararı engelleyecek bir beklentinin içinde olamazsınız. Eğer 11 kişilik yargı heyeti, yetmiş beş milyonluk millet adına karar verme yetkisini sindirebiliyorsa; zaten konuşulacak ve tartışılacak bir şey yok demektir.
Sizlere güvenerek seçen milletin vekili olunuz, arkadan hançerleyen kalleşleri değil. Kararı CHP ya da Anayasa Mahkemesi’ne verdirmeyin. Çünkü sizi seçip meclise taşıyanın CHP ve yüksek yargının olmadığını hatırlayın. Aksi takdirde yaftalanacağınız ihanetten ne şahsınız ne eş, çocuk, kardeş ve ebeveynleriniz ne de seçmenleriniz kurtulabilecektir.
Yargıdaki ideolojik kararlar, adaleti lağveden kayırmalar, hukuku paçavraya çeviren yorumlar, halkına katliam ve zincirlerle tutsaklığı planlayan onca darbe ve terörist girişimler hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Halkının dinine, ırkına, temel hak ve hürriyetlerine, inanç ve düşüncelerine amansız hasım bir diktatörlüğü desteklemeyi; vekilliğiniz ve insanlığınızla bağdaştırabilecek misiniz? İyilik yapmayı bilmiyorsanız en azından kötülük yapmayınız…
“Şahsiyeti olmayanın hiçbir şeyi yoktur.” N.F.Kısakürek
Bilmelisiniz ki CHP Diasporasının yanında Ermeni Diasporası bir balondur…
CHP’nin din ve namus karşıtı bir burjuva partisi olduğu, Atatürk’ün “Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” direktifiyle açık olup, bugün yoksulluktan, işsizlikten, yolsuzluktan şikâyet edenlere CHP’nin savaştan çıkan milletimizi nasıl sefalete mahkûm edip varlıklarını zimmetlerine geçirdiklerini öğrenmelerinde fayda görüyorum.
Türkiye halkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye halkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Mayıs 2010 Perşembe
25 Ocak 2010 Pazartesi
Katletmeyi planlayacağınıza, neden sınır dışı etmiyorsunuz?
Aslında geçmişteki barbar putperestleri incelediğimizde Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin akıl ve duygularına şaşırmamalı, uluları Atatürk’ün de aynı düşünce ve emellerle Osmanlıya ve millete karşı nasıl bir düşmanlık ve acımasızlıkla katliamlar yaparak, münhasır şanına dikta bir Cumhuriyet kurduğu ve Türkiye’nin resmi bir tanrısı olarak herkesin kayıtsız itaati ve sadakatinin hükme bağlandığı unutulmamalıdır. Böylece Atatürk Cumhuriyetinin bekası için merhametten soyutlanmış putperestler, hiç kimsenin gözyaşına bakmaksızın her türlü vahşeti mubah sayabilmekte, sözlü ve yazılı belgelerle deşifre olduğu gibi ırkçı ve zalim ataları Cengiz Han misali antiataistlerin topyekûn katlini meşru addedebilmektedirler. Oysa hiçbir devletin baki kalmadığı, yalnızca Hakk ve adaletin sonsuzluğunu bir kavrayabilseler…
Hedefi tüm dünyayı istila ve herkesi yok etmek olan Cengiz Han ve dünyayı titreten büyük devleti Moğol İmparatorluğundan geriye ne kaldı? Öncesinde bir hiçken, tarihteki en büyük kara imparatorluğunu, Almanya sınırlarından başlayarak büyük okyanusa kadar uzanan devasa Moğol devletini kuran Cengiz Han; tıpkı Atatürk gibi felâket, cani, kahraman, askeri deha ve yarı-tanrı olarak tanımlanırdı. Müslümanlar, Ruslar, Çinliler ve Batılılarca; milyonların katili, acımasız bir zalim, en merhametsiz işgalcisi; Moğollar için ise gücün, bağımsızlığın, barışın, aydınlığın ve hâkimiyetin temsilcisiydi.
