İnsanı insan yapan erdemlerin ne olduğu konusunda herhangi bir hatırlatma yapmayı haddi aşmak gördüğümden, öncelikle insan olan vakurlu ancak aldatılmış halkımı tenzih ederim.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın paradoksal söz ve davranışlarındaki tutarsızlıklar, yalan, iftira ve komplolar, azılı ve sinsi suçluları cani siper hane müdafaası, totaliter düşünce ve inançlarından dolayı insanları sınıflandırıp düşman hedef bellemesi, onun gerçekte nasıl bir yaratık olabileceği konusunda derin şüpheler uyandırmakta, dolayısıyla kim olduğu sorgusundan kendimi alıkoyamamaktayım. Her ne kadar aleni olan misyonu irdelemeye değer değilse de, masum halkımızı etkileyip tutsak altında yaşamlarını sürdürmedeki illüzyonistliği, büründüğü maskenin deşifresini mecbur kılmaktadır.
Daha birkaç hafta önce İsmailağa Cemaatinin veliaht şeyhi Cübbeli Ahmet Hoca’ya övgüler yağdıran, harami partisine destek sağlayabilmek için fevkalade rezil bir işbirliğine girişen, manen emin olduğum halde madden belge sunamadığımdan cemaatin önde gelen şeriatçısına ödemiş olabileceği 475 milyarlık nakit ile ilgili hiçbir açıklama yapmayan Baykal; Erzincan başsavcısının ”Ergenekon terör örgütü üyesi olmak”, “Resmi evrakta sahtecilik”, “Tehdit” ve “İftira” suçlamalarıyla tutuklanmasını, nasıl oluyor da “Yargı ve güvenlik güçlerinin bir kısmı cemaatlerin eline geçti” açıklamasıyla; görevlerini baskı, şantaj ve tehditler altında, binbir güçlük ve onurla sürdürmeye çalışan savcı, hâkim ve güvenlik güçlerini hainler ya da haçlı ajanları gibi fişleyebiliyor, adaletin yerini bulmaması, toplumun refah ve güven içinde yaşaması maksadıyla ihanetsel organizasyonların ideolojik sözcülüğünü yapabiliyor? Ne sözcüsü, ta kendisi olduğunu düşünenlere de itiraz etmem.
Toplanan tartışılmaz somut delillerle değil tutuklanması, ağırlaştırılmış müebbet hapsi dahi hak edebilecek kadar suçlu olan başsavcı İlhan Cihaner’i kurtarabilmek amacıyla militarist vekillerini Erzincan’a göndererek, önceden Jandarmaca abluka altına aldırdığı gizli tanıkları, ifadelerini değiştirmeleri için ikna ve baskı yolunu seçtirmesi, onun bir insan olabileceği ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır.
Bir taraftan hâkim ve savcıları ayarladığı gibi fevkalade vahim bir iddiayla hükümeti karalamaya ve gensoruyla düşürmeye çalışırken; diğer taraftan Müslüman ve Kürt halkı topyekûn yok etmeye çalışan Ergenekon gibi terör örgütlerini savunabilmekte, tüm deliller ortadayken; tanıklara baskı veya rüşvet teklif ettirerek, ideolojisi başsavcıyı aklamaya kalkışabilmesi, hak, hukuk ve adaletle özdeşleşmiş insanın yapabileceği bir davranış mıdır?
İnsafsızca aşağılabildiği savcı, hâkim ve güvenlik güçleriyle; yobaz, gerici, dinci, çağdışı ve ucube diye sınıflandırdığı cemaat ve tarikat mensupları ya da bürokrasideki ve sokaktaki insanları; bu ülkenin gerektiğinde canlarını veren, bekası için her türlü fedakârlığı göğüsleyen vatan evlatları değil mi? Acaba tahammülsüz ve faşist ideolojisiyle dünyanın başka bir ülkesinde yaşamasına izin verilir mi? Deniz Baykal gibi insan karşıtı mihraklar, fitne çıkarıp toplumların huzur, güven, bütünlük ve düzeni bozacakları tedirginliğiyle “istenmeyen tehlikeli yaratıklar” damgasıyla hiçbir ülkede yerleşik kalamayacaklarına şüphe yoktur. Ama diyeceksiniz ki onların tek muhalefeti İslam değil mi?
Genelkurmay’ın, yüksek yargının, üniversitelerin, Atatürkçü dernek ve medyanın keskin hatlarla böldüğü milletimizi bir halk partisi olduğunu iddia eden Baykal’ın kışkırtıcı ve zalim fıtratı, onun gerçekte kim olduğu sorusuna yeterli cevap vermektedir.
Hiçbir yorum yapmayacak, muhakemeyi takdirlerinize bırakacağım.
CHP, adını dahi nasıl maskelendirdiği duruşuyla ortadadır. Ne cumhuriyetle ne de halkla yakından ve uzaktan hiçbir ilgisi bulunmamakta, putperest rütbeli ve cübbelilerin politik şövalyeliğini yaptığı itiraf ve destekleriyle tartışılmazdır. Çakma adı her ne kadar Cumhuriyet Halk Partisi ise de, gerçek adı Anıtkabir Tapınak Şövalyeler Partisi’dir.
Ataist diktatör merkezli terör örgütlerin, Müslüman aleyhi odakların, ideolojik yargı kararlarının, haksızlık ve bağımsızlığın, hukuk ve adaletsizliğin, inanç ve ibadet esaretinin, bölücülüğün, ayırımcılığın amansız savunucusu, tertipçisi ve teşvikçisi olan CHP; Türkiye’nin en korkunç ve felaketsi tehlikesidir.
Nerede bir suçlu, lanet, yolsuzluk, rüşvetçi, katliamcı, terörist, kumpasçı, haksızlık ve adaletsizlik var ise; mutlaka orada CHP (ATŞP) vardır. Yeter ki CHP ideolojisinin bir üyesi olsun…
CHP’yi Mustafa Kemal’in partisi zannıyla destekleyen halkımız; gerçekte haçlılarca şehit edilen kahraman Mustafa Kemal’in yerine geçen Atatürk adlı bir İngiliz tarafından kurularak milli tanrıya dönüştürüldüğü hakikatini bilemediklerinden yıllarca düşmanlarının tuzağını fark edememişler, dolayısıyla şehit kanıyla sulanmış ve din aşkıyla bütünleşmiş vatan topraklarında bir gün dahi yaşaması imkânsız CHP gibi putperest, masonik ve faşist bir anlayışın hayatiyetine izin vererek; kutuplaşmanın, fitnenin, gerginliğin, çatışmaların, terörün, yoksulluğun, hortumculuğun, vicdansızlığın, hukuksuzluğun ve akla gelebilecek her türlü kötülüğün müsebbibi olabilmişlerdir.
Kimileri şahsımı Atatürk düşmanı olmakla itham etseler de, ölü bir insana ne dost ne de düşman olabilmemin hiçbir anlam ifade etmeyeceği idraki içinde değillerdir. Sorun kişiler değil, inanç ve düşüncelerdir. Daha açık bir ifadeyle önemli olan ölümlü beden değil ölümsüz ruh’tur.
İşte insanoğlu sürekliliği olmayan mutluluklara, gerçeğe indirgenemeyen vaatlere, maskelere ve tamamen abartılara aldandıklarından, sonuçta mutlaka üzülen olmaktan ve ihanete uğramaktan kurtulamamaktadırlar.
