Dünyadaki barış, huzur ve güveni tarumar ederek ve hayatı yaşanmaz kılarak gözyaşı ve kana bulayan katil İsrail’i durduramayan BM ve Müslüman referanslı pespaye iktidarlar, müstemlekeliklerinin bedelini masum insanlara ödetmekte, dolaysıyla tüm dünyaya meydan okuyan canavar yahudilere hak ettikleri yaptırımı uygulama cesaretinde bulunamayarak, şovdan öte caydırıcı hiçbir girişimde bulunamamaktadırlar. İşgal ettikleri Filistin topraklarındaki halkı açlığa ve ölüme mahkûm eden ve iktidarlarca meşru görülen yahudilerden ve işbirlikçilerinden daha zalim kim olabilir?
Hükümetleri gerek nükleer tehdit gerek ABD gerekse ekonomik şantajlarla yıldıran İsrail’in hak ve adalet tanımaz terörist varlığı hunharca kıyılan insanlara ve inançlara legal müdafaa hakkı doğurmakta, devletlerin yapması gereken müdahaleyi halkların insanlık adına üstlenme mecburiyetine sevk etmektedirler.
Artık işgali, terörü ve adaletsizliği hak hale getiren dünya, kendilerini efendi sanan canavar yahudilere arka çıkıp desteklemek suretiyle fevkalade cehennemsi bir tehlikenin ve kaosun doğmasına sebep olmuşlar, tıpkı yahudilerin çocuk-kadın-yaşlı demeden alçakça katletmeleri misali her yahudinin de aynı şekilde karşılık bulmalarına yeşil ışık yakmışlardır. Siyonist hükümranlı ABD yönetiminin dinsel ve ırksal düşmanlıkları görmemezlikten gelinebilir mi?
Yahudilerin neden bu kadar vahşi, acımasız, sapık, kin ve nefret dolu yaratıklar olabildikleri sorusu; kutsal kitapları ve aynı zamanda hukuk sistemleri olan Talmud’da cevap bulmaktadır. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan çok insana benzemektedir.”
Kendi ırk ve putperest dinleri dışında tüm ırklara ve dinlere amansız hasım olan yahudiler, Kudüs’teki meşhur “Ağlama Duvar”ında yüzyıllarca döktükleri gözyaşları, yakarışları ve sürtünmeleriyle taşları eritmelerinin sebebi; tüm insanlığı yok etmek ve böylece kurtuluşa erişebileceklerini düşünmelerindendir. Ünlü hahamları Sofer’in ürpertici şu sözleri, nasıl insanlık dışı yaratık olduklarını kanıtlamaktadır. “Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar, başka ilahlara tapınan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yollardan öldürülmeleri doğrudur. “
İnsanlıktan nasiplenmemiş canavar yahudilerin barbarlıklarını mastürbasyondan farksız tartışma, sızlanma ya da şikâyet etme gibi sinikliklere son verip, acil bir müdahale üzerine yoğunlaşmalıdır. Vicdanları perişan eden İsrail terörünü diplomasi detaylarıyla boğarak asıl resmi saklamalarına kimse kanmamaktadır. Bugün Ermeni Soykırımı gibi bir yalanla milletimizi mahkûm etmeye çalışanların İsrail’i kayırmaları, asıl amaçlarını da kanıtlamaktadır. İsrail nasıl ki yüzyılın haydutluğunu işliyor ve akıl almaz işkence ve şiddetle muhtaçları aç bırakıp katlediyorsa; insani değerler adına bilmukabele de bulunması kaçınılmaz hukuki bir hak ve bir insanlık görevidir. İsrail faşizminin hiçbir vatandaşı ve destekçisi insan sayılamaz.
İsrail’in Filistin Halkını acımasızca boğazlamasına Türkiye’nin kalkan olmaması, bölgedeki gücü ve hamiliğinin kırılabilmesi için taşeronu PKK’yı milletimizin başına bela etmiş; PKK’ya lojistik, istihbarat, ekonomik ve cephane yardımında bulunarak, bölgeden uzaklaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca BDP adıyla ABD’de ki temsilcilik açma izinlerinin arkasında da İsrail vardır.
Ancak o kadar tecrübe yaşamalarına rağmen bir yerden sonra güttükleri devletin etkisiz kalıp milletimizin dizginleri alarak şahlanabileceğini hesap etmemektedirler.
Başta CHP’nin kukla genel başkanı olmak üzere siyonist sevdalı çevreler, Türkiye’de yaşayan yahudi hassasiyetini dile getirerek, hükümeti ve haksızlık karşısında susmayan halkı uyarmaları, dolaylı yollardan İsrail’e bir arka çıkmadır. Acaba Türkiye’de yaşayan yahudiler gerçekten insan mı, Türklere karşı samimi bir sevgi duyuyorlar mı, terörist İsrail’in canavarlıklarını insanlık adına kınıyorlar mı?
Eşarplarıyla saçlarını örten ve kıyafetleriyle cinselliklerini sergileyen Müslüman kimlikli “vakko sürtükleri” ve “metroseksüel erkekleri”nin kalkındırıp markaya ve güce kavuşturdukları Vakko’nun patronu Cem Hakko; “Biz ülkenin musevi vatandaşları olarak patronuyuz. Amerika ne derse o olur, siz işçisiniz. Hepinizi biz giydiriyoruz, övüne övüne, bayıla bayıla Vakko’dan giyiniyorsunuz.” sözleri hala hafızalarda olmasına rağmen, nasıl olurda yaşadığı ülkeye ihanet ve nankörlük edebilen ve halkımızı köleleri sanan hainleri dost kategorisinde değerlendirebiliyorlar?
Cem Hakko gibi alçak bir düşmanın Esenyurt’taki üretim merkezinin açılışını nasıl Başbakan Erdoğan yapabilmiş ise, Türk gemisine, bayrağına, devletine ve milletine savaş açan İsrail’in de kapanışını Başbakan Erdoğan yapmalıdır. Uluslararası hukuk mutlak bir savaşı gerekli kılmakta; onca taviz, iyi niyet ve uyarıya aldırış etmeyen İsrail’in ancak savaşla durdurulabileceğinin tek çözüm yolu olduğu ortadadır.
Büyükelçimizi aşağılayarak onurumuzu ve gücümüzü paçavraya çeviren terörist katillere karşı caydırıcı yaptırımlar uygulayamayıp Müslüman Türk’e yakışır bir duruş ortaya koyulamadığından gemimize saldırma ve milletimizin kanını dökme cesaretine sahip olmuşlardır. Atalarımız böylesi bir alçalmışlığı sindirebilirler miydi? Neden hep Türkiye, kahrolası diplomasi şaklabanlığınla odalığa dönüştürülüyor da ABD, İsrail, Rusya, İngiltere gibi ülkeler çözümü savaşta arıyorlar? Acaba korkaklığın yeni tanımı olan diplomasiyle İsrail’e karşı lehimize bir ilerleme kaydedebildik ve somut hiçbir sonuç alabildik mi? Bundan böyle içi boş tehditler, büyükelçinin geri çekilmesi, askeri tatbikatların ve maçların iptali gibi gösterilerle sorunun çözülemeyip bilakis şiddetleneceği aşikâr olup, yarın çok daha büyük felaketlerle karşı karşıya olacağımız şüphesizdir.
Para her şeyi yapar felsefelerinden onur, güç ve bağımsızlığımız yerlerde sürünmektedir.
Unutulmamalıdır ki kendilerinden gayrı her ulusa, dine ve ırka düşman olan yahudileri diplomasi ve ortak çıkar safsatasıyla kollayarak, savunarak, arka çıkarak ya da susarak insanlığı yontanlar, bugün etkili olsalar da istikbalde tükenip yok olacaklardır.