13. yüzyıl Avrupalılarına göre; Cengiz Han ve orduları cehennemden geliyordu. Onlar Yunan mitolojisinin ölüler diyarı Hades’te günahkârların cezalandırıldığı Tartarus’tan gelen Tatarlardı. Atatürkçüler de Tartarus gibi dipsiz kuyu olan Anıtkabirden fışkıran vicdansız putperestlerdir.
Moğollar, işgal ettikleri her yeri yakıp yıkarak taş üstünde taş bırakmayan, kundaktaki bebek, çocuk, genç, yaşlı, kedi köpek demeden her canlıyı hunharca boğazlayan, her kadına tecavüz edip öylesine acımasız ve merhametten yoksunlardı ki, ele geçirdikleri hiçbir canlıyı sağ koymamakta ve parçaladıkları cesetleri, yeryüzünde yaşayan hayvan dahi bırakmadıkları için akbabalara yem ediyorlardı. İşte Anıtkabir Tapınak Şövalyelerin “balyoz” adlı darbedeki yapmayı düşündükleri caniliklerin ilham kaynağı da Moğollardır. Ancak yaşama ve iktidar olma hakkı kendilerinindir, ötekileri ölmek ve tutsak olma zorundadırlar…
Irkını yüceltip benliğini tanrılaştırarak Hakk ve adaleti umursamayan uluslar, lâyık oldukları cezaya öyle çarptırılıyorlar ki kader, hiç ummadıkları doğasal veya insansal bir gücü başlarına belâ edip, ya tek canlı kalmamacasına ya da büyük bir bölümünü acılar içinde hezimete uğratarak silip süpürmektedir. O gün galip olan ve hükmeden güç, daha sonra başka bir aracı güç tarafından yok ediliyor. Çünkü araçsal tüm güçlerin arkasındaki mutlak güç, her zaman ve her mekânda varlığını göstererek çarkı döndürmektedir.
Müslüman milletimiz ve Kürt halkının nasıl bir işgal ve tehdit altında olduğu Genelkurmay’ın gaddar planlarıyla anlaşılmış, itiraf ettikleri söz konusu “balyoz eylem planının “ bir seminerde açıklandığı, Genelkurmay Başkanlığının 2003-2006 yılları arasındaki Tatbikatlar Programında bulunduğu, maalesef resmiyet kazanabilmiştir.
Şifreleri çözebilenler için Genelkurmay öyle bir ipucu verdi ki, “Plan Seminerinin gayesi, dış tehdide ilişkin olarak hazırlanan Harekât Planlarını geliştirmek ve ilgili personelin eğitimlerini sağlamaktır.”
Peki, kim bu dış tehdit? Plandaki eylemlerden de açıkça anlaşılacağı üzere tek muhatap; MGK’nın da yasalaştırdığı irtica adına Müslümanlar, bölücü adına Kürtlerdir…
Müslümanları ve Kürtleri milletten saymayıp tamamen istilacı dış güç mantığıyla değerlendiren Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri, cesaretle ikrar edemedikleri felsefelerini, üstü kapalı dolaylı tanımlamalarla 1. Derece tehlikeli ve amansız düşman kategorisinde sınıflandırarak, herkesin sandığının aksine yabancı bir dış tehdit imajı vermeye çalışmaktadırlar. Aptal halk anlamasın diye de, sözde açık sularda kendi jetimizi düşürerek Yunanları dış düşman olarak manipüleye kalkışarak, asıl hedeflerindeki Müslüman ve Kürtleri kırmaktır.
Artık Genelkurmay’ın ne içeride ne de dışarıda hiçbir güvenirliliği kalmamış, dolayısıyla dışarıda hem TSK hem de milletimizi vahim bir töhmet altına sokmuş, içeride de etrafa ördükleri dikenli tel ve duvarlarla açık bir toplama kampından farksız namlu ucunda yaşamaya mahkûm kılmışlardır.
Müslümanları ve Kürtleri gerginliği tırmandıran düşman taraflar ilan eden Genelkurmay, balyoz adıyla yapılan söz konusu seminerin de bu senaryo içerisinde uygulanacağını açıklayabilmiştir.
