kul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2010 Çarşamba

Diplomat mı, harem oğlanları mı?

Devletin laik, halkın Müslüman oluşu öyle korkunç bir ikilem doğurmuş ki, içeride ve dışarıda yaşanılan kimlik kargaşası hem devleti hem de milleti derinden deşip hasımsı bir ayrılığa sebep olmuştur. Türkiye, her ne kadar Müslüman bir şöhrete sahip olsa da diplomatların laik oluşu İslam karşıtı düşünce ve tavırları muhkem kılmakta, böylece Müslüman kimliğinden utanır hale gelmelerinden İslami tüm organizeler aleyhine bir duruş sergilemekte; hak, adalet veya çıkar adına olsa dahi bir birlikteliğe ve ortak değerlere sıcak bakmamaktadırlar. Şüphesiz laik devletin ve batılıların yüz akı olabilirler ama Müslüman milletimizin ve İslam âleminin yüzkarasıdırlar.

Dünya kamuoyunda kimliği ve inancı tartışılmaz olan halkımızı batı beğenili çağdaşlık kompleksleriyle devşirebileceklerini ya da öyle sanılmalarına çalışan diplomat bozuntularının içsel karmaşıklıkları, ülkemiz aleyhine fevkalade tehlikeli bir vahameti etkin kılmakta, bu sebeple siyasi, sosyal ve ekonomik hiçbir başarı kaydedememektedirler. Kimlik keşmekeşliği taşıyandan daha sefil kim olabilir?

Cansız vitrin mankenlerinin bile daha dinamik ve cevval olduğu bir görselliği dahi beceremeyen sofistike diplomatlarımızın verdiği zararları kadim düşmanlarımız başaramamaktadır.

Balon misali zanlarınca havada uçan ancak bir iğnenin değmesiyle havaları sona eren kişiliksizlerin hak etmedikleri temsilcilikleri, neden geçmişin süper gücü Müslüman Türk Milletinin layık olduğu seviyede değil de artıklara mahkûm bir müstemleke olabildiğine açık delildir. Kendi vatandaşına ve dindaşına tepeden bakarak buyurgan kesilen ama batılı bir seksi yıldıza bile kul köle olan diplomatlarımız, kimileri belki ağır karşılayacak lâkin köpekler kadar sadık olamadıklarını ortaya koymaktadır. Milletimizi aşağılayanlara dahi secde ederler.

“Türkiye’yi mahveden vitrin mankenleri” başlıklı yazımda da ifade ettiğim gibi; laik ve putperest, yani materyalist düşünceyle yetişmelerinden samimi bir vatan ve millet sevgisi taşımamakta; vicdan, merhamet, fedakârlık, adalet ve cesaret duyguları tatmamalarından benliklerini tatmin edebilmek maksadıyla mastürbasyonsal bir görev ifa etmektedirler. Zaten dış politika konularında duygusallığa hiç yer vermedikleri temel ilkeleridir. Misyonlarının tamamen teknik olduğunu vurgulayarak; uluslararası ilişkilerde esip gürlemenin, hak aramanın, karşı durmanın ve kınamaların bir anlamı olmadığının altını çizmeleri, Türkiye’nin nasıl bir odalığa dönüştüğüne yeterli kanıttır. Onurluca hak ve adalet peşinde koşmaktan, caydırıcı olabilmekten ve çıkarları korumaktan aciz temsilciler, maalesef duygunun, bağımsızlığın, güç ve şerefin ne olduğunu bilemediklerinden insani tavırda sergileyememektedirler.

Diplomasiyi muğlâklıkla meşrulaştıran duygusuz balonların görevlerini ahlaki temelde değil de mesleki zorunlulukta değerlendirmeleri, neden ülkemizin ağır yaptırımlarla karşı karşıya kaldığını, maddi ve manevi bedeller ödediğini ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle açık ve anlaşılabilir bir kararlıkla Türkiye’yi savunmayıp sadece ima ile yetinmelerindendir ki her platformda aşağılanıyor ve dışlanıyoruz.

Ülkemizi mahvedip çukura gömen harami diplomatlar, bürokrasinin en berbat en yeteneksiz ve en kifayetsiz düzencileridir. Böylesi çalımlı, şatafatlı, şanlı ve şöhretli müsveddelerle temsil edildiğimiz müddetçe; ne alnımız yerden kalkar, ne artıkçılıktan, kölelikten ve paylanmaktan kurtulabilir, ne de bir düşmana ihtiyacımız kalır. Çünkü onlar, ancak ya harem oğlanlığı ya da protokol çalışanlığı yapabilirler…

Müslüman milletimizin ve dinin düşmanlarını dışarıda aradığımızdan içerideki hainleri fark edemiyor, asıl handikap çıkaranların ve çelme takanların varımızı yollarlında harcadığımız diplomatlar olduğunu kestiremiyoruz. Kişiliksiz ve karakteri bozuk sunî mahlûkları temsilci atamamızdan muhteşem bir ağaç misali Türkiye’yi doğruyoruz. Abraham Lincoln der ki; “Karakter ağaç ise, şan ve şeref de o ağacın gölgesi gibidir. Biz hep gölgeyi düşünürüz. Oysa karakter ağacın kendisidir.”

Türkiye'nin üçüncü dünyaya yönelik başlattığı çok yönlü siyasi ve ekonomik ortaklık üzerine kurulu dış politikası başta Müslümanlar olmak üzere üçüncü dünya halkları arasında belki heyecanla takip ediliyor ama harem oğlanı diplomatlar, hem bölgede hem de dünyada gelişen itibara ve umuda bariyer oluyorlar.

Yaklaşık otuz yıl önce, yirmi iki yaşındayken brifing vermek amacıyla davet edildiğim Mısır Milli Savunma Bakanlığında üst düzey bir general; “Siz din mi değiştirdiniz” diye şok edici bir soru yöneltince; hayır, nereden çıkardınız, adım Mehmet Ali dedim. Bunun üzerine masasının çekmecesinden Kur’an’ı Kerimi çıkarıp gelişigüzel bir sayfa açarak, oku dedi. Ancak iş hayatı ve debdebeli dünyanın cazibesine kapıldığımdan çocukluğumda öğrendiğim Kur’an okumayı unutmuştum. Ne var ki Yüce Allah öyle bir yardım etmişti ki, açtığı sayfa “Yasin Süresi” olup, ezberimde kalanı okumaya başlayınca, ‘tamam’ diyerek kutlamıştı. Kendisine neden böyle bir şüphe içinde olduğunu sorduğumda; Kahire’de görevli büyükelçi ve diplomatlarınızdan dolayı demişti.