Yine kimileri çok sert ve agresif bir üslup kullandığımı öne sürseler de; zulme ve hoyrat baskılara boyun eğip haksızlıklara sessiz kalmanın bedelini ne kadar ağır ödediğimizi, sırf inanç, düşünce ve ırki kimliklerden nasıl aşağılanıp dışlandığımızı görmemezlikten gelmemeliler, kıyamet kopacağını bilseler dahi tutsak, zavallı ve sefil bir yaşamı sindirmemeli, adaletin yerini bulabilmesi için karanlık yeryüzünde özürlü ve korkak bir misafir gibi davranmamalıdırlar. Allah, Tevbe Süresi 73. Ayette ”Kâfirlere ve münafıklara karşı sert davranmayı” emretmemiş mi? Diğer taraftan ünlü özgürlük savaşçısı Abraham Lincoln, ”Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı sert” olunmayı ilke edinmemiş mi?
Zamanın cesur, kararlı, bilge ve radikal reformisti Abraham Lincoln; günümüz Türkiye’sindeki Müslüman türbanlıların ve dindarların horlanıp insanlık dışı hakaretlere maruz kalması, kamu alanı diye çizilen hudutlardan dışlanması, din ve ırk ayırımlarının sadistçe yapılması ve evrensel insani haklarının elinden alınması gibi Amerika da başkan olduğu dönemde aynı saldırıya uğrayan köle zencilere özgürlük ve eşit haklar sağlamasındaki insani adaletini suikasta uğrayarak ödemişti. Çünkü o, saltanat sürebilmek, azgın bölücü ve ırkçılara geçit vermek için başkan olmamış, insani ideallerinin egemen olabilmesi adına onuruyla mücadele etmiş ve şerefiyle ölmüştü. Başbakanımız Erdoğan’ın gerginliği önleme mazeretine sığınarak, ezilmişleri, insan kisvesine bürünmüş canavarlara yem yapmayarak dik durmuş, hiçbir şart ve koşulda azgın zorbalara pirim vermemişti. Ki o dönem, Kuzey-Güney savaşlarının tüm şiddetiyle sürdüğü bir istikrarsızlıktaydı.
Gerek Cumhurbaşkanımız gerekse Başbakanımızın sürekli şikâyet ettikleri hukuksuzluk, haksızlık ve adaletsizlikle ilgili cesur ve kararlı adım atamamaları, eski bir başsavcının tehdidiyle yapmayı düşündükleri anayasa değişikliğinden vazgeçmeleri; askeriye ve yargıdaki fütursuz despotizmin teşvikine neden olmaktadırlar. Bağnaz
Tesev’in araştırmasına göre; savcı ve hâkimlerimizin %60'ının rejim söz konusu olduğunda “hukuk-adalet dinlemem” düşünceleridir. Kıyametsi bu fanatiklik, halkımız aleyhine yoğun bakımdan farksız hayati bir aciliyet içerdiği halde, yargıdaki anayasa değişikliğini hemen değil de ne zaman yapacaklarına kararsız olan iktidarın konuşma hakkı bulunmamaktadır.
Bugünün gelişmeleri çerçevesinde iddia edildiği gibi yargıda yapılmış yeni bir darbe yoktur. Zaten tüm darbeler devrimlerle birlikte yapılmış, yargıda o devrimlerin baskısıyla ideolojileşerek, misyonu olan ataist rejimin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Dolayısıyla sanki hukuk ve adalet varmış gibi hesap sorulabilmesi ve hak iddiasında bulunabilmesi de anlamsızdır. Ancak yargının fizik kanunlarını bilmemesinden olsa gerek; yıllarca baskı içinde tuttukları adalet yanlısı üyelerinin basınçlarından dolayı yoğunlaşıp patlayabileceklerini öngörememişler, bundan dolayı üyelerinin başkaldırı gibi görünen hukuk arayışlarını ihanet belleyip krizi doğurmuşlardır. Aslında gelişen süreç içinde hükümetin hiçbir müdahalesi bulunmamakta ve bulunabilmesi de söz konusu değildir. Çünkü olaylar, yargı üyeleri arasında cereyan etmektedir. Eğer hükümetin yargı üzerinde bir vesayeti veya yönlendirici bir ültimatomu etkili olsaydı; ne yaşanılan kriz ne de hükümetin çalışmalarını engelleyen kararlar alınabilirdi?
Bir millet için en büyük cehennem; yargı üyelerinin ideolojileşmeleridir.
İslam halifesi Hz. Ömer, bir Yahudi’nin arazisine izinsiz olarak mescid yaptırmış. Yahudi, Hz. Ömer’in değerinden çok daha fazlasını ödemeyi teklif etmesine rağmen rıza göstermemiş. Bunun üzerine şeriat mahkemesine başvurmuşlar. Mahkeme, bir şeriat mahkemesi ve yargılanan kişide İslam devletinin başkanıydı. Ancak adalet; din, inanç, rejim, makam ve ideolojilerin üstünde ilahsal ve küresel bir önem arz etmesinden; mahkeme, Yahudi’yi haklı görerek, mescidin derhal yıkılmasına hükmetmişti. Adaletin karşısında herkes eşit, kimin haklı veya haksız olduğuna hükmedilir. İster Müslüman, ister Yahudi, ister Hıristiyan, ister Mecusi, isterse Atatürkçü olsun. Acaba ideolojileri uğruna azılı suçluları kayırabilen, rejim için hukuk ve adalet dinlemeyeceklerini deklare edebilen yargı üyeleri, aşağıladıkları İslam’ın adil anlayışına ne diyecekler?
Üniversiteler bölücü ve faşist profesörleri, tıpkı beyaz neo-nazilerin zencileri insan kabullenmeyip pis ve aşağılık bir köle bellemeleri gibi “türbanlı bir öğrenciye ders vermeyiz, bizden not alamazlar ” kin ve nefretleri, laik ve Atatürk’çü Türkiye’nin ürkütücü bir gerçeğidir. Ancak biriken basıncın bir gün kabın dışına çıkarak özgürlüğe kavuşması misali baskı ve aşağılamalara “yeter yahu” denileceği an, acaba nasıl bir gün olacaktır?
Acaba Hindistan’da görev yapsalar; ineğe tapanlara, yüz ve vücutlarına tanrılarının dövmelerini kazıtanlara “ders vermeyiz” derler mi? Azılı vahiy ve türban düşmanı ve ÇYDD’nin ikinci başkanı olan İstanbul Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Filiz Meriç; acaba türbanlı kızları baştan çıkarıcı bir fahişe gibi o karargâh evlerine servis yapıp malum teğmenlere peşkeş çekemeyeceği kaygısından mı böylesi akıl almaz bir hınç duymaktadır?
Nasıl bir akla ve mantığa sahipler ki, kesinlikle insani bir akıl ve mantık taşımadıkları ortada; “Türkiye laik’tir, ilelebet laik cumhuriyet olarak kalacaktır” düşünceleri; ya tanrı ya da zırdeli olduklarına bir işarettir. Eğer söz konusu düşünce; özgürlük, eşitlik, inanç ve ibadet bağımsızlığı, dine ve ırka saygınlığı, hukuk ve adalet egemenliğini tesis ediyorsa; adının ne önemi var? Kimin ne kadar yaşayacağına ve neyin ilelebet kalacağına onlar mı hükmediyor? Kim bilir, kıyamet kopup yeryüzü yerle bir olduğunda, belki tek bir laik cumhuriyet kalır ve o delilerde hayal ettikleri gibi ilelebet yaşarlar… Zaten bölücüler, teröristler, saldırganlar, hainler ve suçlular; onların kendileri gibi yetiştirdiği öğrenciler değil midir?