Atatürk’ün seküler Atatürk Cumhuriyetini kurarken çektiği besmele; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur." ilkesini nas kabul eden şövalyelerden insani bir davranış beklenebilir mi?
Vahşi kıyım sonrası kuracakları hükümet ve seçecekleri bürokratların ya CHP’li ya da mason olmalarını ısrarla vurgulamaları, CHP ve masonların da kanlı isyandaki tartışılmaz konumlarını ve desteklerini belgelemektedir. Müslüman ve Kürtlerden arındırılmış bir Türkiye’de sağlamayı düşündükleri “Milli Mutabakat”, herhalde bir avuç barbardan fazla olmayacaktır.
Artık asker ve sivil şövalyelerin Türkiye Halkı için ezeli tek düşman oldukları hafızalara kazanmıştır. Bundan böyle terör, kaos, isyan, komplo, cinayet, tehdit ve bilumum kötülüklerin merkezi; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir.
Oysa kalplerinde zerre kadar bir vicdan, akıllarında atomcuk bir muhakeme yetisi bulunmuş olsalar; Müslümanları ve Kürtleri katletmek, işkence etmek, stadlara gömmek ve kardeşi kardeşe vurdurmak yerine vatandaşlıktan çıkarıp sınır dışı ederler, dolayısıyla işlemeyi düşündükleri vahşeti planlamazlardı. Ancak Müslüman halkımız ve TSK olmaksızın bir hiç olduklarını, İstiklal savaşlarında kurşunlara ve bombalara bedenlerini siper eden Mehmetçiklerin boyun eğmeyeceklerini hesap etmiş olmalılar ki, şeytansı ihanetlerinden geri adım atmak zorunda kalarak, vazgeçmişlerdir. Zaten korkaklıkları inkâr, hile ve sinsiliklerinden aşikârdır. Onlar savaşmaz, güvenli köşelerine çekilir, kahpece milletin evlatlarını birbirine kıydırarak seyrederler.
Hak etmedikleri TSK gibi bir gücü yönetiyormuş görünerek, bilim-kurgu âlemlerindeki harp oyunları, plan tatbikatları ve seminerlerle o rütbeleri kazanmadılar mı?
Bu sebeple onların rütbelerine, kalıplarına, nutuklarına asla aldanmayın…
“Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl olup da döndürülüyorlar?” Münafikun 3-4.
Hedefi tüm dünyayı istila ve herkesi yok etmek olan Cengiz Han ve dünyayı titreten büyük devleti Moğol İmparatorluğundan geriye ne kaldı? Öncesinde bir hiçken, tarihteki en büyük kara imparatorluğunu, Almanya sınırlarından başlayarak büyük okyanusa kadar uzanan devasa Moğol devletini kuran Cengiz Han; tıpkı Atatürk gibi felâket, cani, kahraman, askeri deha ve yarı-tanrı olarak tanımlanırdı. Müslümanlar, Ruslar, Çinliler ve Batılılarca; milyonların katili, acımasız bir zalim, en merhametsiz işgalcisi; Moğollar için ise gücün, bağımsızlığın, barışın, aydınlığın ve hâkimiyetin temsilcisiydi.
13. yüzyıl Avrupalılarına göre; Cengiz Han ve orduları cehennemden geliyordu. Onlar Yunan mitolojisinin ölüler diyarı Hades’te günahkârların cezalandırıldığı Tartarus’tan gelen Tatarlardı. Atatürkçüler de Tartarus gibi dipsiz kuyu olan Anıtkabirden fışkıran vicdansız putperestlerdir.