Aynı şikâyetle Güney Kore’de de karşılaşmış, işbirliği yaptığım şirketin üst düzey yöneticisi Mr. Muhammed C. Kim, Seul’de yapılan Cami’ye Türk Büyükelçiliğinin ne maddi ne de manevi hiçbir desteği olmadığını, caminin açılışına tek bir diplomatın gelmediğini, cuma namazlarına hiçbir elçilik görevlisinin iştirak etmediğini, Müslüman ülke büyükelçilerinin bir araya gelip Kore’deki Müslüman sorunlarıyla ilgili düzenledikleri toplantılara katılmadıklarını, oysa İslam’ı Türklerden öğrendiklerini ifade ederek, fevkalade derin bir elem ve keder duyduklarını açıklamıştı. Ve son olarak da “Türk diplomatları Müslüman değil mi?” diye kahredici bir soru sormuştu. Onların Müslüman değil laik olduklarını söyleyince de, o ne demek diye şaşırmıştı. Her ne kadar ateistliğin siyasi terminolojisi olsa da, laikliği savunan Müslüman kimlikli ahmaklarda gerçekte ne olduğunu bilmiyorlar.

Bunun gibi binlerce örneğe herkesin şahit olduğu tartışılmazdır. Geçen gün okuduğum bir haber, hükümetin değişip Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu gibi muhafazakâr idarecilerin iktidarları mevzubahis olsa da; laik diplomatların İslam aleyhtarı düşünce ve davranışlarının hiç değişmediği aşikârdır.

İspanya'da Müslümanların geçtiğimiz yıl organize ettiği ve Türkiye Büyükelçiliği'ni de işbirliği yapmaya davet ettikleri fuara Türkiye'nin Madrid Büyükelçiliği'nin katılmadığı ve işbirliğini de reddetmesinin sorumlusu kimdir? Faşist laik sistem ve Atatürk diktatoryası var olduğu müddetçe hükümetlerin iktidarları hiçbir anlam ifade etmemekte, laiklik ve anıtkabir putperestliğine bağlı sadakatin aynen devam ettiği anlaşılmaktadır. Türkiye’nin ne kadar önemli bir ülke olduğunu bir de devlet ve diplomatlar kavrayabilse, zaten hiçbir sorunumuz kalmaz… Ancak hükümetin bir devlet olduğu gerçeği diktatörlerce reddedilmektedir.

Birkaç gün önce ziyaretime gelen Arap ülkesindeki yedi yıldızlı bir otelin üst düzey yöneticisi arkadaşım; “Kısa bir zaman önce atanan büyükelçiye hoş geldin hediye paketi hazırlayarak, ikametgâhına gönderdim. Ancak büyükelçi, nazik bir teşekküre dahi tenezzül etmeyerek aramamış ve vatandaşıyla tanışma ihtiyacı duymamıştı. Bir gün, otelimizde konser verecek olan dünyaca ünlü Rihanna adlı pop sanatçısının gösterisini izleyebilmek maksadıyla büyükelçi aradı. ‘Aman ne olursun bize imkân sunabilir misin, kızlarım Rihanna’nın hayranıdır, tüm uğraşılarıma rağmen bilet temin edemedim’ dedi. Büyükelçinin fırsatçı ve çıkarcı talebi karşısında kendisine pek yüz vermeyerek, bir bakayım diyerek başımdan savdım. Ancak cevabımı beklemeyerek, akşam eşini ve kızlarını yanına alarak otele gelip, ısrarlı arayışlarıyla beni buldu. Ne yapacağımı bilemez halde istemeden de olsa yanlarına bir görevli vererek konseri izlemelerine fırsat tanıdım.”

İki kişi arasındaki özelle ilgili arkadaşıma söz verdiğim için ne arkadaşımın ne de büyükelçinin adını açıklamıyorum. Ancak Rihanna’nın hangi zengin Körfez ülkesinde konser verdiği öğrenildiğinde, Ahmet Davutoğlu’nun atadığı o sefil büyükelçinin de kimliği ortaya çıkar.
İşte Türkiye gibi bir gücü temsil eden böylesi büyükelçilerin temsilciliklerinden dolayı sömürgeleşmiyor muyuz? 'Türkiyeliyim' demenin ayrıcalığı ve saygınlığını bunlar yok etmiyor mu?

İslami dayanışma ve Müslüman birlikteliğinden aslandan ürken yaban eşekleri gibi kaçanlar, seksi pop sanatçılarını izleyebilmek için yakarır ve diz çökerler…

İşte rejim, işte diplomatlar; nerede millet, nerede hükümet…

3 Nisan 2010 Cumartesi

Ne anlar kör ve sağırlar anayasadan…

Totaliter ideolojilerde halkın düşünce ve iradesini değere tabi tutmayan ve söz sahibi saymayan rejimler, iktidarları lehine en büyük tehlike gördükleri vatandaşlarını sürekli aşağılar, bilgelik manipülasyonuyla yönetimden dışlarlar. Ancak referandumlarla doğrudan etkili olan milletin önüne set çekebilmek için dizeledikleri gerekçeler, hisleri okunabilseydi hayvanları bile şoka sokan ürkütücü bir aldatıcılık ve riyakârlık içerdiği anlaşılabilirdi. Milletini kör ve sağır yığınlar addederek aptallıkla yaftalayan çokbilmiş efendiler, ülkeyi körler ve sağırlar çarşısına dönüştürme iblislikleriyle ayna satmaya ve gazel atmaya devam edebilmektedirler. En acısı ise gördükleri halde körlüğü, işittikleri halde sağırlığı kabul edenlerin nasıl bir sapkınlık içinde olabildikleri de lanet olsa gerek.

Ülke yönetimini üniformalı veya üniformasız laik ve Atatürkçü soyluların yürütme diktası, Aristokrat misali Atatürkçü elitistlerin pek çok ayrıcalıklarını beraberinde getirmiş, dolayısıyla kendilerini halkın güdücü en akıllı ve en iyi efendileri mertebesine ulaştırmalarından çağdaşlık, aydınlık, bilim, yoksulluk veya ezilen edebiyatı yaparak, psikolojik efektle iktidarlarını sürdürdükleri ve aşağılık komplekse büründürdükleri halkı köleye dönüştürerek, nasıl işe yaramaz ve karar veremez bir paryalıya kavuşturdukları da tartışılmazdır. Günümüzün Batı’yı örnek alan modern çağ yöneticilerinin, Batı’daki ilkçağ köle sahibi yönetici sınıftan hiçbir farkları yoktur. Ancak kavram iğfali, yanılmanın en korkunç nedeni olmaktadır.

