İstiklal Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstiklal Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Önümüz düşman, arkamız münafık…

Kimin düşman kimin münafık olduğu o kadar aleni ki; halkının üzerine tankları yürütmeye, acımadan tepelemeye ant içmiş, dini inançlarından ötürü 1. derece tehlike ilan edip fişleyerek dışlamış sekülerist bir devlet; o devletin dikta rejimine bağlılığını sürdüren ve sözde halkı temsilen hükümette ve muhalefette görev yapan partiler, dini ve laik cemaat ve sivil toplum örgütleri…

Düşünce ve inancı ne olursa olsun taraflarca kuşatılan halk, kendi olmak yerine onların kuklaları olmayı sindirerek insanlıklarını tarumar etmiş, dolayısıyla itilip kakılan modern veya dini köleler olmaktan kurtulamamışlardır.

İnsanları benlikleştiren ve gaddarsı hırs veren düşüncelerin kimilerini iyiyi, kimilerini kötünün iyisi arayışındaki umutlarıyla yanlış bataklığında debelenerek büsbütün doğrudan uzaklaştırıp vicdandan, haktan ve adaletten soyutlanmaları, böylesi pespaye bir düzeni meşrulaştırmış, güç sahiplerinin milletin efendileri olma anlayışı kabul görmüştür. Oysa ayırımcılığı ve kötüyü üreten rejime dokunulmadan iyinin hâkim kılınabileceği anlayışı nasıl bir muhakemedir?

Düşman ve münafıklarla barış adına bir arada yaşayabilirsiniz ama doğruyu eğip bükecek bir uzlaşmaya asla girişemezsiniz. Nasıl ki merkezi sinir sisteminde herhangi bir hücre tahrip gördüğünde organlar atıl hale gelebiliyor ise, mahkûm olmuş bir rejim de aynıdır. İşte bundan dolayı rütbeli ve cübbeli rejim bayraktarı suçlulara adalet işlememekte, hukuk atıllaştırılabilmektedir.

Milletin silahlı kurumu Genelkurmay, millete karşı silme operasyonunu planlayabiliyor ve hukuk temeli çerçevesinde suçlular hakkında bir yargı süreci başlatılıp isyansı bir dirençle karşılabiliniyorsa; o Genelkurmay’ın hukuk tanımaz bir işgal gücü olduğu; halk, hukuk ve adalet adına hesap sormayan hükümet ve muhalefetinde halkı etkisizleştirmedeki hain rollerinden dolayı dokunulmazlıklarını ve cesaretlerini derinleştirdikleri tartışılmazdır. Oysa aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi tutuklanmaktan kaçınmaları, nasıl birer hiç olduklarına da açık delildir.
Kanalizasyonda temiz bir yer bulabilmek nasıl imkânsız ise, yanlışla inşa edilmiş bir yapıda doğru ve temiz bir kurumun, bozulmamış bir insanın, siyasi ve dini liderin var olabilmesi söz konusu değildir. Herkesin birbirinden beter ve çıkarı için çalıştığı bir düzende insan kalınabilmesinin mümkünsüzlüğü vahiyle de açıktır.

Cesedi görsellikte ölümsüzleştirebilmek maksadıyla çürümesini engellemeye çalışsanız da o bir ölüdür. Yapılan makyajsı müdahaleler gerçekten uzaklaşmaya neden olmakta, gelecekte daha korkunç ahlaki ve politik öldürücü salgınlara zemin hazırlamaktadır. Onun için önümüzdeki anayasa değişikliğiyle ilgili referandum sürecinin evet veya hayır sonucu laik diktatörlüğü etkilemese de, adam yerine konmayan köle milletin adaletsizliğe ve esarette karşı bir duruş koyabilmesi adına “evet” denmesinin kendisine saygı ve caydırıcılığını hissettirebilecek bir mecburiyet olduğunu düşünüyorum.