Kendi halkına karşı aslan kesilip darbeleriyle katletmeyi düşünen generaller, vatandaşlarını öldüren, gemilerine saldıran ve Türk bayrağına meydan okuyan terörist İsrail’e karşı nasıl bir tavır alacaklar? Genelkurmayımızla İsrail Genelkurmayının sıcak bağı düşünüldüğünde; İsrail saldırı öncesi Genelkurmaydan onay almış olabilir mi? Nasıl olsa insani yardımı götüren irtica yaftalı Türkler…
Bu aziz milletin albaylığa yükselttiği, doçentlik unvanı vererek üniversitede çocuklarını teslim ettiği Sadi Çaycı adlı meçhul, vatandaşlarını katlederek devletine kafa tutan İsrail’i haklı bulabiliyorsa; vay milletimin haline…
Açıkça savaş ilan eden İsrail’in karşısına dikileceğine ABD’ye koşan bir hükümete sahipsek; vay milletimin haline…
Öldürülen, yaralanan ve esir alınan vatandaşlarımızı dahi geri almada varlığımızı gösteremiyorsak; vay milletimin haline…
İsrail, Hamas’ça esir alınan bir askeri için Lübnan’da taş üstünde taş bırakmıyor ise; her kim ne derse desin Türkiye’nin şerefi ancak savaşla kurtulur…
“Öl ya da Ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin bu karanlık yeryüzünde” Goethe
“Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Biliniz ki Allah, (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir.” Tevbe. 123
para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Haziran 2010 Çarşamba
4 Kasım 2009 Çarşamba
Hırsız; sömürücüler mi, korsanlar mı?
Sömürü amaçlı düzenlenen kitap fuarları ile hatırladığım gecikmiş konuyu şimdi ele aldığımdan özür diler, şahsıma gönderdiğiniz övgü dolu maillerinizi zannettiğiniz gibi sizlerden üstün bir kişi olmayıp; düşündürtenin, tasarlayanın, sorgulattıranın ve yazdıranın Allah olmasından ötürü yayınlamadığımı bilgilerinize sunarım. Çünkü ben bir hiçim, övgülerinizi, yegâne adres olan Mutlak İrade sahibi yaratıcınıza sununuz…
Acımasız ve merhametsiz kapitalist rejimlerin kuralları, fakir ve yoksul insanları süründürmekle kalmıyor, öğrenme taleplerine yasaklama getirerek, izzet ve haysiyetlerine de kara leke çalmak suretiyle mahkûm ediyorlar.
Allah, Maide süresi 38. Ayette; “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” buyruğuyla cezadan taviz verilmemesini hükme bağlamışsa da; hırsızlık eden kimse açlık, yokluk ve zaruretten dolayı böyle bir eyleme kalkışmışsa, ona hiçbir ceza uygulanmamakta, ona yardım etmeyen iktidar ve ikamet ettiği mahalledeki zenginler cezalandırılarak, sosyal adaletin gereği yerine getirilmektedir.
Kapitalist düzenin fışkırttığı sömürücüler ve namussuzlar, ödedikleri vergilerden dolayı her ne kadar devlet nezdinde aklanıp meşrulaşsalar da, ahlaki değerler ve vicdanlarda birer onursuz hırsız olmaktan kurtulamamaktadırlar.
Vergi veren ya da rekortmen olan bir genelev patronun devletçe ödüllendirilmesi, ona nasıl bir şeref kazandırmıyorsa, sömürücülere de katmamaktadır.
Amaçları sadece okumak ve dinlemek olan yoksul halkımız ki, büyük çoğunluğu yol masrafı veya bir lokma ekmek alabilecek parası dahi olmayan öğrencilerin “korsan” diye adlandırılan kitap ve CD’leri çok ucuza temin etmeleri, aç gözlü azgın sömürücüleri öfkelendirmekte, devleti de alarma geçirterek, sözde hak yolunu aramaya sevk etmektedir. Ancak parası olmayanları gerek reklamlar, gerekse dayatışsı telkinlerle meraklandırıp astronomik kârlarla piyasaya sürdükleri kitap ve CD’lerin nasıl satın alınacağını kara vicdanları ve materyalist akılları hiç dert edinmemekte, sırf kazanma hırsıyla ürettikleri mamullerden saltanatsı bir hayat sürebilmenin benliğiyle insanları soyup süpürmekten utanmamaktadırlar.
Kitap ve CD piyasası; yazarı veya şarkıcısı, dağıtımcısı ve satıcısıyla öylesine legal bir organize çete ki, 1 liraya mal ettikleri ürünü 20 liraya satarak, uyuşturucudan dahi elde edilemeyen aşırı kârları kursaklarından geçirebilmekte, bedenlerini süsleyebilmektedirler. Ancak devlet, sömürücülerin peşine düşüp uyaracağına, yoksul halkına ucuz kitap ve CD pazarlayanların yakasına yapışıp, maddi veya manevi cezalar verebilmektedir. Bu mudur sosyal devlet anlayışı?
Asgari ücretin 550 lira olduğu bir ülkede; emek hakkı, telif hakkı, vergi hakkı gibi istismarı gerekçeler, sadece laik ve kapitalist anlayışların bir manipülasyonudur. Ancak bilgilenmeyle insanların yanlış ve hatalardan kurtulup, doğruyu bulacakları ve şeytanın musallatından sıyrılıp kötülüklerden uzaklaşabilecekleri tartışılmaz bir gerçektir. Paradan ve saltanatsı bir hayat sürmekten başka hiçbir şey düşünmeyen sinsi edebiyatçı ve yorumcular, sadece ceplerini ve şakşağı düşünmektedirler. Bunlar polisi ve belediyeyi halkıyla karşı karşıya getiren parazit yüzkarasıdırlar.
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın bir operasyon sonucu verdiği demeç, eroinman ile okuyucuyu aynı seviyede değerlendirerek; ''500 kilo 700 kilo eroin yakalamak neyse korsan kitap yakalamak da o, bu da bir suç” haddi aşan ifadesiyle, sanırım sömürücü yazar ve gazetecilere şirin görünmek istemesindendir.
Emre Kongar adlı sözde aydın, entelektüel ve yazar şaşkını sömürücü, sokakta ucuz kitap satın alan halkını hırsızlıkla suçlayabilecek kadar alçalabilmiştir. Laik ve putperest bir vicdandan merhamet ve hakkaniyet beklemek mümkün müdür? Asıl hırsızlığa ortak ve tam ortasında bulunanlar, bilakis kendileridir.
İşte bu yüzden kitaplarımı yayınevi ve dağıtımcılardan geri çekmiş, maliyeti dâhil hiçbir bedel almaksızın, ayrıca posta giderlerini de ödemek suretiyle dileyene hediye etmekte ve toplu halde göndererek dağıttırmaktayım. Çünkü eğitim ve bilgi olmadan asayiş sağlanamaz, gerek devlette, gerekse sokaktaki suçlar ve adaletsizlikler engellenemez…
Yayıncılar, dağıtımcılar ve kitapçıların açgözlü sömürücülüğüne lanet ettiğim bir sırada, bir aracı kanalıyla “Yenicizgi dağıtım şirketi” ile, 450 sayfalık “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımı yalnızca 1 liraya satması konusunda anlaşmaya varıp, yetkili olduğu Migros şubelerinde 4 liraya satmak suretiyle hem beni, hem de okuyucuyu sömürmesi, vicdansızların asla doğru yola erişemeyeceklerini belgeleyen bir sonuçtu. Çünkü bunların hiçbirinde insaf yoktur…
Yazar, yapımcı, yayınevi ve dağıtımcılar, neden kanunsuzlukla suçladıkları sözde korsanlarla aynı değerde kitap veya CD satmıyorlar? Ayrıca hırsızlıkla itham ettikleri satıcılar gibi hiçbir riskte taşımıyorlar…
Biliniz ki karalar, ışık saçamayacaklarından aydınlatabilmeleri de mümkün değildir…
Bilgi; her türlü çıkar, para ve şöhret kaygısı gütmeyip samimi bir inançla yazılan birikimlerdir. Yazarın samimiyetsizliği, okuyucuyu da etkilediğinden kalıcı hiçbir etki yapmamakta, dolayısıyla onlarca edinilen bilgi hayata indirgenememektedir.