Moğollar, işgal ettikleri her yeri yakıp yıkarak taş üstünde taş bırakmayan, kundaktaki bebek, çocuk, genç, yaşlı, kedi köpek demeden her canlıyı hunharca boğazlayan, her kadına tecavüz edip öylesine acımasız ve merhametten yoksunlardı ki, ele geçirdikleri hiçbir canlıyı sağ koymamakta ve parçaladıkları cesetleri, yeryüzünde yaşayan hayvan dahi bırakmadıkları için akbabalara yem ediyorlardı. İşte Anıtkabir Tapınak Şövalyelerin “balyoz” adlı darbedeki yapmayı düşündükleri caniliklerin ilham kaynağı da Moğollardır. Ancak yaşama ve iktidar olma hakkı kendilerinindir, ötekileri ölmek ve tutsak olma zorundadırlar…
Irkını yüceltip benliğini tanrılaştırarak Hakk ve adaleti umursamayan uluslar, lâyık oldukları cezaya öyle çarptırılıyorlar ki kader, hiç ummadıkları doğasal veya insansal bir gücü başlarına belâ edip, ya tek canlı kalmamacasına ya da büyük bir bölümünü acılar içinde hezimete uğratarak silip süpürmektedir. O gün galip olan ve hükmeden güç, daha sonra başka bir aracı güç tarafından yok ediliyor. Çünkü araçsal tüm güçlerin arkasındaki mutlak güç, her zaman ve her mekânda varlığını göstererek çarkı döndürmektedir.
Müslüman milletimiz ve Kürt halkının nasıl bir işgal ve tehdit altında olduğu Genelkurmay’ın gaddar planlarıyla anlaşılmış, itiraf ettikleri söz konusu “balyoz eylem planının “ bir seminerde açıklandığı, Genelkurmay Başkanlığının 2003-2006 yılları arasındaki Tatbikatlar Programında bulunduğu, maalesef resmiyet kazanabilmiştir.
Şifreleri çözebilenler için Genelkurmay öyle bir ipucu verdi ki, “Plan Seminerinin gayesi, dış tehdide ilişkin olarak hazırlanan Harekât Planlarını geliştirmek ve ilgili personelin eğitimlerini sağlamaktır.”
Peki, kim bu dış tehdit? Plandaki eylemlerden de açıkça anlaşılacağı üzere tek muhatap; MGK’nın da yasalaştırdığı irtica adına Müslümanlar, bölücü adına Kürtlerdir…
Müslümanları ve Kürtleri milletten saymayıp tamamen istilacı dış güç mantığıyla değerlendiren Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri, cesaretle ikrar edemedikleri felsefelerini, üstü kapalı dolaylı tanımlamalarla 1. Derece tehlikeli ve amansız düşman kategorisinde sınıflandırarak, herkesin sandığının aksine yabancı bir dış tehdit imajı vermeye çalışmaktadırlar. Aptal halk anlamasın diye de, sözde açık sularda kendi jetimizi düşürerek Yunanları dış düşman olarak manipüleye kalkışarak, asıl hedeflerindeki Müslüman ve Kürtleri kırmaktır.
Artık Genelkurmay’ın ne içeride ne de dışarıda hiçbir güvenirliliği kalmamış, dolayısıyla dışarıda hem TSK hem de milletimizi vahim bir töhmet altına sokmuş, içeride de etrafa ördükleri dikenli tel ve duvarlarla açık bir toplama kampından farksız namlu ucunda yaşamaya mahkûm kılmışlardır.
Müslümanları ve Kürtleri gerginliği tırmandıran düşman taraflar ilan eden Genelkurmay, balyoz adıyla yapılan söz konusu seminerin de bu senaryo içerisinde uygulanacağını açıklayabilmiştir.
Atatürk’ün seküler Atatürk Cumhuriyetini kurarken çektiği besmele; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur." ilkesini nas kabul eden şövalyelerden insani bir davranış beklenebilir mi?
Vahşi kıyım sonrası kuracakları hükümet ve seçecekleri bürokratların ya CHP’li ya da mason olmalarını ısrarla vurgulamaları, CHP ve masonların da kanlı isyandaki tartışılmaz konumlarını ve desteklerini belgelemektedir. Müslüman ve Kürtlerden arındırılmış bir Türkiye’de sağlamayı düşündükleri “Milli Mutabakat”, herhalde bir avuç barbardan fazla olmayacaktır.