Yoksa halkı katletme niyetlisi terörist rütbelilerle işbirliği yapabilen Başbakan Erdoğan ve Ak Parti hükümetine zerre kadar güvenmiyor, canlarını feda ederek hakkı ve adaleti egemen kılan kahramanların cesaret ve erdemliğinde olmadıkları; acizlik, korkaklık ve gizli pazarlıklarıyla ortadadır. İktidar olduğunu dahi hazmedememiş milletimizi ve seçmenini küçük düşürücü skandallarıyla şöhretli acınası bir Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, eğer “Biz emniyet müdürünü görevden aldık, aynısını asker de yapmalı” diyebiliyor ise, artık ne söyleyebiliriz ki? Açıkça askerin vesayeti altında olduğunu ve iktidar olarak kendilerine müdahale edemediklerini itiraf edebilen bir hükümet anlayışından icraat yerine ancak şov beklenir. Sonrada hakkında yakalama emri çıkarılan halk düşmanı terörist general ve amirallerin neden tutuklanamadığı tartışması yapılıyor. Onlar, sadece sokaktakilere efelik taslayarak tatmin olurlar…

Dünya, hakkı ve adaleti hâkim kılan ve halkına zulmeden barbarları ortadan kaldıran kahramanlara ev sahipliği yapmış bir âlemdir. Kahramanı kahraman yapan akademik veya askeri kozmetik unvan, rütbe ve ödüller değil, yüreği ve yıkılmaz inançlardır. Tıpkı 1987 tarihinde NATO tarafından şahsıma verilen plaketi tuvalete asmam gibi, o makamlar ve ödüllerin gerçek yeri de tuvalettir…

Bir kölenin oğlu olan Tarık Bin Ziyad; kökenleri Cermen ırkına dayanan ve Batı Roma İmparatorluğunu yıkarak, Roma’yı yağmalayan ve halka ağır işkencelerle zulmeden çok güçlü Batı Gotları, diğer bir namıyla Vizigotlar’ı, yedi bin kişilik ordusunu gemilere bindirip denizleri aştıktan sonra İspanya kıyılarına çıktı. Bunu haber alan Vizigotların Kralı Rodrik, doksan bin kişilik ordusunu Tarık’ın üzerine sürerek savunmaya geçti. Tarık’ın komutasındaki yedi bin kişilik İslam Ordusu, kendilerinden 10 kat fazla Vizigotların ordusuyla karşılaşarak çarpışmanın yaklaşıp gerilimin yükseldiği sırada; Tarık, askerlerinin zoru görünce kaçmalarını önleyebilmek amacıyla oraya gelmek için kullandıkları tüm gemileri ateşe verdi. Askerlerine şöyle seslendi: “Artık bizim için geri dönmek olanaksızdır. Önünüz düşman, arkanız deniz ile çevrili bulunuyor. Direnmekten başka şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Kısa bir süre derde ve güçlüğe katlanmayı göze alırsanız, uzun süre rahat edersiniz. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ya da şehit olana dek savaşın.”

Savaşın sekizinci günü Tarık’ın ordusu sürekli tazelenen Vizigotlar karşısında yorulmaya ve geri çekilmeye başladı. Bunun üzerine Tarık tekrar askerlerine; “Kahramanlar, nereye gidiyorsunuz? Gaflete kapılıp nereye kaçmayı düşünüyorsunuz? Şehitlikten daha üstün bir izzet ve şeref var mı? Unuttunuz mu önünüz düşman ve arkanız denizdir. Bana bakınız ve ben ne yaparsam siz de onu yapınız” diyerek düşmana doğru atıldı. Kendisine barbar ordusunun sancağını hedef aldı. Sancağın yanındaki, kıymetli taşlarla süslü tahtında zaferden emin bir gururla oturan Vizigot kralı Rodrik’i bir anda karşısında bulan Tarık, barbar kral Rodrik’in başını gövdesinden ayırdı. Bunun etkisi ile Vizigot ordusu dağıldı. Tarık, düşmanını kovalayarak Vizigotların başkenti olan Toledo kentini alarak, 350 yıllık barbar Got hâkimiyetini yıktı. Bundan sonra Batı Avrupa’da yaklaşık sekizyüz yıl sürecek olan İslam uygarlığı dönemi başladı, dolayısıyla herkes barış ve adalet içinde yaşadı.

İşte 7 bin kişilik cesur ve imanlı bir ordunun 90 bin kişilik barbarları nasıl püskürtebildiğini fiziki değil ancak ruhi bir sorgulamayla anlayabilirsiniz…

Yine, I. Dünya Savaşı’nın son dönemlerinden Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar geçen 1917-1922 döneminin hazin şartlarında Osmanlı-Türk askerinin hangi imkân veya imkânsızlıklarla düşman karşısına çıkıp zaferler kazandığını da irdelemenizde yarar görüyorum. “Yamacımızdan bir ordu gelecek, çok hain ve acımasız olan bu ordunun askerleri gözü dönmüş canilerdir. Arkamız ırmak, önümüz düşman gidecek yer yok.”