Oysa özellikle roman okuyucuların hayatı sayısız ibretlerle dolu gerçek birer öykü olmalarına rağmen, kozmetik âlemde yaşamaktan öte hiçbir donanımları ve hayat bilgileri bulunmayan, hayatın anlamını idrak edemeyen, ne olduğuna dair fiziki ve ruhi, tatbiksel ve deneysel bir bilgi, heyecan ve sorgulamaları olmayan, yaşamlarını yazdıklarıyla örtüştüremeyen materyalist ve egoist yazarlara gösterilen inanılmaz beğeni ve hayranlık, kitaplarının astronomik rakamlarla kapışılmasına neden olmakta, dolayısıyla aptallıkla ve enayilikle damgaladıkları okuyucularını rahatlıkla sömürebilmektedirler.
Yazarlar, konu aldıkları sıradan veya olağanüstü hayatları, çizdikleri hayali insan veya yaratıksal tiplemeleri romanlarında işlerken, gerçek dünyanın gizemiyle ilişkilendiremeyerek, okuyucularına almaları gereken mesajı veremeyip öyle bir paradoks yaşarlar ki, sanal âlemden kurtulup yaşadıkları gerçek dünyayla bütünleşemediklerinden yazdıklarıyla sürekli çatışır ve okurlarını aldatırlar. Beyin yıkamalarla bir mum misali aydınlık vermeye çalışsalar da, layık oldukları karanlığa gömülmeleri kaçınılmazdır. Eğer okuyucular, kendileri sürünüp de idolleştirdikleri denemecileri şımartıp, görkemli bir hayata ulaştırabiliyorlarsa, suçlu sadece o istismarcılar değil, şüphesiz destek verenlerdir de.
Açgözlü bedhah ve sömürücü kalem erbapları, başka hiçbir becerileri ve iş yapma yetenekleri bulunmadığından çoğunlukla sefil yalnızlıklarını giderebilmek, benliklerini yücelterek şöhrete kavuşturabilmek için kendilerine bir yer edinebilme amacıyla şan ve rant peşinde koşar, yoksul okuyucularından elde ettikleri fahiş kazançlarla ya barlarda, ya gece kulüplerinde ya da caka atmada harcayarak, lüks ev ve arabalar satın almaktan da geri durmazlar. Oysa okuyucularının ya da dinleyicilerinin standardında bir hayat sürmeleri gerekmez mi?
Bunlar, düşüncelerin gerçekle örtüşmesini kıyaslayabilecek bir donanıma sahip olmayan kifayetsizliklerinden yaşanılan hayata yoğunlaşamazlar, aydınlatıcı bir çözüm için gerekli sonuçları çıkaramayıp, sorgulamaya neden olabilecek fikirleri üretemeyerek hayatla özleşemezler. Nasıl anlatmak, yorumlamak, sorgulamak ve aydınlatmak yerine, benlikleri okşayan ve arzuları uyandıran ilginç konular bularak, “aptal” belledikleri okuyucularını psikolojileri üzerine konsantre olur, dolayısıyla entelektüel aldatıcılık ve içeriksizlikleriyle de saygınlaşırlar. Tek amaçları para, ilgi, şöhret ve lüks hayattır…
Şüphesiz düşler âleminin ütopyasında yaşayanlardan hayatın gerçekleriyle ilgili bir yorum beklemek, tıpkı ölüden medet ummak gibidir. Sanki umulmuyor mu? Böylesi entelektüel yazarlardan, haliyle öylesi entelektüel okuyucu yığınları oluşmakta, dolayısıyla asgari bir bedel ödemek isteyen veya ödemeyen okuyucu ve dinleyicileri hırsızlıkla suçlayabilmektedirler.
Her insanın sabırsızlanarak okuduğu söz konusu romanlardan çok daha heyecanlı, gizemli ve olağanüstü öyküleri vardır ama onu okumayı ve irdelemeyi, her nasılsa başaramazlar. Çünkü yalan ve aldatıcılık, hücrelerine kadar nüfuz etmiştir.
Unutulmalıdır ki kitapların mucizeleri, ancak acı çekip hayatın gizemini çözmüş samimi bir inançla yazılmış eserlerde saklıdır.
Yazar, sadece popüler kişilerin değil toplumda önemsiz ve kabul görmeyen kişilerin bile hayatlarını sebep ve sonuçlar açısından incelemek ve kişilerin düşünce ve davranışlarının altında yatan psikolojik etmenlere dikkat çekerek, neyin doğru veya yanlış olduğunu somut belgeler ve örneklerle ortaya koyarak, gizemsel denklemi kanıtlamak zorundadır.
Tüm bu söylediklerim sadece rasyonalist çağdaşlar için değil, din kitabı yazarları ve CD çıkaranları içinde geçerlidir. Sözde ve görsellikte Allah’a ve Resulüne iman ettikleri sanılsa da, gerçekte para ve şöhrete iman ettikleri tartışılmazdır. Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V), çok yoksul bir hayat yaşamasına, gecekondudan beter ağaç artıklarından yapılmış bir barınakta hayat geçirmesine, sorumlu olduğu insanlar adına ölümüne mücadele etmesine ve evinde karnını doyurabileceği tek bir hurma bulunmamasına rağmen; günümüzdekiler gibi şaşalı bir saltanat için ne Kur’an’ı Kerim’i pazarlamış, ne güçlülere boyun eğmiş, ne iktidar sahipleriyle işbirliğine girişerek davasına ihanet etmiş, ne de sohbetlerini paraya tahvil etmişti. İşte bu samimi inancından dolayı İslâm, dünyanın en ücra köşelerine yayılarak, insanların akın akın kabulünü sağlamıştı.
İlmi, bilimi, sanatı ve fikirleriyle bir güneş misali sönmeyen edebiyatçı ve sanatçıların hayat biyografileri incelediğinde; yetim ve yalnız olduklarını, kimsesizlikten ve yoksulluktan okula gidemediklerini, karınlarını doyurabilmek için en ağır işlerde çalıştıklarını, korkunç depresyonlarla sarsıldıklarını, cephelerde savaştıklarını, kimileri intihar ederek, kimileri zindanlarda sürünerek, kimileri idam edilerek, kimileri ise bir köşede yalnızlık içinde sürünerek öldüklerini, sürgünlere gönderildiklerini, en dehşetli sıkıntı ve hastalıklar çektiklerini ve daha nicelerini öğrendiğinizde; bugün peşinde koşup hırsızlıkla yaftalayan o lüks ve benlik içinde yaşayan sefillerin içeriksiz kitaplarını okumak bir yana, tuvalette taharet dahi yapmaya tenezzül etmezsiniz…
İnsan sevgisi ve adalet aşkıyla bütünleşmiş erdemli aydınlar, eserlerini ve fikirlerini para karşılığı satmaz, sırtından mal ve mevki edinme düşüncesine girmez. Sadece yazar, söyler veya anlatır.
Medyanın ve efendilerinin mezeleri olarak konuşma ve yazma sanatını icra edenlerin toplumu etkileme ve yönlendirme taşeronlukları; haksızlık, ahlaksızlık, vicdansızlık ve adaletsizliği daha da körükleştirmekte, insani değerler kıyılarak, her şey çürümektedir.
Para ve şöhret, aslında öyle bir zillettir ki sahibini rezil rüsva eder ama o farkında olmaz. Tıpkı eroinmanlar misali para ve şöhret, onların imansı uyuşturucu maddeleri ve utanmazlıklarının da örtüsüdür…
Astronomi biliminin ve matematiğin en önemli dehalarından birisi olan Johannes Kepler’in;"Kitabımı çağdaşlarım veya gelecek kuşaklardan kimler okuyacak umurumda değil. Tanrı nasıl bunların öğrenilmesi için altı bin yıl beklemişse, eserim de okunabilmesi için yüz yıl bekleyebilir." sözü, eserlerin anlık ve nefsi bir kazanç için değil, benliksel hiçbir beklenti ve çıkar olmaksınız toplumun aydınlanması için yayınlanmasının doğruluğunu vurgulamaktadır.