Göbeğini kaşıyan adam, bidon kafalılar, aptallar, yığınlar, mazoşistler, gericiler, bölücüler gibi paylamalara alışıp artık iltifatla karşılayan millet; yok sayılmalarını, devlet yönetme ve anayasa yapmadan anlamayacaklarını, bilemeyeceklerini, düşünce ve iradelerini ortaya koyamayacaklarını öyle hazmetmişler ki, böylesi bir kabullenme karşısında iktidarlarını kaybetmek istemeyen ne Genelkurmay ne Yargıtay ne Danıştay ne HSKY’ ya verilecek bir cevaba ve savunmaya lüzum bırakılmaktadır. Zaten halk iradesine ve bütünlüğüne karşı sinsice kullanılan irtica ve bölücülük böğürtüsüne son verilse, CHP ve MHP’nin adı bile kalmaz. İrtica ve bölücülük argümanlarıyla kurdukları korku imparatorluğundan başka ellerinde ne var? Bu sebeple millet lehine düzenlenen anayasa değişikliğine onlar karşı çıkmayacaklarda intihar mı edecekler? Gönülden teslim olmuş millete mi, yoksa teslim olana mı tepki gösterilmelidir?

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin elit burjuvasıyla dağdaki çobanın oyu bir olur mu? Ya da yıllarca vergi rekortmeni olmuş çağdaş bir Manukyan ile sermaye olarak sattığı cephedeki şehitlerin ana ve kız kardeşlerinin oyu bir olur mu?

Onlara göre; halk düşünebilen insanlar değildir, halk doğrusunu bulamaz…

Onun için bilimsel çalışmalar, oligarşik ideoloji ve düzeni muhafaza edecek şövalyelerin konsensüsüyle değişikliğe gidilmeli, tıpkı hastanelerdeki acil servis misali bir aceleye kalkışılmadan nasıl yıllarca beklenilip milletin hakları bitkisel bir hayatla tutsak edilmişse, bir o kadar daha beklemenin hiçbir zararı olmayacağı mantığıyla sözde demokrasiye, olmayan barışa, ideolojik hukuka ve kurumsal bağımsızlığa halel getirilmemelidir. Nasıl olsa devlet yönetimi ve anayasa yapma iradesi halkı aşar, bırakın biz yine aramızda halledelim ve uyuyan devi kaldırarak iktidardan olmayalım…

Genelkurmay, yüksek yargı ve taşeronlarının söz sahibi olduğu bir ülkede halka ne hacet var? İddia edilen geniş çaplı mutabakatın kuşatıcı güçlerin hüküm sürdüğü zirvede değil halkta, yani tabanda aranmasına karşı gösterilen tepki, şüphesiz diktatörlüğün, dolayısıyla statükonun sona erecek olma telaşındandır. Alışıla gelen süreç aynen muhafaza edilerek anayasa kendilerince hazırlansın, noter usulü mecliste tasdik ederek, kozmetiksel bir makyajla aynı tas ve hamamın dekoru yenilensin! Aslında bu savı sürdürenlerin değil yığınlığını kabul eden halkın dikkati çekilmeli, egemensel yetki ve özgürlüklerine hasım mihrakların gerçek niyetlerinin okunması sağlanmalıdır.

Silahlı askeri darbeyi bir felâket gibi düşünenlere cevabım odur ki, adaleti kıyan yargı darbesi çok daha vahim ve tahrip edicidir. Askeri darbe namluyu doğrulttuğu hedefi yok eder ama yargı, tüm toplumu isyana teşvik edici ideolojik yandaşlığı ve fitnesiyle milletin kökünü kazır.

“Fitne, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır.” Bakara 217

Hükümetin hazırladığı anayasa taslağındaki tüm maddeler halkı doğrudan devlette ve yargıda etkin kılmakta, ideolojik birikime sahip ayrıcalıklı statüye kavuşmuş özde Atatürkçülerin dokunulmazlılıklarını bağımsızlıkla siperleştiren soylu Kemalistlerin (ataist) egemenlikleri, yetkinin halka devredilecek olmasının gerginliğine yol açmaktadır. Millet lehine gerçekleştirilmeye çalışılan anayasa değişikliklerini “sivil darbe” düşüncesiyle karşı koyanların siyasi parti ve sözde demokrasi yanlısı gazetecilerin akıl almaz reaksiyonları, ancak halkın yansıttığı aynanın hezeyansal bir cesaretidir. Halka inanmayan ve güvenmeyen yalancıların durumunu İrlandalı yazar B.Shaw şöyle tanımlamaktadır. “Yalancının cezası, kimsenin kendisine inanmayışı değil kendisinin kimseye inanmayışıdır.”

Bunlar sadece siyasi, askeri ve yargı iktidarını elinde tutan sınıf değiller, kültürü, sanatı, eğitimi ve en sıradan yarışma programlarında bile seçici irade sahibi diye angaje ettikleri halkı SMS’ler ve reytinglerle sömürdükleri ve kendi beğenilerindeki yarışmacıları entrikalarla birinci yaptıkları da gözden kaçmamalıdır. Çağdaş akseptanslı ideoloji, hiçbir platformda halk kararına saygı göstermez ve en iyiyi kendilerinin bildikleri kibirleriyle inek misali sağarlar… Ama her şey millet adına demekten de geri durmazlar!

İşte referanduma karşı çıkmalarının sebebi de budur. Çünkü halk, “sen kimsin” duruşunda bulunamadığından o sömürücüleri azdırmakta, dolayısıyla her türlü haksızlık ve adaletsizliklere de layık olmaktadırlar.

Eğer sen adam olabilirsen, seçkin bir yeri olduğu ve halktan farklı, ayrıcalıklı özellikleri bulunduklarını düşünen imtiyaz sahiplerinin ahkâm kesmelerine ve seni gütmelerine fırsat vermezsin. Ancak aptallığı, bidon kafalılığı, varlığının kuklasal değersizliğini ve onurunu doğrayan hakaretleri yutkunursan; bataklıkta boğulurken ne yuttuğuna hiç kimse aldırış etmez.

“Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsun. Niye bugünden başlamıyorsun?” Epiktetos

27 Mart 2010 Cumartesi

Akıl kurallarını bertaraf eden İNTİHAR…

İnsanoğlunun azan benliklerine gem vuramayıp pozitivist teorilerle süsledikleri yaratık ve kadersi bir mahkûm oldukları gerçeği, fevkalade somut bir acizlik olan intiharlarla deşifre olmakta, dolayısıyla rasyonel bir varlık oldukları ütopik felsefelerini yaşamda gizleyememektedirler. Sıradan insanların intiharlarını ekonomik, sosyal, eğitim ve seküler psikolojik bazında değerlendirerek; aklı, insanın hayatta var olabilmesi için temel araç görmeleri akabinde şöhret, servet, bilim ve mevki sahibi zenginlerin, akademisyenlerin, sanatçıların, üst düzey askerlerin ve akli ilkeleri uç düzeyde kullandığı sanılan düşünürlerin kendi canlarına kıyabilmeleri; kuramlarında iddia ettikleri gibi akıl kullanmaktan başka hiçbir araç ve Tanrı’ya ihtiyaç bulunmadığı varsayımlarını, bu nasıl bir akıldır ki yaşamını intiharla sonlandırabiliyor sorusunu doğurmaktadır. Voltaire’in dediği gibi; “Akıl, her şeyi olduğu gibi görebilmektir.”

Sözde başarılarıyla kendilerini çok akıllı sananların gurursal sarhoşluğu ancak hayatlarına son verene kadar sürmekte, böylece o başarılarındaki sırrın taptıkları akıllarından değil ısrarla reddedikleri Yaratıcı’nın bir lütfü olduğu gerçeğini muhakeme edemeden şeytani benlikleriyle toprağa karışabilmektedirler.

Aynı tecrübeyi bizzat yaşamış, neredeyse intihar edecekken Kur’an’ı okuyup gerçeği öğrendikten ve Kur’an’da zikredilenleri hayatımla kıyasladıktan sonra nasıl aciz bir yaratık, sahip olduğum her şeyin üstün sandığım benliksi aklım ve irademle değil aslında Allah’ın emanetsi bir ikramı olduğunu öğrenip iman etmemle boyun eğmiş, dolayısıyla huzura kavuşup derinden kemiren vesveselerden kurtulmak suretiyle intihar veya isyan gibi bir alçalmışlıktan sakınmıştım.

Bazen olayların etkisi o kadar sarsıcı olur ki bir hiç olduğunla yüzleştiğinde her şeyden vazgeçip; ya intihar etmek ya isyan etmek ya da durmaksızın koşmak, kaçmak ve yapayalnız kalmak istersin. İşte o an ya gururunun peşinde koşarsın ya da o şeytanı hapsedip Yaratıcı’na sığınırsın.

Daha çok genç yaşımda neredeyse tüm dünyada anlaşmalar yaparak, saygı ve itibar kazanıp özel uçaklar ve helikopterlerle uçan, en üst düzeyde ağırlanarak krallar, sultanlar, prensler ve başbakanlarca onurlandırılan, iş adamlarını dize getirerek hayran bıraktıran, NATO ve Çin Devleti başta olmak üzere başarı plaketleri alıp sayısız brifingler veren ben (sefil), üç yaşında bir çocuğun bile yapmayacağı hayati bir yanlışlığa düşerek, “Neden fark edemedim, aklımı kullanamadım, uyanık olamadım, fırsat verdim, kandırıldım, güvendim, ihanete uğradım ve aldatıldım” sorularıyla öyle bir bunalıma girmiş ve hayattan nefret etmiştim ki intiharın bile benliğimi tatmin edemeyeceğini düşündüğüm sırada sahip olduğum kuvvet ve kıymetlerin Allah’tan geldiği idrakine kavuşmuş, felakete sürükleyen gururumu, dünyevi hırs ve ihtiraslarımı tek kalemde silip, Mutlak İrade’ye teslim olmuştum. Çünkü bir yaprağın dahi O’nun izni olmadan yere düşmemesi, her şeyi yöneten ve yönlendiren O olduğu gerçeği başka arayışları geçersiz kılacak bir kanıtla ortadaydı.

Aciz kulunu hidayete ulaştıran Allah’a sonsuz şükürler olsun! Şu geçici ve yalancı dünyada bundan daha kazançlı ve makbul ne olabilirdi?

Ancak altyapımın İslam’la yoğrulmasından çözümü vahiyde arayabilmiş, diğerleri gibi seküler düşüncenin tek çıkış kapısı olduğu anlayışlarla bütünleşmiş olmamamdan gerçeğin açık perdelerinden yaşamın sırlarını muhakeme edebilmiştim.

Evrim düşüncesinin savunucularından Aristo, aklı tanrılaştıran rasyonalist felsefesiyle aklın Yaratıcı’nın iradesiyle ya da Etkin Aklın güdümüyle değil bireysel gayret ve bilgiyle fonksiyon kazandığı savı, sözde başarıları ve zaferleriyle abideleşip sonra sıkıntı, acı ve ızdıraplar içinde şöhretlerine hiç yakışmayan bir sonla hayatlarını bitirmeleri; perdelenmemiş gözler, milleştirilmemiş kulaklar ve mühürlenmemiş kalpler için açık bir ibrettir.

Günümüzdeki tüm laik, liberal, sosyalist, masonik ve seküler düşüncelerin ilham kaynağı olan Aristo felsefesi; bizzat içinde yaşanılan gerçek dünyayla değil de hayal âlemiyle özleştiği ve insan bilincinin tabiatınca dikte edilmiş şartları doğru olarak tespit edemediği ve yaşamla örtüştüremediği aşikârdır. Çünkü ruhsuz bir bedenin ölü olması misali Yaratıcı’sız bir dünyanın ve kuralların var olabilmesi imkânsızdır. Aristo’nun yaratık olan insanı tanrı kılan görüşleri; intiharların, felaketlerin, canavarlıkların, haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne sebebidir.

Çeşitli sıkıntılarla cebelleşen insanoğlunun çaresizlik içinde kendini kasıp kavuran fiziki veya ruhi musibetleri yaratan varlığa değil de uzmanlığına güvendiği kendi gibi kullardan medet umabilmesinden çözümsüzlük aşılamamaktadır. Ya neden-sonuç ilişkilerini irdeleyememenin çaresizliği içinde kıvranır, ya kendileri kadar tecrübesi dahi olmayan realiteden uzak teori ve hurafelerle toplumu aldatan politikacı, din veya bilim adamlarına başvurur, ya da intiharlarla sıkıntılarından kurtulmaya çalışırlar.

“De ki: Ondan (benlikten) ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız.” En’am.64

Aslında benliği azdıran dünya o kadar küçüktür ki uçaktan bakıldığında o koca tesisleri, imrenilen gökdelenleri ve meydan okuyan dev yapıları tıpkı bir kibrit kutusu kadar ufacık, uzaya çıkıldığında ise uçsuz bucaksız sanılan o koca dünyanın bir çakıl taşından farksız olduğu görülür. Ancak öyle insanlar vardır ki şafak vakti doğup akşam ölürler. İşte bu insanlar için dünya akla sığmayacak kadar büyüktür, dolayısıyla tıpkı uyku misali birkaç saat yaşayanla bir ömür boyu yaşayanların hiçbir farkları yoktur.