Artık asker ve sivil şövalyelerin Türkiye Halkı için ezeli tek düşman oldukları hafızalara kazanmıştır. Bundan böyle terör, kaos, isyan, komplo, cinayet, tehdit ve bilumum kötülüklerin merkezi; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir.
Oysa kalplerinde zerre kadar bir vicdan, akıllarında atomcuk bir muhakeme yetisi bulunmuş olsalar; Müslümanları ve Kürtleri katletmek, işkence etmek, stadlara gömmek ve kardeşi kardeşe vurdurmak yerine vatandaşlıktan çıkarıp sınır dışı ederler, dolayısıyla işlemeyi düşündükleri vahşeti planlamazlardı. Ancak Müslüman halkımız ve TSK olmaksızın bir hiç olduklarını, İstiklal savaşlarında kurşunlara ve bombalara bedenlerini siper eden Mehmetçiklerin boyun eğmeyeceklerini hesap etmiş olmalılar ki, şeytansı ihanetlerinden geri adım atmak zorunda kalarak, vazgeçmişlerdir. Zaten korkaklıkları inkâr, hile ve sinsiliklerinden aşikârdır. Onlar savaşmaz, güvenli köşelerine çekilir, kahpece milletin evlatlarını birbirine kıydırarak seyrederler.
Hak etmedikleri TSK gibi bir gücü yönetiyormuş görünerek, bilim-kurgu âlemlerindeki harp oyunları, plan tatbikatları ve seminerlerle o rütbeleri kazanmadılar mı?
Bu sebeple onların rütbelerine, kalıplarına, nutuklarına asla aldanmayın…
“Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl olup da döndürülüyorlar?” Münafikun 3-4.
12 Ocak 2010 Salı
Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun…
Yeryüzünün ebediyete kadar lanetli tek ırkı ve dini olan Yahudiler, canavarsı emellerine geçit vermek istemeyen efendileri Müslüman milletimize karşı o vahşi dişlerini göstererek meydan okumaları, “eceli gelen köpek cami duvarına pislermiş” misali, artık sonlarının geldiğine bir işarettir.
Başta Mısır olmak üzere Arap iktidarlarını sindirerek esareti altına alıp dilediği gibi katliamlarını, işgallerini ve tehditlerini sürdüren İsrail, geçmişte sığınıp kanatlarımız altına girerek; vatan, mevki ve itibar edindikleri Türk Devletini ve milletini aşağılayabilecek bir nankörlüğe cesaret edebilmeleri, şüphesiz o barbarlara verilen haksız bir değerin sonucudur. Çünkü pislik, niteliği ve niceliği bakımından asla temizin arasında barındırılmamalı, dolayısıyla layık olduğu lağım çukurlarında bırakılmalıdır.
Ortadoğu’da, hatta dünyadaki barış, adalet ve güven; ancak İsrail’in topyekun yok edilmesi ve azgınların cezalandırılmasıyla mümkün olabileceği; dağdaki hayvanların, bitkilerin ve tüm canlıların hissettiği bir gerçektir. Türkiye, hamisi olduğu bölgedeki fırsatı kaçırmayarak, insanlık ve adalet adına misyonu olan öncülüğü yapıp İsrail vahşetine son verme mecburiyetini politik çıkarlarla savsaklamamalı, insani değerleri yeniden yeşertecek adımları daha da hızlandırarak, tüm bölge ülkeleriyle ittifak kurup İsrail’i durdurmalı ve yalnızlaştırmalıdır. Velev ki karşılarına ABD çıksa bile…
Eğer ayının gücüne sahip değilsen, ayıyı kendi gücüyle yenebilirsin. Yeter ki o kararlılığa, yürekliliğe ve azme sahip ol…
Ne acıdır ki Türkiye Halkı, laik cumhuriyete geçişiyle birlikte Yahudilerin, masonların, liberallerin ve emperyalistlerin kuklası olmuş, tarihsel liderliğini, gücünü ve şerefini koruyamamıştır. Büyükelçi Oğuz Çelikkol misali milletimizi sözde temsil eden hiçbir diplomat haksızlıklar karşısında dik duramamış, sinik, çekingen ve kıvrak tavırlarıyla hasımlarımızı cesaretlendirmişler, hatta hoş görünebilme yalakalıklarıyla yanlarında olabilmişlerdir.