Bilgi edinebilmek maksadıyla okumanın ve psikolojik bir terapi için müziğin olmazsa olmaz özgürlüğü ve kamusal yararı, telif hakkı gibi kapitalist bir zorlamayla kısıtlanmamalı, kartelleşmiş azgın sömürücülerin keyfiyetine bırakılmayarak, herkes dilediği gibi yararlanabilmelidir.
Bu sebeple ne hükümet, ne polis, ne de belediye; sömürücü hırsızların caydırıcı güçleri olmamalı, aksine onları dizginleyerek, soygunsu istismarlarına son vermelidir. Ayrıca kapitalistlerin güdümündeki laik Diyanet İşleri Başkanlığının “caiz değildir” fetvası da trajikomiktir.
Korsan diye nitelendirilen herkesin satın alabileceği ucuz kitap ve CD üreten ve satanlar suçlu değil, aksine halkına hizmet etmelerinden dolayı çeşitli riskleri üstlenen fedakâr kahramanlardır.
“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (en cömerttir)” El-Alak 4-5
Acımasız ve merhametsiz kapitalist rejimlerin kuralları, fakir ve yoksul insanları süründürmekle kalmıyor, öğrenme taleplerine yasaklama getirerek, izzet ve haysiyetlerine de kara leke çalmak suretiyle mahkûm ediyorlar.
Allah, Maide süresi 38. Ayette; “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” buyruğuyla cezadan taviz verilmemesini hükme bağlamışsa da; hırsızlık eden kimse açlık, yokluk ve zaruretten dolayı böyle bir eyleme kalkışmışsa, ona hiçbir ceza uygulanmamakta, ona yardım etmeyen iktidar ve ikamet ettiği mahalledeki zenginler cezalandırılarak, sosyal adaletin gereği yerine getirilmektedir.
Kapitalist düzenin fışkırttığı sömürücüler ve namussuzlar, ödedikleri vergilerden dolayı her ne kadar devlet nezdinde aklanıp meşrulaşsalar da, ahlaki değerler ve vicdanlarda birer onursuz hırsız olmaktan kurtulamamaktadırlar.
Vergi veren ya da rekortmen olan bir genelev patronun devletçe ödüllendirilmesi, ona nasıl bir şeref kazandırmıyorsa, sömürücülere de katmamaktadır.
Amaçları sadece okumak ve dinlemek olan yoksul halkımız ki, büyük çoğunluğu yol masrafı veya bir lokma ekmek alabilecek parası dahi olmayan öğrencilerin “korsan” diye adlandırılan kitap ve CD’leri çok ucuza temin etmeleri, aç gözlü azgın sömürücüleri öfkelendirmekte, devleti de alarma geçirterek, sözde hak yolunu aramaya sevk etmektedir. Ancak parası olmayanları gerek reklamlar, gerekse dayatışsı telkinlerle meraklandırıp astronomik kârlarla piyasaya sürdükleri kitap ve CD’lerin nasıl satın alınacağını kara vicdanları ve materyalist akılları hiç dert edinmemekte, sırf kazanma hırsıyla ürettikleri mamullerden saltanatsı bir hayat sürebilmenin benliğiyle insanları soyup süpürmekten utanmamaktadırlar.
Kitap ve CD piyasası; yazarı veya şarkıcısı, dağıtımcısı ve satıcısıyla öylesine legal bir organize çete ki, 1 liraya mal ettikleri ürünü 20 liraya satarak, uyuşturucudan dahi elde edilemeyen aşırı kârları kursaklarından geçirebilmekte, bedenlerini süsleyebilmektedirler. Ancak devlet, sömürücülerin peşine düşüp uyaracağına, yoksul halkına ucuz kitap ve CD pazarlayanların yakasına yapışıp, maddi veya manevi cezalar verebilmektedir. Bu mudur sosyal devlet anlayışı?
Asgari ücretin 550 lira olduğu bir ülkede; emek hakkı, telif hakkı, vergi hakkı gibi istismarı gerekçeler, sadece laik ve kapitalist anlayışların bir manipülasyonudur. Ancak bilgilenmeyle insanların yanlış ve hatalardan kurtulup, doğruyu bulacakları ve şeytanın musallatından sıyrılıp kötülüklerden uzaklaşabilecekleri tartışılmaz bir gerçektir. Paradan ve saltanatsı bir hayat sürmekten başka hiçbir şey düşünmeyen sinsi edebiyatçı ve yorumcular, sadece ceplerini ve şakşağı düşünmektedirler. Bunlar polisi ve belediyeyi halkıyla karşı karşıya getiren parazit yüzkarasıdırlar.
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın bir operasyon sonucu verdiği demeç, eroinman ile okuyucuyu aynı seviyede değerlendirerek; ''500 kilo 700 kilo eroin yakalamak neyse korsan kitap yakalamak da o, bu da bir suç” haddi aşan ifadesiyle, sanırım sömürücü yazar ve gazetecilere şirin görünmek istemesindendir.
Emre Kongar adlı sözde aydın, entelektüel ve yazar şaşkını sömürücü, sokakta ucuz kitap satın alan halkını hırsızlıkla suçlayabilecek kadar alçalabilmiştir. Laik ve putperest bir vicdandan merhamet ve hakkaniyet beklemek mümkün müdür? Asıl hırsızlığa ortak ve tam ortasında bulunanlar, bilakis kendileridir.
İşte bu yüzden kitaplarımı yayınevi ve dağıtımcılardan geri çekmiş, maliyeti dâhil hiçbir bedel almaksızın, ayrıca posta giderlerini de ödemek suretiyle dileyene hediye etmekte ve toplu halde göndererek dağıttırmaktayım. Çünkü eğitim ve bilgi olmadan asayiş sağlanamaz, gerek devlette, gerekse sokaktaki suçlar ve adaletsizlikler engellenemez…
Yayıncılar, dağıtımcılar ve kitapçıların açgözlü sömürücülüğüne lanet ettiğim bir sırada, bir aracı kanalıyla “Yenicizgi dağıtım şirketi” ile, 450 sayfalık “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımı yalnızca 1 liraya satması konusunda anlaşmaya varıp, yetkili olduğu Migros şubelerinde 4 liraya satmak suretiyle hem beni, hem de okuyucuyu sömürmesi, vicdansızların asla doğru yola erişemeyeceklerini belgeleyen bir sonuçtu. Çünkü bunların hiçbirinde insaf yoktur…
Yazar, yapımcı, yayınevi ve dağıtımcılar, neden kanunsuzlukla suçladıkları sözde korsanlarla aynı değerde kitap veya CD satmıyorlar? Ayrıca hırsızlıkla itham ettikleri satıcılar gibi hiçbir riskte taşımıyorlar…
Biliniz ki karalar, ışık saçamayacaklarından aydınlatabilmeleri de mümkün değildir…
Bilgi; her türlü çıkar, para ve şöhret kaygısı gütmeyip samimi bir inançla yazılan birikimlerdir. Yazarın samimiyetsizliği, okuyucuyu da etkilediğinden kalıcı hiçbir etki yapmamakta, dolayısıyla onlarca edinilen bilgi hayata indirgenememektedir.
Oysa özellikle roman okuyucuların hayatı sayısız ibretlerle dolu gerçek birer öykü olmalarına rağmen, kozmetik âlemde yaşamaktan öte hiçbir donanımları ve hayat bilgileri bulunmayan, hayatın anlamını idrak edemeyen, ne olduğuna dair fiziki ve ruhi, tatbiksel ve deneysel bir bilgi, heyecan ve sorgulamaları olmayan, yaşamlarını yazdıklarıyla örtüştüremeyen materyalist ve egoist yazarlara gösterilen inanılmaz beğeni ve hayranlık, kitaplarının astronomik rakamlarla kapışılmasına neden olmakta, dolayısıyla aptallıkla ve enayilikle damgaladıkları okuyucularını rahatlıkla sömürebilmektedirler.