Sıkıntı, insanla özdeşleşmiş ve hayatın her safhasında süreğen duyguların en korkuncu ve eriticisidir. Bazen öylesine yoğunlaşır ve yaşamı mahveder ki çıldırtarak, ya tımarhaneye ya intiharlara ya da facialara sebebiyet verecek tehlikeler oluşturur. Sıkıntının bariz ve yaşanılan durumla uyumlu bir nedeni varsa bu doğal bir duygu yansıması olarak değerlendirilmekte, ancak anlaşılabilir bir sebep yokken aniden olgunlaşarak varlığını devam ettiriyorsa; geçmişe ve çeşitli olaylara yorumlanmaktadır.

“Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse O’nun nimetini engelleyecek yoktur. Onu kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, merhametlidir.” Yunus. 107

Hastalıkların getirdiği menfi oluşumlar yanında kayıplar, başarısızlıklar, felâketler, ölümler, sosyal, ekonomik ve siyasi nedenler, benliksi ilişkiler, beklentiler ve sayısız sebepler; sıkıntının yok edici etkileşmesini sağlayan somut gerekçeler olarak sıralansa da belirgin hiçbir neden yok iken doruğa çıkmasına ise bilim hiçbir anlam verememektedir.

Bariz sorunların geçici ortadan kalkmasıyla mutluluğun refahsı esintisi, tıpkı karanlıktan aydınlığa geçiş gibidir! Ancak o geçişin aldatıcı mı yoksa kalıcı mı olduğu, şüphesiz sıkıntı ve musibetleri doğuran etkinin tanımıyla mümkündür. Eğer mazereti, seküler psikolojinin maddi anlayışında aramaya kalkarsanız, yaşam boyu devamlılığını engelleyebilmeniz söz konusu değildir.

“(Resulüm!) De ki: "Allah'ı bırakıp da (ilah olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler." İsra.56

Evrimciler her ne kadar dualite gerçeğini reddedip tek düzen kurabilme hayallerini umutla canlı tutmaya çalışsalar da ölümle yaşam, iyilikle kötülük, doğruyla yanlış, gündüzle gece nasıl iç içeyse, sıkıntıyla mutlulukta öyledir; birbirlerinden farklıymış gibi algılanamaz ve iradece yönlendirilemez. Çünkü bir şey, her şeyi etkileyip çökerttiğinden, hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir.

Eğer bireysel akıl ve özgür iradenin varlığına inanılıyorsa; beynin içerisinde sonuçları yasalarla kesin olarak belirlenemeyecek süreçler olmalı, bu süreçleri yöneten ve yine maddi kurallara tabi olmayan bir “özgür güç” bulunmalıdır. Maddenin tabi olduğu yasalara tabi olmayan gücün maddenin içerisinden çıkamayacağına göre, mutlaka iddia ettikleri kuantumdan fotonlar ile ışınlanmış olduklarını kanıtlamalıdırlar. İnsanların intihar veya ötenazi edercesine savaşı, tehlikeyi ve karmaşayı seçerek bir suç imparatorluğu kurmaları; nasıl mantıklı bir seçimin veya özgür bir iradenin reaksiyonu olabilir?

Fotoğrafçı Kevin Carter; depresyona girerek o çocuğa yardım etmeyip akbabaya teslim etmesinin bedelini öyle acı ödemişti ki karanlıklar içinde yaşayarak üç ay sonra intihar etmekten şöhreti ve ödülleri kendisini alıkoyamamıştı.

Bir gün, haberleri izlerken ibretsi bir olaya şahit oldum. Kadının biri, geçirdiği bunalım sonucu hayatına son verebilmek maksadıyla oturduğu evin en üst katından atlayarak intihara kalkışıyor. O sırada başka bir kadında kurallara uygun bir biçimde kaldırımda yürüyor. Kendini öldürebilmek için intihar eden kadın, kaldırımda yürüyen kadının tam üstüne düşerek ölümüne neden oluyor ama intihar eden kadın hiçbir zarar görmeyip hayatta kalıyor, üzerine düştüğü diğer kadın ise oracıkta ölüyor. Biri ölebilmek için intihar ettiği halde ölmüyor, diğeri yaşamak istediği halde ölüyor. Ölen kadının en çok otuz santim eni olduğu tahmin edilip yürüdüğü de dikkate alınırsa, o yükseklikten isabet edebilme oranı neredeyse sıfırdır. Tedbirini alarak kurallara uygun hareket eden insan ölüyor, ölebilmek için intihar eden ise yaşıyor.

Demek ki yaşamak veya ölmek, Aristo felsefesine göre kişinin isteğine göre gerçekleşmemektedir. Yani, her iş ve olayda olduğu gibi kişinin dilemesi ve iradesine bağlı hiçbir şey gelişmemekte ve sonuçlanmamaktadır. Duygularda oluşan bir eylemi düşüncede değerlendirdikten ve fiil gerçekleştirdikten sonra, yine de beklenilen sonuç alınamıyor ve mezara gitmek yerine ölüme sebebiyet verme suçundan cezaevine girerek yaşamına devam edilebiliyor.

Ünlü ressam Van Gong, uzun bir müddet akıl hastanesinde yattı. Her zamanki gibi başarı gösteremeyen psikiyatırlar, durumunun umutsuz olduğunu söyleyerek onca saçma teorilerini itiraf etmek zorunda kaldılar. Daha sonra Van Gong tabancayla intihar ederek öldü.

Her türlü imkâna, şöhret, bilgi ve güce sahip kimselerin bir sıkıntı veya musibet sonrası umutsuzluğa düşerek nasıl demoralize olup yıkıldıkları ve intihar ettikleri yaşanılan gerçeklerdir. Kimler yok ki…

Fizyolojik ve fiziksel oluşumlara işlev kazandıran ruhun; akıl, zekâ, içgüdü, düşünce, duygu ve hafıza gibi değişik tanımlamalarla karşı karşıya getirilmesi ve çatıştırılması kabul edilemez bir yanlıştır. Somut ve bilinçli bilgi ve davranışları beyne, akla ve düşünceye, bilinç dışındakileri de içgüdüyle bağdaştırmak, hiçbir düşünce ve anlayışın mantık çerçevesinde yeterlilik vermemesi gereken bir kuramdır. Evrim yoluyla içgüdüsel bir kazanım ya da içgüdülerinde gelişme olduğu düşünülen canlıların neden bu gelişmiş halleriyle yaratılmayıp bazı nitelikleri sonradan kazanabildiğini yaratma kavramıyla örtüştürmek imkânsızdır.