Bugün iktidar kavgasıyla İstiklal savaşlarında yekvücut mücadele ederek can vermiş atalarına ihanet eden Genelkurmay ve parti liderlerini Mehmet Çavuş adlı yiğit delikanlının din ve vatan aşkı adına şu sözlerini ibret alıp, eğer zerre kadar bir muhakemeleri, ar damarları ve vicdanları kalmış ise yıkıcı hırslarından vazgeçmelerini öğütlüyorum.

Seddülbahir ve Conkbayır’ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş ‘tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar, karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş ‘un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş ‘un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Sağ kolumu kaybettim, zarar yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affediniz muhterem kumandanım…”

Azmışlara ne anlatsan da boştur…


25 Ocak 2010 Pazartesi

Katletmeyi planlayacağınıza, neden sınır dışı etmiyorsunuz?

Aslında geçmişteki barbar putperestleri incelediğimizde Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin akıl ve duygularına şaşırmamalı, uluları Atatürk’ün de aynı düşünce ve emellerle Osmanlıya ve millete karşı nasıl bir düşmanlık ve acımasızlıkla katliamlar yaparak, münhasır şanına dikta bir Cumhuriyet kurduğu ve Türkiye’nin resmi bir tanrısı olarak herkesin kayıtsız itaati ve sadakatinin hükme bağlandığı unutulmamalıdır. Böylece Atatürk Cumhuriyetinin bekası için merhametten soyutlanmış putperestler, hiç kimsenin gözyaşına bakmaksızın her türlü vahşeti mubah sayabilmekte, sözlü ve yazılı belgelerle deşifre olduğu gibi ırkçı ve zalim ataları Cengiz Han misali antiataistlerin topyekûn katlini meşru addedebilmektedirler. Oysa hiçbir devletin baki kalmadığı, yalnızca Hakk ve adaletin sonsuzluğunu bir kavrayabilseler…

Hedefi tüm dünyayı istila ve herkesi yok etmek olan Cengiz Han ve dünyayı titreten büyük devleti Moğol İmparatorluğundan geriye ne kaldı? Öncesinde bir hiçken, tarihteki en büyük kara imparatorluğunu, Almanya sınırlarından başlayarak büyük okyanusa kadar uzanan devasa Moğol devletini kuran Cengiz Han; tıpkı Atatürk gibi felâket, cani, kahraman, askeri deha ve yarı-tanrı olarak tanımlanırdı. Müslümanlar, Ruslar, Çinliler ve Batılılarca; milyonların katili, acımasız bir zalim, en merhametsiz işgalcisi; Moğollar için ise gücün, bağımsızlığın, barışın, aydınlığın ve hâkimiyetin temsilcisiydi.

13. yüzyıl Avrupalılarına göre; Cengiz Han ve orduları cehennemden geliyordu. Onlar Yunan mitolojisinin ölüler diyarı Hades’te günahkârların cezalandırıldığı Tartarus’tan gelen Tatarlardı. Atatürkçüler de Tartarus gibi dipsiz kuyu olan Anıtkabirden fışkıran vicdansız putperestlerdir.

Moğollar, işgal ettikleri her yeri yakıp yıkarak taş üstünde taş bırakmayan, kundaktaki bebek, çocuk, genç, yaşlı, kedi köpek demeden her canlıyı hunharca boğazlayan, her kadına tecavüz edip öylesine acımasız ve merhametten yoksunlardı ki, ele geçirdikleri hiçbir canlıyı sağ koymamakta ve parçaladıkları cesetleri, yeryüzünde yaşayan hayvan dahi bırakmadıkları için akbabalara yem ediyorlardı. İşte Anıtkabir Tapınak Şövalyelerin “balyoz” adlı darbedeki yapmayı düşündükleri caniliklerin ilham kaynağı da Moğollardır. Ancak yaşama ve iktidar olma hakkı kendilerinindir, ötekileri ölmek ve tutsak olma zorundadırlar…

Irkını yüceltip benliğini tanrılaştırarak Hakk ve adaleti umursamayan uluslar, lâyık oldukları cezaya öyle çarptırılıyorlar ki kader, hiç ummadıkları doğasal veya insansal bir gücü başlarına belâ edip, ya tek canlı kalmamacasına ya da büyük bir bölümünü acılar içinde hezimete uğratarak silip süpürmektedir. O gün galip olan ve hükmeden güç, daha sonra başka bir aracı güç tarafından yok ediliyor. Çünkü araçsal tüm güçlerin arkasındaki mutlak güç, her zaman ve her mekânda varlığını göstererek çarkı döndürmektedir.