Yazarlar, konu aldıkları sıradan veya olağanüstü hayatları, çizdikleri hayali insan veya yaratıksal tiplemeleri romanlarında işlerken, gerçek dünyanın gizemiyle ilişkilendiremeyerek, okuyucularına almaları gereken mesajı veremeyip öyle bir paradoks yaşarlar ki, sanal âlemden kurtulup yaşadıkları gerçek dünyayla bütünleşemediklerinden yazdıklarıyla sürekli çatışır ve okurlarını aldatırlar. Beyin yıkamalarla bir mum misali aydınlık vermeye çalışsalar da, layık oldukları karanlığa gömülmeleri kaçınılmazdır. Eğer okuyucular, kendileri sürünüp de idolleştirdikleri denemecileri şımartıp, görkemli bir hayata ulaştırabiliyorlarsa, suçlu sadece o istismarcılar değil, şüphesiz destek verenlerdir de.
Açgözlü bedhah ve sömürücü kalem erbapları, başka hiçbir becerileri ve iş yapma yetenekleri bulunmadığından çoğunlukla sefil yalnızlıklarını giderebilmek, benliklerini yücelterek şöhrete kavuşturabilmek için kendilerine bir yer edinebilme amacıyla şan ve rant peşinde koşar, yoksul okuyucularından elde ettikleri fahiş kazançlarla ya barlarda, ya gece kulüplerinde ya da caka atmada harcayarak, lüks ev ve arabalar satın almaktan da geri durmazlar. Oysa okuyucularının ya da dinleyicilerinin standardında bir hayat sürmeleri gerekmez mi?
Bunlar, düşüncelerin gerçekle örtüşmesini kıyaslayabilecek bir donanıma sahip olmayan kifayetsizliklerinden yaşanılan hayata yoğunlaşamazlar, aydınlatıcı bir çözüm için gerekli sonuçları çıkaramayıp, sorgulamaya neden olabilecek fikirleri üretemeyerek hayatla özleşemezler. Nasıl anlatmak, yorumlamak, sorgulamak ve aydınlatmak yerine, benlikleri okşayan ve arzuları uyandıran ilginç konular bularak, “aptal” belledikleri okuyucularını psikolojileri üzerine konsantre olur, dolayısıyla entelektüel aldatıcılık ve içeriksizlikleriyle de saygınlaşırlar. Tek amaçları para, ilgi, şöhret ve lüks hayattır…
Şüphesiz düşler âleminin ütopyasında yaşayanlardan hayatın gerçekleriyle ilgili bir yorum beklemek, tıpkı ölüden medet ummak gibidir. Sanki umulmuyor mu? Böylesi entelektüel yazarlardan, haliyle öylesi entelektüel okuyucu yığınları oluşmakta, dolayısıyla asgari bir bedel ödemek isteyen veya ödemeyen okuyucu ve dinleyicileri hırsızlıkla suçlayabilmektedirler.
Her insanın sabırsızlanarak okuduğu söz konusu romanlardan çok daha heyecanlı, gizemli ve olağanüstü öyküleri vardır ama onu okumayı ve irdelemeyi, her nasılsa başaramazlar. Çünkü yalan ve aldatıcılık, hücrelerine kadar nüfuz etmiştir.
Unutulmalıdır ki kitapların mucizeleri, ancak acı çekip hayatın gizemini çözmüş samimi bir inançla yazılmış eserlerde saklıdır.
Yazar, sadece popüler kişilerin değil toplumda önemsiz ve kabul görmeyen kişilerin bile hayatlarını sebep ve sonuçlar açısından incelemek ve kişilerin düşünce ve davranışlarının altında yatan psikolojik etmenlere dikkat çekerek, neyin doğru veya yanlış olduğunu somut belgeler ve örneklerle ortaya koyarak, gizemsel denklemi kanıtlamak zorundadır.
Tüm bu söylediklerim sadece rasyonalist çağdaşlar için değil, din kitabı yazarları ve CD çıkaranları içinde geçerlidir. Sözde ve görsellikte Allah’a ve Resulüne iman ettikleri sanılsa da, gerçekte para ve şöhrete iman ettikleri tartışılmazdır. Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V), çok yoksul bir hayat yaşamasına, gecekondudan beter ağaç artıklarından yapılmış bir barınakta hayat geçirmesine, sorumlu olduğu insanlar adına ölümüne mücadele etmesine ve evinde karnını doyurabileceği tek bir hurma bulunmamasına rağmen; günümüzdekiler gibi şaşalı bir saltanat için ne Kur’an’ı Kerim’i pazarlamış, ne güçlülere boyun eğmiş, ne iktidar sahipleriyle işbirliğine girişerek davasına ihanet etmiş, ne de sohbetlerini paraya tahvil etmişti. İşte bu samimi inancından dolayı İslâm, dünyanın en ücra köşelerine yayılarak, insanların akın akın kabulünü sağlamıştı.
İlmi, bilimi, sanatı ve fikirleriyle bir güneş misali sönmeyen edebiyatçı ve sanatçıların hayat biyografileri incelediğinde; yetim ve yalnız olduklarını, kimsesizlikten ve yoksulluktan okula gidemediklerini, karınlarını doyurabilmek için en ağır işlerde çalıştıklarını, korkunç depresyonlarla sarsıldıklarını, cephelerde savaştıklarını, kimileri intihar ederek, kimileri zindanlarda sürünerek, kimileri idam edilerek, kimileri ise bir köşede yalnızlık içinde sürünerek öldüklerini, sürgünlere gönderildiklerini, en dehşetli sıkıntı ve hastalıklar çektiklerini ve daha nicelerini öğrendiğinizde; bugün peşinde koşup hırsızlıkla yaftalayan o lüks ve benlik içinde yaşayan sefillerin içeriksiz kitaplarını okumak bir yana, tuvalette taharet dahi yapmaya tenezzül etmezsiniz…
İnsan sevgisi ve adalet aşkıyla bütünleşmiş erdemli aydınlar, eserlerini ve fikirlerini para karşılığı satmaz, sırtından mal ve mevki edinme düşüncesine girmez. Sadece yazar, söyler veya anlatır.
Medyanın ve efendilerinin mezeleri olarak konuşma ve yazma sanatını icra edenlerin toplumu etkileme ve yönlendirme taşeronlukları; haksızlık, ahlaksızlık, vicdansızlık ve adaletsizliği daha da körükleştirmekte, insani değerler kıyılarak, her şey çürümektedir.
Para ve şöhret, aslında öyle bir zillettir ki sahibini rezil rüsva eder ama o farkında olmaz. Tıpkı eroinmanlar misali para ve şöhret, onların imansı uyuşturucu maddeleri ve utanmazlıklarının da örtüsüdür…
Astronomi biliminin ve matematiğin en önemli dehalarından birisi olan Johannes Kepler’in;"Kitabımı çağdaşlarım veya gelecek kuşaklardan kimler okuyacak umurumda değil. Tanrı nasıl bunların öğrenilmesi için altı bin yıl beklemişse, eserim de okunabilmesi için yüz yıl bekleyebilir." sözü, eserlerin anlık ve nefsi bir kazanç için değil, benliksel hiçbir beklenti ve çıkar olmaksınız toplumun aydınlanması için yayınlanmasının doğruluğunu vurgulamaktadır.
Bilgi edinebilmek maksadıyla okumanın ve psikolojik bir terapi için müziğin olmazsa olmaz özgürlüğü ve kamusal yararı, telif hakkı gibi kapitalist bir zorlamayla kısıtlanmamalı, kartelleşmiş azgın sömürücülerin keyfiyetine bırakılmayarak, herkes dilediği gibi yararlanabilmelidir.
Bu sebeple ne hükümet, ne polis, ne de belediye; sömürücü hırsızların caydırıcı güçleri olmamalı, aksine onları dizginleyerek, soygunsu istismarlarına son vermelidir. Ayrıca kapitalistlerin güdümündeki laik Diyanet İşleri Başkanlığının “caiz değildir” fetvası da trajikomiktir.