Meselâ, ölüm ötesi ile ilgili korku denen duygunun, inanca dayalı olsun veya olmasın, bilinçli ya da bilinçsiz bir içgüdü halinde ortaya çıktığı iddia edilmekte ve burada inanç faktörünün çok önemli bir rol oynamadığı söylenmektedir. Her şeyden önce bir şeyin herhangi bir inanca dayanması, bilinçli ya da bilinçsiz olmasını mantığa veya fizyolojik bir içgüdüye dayandırmak kadar akıl almaz bir paradoks olamaz. Öyle olsaydı, düşündüğünü ve inandığını zihninde ve duygularında çözümleyerek ve pekiştirerek ister bilinçli ister bilinçsiz kesinkes yapabilecek bir iradeye sahip olunur ve güya içgüdüsel gelişen her şey yaşama geçirilirdi. Peki, bunu engelleyen nedir? Korkunun ecele faydası olmadığı apaçık ortadayken neden korkuluyor? Veya cennetin sonsuz bir saadet olduğuna inanıldığı halde, neden ölümden kaçınarak dertsiz ve elemsiz mutlu bir hayat olan cennet tercih edilemiyor?

Pozitif bilim; insanla hayvanı ayıran farkın hayvanın ölüm ötesi hakkında bir bilgiye sahip olmamasını savunur ve bunu doğuran etmenin ise, onun öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip bulunmayışını gösterir. Bu yüzden de hayvandan bir mükellefiyetin beklenmediği düşünülür. Böyle olunca, içgüdülerinin gösterdiği yolda davranan hayvanın veri tabanında bir bilgi oluşmadığı öne sürülür. Yani, yerin iki metre altı ile ilgili en küçük bir korku duymamaktadır. Ancak bu teorinin aksine yine de insanlar gibi ölümden korkuyor, rızık arıyor, çiftleşiyor, düzen kuruyor, üretiyor, yuvalarını inşa ediyor, yön buluyor, tehlikelerden sakınıyor ve ölümle sonuçlanabilecek olaylardan şiddetle kaçabiliyorlar.

Anlayışlardaki böylesi açık çelişkileri savunabiliyor olmaları, ruhsuz fizyolojik bir fiziksel yaşam felsefesindendir. İnsan olan ateistlerin, laiklerin ve diğer seküler düşüncelerin ölüm ötesi hakkında inançları bulunmamasına rağmen; tıpkı hayvanlar gibi davranmaları, acaba öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip olmayışlarından mıdır? Öyleyse hayvanlardan ne farkları vardır? Beyinsiz olduklarından dolayı onların da hayvanlar gibi bir mükellefiyetleri yok mudur? O zaman hayvansal içgüdülerle insansal içgüdüleri birbirinden ayıran ve veri tabanlarına bilgi gönderip yöneten ve yönlendiren kimdir?

Eğer beyinsel, zekâsal ve iradesel özgür bir fizyolojik yapıya sahip isek, neden duygularımızı kontrol edemiyor, farklılaşabiliyor, düşündüğümüzü eyleme dönüştüremiyor, korkularımızı yenemiyor, dilediğimizi yapamıyor, kötülüklerden sakınıp iyiliğe yönelemiyor ve sürekli mutlu ve güvenli olamıyoruz? Neden sıradan bir işgünün mutlu ve başarılı başlangıcı, insanın acı ve dehşet sonu olabiliyor?

Acaba şartların ve değer yargıların düşünsel önemi fiiliyata geçirilebiliyor mu? Hayvanda olmadığı iddia edilen değer yargısı, nasıl bir yaşam enerjisiyle bağdaştırılarak ruhtan soyutlanabiliyor? Pozitif bilimin keşfedemediği, üzerinde deneysel ne bir araştırma ne de hiçbir gelişme gösteremediği ve sadece düşlerde şekillendirdiği gen formasyonu, neden fonksiyonel özelliğini koruyamıyor ve inanılmaz paradokslara sebep oluyor? Örneğin, Darwin ile babasının arasındaki düşünce ve inanç uçurumu veya birçok ebeveynin, eğiticinin çocukları ve talebeleriyle olan anlayış ve davranış aykırılıkları gibi! Eğer insan, yaşamın gayesini belirlemek, nasıl davranacağına kendisi karar vermek ve ölüm ötesini kabullenmek durumunda ise; neden hayvansal bir şuura, hatta daha da sapkın inanç ve düşüncelere sahip olabilmekte, çözümü intihar ve isyanda bulabilmektedir?

Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), hadisi şeriflerinde “İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin” buyurmuştur. Ya beyinleri olup da akılları olmayanlara ise Allah şöyle hitap etmiştir.

“And olsun, biz cin ve insanlardan birçoğunu (sanki) cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar, gözleri vardır, lâkin onlarla göremezler, kulakları vardır fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” A’raf. 179

12 Kasım 2009 Perşembe

Kula kulluk eden akılsızlar…

Sinir kütlesinden ibaret beyinleri olup da muhakeme edebilecek akılların olmaması, insanı “yığın” yapan sebeptir. Akıl ve iradenin özgürlüğüne kanıt gösterilmeye çalışılan sözde bilimsel kuramlar; beyin ile fizik, ruh ile beden gibi somut ve soyut varlıkları ya birbirleriyle çatıştırıp üstün kılarak ya da yok farz ederek paradokslar yaşayıp, tamamen niceliğe yönelik bir kanıta çalışırlar. Ancak sinir kitlesi olan kellesel beynin tıpkı cesetsel beden gibi öldüğünde çürümesi misali, yaşarken de insanı hiçliğe ve akılsız bir kümbete dönüştürmesi, aklı yöneten bir özgür iradenin olmayışını ortaya koymaktadır.

Örneğin; Osman Kaçmaz adlı bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, hakkındaki iddiaları bir ölü olan Atatürk’e şikâyet ederek, karşılığında yardım ve destek alabileceğini düşünüyor ise; o hâkimin beyinsel özgür bir akla mı, yoksa ruhi kadersel bir akla mı sahip olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, Prof.Dr. Fazıl Necdet Ardıç isimli bir rektör, Atatürk’e mektup yazarak, yolunda ilerledikleri mesajıyla takdir bekleyebiliyor ise; eğitimli ve makamlı insanların durumunu sorgulayarak, özgür bir aklın nasıl böylesi bir divaneliği yapabileceğini, sanırım irdelemeye bile gerek yoktur. Öylesi bir hâkimden adalet, rektörden de bilim beklenebilir mi?