Vahyi ve peygamberi reddedenler, en azından Abraham Lincoln’ün “oğlunun öğretmenine” yazdığı mektubu okusunlar da, bir liderin nasıl olması ve nesillerin nasıl yetiştirilmesi gereğini öğrensinler…
“Oğlumun öğretmenine,
Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını. Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış lider vardır. Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum. Fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını. Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat onu sessiz zamanlarda tanı. Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceğini. Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona. Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi. Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Tüm insanları dinlemesini öğret ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret. Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini. Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona, her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşıda derin bir inanç taşıyacaktır. Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsin bir bak bakalım. O, ne kadar iyi, küçük bir insan, benim oğlum.”
Şüphesiz bütün çocuklar iyi ve mazlumdurlar. Peki, onların bozulmalarına ve canavarlaşmalarına etken kimlerdir?
savcı ve hakimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savcı ve hakimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Şubat 2010 Pazartesi
14 Şubat 2010 Pazar
Org. Başbuğ, savcı ve hâkimleri tehdit ediyor…
Bugüne kadar halkı ve seçtiği hükümetleri psikolojik baskı altında tutarak hegemonyalığı altında yöneten Genelkurmay, inançlı-cesur savcı ve hâkimlerin adalet lehine kararlılıklarından fevkalade rahatsız olup, tehdit ve şantajı caydırıcı bir silah olarak kullanmaktan kaçınmamaktadır. Doğrudan katliama yönelik yapılmak istenen kanlı planların üzerine giderek, suçlu üyelerine hak ettikleri cezalara çarptırmak ve ordudan dışlamak yerine; tüm Türkiye’ye meydan okuyarak ya acımasız ihanetleri halkıyla paylaşan TSK’nın şerefli üyelerini ya haklarında dava açıp yargılamaya başlayan yargı üyelerini ya onurlu medya mensuplarını ya da hükümeti hedef alarak, sabırlarının taştığını haykırmak suretiyle hukuk dışı isyanları örtbas edebilmek amacıyla bundan böyle hiçbir ihanetin deşifre edilmemesini, soruşturmaların durdurulmasını ve sürmekte olan davaların da kapatılmasını; salmaya çalıştığı korkuyla önleyebilme çabaları, Türkiye’de egemen olan rejim gerçeğini ortaya koymaktadır.
Hâlbuki iç güvenlikten sorumlu polis teşkilatı, “çürük elma” diye yaftaladıkları Genel Müdürlerinden polisine kadar yasa dışı olaylara karışmış her mensubunu gözaltına alarak yargıya teslim etme erdemliğinde bulunup, içindeki kirlileri adalet ve millet aşkı adına kesinlikle sahiplenmemektedir. Aynı hukuksal saygıyı, adil duruşu ve millet sevgisini göstermekle yükümlü olan Org. Başbuğ, kendi “kurtlu armutlarını” haklayarak yargıya teslim etmek yerine, feryadı basarak hedef şaşırtmaktadır.
Org.Başbuğ’un örtülü suçladığı savcı ve hâkimler, TSK’yi yıpratmaya yönelik kanunsuz ne bir iddia hazırlamış ne de dava açarak bir kastın içinde bulunmuşlardır. Sadece bozguncu hainlerin kurdukları terör örgütleri ve hazırladıkları belgelerin doğruluğunu incelemişler, kanıtsal raporlarla son derece hassas ve ciddi bir araştırmaya koyulup, bütün baskılara rağmen adı geçenleri sorgulamak faziletinde bulunarak, belgelerde yazılı olanlarla karşılaştırmak suretiyle doğruluğuna karar kıldıktan sonra devletin ve halkın bütünlüğü, huzur ve güvenliği adına terörist suçluların hesap vermesinde kararlılık göstermişlerdir.
Hatırlayacağınız üzere ulumalara kulaklarını tıkayan, tehditlere pabuç bırakmayan hukuk ve adalet yanlısı yargı üyelerinden Van savcısı Ferhat Sarıkaya, Şemdinli olaylarından sorumlu tuttuğu eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve askerler hakkında dava açmış, akabinde despot bir karşılığa uğrayarak, söz konusu suçluların yargılanamayacağı ültimatomuyla önce disiplin cezasına çarptırılmış, sonra görevini kötüye kullanma gerekçesiyle savcılıktan el çektirilip yaşamı boyunca hiçbir kamu kuruluşunda görev yapmama gibi bir zorbalığa mahkûm edilmişti. İşte rejim; nerede hukuk…
Gerek CHP, gerek HSYK, gerek yüksek yargı, gerekse ataist baro ve sendikalar, Genelkurmay’dan icazet almadan adım atmazlar. Aynı dilde konuşur, aynı düşmanda birleşir, aynı hedefe tepki gösterir ve aynı duruşu sergileyerek, ideolojileri doğrultusunda kenetlenirler.
Yetkili üst kurumlarca imzası onaylanan isyancı Albay Dursun Çiçek’in hala ısrarla korunabilmesi ve masum addedilerek görevini sürdürebilmesi, hangi gerekçeyle savunulabilir?
Org. Başbuğ, “Biz bütün bu olayların, bize karşı yapılanların arka planını biliyoruz. Ama birileri gereğini yapar diye susuyoruz, devlet adamı olmanın gereği olarak susuyoruz. Devlete ve hukuka saygımız var ama bunun da bir sınırı var. Eğer bu sınır aşılırsa bildiklerimizi halkla paylaşmaya başlayacağız. Bizim de elimizde pek çok bilgi var. Bunları açıklamak zorunda kalacağız. Biz öyle lafla yapmayız başkaları gibi, somut verileri koyarak yaparız...” açıklamaları, açık bir şantaj ve gözdağıdır. Bugüne kadar belgelerin düzmece ve mensuplarının iftiraya uğradığına dair tek bir şikâyette bulunmuşlar mı, yoksa kanıtları yok edebilmek için panikle evrakların orijinallerini mi imhaya koyulmuşlardır?
Eğer bütün bu darbe hazırlıklarının komplosal bir arka planı var ve Genelkurmay’da susuyor ise; nasıl oluyor da devletin yargısı böylesi bir senaryoda başrol oynuyor? Birilerinin gereğini yapması için sustukları ifadesiyle hükümeti kastediyorsa, neden haftada birkaç kez görüştüğü Başbakan’a hiçbir şey söylemiyor da, medya aracılığıyla şantaja ve tehdide başvuruyor? Şayet bildiği şeyleri doğru varsayarsak, birilerinden mi korkup da sustuğunu ve neden bugüne kadar bekleyip bildiklerini yargı ve halkla paylaşmadığını açıklayabilir mi? Söylediklerini kanıtlayamaz ise; darbecilere arka çıkmaktan, delilleri karartmaktan, yargıyı töhmet altında bırakmaktan, rütbe ve makamını çıkar amaçlı kullanmaktan, hukuk dışı plan ve eylemleri cesaretlendirmekten yargılanmalı ve zaten kalması gereken o kotlukta daha fazla oturmamalıdır!
Hükümeti, yargıyı, şerefli gazetecileri, diktatörlük ve darbe karşıtı halkı TSK’ya karşı bir düşmanmış gibi empoze eden Org. Başbuğ, ya elinde somut ne varsa açıklayacak ya da lafla milletin ordusuyla milleti sindirmekten vazgeçecek…
Org. Başbuğ’un ihanet eden kötü amaçlı kanunsuz general ve subayların üzerine gidilmesini TSK ile özdeşleştirmesi o kadar yıkıcı ve aşındırıcı bir hezeyandır ki, derhal bu söyleminden vazgeçmeli ve TSK’yı gaddar ve hain darbecilerle birlikte anmamalıdır.