Korsan diye nitelendirilen herkesin satın alabileceği ucuz kitap ve CD üreten ve satanlar suçlu değil, aksine halkına hizmet etmelerinden dolayı çeşitli riskleri üstlenen fedakâr kahramanlardır.
“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (en cömerttir)” El-Alak 4-5
Etiketler:
alim,
belediye,
bilgi,
Diyanet,
edebiyatçılar,
Emre Kongar,
hırsız,
Hz.Muhammed,
Kepler,
korsan kitap ve CD,
müzik yapımcıları.,
para,
Polis,
romancılar,
şöhret,
yazarlar
25 Aralık 2008 Perşembe
İslâm kimlikli oportünistler
Ahzab Süresi 36. ayette; “Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur” emir gereği, İslam dinini kabullenmiş hiçbir Müslüman bir birey veya toplum; ekonomik, siyasi veya sosyal gerekçeleri ne olursa olsun vahyin dışına çıkamaz, kendince veya başka bir güççe ileri sürülen şartlar çerçevesinde savsaklanamaz, eğip bükülemez. Sözde iman ettikleri vahiy; dünya hayatı oyun, oyuncak ve aldatmadan ibarettir, iman etmeyenlerin malları ve güçleri sizi imrendirmesin, Biz, onlarla, ancak onların azabını çoğaltıyoruz, asıl kazanç ahiret yurdudur, buyurmasına rağmen; söz konusu İslamcı kimlikler onlarla yarışa girerek,“madde ve gösteriş bağımlısı” olabilmekte, dolayısıyla inandıklarını değil de çıkarlarını savunmaya başlayarak, onlardan daha azgın çıkabilmektedirler.
Kendilerini inandıkları evrensel gerçekleri deklare eden dinde olduğu gibi kabul ettikten sonra değişebilmeleri, en korkunç ikilemdir. Ruhu bedenden söküp atan materyalist kapitalizmin etkisinde kalan İslamcı şöhretlilerin inanılmaz dönüşümleri çok kötü örnek teşkil etmekte, iman ile küfür arasında kalarak bedbaht bir paradoksal hayatı münafıkça yaşamaktan kurtulamamaktadırlar.
Laik ve Kemalist ideolojinin egemen diktasını kırabilmek için kişisel serbestliği ve bireysel davranışların özgürlüğünü fütursuzca savunarak, liberalizmin sözcülüğünü yapmaktan çekinmeyen kimlikler, böylece dinin temel kabullerine de karşı çıkarak, egemen din (şeriat) ile egemen insan (laik)) anlayışı arasında sıkışarak, bunları bağdaştıramamanın çözümsüzlüğü içinde sakil bir yolu kendilerine düstur edinebilmektedirler.
Tartışılması dahi mevzubahis olamayan vahiyle alay edercesine öyle oynadılar ve uydurma rivayetlerle yıpratırlar ki; İslami bir kapitalizm, İslami bir liberalizm, İslami bir laisizm, İslami bir modernize yahut İslami bir demokrasim modeli oluşturmaya çalışarak, sözde çağdışı propagandasıyla dışlanan yüce dinlerine meşruiyet kazandırabilme maksadıyla büsbütün özünden kopardılar.
Siyasi İslam’ı ve Mutlak İrade’yi bertaraf edip siyasi laikliği ve demokrasiyi benimsemeleriyle siyasi iktidarın ekonomik veya siyasal herhangi bir gücün elinde toplanmasının önüne geçecek formüller ve yöntemler üretme arayışına girdiler, böylelikle daha da batılılaşarak ve geriye dönüşü imkansız tuzaksı bataklıklarda çırpınarak dibe çöktüler.
Ekonomik ve siyasi güç öncesi düşünce, davranış, ahlak ve cesaretleriyle, sonrasında ortaya çıkan köklü değişimleri, Müslüman kimliklerinde silinmez bir kapkara damga oluşturmuş, az bir bedel karşılığı inanç ve onurların nasıl satılabildiği kendilerince belgelenerek, münafıklıkla lanetlenmelerini haklı çıkarmıştır.
Gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek hayır, gerekse tarikat kurumlarında çevirdikleri entrikalarla Bizanslıları geride bırakmış, Allah aşkıyla yanıp tutuşan saf ve mütedeyyin iman sahiplerini derinden aldatarak ve acımasızca sömürerek kapitalist hırslarına kurban edebilmişlerdir.
Laik rejimin baskılarla bezdirdiği sokaktaki Müslümanların inanç ve duygularını fırsat bilerek şeytani bir ustalıkla istismar eden elebaşı politikacılar, akademisyenler, ekonomistler ve şeyhler öyle örgütlendiler ki; rejimin memnun olacağı yumuşak bir geçişle vahyi reforma uğratarak; hem Allah’a, hem dine, hem de destek aldıkları Müslümanlara ihanet etmişlerdir.
Kurdukları siyasi partiler, sözde faizsiz finans kuruluşları (şimdi her biri banka statüsünde), yardımsal dernek ve tarikatsal cemaatler ile kurumsallaşarak sömürgelerini küreselleştirmişler, aynı düşünce ve duyguyla hareket edip birbirlerine destek çıkarak menfaatlerini paylaşmışlardır. Keza, vahiy ayaklar altına alınıp modern bir İslam dini oluşturulmasıyla Müslümanların iknası gerçekleşmiş, para ve refah hayat argümanıyla vahiysel İslam’ın silinip süpürülmesi başarılmış, dolayısıyla batının ve İsrail’in hedeflerine ulaşılarak, galebeleri sağlanmıştır.
Söz konusu bireysel ve kurumsal oportünistleri ismen deşifre edip gerçekleri kişiselleştirmeyi uygun bulmuyor, yalan fetva ve uydurma hadislerle onlara kapılan ve sorgusuz destekleyen sokaktaki Müslümanların dinlerini yitirmelerine üzülüyorum.
Siyasetten iflas edip, dünyada caydırıcı bir güce sahip olamayan korkakların, kendilerini güçlü ve malum toplumlarda saygın gösterebilmek için odaklandıkları hedef, ekonomidir. Müslüman kimlikli oportünistlerin örgütlendikleri tek merkez; iş dünyası olup, sadece bu temelde bir kardeşlikten, birliktelikten, kalkınmadan ve ilerlemeden bahsederler. Oysa hristiyan ve yahudi dünyasının hegemonyaları altında itilmelerine ve horlanmalarına hiç aldırış etmez, bilakis onların müstemlekeliklerini ve artıklarından yararlanmalarını şeref addederler. Yeter ki “para” gelsin.
Unutulmamalıdır ki; İslam’ın yüce peygamberi Hz.Muhammed (S.A.V), devleti yönetme sanatı olan siyaseti Kur’an hükümlerine kayıtsız-şartsız bağlı kalarak yapmış, ne hristiyanların, ne yahudilerin, ne ateistlerin, ne de barbar Romalı emperyalistlerin arzu ve isteklerine uymayarak, her din ve etnik insana eşit hak ve adaleti uygulamaktan asla vazgeçmemiştir. Dini anlatırken ve yayarken hiç kimseden para ve yardım istememiş, vahiy temelindeki düşünce ve fikirlerini paraya tahvil etmemiş, fırsatçılık gütmemiş, başkalarının yahut güçlülerin rızasını kazanabilmek amacıyla kesinlikle taviz vermemiş, vahyin emrettiği gerçeklerin dışına çıkmamış, inanç ve imanından zerre olsa sapmamıştır. Ne hristiyan ve yahudilere benzemiş, ne de meyletmiştir. Doğrudan sapmamanın bedelini güçlenerek ve tüm dünyaya hakim olarak elde etmiştir. Bir Peygamber ve bir Devlet Başkanı olmasına karşın; halkından en yoksul olanının standardında fukara bir yaşam sürmüş, barınacağı lüks bir evi, zengin yiyeceği olan bir sofrası, şatafatlı elbiseleri, birikmiş bir serveti ve mücevherleri asla olmamıştır. Önce halkının güven ve emniyetini düşünerek, kendini sarp ve sağlam kalelerin ardına saklamamış, etrafına etten duvar ördürerek dokunulmaz yapmamıştır. Çünkü O, dünya maddelerinin bir aldatmadan ibaret olduğu gerçeğiyle, sadece ebedi olan ahirete önem vermiştir.