Kendilerini Türk milleti gibi şerefli bir gücün temsilcileri olduğunu sindirememiş, emir erinden farksız davranışlarıyla esas duruşta bulunmuşlardır. İsrail dışişleri bakanlığına çağrılan büyükelçi Oğuz Çelikkol; dışişleri bakan yardımcısı tarafından aşağılanarak odacı misali alçak bir yere oturtulmuş, nefret ettikleri Türk bayrağı olmaksızın cani İsrail bayrağının diktasında tokalaşmayı bile reddeden Yahudi’nin ültimatomlarına muhatap kalıp, bahis konusu Yahudi şeytanlıklarını deşifre eden dizileri dahi kınayarak, emirlerini Ankara’ya ileteceğine tekmil getirmiştir. Bu durumda Büyükelçi Oğuz Çelikkol sefil bir hain değil de nedir?
Asıl skandalı yaşatan ve utanç verici olan İsrail bakan yardımcısı Ayalon değil bizzat büyükelçi Çelikkol’un suskunluğudur…
Yahudi Ayalon, gazetecilere büyükelçimizi aşağılamasından gurur duyduğunu ifade ederek, “Onun bizden daha aşağıda oturduğunun ve masada tek bir bayrak olduğunun görülmesini istedik" sözleri, onurluca tepki gösteremeyen sefil büyükelçinin Türk milletine açık bir ihanetidir.
İsrail dışişleri bakanlığının,"Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur" açıklamaları, ecdadımızın ve doğmamış nesillerimizin ruhlarını çıldırtacak ve lanet ettirecek bir hakarettir. Bu nasıl bir haddi aşmaktır ki yarasa Yahudiler, efendileri Türkler hakkında böylesi bir aymazlığa cesaret edebiliyor, yeryüzüne ahlakı ve adaleti dağıtarak merhametle hareket etmiş vicdan sahibi Türkleri ahlaksızlıkla suçlayabiliyorlar?
Ne var ki suç onlarda değil, o barbar yaratıkları şımartarak baş tacı yapan devlet, aydın(!) ve politikacılardadır.
Ayrıca Fetullah Gülen’in “dinler arası diyalog” , Başbakan Erdoğan’ın “medeniyetler arası ittifak” işbirliğinde Yahudiler yok mu ki, böylesi bir kin, saldırı ve meydan okumayla karşı karşıyız? Ancak İsrail yanlısı geçmiş başbakanlar baz alındığında, Başbakan Erdoğan’ın duruşunu da takdir ediyorum.
Mevlana’nın “Köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez....” sözüne binaen, acımasız Yahudi köpeklerin Müslüman Türk milleti aleyhtarlığı, o güçlü, imanlı ve cesur halkımıza hiçbir leke getirmez.
Yeter ki biz bindiğimiz dalı kesmeyelim ve geçmişimize layık olalım…
Başta Mısır olmak üzere Arap iktidarlarını sindirerek esareti altına alıp dilediği gibi katliamlarını, işgallerini ve tehditlerini sürdüren İsrail, geçmişte sığınıp kanatlarımız altına girerek; vatan, mevki ve itibar edindikleri Türk Devletini ve milletini aşağılayabilecek bir nankörlüğe cesaret edebilmeleri, şüphesiz o barbarlara verilen haksız bir değerin sonucudur. Çünkü pislik, niteliği ve niceliği bakımından asla temizin arasında barındırılmamalı, dolayısıyla layık olduğu lağım çukurlarında bırakılmalıdır.