Müslüman milletimiz ve Kürt halkının nasıl bir işgal ve tehdit altında olduğu Genelkurmay’ın gaddar planlarıyla anlaşılmış, itiraf ettikleri söz konusu “balyoz eylem planının “ bir seminerde açıklandığı, Genelkurmay Başkanlığının 2003-2006 yılları arasındaki Tatbikatlar Programında bulunduğu, maalesef resmiyet kazanabilmiştir.

Şifreleri çözebilenler için Genelkurmay öyle bir ipucu verdi ki, “Plan Seminerinin gayesi, dış tehdide ilişkin olarak hazırlanan Harekât Planlarını geliştirmek ve ilgili personelin eğitimlerini sağlamaktır.”

Peki, kim bu dış tehdit? Plandaki eylemlerden de açıkça anlaşılacağı üzere tek muhatap; MGK’nın da yasalaştırdığı irtica adına Müslümanlar, bölücü adına Kürtlerdir…

Müslümanları ve Kürtleri milletten saymayıp tamamen istilacı dış güç mantığıyla değerlendiren Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri, cesaretle ikrar edemedikleri felsefelerini, üstü kapalı dolaylı tanımlamalarla 1. Derece tehlikeli ve amansız düşman kategorisinde sınıflandırarak, herkesin sandığının aksine yabancı bir dış tehdit imajı vermeye çalışmaktadırlar. Aptal halk anlamasın diye de, sözde açık sularda kendi jetimizi düşürerek Yunanları dış düşman olarak manipüleye kalkışarak, asıl hedeflerindeki Müslüman ve Kürtleri kırmaktır.

Artık Genelkurmay’ın ne içeride ne de dışarıda hiçbir güvenirliliği kalmamış, dolayısıyla dışarıda hem TSK hem de milletimizi vahim bir töhmet altına sokmuş, içeride de etrafa ördükleri dikenli tel ve duvarlarla açık bir toplama kampından farksız namlu ucunda yaşamaya mahkûm kılmışlardır.

Müslümanları ve Kürtleri gerginliği tırmandıran düşman taraflar ilan eden Genelkurmay, balyoz adıyla yapılan söz konusu seminerin de bu senaryo içerisinde uygulanacağını açıklayabilmiştir.

Atatürk’ün seküler Atatürk Cumhuriyetini kurarken çektiği besmele; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur." ilkesini nas kabul eden şövalyelerden insani bir davranış beklenebilir mi?

Vahşi kıyım sonrası kuracakları hükümet ve seçecekleri bürokratların ya CHP’li ya da mason olmalarını ısrarla vurgulamaları, CHP ve masonların da kanlı isyandaki tartışılmaz konumlarını ve desteklerini belgelemektedir. Müslüman ve Kürtlerden arındırılmış bir Türkiye’de sağlamayı düşündükleri “Milli Mutabakat”, herhalde bir avuç barbardan fazla olmayacaktır.

Artık asker ve sivil şövalyelerin Türkiye Halkı için ezeli tek düşman oldukları hafızalara kazanmıştır. Bundan böyle terör, kaos, isyan, komplo, cinayet, tehdit ve bilumum kötülüklerin merkezi; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir.

Oysa kalplerinde zerre kadar bir vicdan, akıllarında atomcuk bir muhakeme yetisi bulunmuş olsalar; Müslümanları ve Kürtleri katletmek, işkence etmek, stadlara gömmek ve kardeşi kardeşe vurdurmak yerine vatandaşlıktan çıkarıp sınır dışı ederler, dolayısıyla işlemeyi düşündükleri vahşeti planlamazlardı. Ancak Müslüman halkımız ve TSK olmaksızın bir hiç olduklarını, İstiklal savaşlarında kurşunlara ve bombalara bedenlerini siper eden Mehmetçiklerin boyun eğmeyeceklerini hesap etmiş olmalılar ki, şeytansı ihanetlerinden geri adım atmak zorunda kalarak, vazgeçmişlerdir. Zaten korkaklıkları inkâr, hile ve sinsiliklerinden aşikârdır. Onlar savaşmaz, güvenli köşelerine çekilir, kahpece milletin evlatlarını birbirine kıydırarak seyrederler.

Hak etmedikleri TSK gibi bir gücü yönetiyormuş görünerek, bilim-kurgu âlemlerindeki harp oyunları, plan tatbikatları ve seminerlerle o rütbeleri kazanmadılar mı?

Bu sebeple onların rütbelerine, kalıplarına, nutuklarına asla aldanmayın…

“Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl olup da döndürülüyorlar?” Münafikun 3-4.