Ruhsuz bir madde ve fiziğin gücüyle üstün ve egemen olabileceğini pozitivist savlarla ispatlamaya çalışan çevreler, özgür olamama ve hür düşünememe kaygısıyla ısrarla Yaratıcı’dan ve kaderden kaçınmakta, dolayısıyla bir yaratık olduklarını kabullenmek istemeyerek, benliklerini tanrısal yüceliğe ulaştırabilmek için saçma ne var ise, bilimselleştirmeye kalkışmak suretiyle bilimin saygınlığını da baltalamaktadırlar.

İnsan benliğindeki yücelik hırsı, ebedi iktidar, sonsuz heves, talep ve arzunun süresi; ancak başa gelecek musibetin tadılmasına kadar sürdüğü halde yine de gerçeğin reddedilmesi; özgür iradenin ve muhakeme edebilen bir aklın verebileceği tepkiler değildir. O an, birde bakarsınız ki böbürlenerek gökyüzünde dolaşan benlik yerde sürünmeye başlamış, namütenahi dileklerden vazgeçilerek, başa gelen belâdan kurtulabilme arayışına girilip can derdine düşülmüştür. Böylece her şeyin hile, aldatma ve görüntüden ibaret bir yalan olduğu gerçeği fark edilebilse de, olumsuzluklardan kurtulduğunda benlik yeniden coşar, tanrısal hırs ve ihtiras girdabına kapılır. Ne zamana kadar? Yeni bir fecaat ve sıkıntıya kadar! İşte benlik egemenli beyinsi irade ile Allah teslimiyetli mutlak irade arasındaki fark...

Evrimci bilimcilere göre; insan, "beyni" sayesinde düşünür ve akıl sahibi olur. Beyni olmadan düşünemiyor ise; beyinli akılsızlar hangi kategoride değerlendirilmelidirler?

Eski Yunanlılar, işlerine geldikçe ve zorda kaldıklarında somut doğa olaylarına bakarlardı. Bunu yaparlarken de, hani neredeyse yaptıklarından utanırlardı. Onlara göre edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak, yani iradeyle elde edilen bilgiydi. Evrensel gerçekler ve günlük olaylarla ilgili somut bilgiler, onların gözünde “ikinci sınıf” bilgiydi. Tıpkı günümüz insanların “din ve bilim” ya da “kader ve özgür irade” ikilemleri gibi! Aslında insan çok sefil ve acınası bir yaratıktır…

İnsanoğlunun mutlak güç olarak biyolojik bir beyni, ruhsuz fiziği ve kadersiz yaşamı savunması, özgür ve egemen olabilme arayışından ileri gelmektedir. Tanrı, ruh, kader, vahiy, melek, cin, peygamber ve şeytan gibi mutlak varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme talebinden kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen, fikirlerindeki ısrarcılıkları, yine de gerçekleri ve mutlak hükümranı gizlemeye yeterli olmamaktadır. Ne de olsa gerçek dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, sanal alemin yaşamla örtüşmeyen ütopik düşleri ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve hipotezleri ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfına ulaşılarak, kurtarıcı “sanal tanrı” kimliğine bürünebilmektedirler. Ancak tecrübesel hayat, iddiaların çöpten ibaret olduğunu her an kanıtlamaktadır.

Ne sefilliktir ki Yaratıcı’ya kulluğu ilkellik, gericilik ve karanlık addedenler, ulu önder belledikleri canlılara, hatta ölülere kulluğu akılcılıkla, aydınlıkla ve uygarlıkla özdeşleştirebilmektedirler. Çeşitli toplumlardaki putperestsi örnekler, yaratıkların en yücesi olan insanı en aşağıya çekebilmektedir. 10 Kasım ayinine ne demeli?

Hinduların putları ve hayvanları, Budistlerin Buda’yı ve Ataistlerin Atatürk’ü ululaştıran hezeyanları; özgür bir aklın ve iradenin olmadığı ve kadersel lanetin saptırılmasıyla mühürlendiklerine yeterli bir kanıttır.

Gerek geçmişteki gerek günümüzdeki toplumlar, ya bir dine ya da dinsizliğe bağlı inançlara sahiptirler. Her ikisini birden yaşayan karmaşık tek toplum Türkiye’dir. Bir taraftan Allah’a iman ettikleri halde, diğer taraftan Atatürk’ün ululuğuna ve kurtarıcılığına da inanırlar. Batı uygarlığını örnek alan Türkiye, inanç konusunda doğudaki putperestliği benimseyerek, hem Müslüman hem de putperestliğin dünyadaki ayrıcalığını yaşamaktadır. Atatürk’ün, Türkiye’nin Buda’sına dönüştürülmesi, çarpık anlayışların ve tüm sorunların kilidi olmuştur. İnsanlar ruhsal bir Tanrı’dan yeterince tatmin olmamakta, dolayısıyla karşılarında dokunabilecekleri fiziki bir tanrıya rağbet etmektedirler.

Ruh, bünyesinde barındırdığı zihinsel ve duygusal oluşumları programı doğrultusunda hayata geçirerek, durağan bir madde olan beden ve organlara fiziksel işlev kazandırmaktadır. Bireysel, toplumsal ve evrensel olaylar, "o kitap"’ta yazılan mutlak düzeneğe göre etkileşerek gelişmekte ve iradesel hiçbir katkı veya müdahaleye izin verilmemektedir. Rahmani veya şeytani her düşünce ve eylem, Mutlak İrade’ce önceden takdir edilmiş "bir bilgi"’ye göre olgunlaşarak etkileşmekte ve kadersel düzen, kendi mecrasında akışına devam etmektedir.

Bundan dolayı insanların vahye veya fiziğe olan güvenleri iradesel değil kaderseldir. Düşünce ile davranışın, inanç ile imanın, mantık ile duygunun çoğunlukla örtüşmeyerek çatışması ve sürekli değişkenlik göstererek çelişkili sonuçlar doğurması, insanoğlunun özgür olamayışından ve dilediğini yapabilecek iradesel bir gücü bulunmayışındandır.

Öyleyse bu itiraz ve inat neden diye bir soruya, aslında ihtiyaç yoktur.

Egemenlik ve irade savaşı öylesi bir karmaşa ve tutarsızlık içinde sürer ki, Mutlak İrade, Özgür İrade ve Cüz’i İrade konusu aralıksız tartışılır, birbirine hükmeden veya dışlayan yorumlarla saçma anlayışlar, dinler, mezhepler ve tanrılar üretilir. Oysa herkesin içinde yaşadığı gerçek dünya tek ve olaylar da aşağı yukarı birbirini tamamlayan çeşitlerdir. Bu sebeple Mutlak İrade gerçeğine kayıtsız inananlar; bu tür anlamsız, tutarsız ve sonuç getirmez tabansız tartışmalara itibar etmez, ancak inandıkları "o kitap"ın takdir ettiği zaman ve mekân dâhilinde gereğini yaparlar.