Milletimizin resmi veya sivil hiçbir bireyi TSK’ya saldırmaz, güç ve bütünlüğünü acze uğratacak herhangi bir düşünce ve eylemin içinde yer almaz. Ancak aşırı ataist ideolojinin şövalyeleri, irtica ve bölücülük adına milletimizin dini ve etnik kitlelerine öyle düşmanca tavır almışlardır ki sanki “kendi halkını düşman gören bir ordu” görüntüsüyle birlik ve beraberliğimizi doğramışlardır. Bu sebeple Org Başbuğ, TSK ve milletin düşmanını dışarıda değil, tıpkı polis teşkilatındaki gibi içeride arayıp empati yapmalı, hassasiyetle gerçeği aydınlatmaya çalışan yargıya, özgürlük savaşçısı gazetecilere ya da huzur ve güven içinde korkusuzca yaşamak isteyen halkı hedef almayıp, bulunduğu makamın sorumluluğuyla tehditkâr beyanatlardan kaçınmalıdır. Ayrıca suçlular o kadar aleni ki aramasına bile gerek bulunmamakta, yeter ki gölge yapıp yargıyı ve adaleti engellememeye özen göstermelidir. Tabii ki o çetenin ideolojik bir üyesi değilse!
Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, âdeta ülke cumhuriyetle yönetilmiyormuş gibi totaliter bir diktatör edasıyla TSK’nın değişmeyeceğini vurgulayarak, tıpkı “eski tas eski hamam” misali putperest ideolojiye sahip olmayanlara devlette ve sokakta göz açtırılmayacağını, gerekirse katliamsı darbelerin de mubah sayılabileceğini örtülü bir üslupla ifade edebilmektedir. Kuruluş felsefesi temelinin “Atatürk sevgisi ve ulus devlet” olduğunu, dolaysıyla Türk silahlı Kuvvetlerinin değişmeyeceğini ve değiştirilemeyeceğini üzerine basarak dikte eden Org. Başbuğ, dolaylı olarak milletin hiçbir düşünce, tercih ve iradesinin mevzubahis olmadığını, böylece seçimlerin, meclisin, hükümetin ve canını veren şehitlerin tutsak bir köleden farksız önlerine sunulandan öte hiçbir talep hakları bulunmadığını belirterek, açıkça meydan okumasını sürdürebilmektedir. Hiç kimse ama hiç kimsenin özgür bir anayasanın hayaline kapılmaması uyarısında bulunan Org. Başbuğ, atılacak en ufak bir adımda, her an hazır ve tetikte bekleyen Anıtkabir Tapınak Şövalyelerini karşılarında bulacaklarını itiraf edebilmektedir.
Org. Başbuğ, kükreyerek Türk Ordusunun Muz Cumhuriyetinin bir ordusu olmadığı haklı uyarısını yaparken; sindirmeye çalıştığı Türk milletinin de bir Muz milleti olmadığını hatırlamasını isterim. Bu sebeple orduyu milletten ayrı tutmaya çalışan bir anlayış, ülkemiz aleyhine en tehlikeli anlayıştır…
Neden hiç demokrasi sözcüğünü kullanmadığımı ve bayraktarlığını yaparak insanları kandırmadığımı; ya Allah’ın ve kaderin egemenliğine ya da monarşi veya diktoryaya karşı siyasi literatüre sokulan bir manipülasyon olduğunu düşündünüz mü? Sözde demokrasi anlayışıyla vekilleri, meclisi ve hükümeti seçersiniz ama hükümetin ve devletin başları, bırakın dilediğiniz özgürlükte lehinize kanun yapmalarını, eşlerini dahi çizilen sınırların içine sokamamakta, özel izinlerle kapıyı aralama acziyeti içinde kıvranabilmektedirler. Tıpkı hapishanedeki mahkûmlar gibi! Demokrasi, resmi ideolojilerin ve sistemin otoriter yapısını kamufle edebilmek amacıyla kullanılan bir aldatmacadır. Onun için darbecisi de yandaşı da gerçeklerden habersiz ahmaklarda demokrasiden dem vurur ama demokrasinin nasıl bir düzmece olduğunu araştırıp öğrenmeye kalkışmazlar…
Başbakanın eşi bile bir hastayı ziyaret maksadıyla türbanından dolayı emrindeki hastaneye gidemiyorsa, sokaktaki vatandaşın vay haline. İşte demokrasi, nerede hürriyet!
Dini inançlardan dolayı süre gelen yasakların ve bölücülüğün en radikal uygulayıcısı olan Genelkurmay, Başkanı Org. Başbuğ aracılığıyla Başbakan eşinin GATA’ya alınmamasıyla ilgili yaptığı açıklama; kimi politikacı ve köşe yazarı zavallılarca iyi okunamamış, özrü kabahatinden daha sarsıcı duygudaşlığı alkışa neden olmuştu. Bakın, Org. Başbuğ ne demişti. “Sayın Başbakan’ın eşinin GATA’yı ziyareti konusunda bir şeyler söylenmesi kanaatindeyim. Tabii bu olayda aslında ben baktığım zaman Sayın Başbakan’ın eşi var olayda. Çok sevdiğimiz saydığımız bir sanatkâr Nejat Uygur var. Ki o da bir asker çocuğuymuş. Bir de tabii ki Sayın Nejat Uygur’un eşi var. Şimdi üçü olayın odağında. Açıkça söyleyeyim, bu özel bir durum. Altını çizmemiz lazım. Bu nedenle de bu özel durumlarda olaylara insani boyuttan bakmak doğru olur diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu olay, tabii bu kapsamda özel de olduğu için gerçekten insani boyut içeriyor.”
Genelkurmay Başkanın ziyaretin yasaklanmasıyla ilgili elemsi gerekçeleri öylesine ürkütücüydü ki, insanlık dışı skandala Nejat Uygur, eşi ve Başbakan’ın eşi muhatap olduğundan özel bir durum ihtiva ettiğini, bundan dolayı insani boyut içerdiğinden savunulmasının mümkün olmadığını söyleyebilmektedir. Org. Başbuğ’un tamamen materyalist burjuvazi anlayışıyla sosyal statüsü ve gücü olmayan halkı dışlaması ve aşağılaması, yasaktan da daha derin bir sorunu açığa çıkarmıştır. Türkiye’de vahye inanmak ve iman etmenin nasıl bir sınıfa mahkûm edildiğini ortaya koyan bu anlayışla sevgi, barış ve eşit hakları tesis edebilmek mümkün müdür? İşte Atatürkçülük; nerede eşitlik!
Keşke bu olayın yaşanmamasını ifade eden Org. Başbuğ, nasıl bir mantık güdüyor ki olayı özelleştirebilmekte ve genelleştirilmemesinin altını çizerek, milyonlarca şehit ve şehit adayı eşi, anası ve kızının türbanı türban gibi görsel inanç ve ibadet özgürlüklerinin olamayacağı düşüncesiyle insan saymayabilmekte, çağdışı yasakları himaye edebilmektedir. Acaba Başbakan’ın eşi, söz konusu sanatçı ve eşinin üzüntüleri insani boyut içeriyor da, binlerce vatan evladının zulümsel gözyaşı ve ağıtlarının insani hiçbir değeri yok mu? “Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.” Platon
Silahlı Kuvvetlerde subayların yaptığı hataların kişilerle sınırlı kalmadığından ve kişilerin yaptığı hataların kuruma mal edilmesinden sözde dert yanarak, Ekim ayından beri sürekli gündemde olmaktan ve gündemin tepesinde yer almaktan rahatsızlığını dile getiren Org. Başbuğ; acaba bunun tek sorumlusunun suçlulara kol-kanat geren davranışının olduğunu hiç sorguladı mı?