Ortadoğu’da, hatta dünyadaki barış, adalet ve güven; ancak İsrail’in topyekun yok edilmesi ve azgınların cezalandırılmasıyla mümkün olabileceği; dağdaki hayvanların, bitkilerin ve tüm canlıların hissettiği bir gerçektir. Türkiye, hamisi olduğu bölgedeki fırsatı kaçırmayarak, insanlık ve adalet adına misyonu olan öncülüğü yapıp İsrail vahşetine son verme mecburiyetini politik çıkarlarla savsaklamamalı, insani değerleri yeniden yeşertecek adımları daha da hızlandırarak, tüm bölge ülkeleriyle ittifak kurup İsrail’i durdurmalı ve yalnızlaştırmalıdır. Velev ki karşılarına ABD çıksa bile…
Eğer ayının gücüne sahip değilsen, ayıyı kendi gücüyle yenebilirsin. Yeter ki o kararlılığa, yürekliliğe ve azme sahip ol…
Ne acıdır ki Türkiye Halkı, laik cumhuriyete geçişiyle birlikte Yahudilerin, masonların, liberallerin ve emperyalistlerin kuklası olmuş, tarihsel liderliğini, gücünü ve şerefini koruyamamıştır. Büyükelçi Oğuz Çelikkol misali milletimizi sözde temsil eden hiçbir diplomat haksızlıklar karşısında dik duramamış, sinik, çekingen ve kıvrak tavırlarıyla hasımlarımızı cesaretlendirmişler, hatta hoş görünebilme yalakalıklarıyla yanlarında olabilmişlerdir.
Kendilerini Türk milleti gibi şerefli bir gücün temsilcileri olduğunu sindirememiş, emir erinden farksız davranışlarıyla esas duruşta bulunmuşlardır. İsrail dışişleri bakanlığına çağrılan büyükelçi Oğuz Çelikkol; dışişleri bakan yardımcısı tarafından aşağılanarak odacı misali alçak bir yere oturtulmuş, nefret ettikleri Türk bayrağı olmaksızın cani İsrail bayrağının diktasında tokalaşmayı bile reddeden Yahudi’nin ültimatomlarına muhatap kalıp, bahis konusu Yahudi şeytanlıklarını deşifre eden dizileri dahi kınayarak, emirlerini Ankara’ya ileteceğine tekmil getirmiştir. Bu durumda Büyükelçi Oğuz Çelikkol sefil bir hain değil de nedir?
Asıl skandalı yaşatan ve utanç verici olan İsrail bakan yardımcısı Ayalon değil bizzat büyükelçi Çelikkol’un suskunluğudur…
Yahudi Ayalon, gazetecilere büyükelçimizi aşağılamasından gurur duyduğunu ifade ederek, “Onun bizden daha aşağıda oturduğunun ve masada tek bir bayrak olduğunun görülmesini istedik" sözleri, onurluca tepki gösteremeyen sefil büyükelçinin Türk milletine açık bir ihanetidir.
İsrail dışişleri bakanlığının,"Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur" açıklamaları, ecdadımızın ve doğmamış nesillerimizin ruhlarını çıldırtacak ve lanet ettirecek bir hakarettir. Bu nasıl bir haddi aşmaktır ki yarasa Yahudiler, efendileri Türkler hakkında böylesi bir aymazlığa cesaret edebiliyor, yeryüzüne ahlakı ve adaleti dağıtarak merhametle hareket etmiş vicdan sahibi Türkleri ahlaksızlıkla suçlayabiliyorlar?
Ne var ki suç onlarda değil, o barbar yaratıkları şımartarak baş tacı yapan devlet, aydın(!) ve politikacılardadır.
Ayrıca Fetullah Gülen’in “dinler arası diyalog” , Başbakan Erdoğan’ın “medeniyetler arası ittifak” işbirliğinde Yahudiler yok mu ki, böylesi bir kin, saldırı ve meydan okumayla karşı karşıyız? Ancak İsrail yanlısı geçmiş başbakanlar baz alındığında, Başbakan Erdoğan’ın duruşunu da takdir ediyorum.
Mevlana’nın “Köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez....” sözüne binaen, acımasız Yahudi köpeklerin Müslüman Türk milleti aleyhtarlığı, o güçlü, imanlı ve cesur halkımıza hiçbir leke getirmez.
Yeter ki biz bindiğimiz dalı kesmeyelim ve geçmişimize layık olalım…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)