Bir saniye sonrası meçhul olan ölümlü bir dünyada sahip olunan şöhretin, zenginliğin ve makamın ne önemi olabilir ki?
“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?” Münafıkun. 4
Kendilerini inandıkları evrensel gerçekleri deklare eden dinde olduğu gibi kabul ettikten sonra değişebilmeleri, en korkunç ikilemdir. Ruhu bedenden söküp atan materyalist kapitalizmin etkisinde kalan İslamcı şöhretlilerin inanılmaz dönüşümleri çok kötü örnek teşkil etmekte, iman ile küfür arasında kalarak bedbaht bir paradoksal hayatı münafıkça yaşamaktan kurtulamamaktadırlar.
Laik ve Kemalist ideolojinin egemen diktasını kırabilmek için kişisel serbestliği ve bireysel davranışların özgürlüğünü fütursuzca savunarak, liberalizmin sözcülüğünü yapmaktan çekinmeyen kimlikler, böylece dinin temel kabullerine de karşı çıkarak, egemen din (şeriat) ile egemen insan (laik)) anlayışı arasında sıkışarak, bunları bağdaştıramamanın çözümsüzlüğü içinde sakil bir yolu kendilerine düstur edinebilmektedirler.
Tartışılması dahi mevzubahis olamayan vahiyle alay edercesine öyle oynadılar ve uydurma rivayetlerle yıpratırlar ki; İslami bir kapitalizm, İslami bir liberalizm, İslami bir laisizm, İslami bir modernize yahut İslami bir demokrasim modeli oluşturmaya çalışarak, sözde çağdışı propagandasıyla dışlanan yüce dinlerine meşruiyet kazandırabilme maksadıyla büsbütün özünden kopardılar.
Siyasi İslam’ı ve Mutlak İrade’yi bertaraf edip siyasi laikliği ve demokrasiyi benimsemeleriyle siyasi iktidarın ekonomik veya siyasal herhangi bir gücün elinde toplanmasının önüne geçecek formüller ve yöntemler üretme arayışına girdiler, böylelikle daha da batılılaşarak ve geriye dönüşü imkansız tuzaksı bataklıklarda çırpınarak dibe çöktüler.
Ekonomik ve siyasi güç öncesi düşünce, davranış, ahlak ve cesaretleriyle, sonrasında ortaya çıkan köklü değişimleri, Müslüman kimliklerinde silinmez bir kapkara damga oluşturmuş, az bir bedel karşılığı inanç ve onurların nasıl satılabildiği kendilerince belgelenerek, münafıklıkla lanetlenmelerini haklı çıkarmıştır.
Gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek hayır, gerekse tarikat kurumlarında çevirdikleri entrikalarla Bizanslıları geride bırakmış, Allah aşkıyla yanıp tutuşan saf ve mütedeyyin iman sahiplerini derinden aldatarak ve acımasızca sömürerek kapitalist hırslarına kurban edebilmişlerdir.
Laik rejimin baskılarla bezdirdiği sokaktaki Müslümanların inanç ve duygularını fırsat bilerek şeytani bir ustalıkla istismar eden elebaşı politikacılar, akademisyenler, ekonomistler ve şeyhler öyle örgütlendiler ki; rejimin memnun olacağı yumuşak bir geçişle vahyi reforma uğratarak; hem Allah’a, hem dine, hem de destek aldıkları Müslümanlara ihanet etmişlerdir.
Kurdukları siyasi partiler, sözde faizsiz finans kuruluşları (şimdi her biri banka statüsünde), yardımsal dernek ve tarikatsal cemaatler ile kurumsallaşarak sömürgelerini küreselleştirmişler, aynı düşünce ve duyguyla hareket edip birbirlerine destek çıkarak menfaatlerini paylaşmışlardır. Keza, vahiy ayaklar altına alınıp modern bir İslam dini oluşturulmasıyla Müslümanların iknası gerçekleşmiş, para ve refah hayat argümanıyla vahiysel İslam’ın silinip süpürülmesi başarılmış, dolayısıyla batının ve İsrail’in hedeflerine ulaşılarak, galebeleri sağlanmıştır.
Söz konusu bireysel ve kurumsal oportünistleri ismen deşifre edip gerçekleri kişiselleştirmeyi uygun bulmuyor, yalan fetva ve uydurma hadislerle onlara kapılan ve sorgusuz destekleyen sokaktaki Müslümanların dinlerini yitirmelerine üzülüyorum.
Siyasetten iflas edip, dünyada caydırıcı bir güce sahip olamayan korkakların, kendilerini güçlü ve malum toplumlarda saygın gösterebilmek için odaklandıkları hedef, ekonomidir. Müslüman kimlikli oportünistlerin örgütlendikleri tek merkez; iş dünyası olup, sadece bu temelde bir kardeşlikten, birliktelikten, kalkınmadan ve ilerlemeden bahsederler. Oysa hristiyan ve yahudi dünyasının hegemonyaları altında itilmelerine ve horlanmalarına hiç aldırış etmez, bilakis onların müstemlekeliklerini ve artıklarından yararlanmalarını şeref addederler. Yeter ki “para” gelsin.
Unutulmamalıdır ki; İslam’ın yüce peygamberi Hz.Muhammed (S.A.V), devleti yönetme sanatı olan siyaseti Kur’an hükümlerine kayıtsız-şartsız bağlı kalarak yapmış, ne hristiyanların, ne yahudilerin, ne ateistlerin, ne de barbar Romalı emperyalistlerin arzu ve isteklerine uymayarak, her din ve etnik insana eşit hak ve adaleti uygulamaktan asla vazgeçmemiştir. Dini anlatırken ve yayarken hiç kimseden para ve yardım istememiş, vahiy temelindeki düşünce ve fikirlerini paraya tahvil etmemiş, fırsatçılık gütmemiş, başkalarının yahut güçlülerin rızasını kazanabilmek amacıyla kesinlikle taviz vermemiş, vahyin emrettiği gerçeklerin dışına çıkmamış, inanç ve imanından zerre olsa sapmamıştır. Ne hristiyan ve yahudilere benzemiş, ne de meyletmiştir. Doğrudan sapmamanın bedelini güçlenerek ve tüm dünyaya hakim olarak elde etmiştir. Bir Peygamber ve bir Devlet Başkanı olmasına karşın; halkından en yoksul olanının standardında fukara bir yaşam sürmüş, barınacağı lüks bir evi, zengin yiyeceği olan bir sofrası, şatafatlı elbiseleri, birikmiş bir serveti ve mücevherleri asla olmamıştır. Önce halkının güven ve emniyetini düşünerek, kendini sarp ve sağlam kalelerin ardına saklamamış, etrafına etten duvar ördürerek dokunulmaz yapmamıştır. Çünkü O, dünya maddelerinin bir aldatmadan ibaret olduğu gerçeğiyle, sadece ebedi olan ahirete önem vermiştir.
Bir saniye sonrası meçhul olan ölümlü bir dünyada sahip olunan şöhretin, zenginliğin ve makamın ne önemi olabilir ki?
“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?” Münafıkun. 4
Etiketler:
ayet,
demokrasi,
İslam dünyası,
kapitalizm,
laisizm,
liberalizm,
münafık,
para,
peygamber
7 Aralık 2008 Pazar
Ben kimim?!?