Algıyı oluşturan yargı mı, yoksa yargıyı engellemeye çalışan kendileri mi? Diğer bir anlatımla, Genelkurmay sözcülerinin her platformda söz kondurmayı sindiremediği suçlu mensuplarının yargı tanımaz cesaretlerinin arkasındaki gücün TSK olduğu imajı, otomatikman yanlışların kişisel boyutta kalmayıp kurumsallaşmasına yol açmaktadır. Eğer iddia ettikleri gibi hiyerarşi düzenindeki askeri savcıları bağımsız olsalardı, zaten bu bağışlanamaz hain planlar ne sivil yargıya ne de kamuoyuna akseder, olayların detayı bu kadar büyümeden ve dillenmeden gerekli müdahalede bulunurlardı.
Onun içindir ki özdeki gerçekler, öyle samimiyetsiz ve kabadayısal sözlerle gizlenemez. Verilecek zerrecik taviz, şantaj ve tehditlere boyun eğmek, gelecekteki dehşetin bir motivasyonu olacağını hiç kimse aklından çıkarmamalıdır…
Vicdanının sesini dinleyip adaletle muhakeme edebilen bir Genelkurmay Başkanı ayırıma geçit vermiyor, o emekliye ayrılıp yerine geçen ise, tecridin simgesi haline gelen türbanı, namazı ve imanı tekrar yasaklayıp bölücülük suçu işliyor. İşte Hilmi Özkök ile Yaşar Büyükanıt farkı…
Akıl ve duyguların kilitlendiği ve bir türlü çözülemeyen nokta ise; anayasadaki görevi açık bir şeffaflıkta belli olan Genelkurmay, nasıl oluyor da başka bir devletmiş veya işgal gücüymüş gibi dilediği tasarrufu kendinde görebiliyor ve ideolojisi temelinde yaptırımlara gidebiliyor? Bu durumda Genelkurmay anayasanın üstünde bağımsız bir güç mü, yoksa yetkilerini anayasadan almayan bir işgalci mi?
İşte Genelkurmay; nerede millet, nerede meclis, nerede hükümet ve nerede yargı!
Diktatörlük çığırtkanları o kadar insafsız bir manipülasyonla halkın kanına giriyorlar ki, örneğin Cübbeli Ahmet Hoca’yı CHP’ye peşkeş çeken Fatih Altaylı adlı pornografik gazeteci özenle seçilerek, bir devlet memurunun şantaj ve tehdidinin borazanlığını yapabilmektedir. Haçlı General Çetin Doğan’ın ifadesiyle; o, darbecilerin sadık bir köpeği mi? Şükürler olsun ki onurlu, cesur ve dürüst gazetecilerimiz var da, ihanetleri bir bir öğrenebiliyoruz. Yine şükürler olsun ki HSYK’da bakan ve müsteşarın söz hakkı var da, hainleri yargılayan şerefli ve adil savcı ve hâkimlerimize dokunulamıyor.
Cuntanın sadık köpeği Fatih Altaylı, Org. Başbuğ’un sözlerini bir tanrı buyruğuymuş gibi milletimize duyurarak korkutmaya çalışıyor ve güya Silahlı Kuvvetlerine sistematik düşmanlık besleyen gruplar olduğu gerekçesiyle ciddi kaygıları bulunduğunu ileri sürebiliyor. Suçluların masum, adalet arayanların suçlu olduğu bir ülkede bizleri nelerin beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. O, gazeteci kartvizitiyle darbecilerin sözcülüğünü yapan kışkırtıcı bir ajan ve halkın sevip itibar ettiği hocaları derebeyi odaklarına pazarlayan bir riyakardır.
Sözde siyasi parti kimliği taşıyan CHP ve MHP’nin Org. Başbuğ’un tartışılmaz şantaj ve tehdidine kulak verilmesi gerekliliğini vurgulayarak, feryadın herkesçe duyulmasına ihtar çekmeleri, onların kimler adına ve ne amaçla politika güttüklerini ortaya koymaktadır. Zaten CHP’nin siyasette var olma amacı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine meşruiyet kazandırmak, siyasi arenada sözcülüğünü yapmak ve zenginleşmek değil midir? Tek amaçları İslam’ı laikleştirerek tamamen etkisiz kılmak, Kürtleri yok etmek, adil bir düzenin kurulmasına set olmak ve modernlik adına Türkiye’yi putperestleştirip cinselleştirmektir.
Ya MHP? Allah-Bismillah çeken o ülkücüler, nasıl oluyor da darbeci cuntanın sağ fraksiyonu Devlet Bahçeli ve ekibini destekleyebiliyor? Artık CHP’leşen bir MHP’yi nasıl hazmedebiliyorlar? Canlarını feda etmelerine, yıllarca işkenceler altında hapis yatmalarına neden olan davalarını müdafaa etmelerinden dolayı darbecilerin ağır zulümlerine maruz kalmadılar mı? Peki, şimdi ne değişti? Yoksa Allah-Bismillah’ı bırakıp uluyan kurtlar mı dönüştüler?
“İnsanoğlu ne kadar akılsız ve ahmak” başlıklı yazımda Bahçeli yönetimindeki MHP gerçeklerinden bahsettiğimden uluyan kurtlardan o kadar küfürlü tepkiler aldım ki, nerede o eski imanlı ülkücüler sorgusu içinde kendilerini anmaktan duramadım. Ergenekon terör örgütünün kurucularından, Deniz Kuvvetlerindeki isyanın senaristi, yöneticisi, başkanı ve askerlerin rotasını çizen azılı haçlı ve terörist başı Doğu Perinçek’in işbirlikçisi Aziz Nesin’in Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’ı aşağılayıp ülkemizi kan gölüne çevirme girişimiyle ilgili duruşumdan dolayı şahsıma en çok destek veren ülkücülerin yanı sıra merhum Alpaslan Türkeş’in bizzat arayarak, “büyük bir faciayı engelledin, tebrik ederim” sözlerini unutmadım ve aradan 17 yıl gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen ilk defa açıklamakta hiçbir mahsur görmüyorum. Çünkü ülkücülerin manevi değerlerini biçen bir Bahçeli yönetiminin korkunç tehlikesine dikkat çekerek, samimi ülkücü kardeşlerimi uyarmayı ve daha fazla tahrip olmadan gerekli önlemleri almalarını yeğledim.
Artık öyle evrimleştiler ki, birkaç yıl önce haberleri izlerken, Devlet Bahçeli’nin sanırım Sakarya’da bir ilçeyi ziyaret ettiği sırada karşılama komitesinde bulunan bir MHP’li, kurt gibi ulumaya başlamış, bunun üzerine Bahçeli hiddetlenerek, derhal ocaktan atılma emrini vermişti. Bu ilkel ve hayvani ilhamın medyanın gözü önünde cereyan ettiğinden mi Bahçeli tepki göstermişti, bilemiyorum. Ancak manevi değerleri kuvvetli ülkücülerin ne hale dönüştükleri fevkalade düşündürücüydü.
Herkes kendi evini temizlerse sokaklar emin ve güler yüzlü erdemli insanlarla dolar…
Bu sebeple Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, önce emrindeki kurumun kurtlu armutlarını temizleyip TSK’yı daha fazla yıpratmasın, ondan sonra çekinceleri var ise serzenişleri haklı görülsün.