Neticede hidayete erdirenin de saptırtanın da Yaratıcı olduğu içyüzü aleniyken ve her şey O’nun dilemesi ve yönlendirmesiyle gerçekleştiği ortadayken, tartışmanın hiçbir yarar getirmeyeceği de aşikârdır.

Sözle fiil, mantıkla duygu, gerçekle kuram, düşünceyle irade, inançla iman arasındaki dengesizlik, aykırılık, denetimsizlik ve çatışma; beyinsel fiziki iktidarı sarsmakta, zihinsel ve bedensel özgür düşünce ve iradenin yıkımına neden olmaktadır. Başarı ya da başarısızlık, iyilik ya da kötülük, doğruluk ya da sapkınlık, özgürlük ya da kulluk, yönetim ya da yönlendirme de sorumlu olan egemen güç ya daima Yaratıcı Allah’tır, ya da daima yaratık insandır. Yani ya Mutlak İrade ya da özgür iradedir…

Hâlbuki düşünce ve eylemi denetleme zorunluluğu olan beyin, her türlü dış müdahaleye karşı kalkan misali kendini koruması gerekirken, arzu etmediği bir şeyi yapabilmekte, acı ve dehşeti önleyememekte, duygulara mağlup olabilmekte, kendi içinde çatışabilmekte, yaptığı plân ve programları bozabilmekte, hiç beklemediği olaylar karşısında sarsılarak yenilgiye uğrayabilmekte, dolayısıyla korku ve endişe içinde geleceğinden şüphe duyabilmektedir. Bilimsel değerler ve kurallar işletildiği halde aksaklıklar baş gösteriyor ve irade etkisiz kalıyorsa, bilimsel aklın ve mantığın kabul etmek istemediği fevkalâde önemli temel bir tehdit ve tehlikenin varlığı gözlenmektedir. Neden çözemiyor ve diledikleri akli bir toplum yaratamıyorlar?

Acaba kafatasçı çağdaş beyinciler; insanları hangi argümanlarla peşlerinden sürüklüyorlar?

Uygarlığın doğuşu olarak nitelendirilen Helenistik dönem, fiziksel görüntü ve aldatmaların ilk merkezidir. İnsanın temel oluşumu ruh ve asla kurtulamadığı hastalık, ölüm, musibetler, kader ve yaşam sürecinde ilerleme kaydedemeyen “tanrı krallar”, debdebeye önem vererek insanların gözlerini boyamak, etkilemek ve güçlerini pekiştirebilmek için, öncelikle mimari alanda yenilikler yaptılar. Bu şekilde büyük binalar yapılmaya başlandı ve şehirciliğe önem verilerek, benlikler okşandı. Ululuk ve egemenlik duygusu uyandırabilmek amacıyla süslemeye aşırı önem verildi. Gösteriş, lüks ve konfor merakıyla evler değiştirildi. Mozaikler, mermer sütunlar, süslü mobilyalar ve biblo gibi eşyalar kullanılmaya başlandı. Ancak her şey, tıpkı bakımlı ve şehvetsel vücutların leşe dönüşmesi misali çeşitli felaketlerle yerle bir oldu, dolaysıyla tanrısal gösterişler de kısa sürdü.

Krallar, tanrısal güçte olduklarını kanıtlayabilmek adına ihtişama, azamete ve gösterişe olağanüstü önem verip insanları etkilemeye çalıştılar. Bu gösterişin adı ve gücü, o gün nasıl bir uygarlık idiyse, bugün de aynıdır. Değişen sadece aksesuar, süs, boya ve makyajın cinsi, markası, görüntüsü ve çeşididir. İşte çağdaş olarak övünülen ve iradenin gücünü simgeleyen olgular, şüphesiz etkisel amaçlı ve gerçekte hiçbir kalıcılığı olmayan illüzyonsal kozmetik ürünlerdir.

Eğer sinir kütlesinden müteşekkil beyne, şeytanın cirit attığı zihne, nefsi duygulara ve dilediğini yapamayan iradeye güvenilirse, yapılabilecek bir şeyin de olamayacağı alenidir. Geçmiştekiler ne yapabilmiş ki gelecektekiler yapabilsin!

Öyle bir cumhuriyet düşünün ki hem diktatörlük hem de demokrasi ile yönetiliyor. Kendini devletin ve milletin efendisi, ayrıca cumhuriyetin yaratıcı tanrısı Atatürk’ün veliahdı ilan eden Genelkurmay ile halkın seçimle başa getirdiği Hükümetçe yönetilen bu ülke; adalet, refah, huzur ve barış içinde olabilir mi?

Vicdanlarında Yaratıcı korku ve sevgisi olmayan “Ataist” kesim öylesine tahammülsüz, merhametsiz, hoşgörüsüz ve uzlaşısız ki, kendinden başka hiçbir hükümete ve yasalarca destekleyen millete yaşam hakkı tanımak istemiyor; ülkeyi bölüp parçalayacak ve kardeşlerin birbirlerini katledebileceği entrika ve fitnelere acımasızca başvurarak, despotik iktidarını faşist yollarla korumaya çalışıyor. Bu nasıl bir beyin ve aklının ürünüdür?

Silahın ve ordunun verdiği güçle bağlı olduğu hükümete, meclise ve millete meydan okuyan Genelkurmay, kurduğu provokasyon amaçlı illegal internet siteleri ve örgütlenmelerle halkı hükümete ve birbirine karşı saldırtarak terör, anarşi ve savaş çığırtkanlığı yapabiliyor, sadece fikri beyanlarda bulunan haber sitelerini kara listeye alarak düşman mimleyebiliyor ise; bu nasıl özgür bir aklın insani eylemidir?

Müslüman halkına karşı mitingler düzenleyerek, üniversiteleri, sivil toplum örgütlerini ve medyayı kışkırtarak, silahlı örgütler kurdurarak, militanlara destek çıkarak, milletin diniyle alay ederek, ibadetlerini engelleyerek, putperestliğe zorlayarak varlığını sürdürmeye çalışan bir kurum; nasıl bir beyinle muhakeme ediyor?

Bazıları halk nezdinde öyle dokunulmaz ve değerlidirler ki, bitki gibi çiçek açmaları, nebatat vermeleri sizi asla yanıltmasın. Çünkü salgıladıkları zehir, tüm toplumu helak edebilecek tehlikededir.

“Kabul edilen bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir.” Gascoigne.