Bugüne kadar İslam Ülkelerini ciddiye almayarak dünyada terör estirip Müslümanları işgal ederek yağmalayan ABD’nin, yeni başkanı Barack Obama, İslami cihad karşısında geri adım atarak, akılcı tek çıkış olan uzlaşma yolunu seçmiş ve tüm İslam ülkelerine barış ve adalet mesajı vermek maksadıyla iyi niyet girişiminde bulunacağını deklare etmiştir. Obama, ABD’nin Müslüman dünyasıyla dayanışma içinde olacağını vurgulamak gayesiyle yapacağı konuşmanın merkezini 600 yıl boyunca hilafeti iktidarında bulunduran Türkiye’yi değil de, başka bir İslam ülkesini tercih edecek olması, % 99 Müslüman ve sözde lider olan Türkiye’ye “ben kimim” sorusunu hatırlatmış ve taşıdığı belirsiz paradoksal kimliğinden dolayı “adam” yerine koymayarak, etkisinden kurtulamamız gereken haklı ve kahredici bir gerçeğin altını çizmiştir. Obama'nın kurmayları; “Ankara'nın İslam dünyasına mesaj vermek için yeterince renkli bir adres olmadığı” görüşleri, sizce ne ifade ediyor?
Türkiye’nin batılılaşma uğruna laik oluşuyla başlayan acı serüveni dünyadan dışlanmamıza, tüm saygınlığımızı ve caydırıcılığımızı yitirerek bir çerçöp misali sokağa atılmamıza, dolayısıyla batılılarca bir taşeron gibi kullanılarak artıklara mahkum edilip aşağılanmamıza neden olmuştur. Yüzyıllarca zayıf ve barbar batılılara insanlık dersi vererek adalet sağlayan üstün medeniyetimizin peşkeş çekilmesiyle başlayan alçaltıcı düşüşümüz, görüleceği üzere bugün dahi sürebilmekte ve bu yaftadan asla sıyrılamamaktayız. F. Niietzsche der ki; “zayıflar bizi kendi gücümüzden utanmaya zorladıkları için kazandılar."
Türkiye milleti için en büyük şeref ve izzet olan Müslümanlığından ve şanlı geçmişinden utanmasını zorlayan batılıların hegemonyasındaki laik devlete; dahili veya harici hiç kimsenin saygı duyabilmesi ve güvenebilmesi mümkün değildir. Dinine ve tarihine ihanet eden bir devlete inanabilmek olası mı? Elde ettikleri artıkları ve oyuncakları bir başarı veya zafer edasıyla karşılayan hükümetlerin utanılıcı zayıflıkları, her ne kadar gür üsluplarıyla örtünmeye çalışılsa da, gündemdeki gelişmeler kurnazlıklarına ve manipülasyonlarına pek izin vermemektedir. Özde her şeylerini yitirmiş olanların, “artık, gündemi belirleyen bir ülkeyiz” sözleri, yaşanılan gerçekleri kamufle etmeye yetmemektedir.
Ateizmin siyasi terminolojisi olan laikliği İslam ile özdeşleştirebilen ve bir arada yaşatmaya çalışan bir devlet; yeryüzünün gelmiş geçmiş en çarpık, en karmaşık, en fesat ve en kısır döngüyle zincire bağlanmış bir devlettir.
Türkiye’yi paradoksal ve zilletsel görüngüden kurtararak yeniden güçlü ve şanlı günlerine kavuşturacak umuduyla seçilen ve yaklaşık 7 yıldır iktidarda olan AK Parti ve Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan, daha da beterini yaparak, “Manukyan Ekonomisi” gütmekten başka hiçbir şeyi kendine dert edinmemiş, Müslüman olmasına rağmen barbar ABD’nin Müslüman kanı akıtmasına, kadınlarının ırzına geçmesine, yakıp yıkmasına ve işgaline zemin hazırlayan işbirliğine girişerek, tüm Müslümanlara, insanlık şeref ve haysiyetine ihanet etmiştir. Neden dik duramamış, bilakis diz çökmüştür?
“’Para’ her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi göze alandır” sözünü baz alarak, Maliye Bakanı Kemal Unutukan’nın şu ilkesi, AK Partinin temel siyasetini özetlemektedir. “Hepimizin başının dik olması için her şeyden önce ekonomimizin güçlü olması gerek.” Peki, başarabildiler mi?
Böylece Türkiye’nin ne kadar güçlü, büyük, caydırıcı ve gündem belirleyici olduğunu pratikte yaşadığımızdan; söze değil, eyleme odaklanılmasının gereğini yapmak, her bireyin vazgeçilmez görevi olmalıdır. Önce kimliğimizi bularak temeli atalım, inşaatı yapmak çok kolay.
Irki kimlik, tıpkı beden gibidir. Ruhsuz bir beden ölü olduğuna göre; laik bir kimlik sizce nedir?
“Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider.” C.Bruno
Türkiye’nin batılılaşma uğruna laik oluşuyla başlayan acı serüveni dünyadan dışlanmamıza, tüm saygınlığımızı ve caydırıcılığımızı yitirerek bir çerçöp misali sokağa atılmamıza, dolayısıyla batılılarca bir taşeron gibi kullanılarak artıklara mahkum edilip aşağılanmamıza neden olmuştur. Yüzyıllarca zayıf ve barbar batılılara insanlık dersi vererek adalet sağlayan üstün medeniyetimizin peşkeş çekilmesiyle başlayan alçaltıcı düşüşümüz, görüleceği üzere bugün dahi sürebilmekte ve bu yaftadan asla sıyrılamamaktayız. F. Niietzsche der ki; “zayıflar bizi kendi gücümüzden utanmaya zorladıkları için kazandılar."
Türkiye milleti için en büyük şeref ve izzet olan Müslümanlığından ve şanlı geçmişinden utanmasını zorlayan batılıların hegemonyasındaki laik devlete; dahili veya harici hiç kimsenin saygı duyabilmesi ve güvenebilmesi mümkün değildir. Dinine ve tarihine ihanet eden bir devlete inanabilmek olası mı? Elde ettikleri artıkları ve oyuncakları bir başarı veya zafer edasıyla karşılayan hükümetlerin utanılıcı zayıflıkları, her ne kadar gür üsluplarıyla örtünmeye çalışılsa da, gündemdeki gelişmeler kurnazlıklarına ve manipülasyonlarına pek izin vermemektedir. Özde her şeylerini yitirmiş olanların, “artık, gündemi belirleyen bir ülkeyiz” sözleri, yaşanılan gerçekleri kamufle etmeye yetmemektedir.
Ateizmin siyasi terminolojisi olan laikliği İslam ile özdeşleştirebilen ve bir arada yaşatmaya çalışan bir devlet; yeryüzünün gelmiş geçmiş en çarpık, en karmaşık, en fesat ve en kısır döngüyle zincire bağlanmış bir devlettir.
Türkiye’yi paradoksal ve zilletsel görüngüden kurtararak yeniden güçlü ve şanlı günlerine kavuşturacak umuduyla seçilen ve yaklaşık 7 yıldır iktidarda olan AK Parti ve Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan, daha da beterini yaparak, “Manukyan Ekonomisi” gütmekten başka hiçbir şeyi kendine dert edinmemiş, Müslüman olmasına rağmen barbar ABD’nin Müslüman kanı akıtmasına, kadınlarının ırzına geçmesine, yakıp yıkmasına ve işgaline zemin hazırlayan işbirliğine girişerek, tüm Müslümanlara, insanlık şeref ve haysiyetine ihanet etmiştir. Neden dik duramamış, bilakis diz çökmüştür?
“’Para’ her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi göze alandır” sözünü baz alarak, Maliye Bakanı Kemal Unutukan’nın şu ilkesi, AK Partinin temel siyasetini özetlemektedir. “Hepimizin başının dik olması için her şeyden önce ekonomimizin güçlü olması gerek.” Peki, başarabildiler mi?
Böylece Türkiye’nin ne kadar güçlü, büyük, caydırıcı ve gündem belirleyici olduğunu pratikte yaşadığımızdan; söze değil, eyleme odaklanılmasının gereğini yapmak, her bireyin vazgeçilmez görevi olmalıdır. Önce kimliğimizi bularak temeli atalım, inşaatı yapmak çok kolay.
Irki kimlik, tıpkı beden gibidir. Ruhsuz bir beden ölü olduğuna göre; laik bir kimlik sizce nedir?
“Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider.” C.Bruno
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)