En tehlikeli insan, boş insandır. Çünkü şeytan, boş insana musallat olur. Özellikle Deniz Kuvvetlerindeki putperest subaylar görevlerini yerine getirecek bir ortam bulamadıklarından mı, halk ve hükümet aleyhine olabilecek tüm planların içinde yer alabilmektedirler? Nasıl oluyor da APO dostu ve millet düşmanı Doğu Perinçek adlı bir terörist; Deniz Kuvvetlerine sızarak Karargâh Evlerinin başkanı olabiliyor, millete hizmet için orduya katılan evlatlarımızı uyuşturucu ve sekse müptela edebiliyor, rütbe vaadiyle kandırıp ihanetsel emellerinin tetikçiliğine azmedebiliyor, kurduğu şantaj yapılanmasıyla boyun eğmeyenlerin zaaflarını ve eşlerini ortaya dökebiliyor? O teğmenlerin ebeveynleri; çocukları dine, vatana ve millete silah çeksin diye mi orduya gönderdiler?
Acaba Türkiye’nin tek söz sahibi Genelkurmay’a haksız bir suçlama, eleştiri ve yargıda bulunabilecek bir babayiğit mi var ki, iddia ettikleri haksız ve insafsız bir saldırı veya karalamanın gerçekçiliği olabilsin!
“Adaletin kuvvetli, kuvvetlinin de adil olması gerekir.” Pascal
Hâlbuki iç güvenlikten sorumlu polis teşkilatı, “çürük elma” diye yaftaladıkları Genel Müdürlerinden polisine kadar yasa dışı olaylara karışmış her mensubunu gözaltına alarak yargıya teslim etme erdemliğinde bulunup, içindeki kirlileri adalet ve millet aşkı adına kesinlikle sahiplenmemektedir. Aynı hukuksal saygıyı, adil duruşu ve millet sevgisini göstermekle yükümlü olan Org. Başbuğ, kendi “kurtlu armutlarını” haklayarak yargıya teslim etmek yerine, feryadı basarak hedef şaşırtmaktadır.
Org.Başbuğ’un örtülü suçladığı savcı ve hâkimler, TSK’yi yıpratmaya yönelik kanunsuz ne bir iddia hazırlamış ne de dava açarak bir kastın içinde bulunmuşlardır. Sadece bozguncu hainlerin kurdukları terör örgütleri ve hazırladıkları belgelerin doğruluğunu incelemişler, kanıtsal raporlarla son derece hassas ve ciddi bir araştırmaya koyulup, bütün baskılara rağmen adı geçenleri sorgulamak faziletinde bulunarak, belgelerde yazılı olanlarla karşılaştırmak suretiyle doğruluğuna karar kıldıktan sonra devletin ve halkın bütünlüğü, huzur ve güvenliği adına terörist suçluların hesap vermesinde kararlılık göstermişlerdir.
Hatırlayacağınız üzere ulumalara kulaklarını tıkayan, tehditlere pabuç bırakmayan hukuk ve adalet yanlısı yargı üyelerinden Van savcısı Ferhat Sarıkaya, Şemdinli olaylarından sorumlu tuttuğu eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve askerler hakkında dava açmış, akabinde despot bir karşılığa uğrayarak, söz konusu suçluların yargılanamayacağı ültimatomuyla önce disiplin cezasına çarptırılmış, sonra görevini kötüye kullanma gerekçesiyle savcılıktan el çektirilip yaşamı boyunca hiçbir kamu kuruluşunda görev yapmama gibi bir zorbalığa mahkûm edilmişti. İşte rejim; nerede hukuk…
Gerek CHP, gerek HSYK, gerek yüksek yargı, gerekse ataist baro ve sendikalar, Genelkurmay’dan icazet almadan adım atmazlar. Aynı dilde konuşur, aynı düşmanda birleşir, aynı hedefe tepki gösterir ve aynı duruşu sergileyerek, ideolojileri doğrultusunda kenetlenirler.
Yetkili üst kurumlarca imzası onaylanan isyancı Albay Dursun Çiçek’in hala ısrarla korunabilmesi ve masum addedilerek görevini sürdürebilmesi, hangi gerekçeyle savunulabilir?
Org. Başbuğ, “Biz bütün bu olayların, bize karşı yapılanların arka planını biliyoruz. Ama birileri gereğini yapar diye susuyoruz, devlet adamı olmanın gereği olarak susuyoruz. Devlete ve hukuka saygımız var ama bunun da bir sınırı var. Eğer bu sınır aşılırsa bildiklerimizi halkla paylaşmaya başlayacağız. Bizim de elimizde pek çok bilgi var. Bunları açıklamak zorunda kalacağız. Biz öyle lafla yapmayız başkaları gibi, somut verileri koyarak yaparız...” açıklamaları, açık bir şantaj ve gözdağıdır. Bugüne kadar belgelerin düzmece ve mensuplarının iftiraya uğradığına dair tek bir şikâyette bulunmuşlar mı, yoksa kanıtları yok edebilmek için panikle evrakların orijinallerini mi imhaya koyulmuşlardır?
Eğer bütün bu darbe hazırlıklarının komplosal bir arka planı var ve Genelkurmay’da susuyor ise; nasıl oluyor da devletin yargısı böylesi bir senaryoda başrol oynuyor? Birilerinin gereğini yapması için sustukları ifadesiyle hükümeti kastediyorsa, neden haftada birkaç kez görüştüğü Başbakan’a hiçbir şey söylemiyor da, medya aracılığıyla şantaja ve tehdide başvuruyor? Şayet bildiği şeyleri doğru varsayarsak, birilerinden mi korkup da sustuğunu ve neden bugüne kadar bekleyip bildiklerini yargı ve halkla paylaşmadığını açıklayabilir mi? Söylediklerini kanıtlayamaz ise; darbecilere arka çıkmaktan, delilleri karartmaktan, yargıyı töhmet altında bırakmaktan, rütbe ve makamını çıkar amaçlı kullanmaktan, hukuk dışı plan ve eylemleri cesaretlendirmekten yargılanmalı ve zaten kalması gereken o kotlukta daha fazla oturmamalıdır!
Hükümeti, yargıyı, şerefli gazetecileri, diktatörlük ve darbe karşıtı halkı TSK’ya karşı bir düşmanmış gibi empoze eden Org. Başbuğ, ya elinde somut ne varsa açıklayacak ya da lafla milletin ordusuyla milleti sindirmekten vazgeçecek…
Org. Başbuğ’un ihanet eden kötü amaçlı kanunsuz general ve subayların üzerine gidilmesini TSK ile özdeşleştirmesi o kadar yıkıcı ve aşındırıcı bir hezeyandır ki, derhal bu söyleminden vazgeçmeli ve TSK’yı gaddar ve hain darbecilerle birlikte anmamalıdır.
Milletimizin resmi veya sivil hiçbir bireyi TSK’ya saldırmaz, güç ve bütünlüğünü acze uğratacak herhangi bir düşünce ve eylemin içinde yer almaz. Ancak aşırı ataist ideolojinin şövalyeleri, irtica ve bölücülük adına milletimizin dini ve etnik kitlelerine öyle düşmanca tavır almışlardır ki sanki “kendi halkını düşman gören bir ordu” görüntüsüyle birlik ve beraberliğimizi doğramışlardır. Bu sebeple Org Başbuğ, TSK ve milletin düşmanını dışarıda değil, tıpkı polis teşkilatındaki gibi içeride arayıp empati yapmalı, hassasiyetle gerçeği aydınlatmaya çalışan yargıya, özgürlük savaşçısı gazetecilere ya da huzur ve güven içinde korkusuzca yaşamak isteyen halkı hedef almayıp, bulunduğu makamın sorumluluğuyla tehditkâr beyanatlardan kaçınmalıdır. Ayrıca suçlular o kadar aleni ki aramasına bile gerek bulunmamakta, yeter ki gölge yapıp yargıyı ve adaleti engellememeye özen göstermelidir. Tabii ki o çetenin ideolojik bir üyesi değilse!
Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, âdeta ülke cumhuriyetle yönetilmiyormuş gibi totaliter bir diktatör edasıyla TSK’nın değişmeyeceğini vurgulayarak, tıpkı “eski tas eski hamam” misali putperest ideolojiye sahip olmayanlara devlette ve sokakta göz açtırılmayacağını, gerekirse katliamsı darbelerin de mubah sayılabileceğini örtülü bir üslupla ifade edebilmektedir. Kuruluş felsefesi temelinin “Atatürk sevgisi ve ulus devlet” olduğunu, dolaysıyla Türk silahlı Kuvvetlerinin değişmeyeceğini ve değiştirilemeyeceğini üzerine basarak dikte eden Org. Başbuğ, dolaylı olarak milletin hiçbir düşünce, tercih ve iradesinin mevzubahis olmadığını, böylece seçimlerin, meclisin, hükümetin ve canını veren şehitlerin tutsak bir köleden farksız önlerine sunulandan öte hiçbir talep hakları bulunmadığını belirterek, açıkça meydan okumasını sürdürebilmektedir. Hiç kimse ama hiç kimsenin özgür bir anayasanın hayaline kapılmaması uyarısında bulunan Org. Başbuğ, atılacak en ufak bir adımda, her an hazır ve tetikte bekleyen Anıtkabir Tapınak Şövalyelerini karşılarında bulacaklarını itiraf edebilmektedir.
Org. Başbuğ, kükreyerek Türk Ordusunun Muz Cumhuriyetinin bir ordusu olmadığı haklı uyarısını yaparken; sindirmeye çalıştığı Türk milletinin de bir Muz milleti olmadığını hatırlamasını isterim. Bu sebeple orduyu milletten ayrı tutmaya çalışan bir anlayış, ülkemiz aleyhine en tehlikeli anlayıştır…
Neden hiç demokrasi sözcüğünü kullanmadığımı ve bayraktarlığını yaparak insanları kandırmadığımı; ya Allah’ın ve kaderin egemenliğine ya da monarşi veya diktoryaya karşı siyasi literatüre sokulan bir manipülasyon olduğunu düşündünüz mü? Sözde demokrasi anlayışıyla vekilleri, meclisi ve hükümeti seçersiniz ama hükümetin ve devletin başları, bırakın dilediğiniz özgürlükte lehinize kanun yapmalarını, eşlerini dahi çizilen sınırların içine sokamamakta, özel izinlerle kapıyı aralama acziyeti içinde kıvranabilmektedirler. Tıpkı hapishanedeki mahkûmlar gibi! Demokrasi, resmi ideolojilerin ve sistemin otoriter yapısını kamufle edebilmek amacıyla kullanılan bir aldatmacadır. Onun için darbecisi de yandaşı da gerçeklerden habersiz ahmaklarda demokrasiden dem vurur ama demokrasinin nasıl bir düzmece olduğunu araştırıp öğrenmeye kalkışmazlar…
Başbakanın eşi bile bir hastayı ziyaret maksadıyla türbanından dolayı emrindeki hastaneye gidemiyorsa, sokaktaki vatandaşın vay haline. İşte demokrasi, nerede hürriyet!
Dini inançlardan dolayı süre gelen yasakların ve bölücülüğün en radikal uygulayıcısı olan Genelkurmay, Başkanı Org. Başbuğ aracılığıyla Başbakan eşinin GATA’ya alınmamasıyla ilgili yaptığı açıklama; kimi politikacı ve köşe yazarı zavallılarca iyi okunamamış, özrü kabahatinden daha sarsıcı duygudaşlığı alkışa neden olmuştu. Bakın, Org. Başbuğ ne demişti. “Sayın Başbakan’ın eşinin GATA’yı ziyareti konusunda bir şeyler söylenmesi kanaatindeyim. Tabii bu olayda aslında ben baktığım zaman Sayın Başbakan’ın eşi var olayda. Çok sevdiğimiz saydığımız bir sanatkâr Nejat Uygur var. Ki o da bir asker çocuğuymuş. Bir de tabii ki Sayın Nejat Uygur’un eşi var. Şimdi üçü olayın odağında. Açıkça söyleyeyim, bu özel bir durum. Altını çizmemiz lazım. Bu nedenle de bu özel durumlarda olaylara insani boyuttan bakmak doğru olur diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu olay, tabii bu kapsamda özel de olduğu için gerçekten insani boyut içeriyor.”
Genelkurmay Başkanın ziyaretin yasaklanmasıyla ilgili elemsi gerekçeleri öylesine ürkütücüydü ki, insanlık dışı skandala Nejat Uygur, eşi ve Başbakan’ın eşi muhatap olduğundan özel bir durum ihtiva ettiğini, bundan dolayı insani boyut içerdiğinden savunulmasının mümkün olmadığını söyleyebilmektedir. Org. Başbuğ’un tamamen materyalist burjuvazi anlayışıyla sosyal statüsü ve gücü olmayan halkı dışlaması ve aşağılaması, yasaktan da daha derin bir sorunu açığa çıkarmıştır. Türkiye’de vahye inanmak ve iman etmenin nasıl bir sınıfa mahkûm edildiğini ortaya koyan bu anlayışla sevgi, barış ve eşit hakları tesis edebilmek mümkün müdür? İşte Atatürkçülük; nerede eşitlik!
Keşke bu olayın yaşanmamasını ifade eden Org. Başbuğ, nasıl bir mantık güdüyor ki olayı özelleştirebilmekte ve genelleştirilmemesinin altını çizerek, milyonlarca şehit ve şehit adayı eşi, anası ve kızının türbanı türban gibi görsel inanç ve ibadet özgürlüklerinin olamayacağı düşüncesiyle insan saymayabilmekte, çağdışı yasakları himaye edebilmektedir. Acaba Başbakan’ın eşi, söz konusu sanatçı ve eşinin üzüntüleri insani boyut içeriyor da, binlerce vatan evladının zulümsel gözyaşı ve ağıtlarının insani hiçbir değeri yok mu? “Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.” Platon
Silahlı Kuvvetlerde subayların yaptığı hataların kişilerle sınırlı kalmadığından ve kişilerin yaptığı hataların kuruma mal edilmesinden sözde dert yanarak, Ekim ayından beri sürekli gündemde olmaktan ve gündemin tepesinde yer almaktan rahatsızlığını dile getiren Org. Başbuğ; acaba bunun tek sorumlusunun suçlulara kol-kanat geren davranışının olduğunu hiç sorguladı mı?
Algıyı oluşturan yargı mı, yoksa yargıyı engellemeye çalışan kendileri mi? Diğer bir anlatımla, Genelkurmay sözcülerinin her platformda söz kondurmayı sindiremediği suçlu mensuplarının yargı tanımaz cesaretlerinin arkasındaki gücün TSK olduğu imajı, otomatikman yanlışların kişisel boyutta kalmayıp kurumsallaşmasına yol açmaktadır. Eğer iddia ettikleri gibi hiyerarşi düzenindeki askeri savcıları bağımsız olsalardı, zaten bu bağışlanamaz hain planlar ne sivil yargıya ne de kamuoyuna akseder, olayların detayı bu kadar büyümeden ve dillenmeden gerekli müdahalede bulunurlardı.
Onun içindir ki özdeki gerçekler, öyle samimiyetsiz ve kabadayısal sözlerle gizlenemez. Verilecek zerrecik taviz, şantaj ve tehditlere boyun eğmek, gelecekteki dehşetin bir motivasyonu olacağını hiç kimse aklından çıkarmamalıdır…
Vicdanının sesini dinleyip adaletle muhakeme edebilen bir Genelkurmay Başkanı ayırıma geçit vermiyor, o emekliye ayrılıp yerine geçen ise, tecridin simgesi haline gelen türbanı, namazı ve imanı tekrar yasaklayıp bölücülük suçu işliyor. İşte Hilmi Özkök ile Yaşar Büyükanıt farkı…
Akıl ve duyguların kilitlendiği ve bir türlü çözülemeyen nokta ise; anayasadaki görevi açık bir şeffaflıkta belli olan Genelkurmay, nasıl oluyor da başka bir devletmiş veya işgal gücüymüş gibi dilediği tasarrufu kendinde görebiliyor ve ideolojisi temelinde yaptırımlara gidebiliyor? Bu durumda Genelkurmay anayasanın üstünde bağımsız bir güç mü, yoksa yetkilerini anayasadan almayan bir işgalci mi?
İşte Genelkurmay; nerede millet, nerede meclis, nerede hükümet ve nerede yargı!
Diktatörlük çığırtkanları o kadar insafsız bir manipülasyonla halkın kanına giriyorlar ki, örneğin Cübbeli Ahmet Hoca’yı CHP’ye peşkeş çeken Fatih Altaylı adlı pornografik gazeteci özenle seçilerek, bir devlet memurunun şantaj ve tehdidinin borazanlığını yapabilmektedir. Haçlı General Çetin Doğan’ın ifadesiyle; o, darbecilerin sadık bir köpeği mi? Şükürler olsun ki onurlu, cesur ve dürüst gazetecilerimiz var da, ihanetleri bir bir öğrenebiliyoruz. Yine şükürler olsun ki HSYK’da bakan ve müsteşarın söz hakkı var da, hainleri yargılayan şerefli ve adil savcı ve hâkimlerimize dokunulamıyor.
Cuntanın sadık köpeği Fatih Altaylı, Org. Başbuğ’un sözlerini bir tanrı buyruğuymuş gibi milletimize duyurarak korkutmaya çalışıyor ve güya Silahlı Kuvvetlerine sistematik düşmanlık besleyen gruplar olduğu gerekçesiyle ciddi kaygıları bulunduğunu ileri sürebiliyor. Suçluların masum, adalet arayanların suçlu olduğu bir ülkede bizleri nelerin beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. O, gazeteci kartvizitiyle darbecilerin sözcülüğünü yapan kışkırtıcı bir ajan ve halkın sevip itibar ettiği hocaları derebeyi odaklarına pazarlayan bir riyakardır.
Sözde siyasi parti kimliği taşıyan CHP ve MHP’nin Org. Başbuğ’un tartışılmaz şantaj ve tehdidine kulak verilmesi gerekliliğini vurgulayarak, feryadın herkesçe duyulmasına ihtar çekmeleri, onların kimler adına ve ne amaçla politika güttüklerini ortaya koymaktadır. Zaten CHP’nin siyasette var olma amacı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine meşruiyet kazandırmak, siyasi arenada sözcülüğünü yapmak ve zenginleşmek değil midir? Tek amaçları İslam’ı laikleştirerek tamamen etkisiz kılmak, Kürtleri yok etmek, adil bir düzenin kurulmasına set olmak ve modernlik adına Türkiye’yi putperestleştirip cinselleştirmektir.
Ya MHP? Allah-Bismillah çeken o ülkücüler, nasıl oluyor da darbeci cuntanın sağ fraksiyonu Devlet Bahçeli ve ekibini destekleyebiliyor? Artık CHP’leşen bir MHP’yi nasıl hazmedebiliyorlar? Canlarını feda etmelerine, yıllarca işkenceler altında hapis yatmalarına neden olan davalarını müdafaa etmelerinden dolayı darbecilerin ağır zulümlerine maruz kalmadılar mı? Peki, şimdi ne değişti? Yoksa Allah-Bismillah’ı bırakıp uluyan kurtlar mı dönüştüler?
“İnsanoğlu ne kadar akılsız ve ahmak” başlıklı yazımda Bahçeli yönetimindeki MHP gerçeklerinden bahsettiğimden uluyan kurtlardan o kadar küfürlü tepkiler aldım ki, nerede o eski imanlı ülkücüler sorgusu içinde kendilerini anmaktan duramadım. Ergenekon terör örgütünün kurucularından, Deniz Kuvvetlerindeki isyanın senaristi, yöneticisi, başkanı ve askerlerin rotasını çizen azılı haçlı ve terörist başı Doğu Perinçek’in işbirlikçisi Aziz Nesin’in Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’ı aşağılayıp ülkemizi kan gölüne çevirme girişimiyle ilgili duruşumdan dolayı şahsıma en çok destek veren ülkücülerin yanı sıra merhum Alpaslan Türkeş’in bizzat arayarak, “büyük bir faciayı engelledin, tebrik ederim” sözlerini unutmadım ve aradan 17 yıl gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen ilk defa açıklamakta hiçbir mahsur görmüyorum. Çünkü ülkücülerin manevi değerlerini biçen bir Bahçeli yönetiminin korkunç tehlikesine dikkat çekerek, samimi ülkücü kardeşlerimi uyarmayı ve daha fazla tahrip olmadan gerekli önlemleri almalarını yeğledim.
Artık öyle evrimleştiler ki, birkaç yıl önce haberleri izlerken, Devlet Bahçeli’nin sanırım Sakarya’da bir ilçeyi ziyaret ettiği sırada karşılama komitesinde bulunan bir MHP’li, kurt gibi ulumaya başlamış, bunun üzerine Bahçeli hiddetlenerek, derhal ocaktan atılma emrini vermişti. Bu ilkel ve hayvani ilhamın medyanın gözü önünde cereyan ettiğinden mi Bahçeli tepki göstermişti, bilemiyorum. Ancak manevi değerleri kuvvetli ülkücülerin ne hale dönüştükleri fevkalade düşündürücüydü.
Herkes kendi evini temizlerse sokaklar emin ve güler yüzlü erdemli insanlarla dolar…
Bu sebeple Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, önce emrindeki kurumun kurtlu armutlarını temizleyip TSK’yı daha fazla yıpratmasın, ondan sonra çekinceleri var ise serzenişleri haklı görülsün.
En tehlikeli insan, boş insandır. Çünkü şeytan, boş insana musallat olur. Özellikle Deniz Kuvvetlerindeki putperest subaylar görevlerini yerine getirecek bir ortam bulamadıklarından mı, halk ve hükümet aleyhine olabilecek tüm planların içinde yer alabilmektedirler? Nasıl oluyor da APO dostu ve millet düşmanı Doğu Perinçek adlı bir terörist; Deniz Kuvvetlerine sızarak Karargâh Evlerinin başkanı olabiliyor, millete hizmet için orduya katılan evlatlarımızı uyuşturucu ve sekse müptela edebiliyor, rütbe vaadiyle kandırıp ihanetsel emellerinin tetikçiliğine azmedebiliyor, kurduğu şantaj yapılanmasıyla boyun eğmeyenlerin zaaflarını ve eşlerini ortaya dökebiliyor? O teğmenlerin ebeveynleri; çocukları dine, vatana ve millete silah çeksin diye mi orduya gönderdiler?
Acaba Türkiye’nin tek söz sahibi Genelkurmay’a haksız bir suçlama, eleştiri ve yargıda bulunabilecek bir babayiğit mi var ki, iddia ettikleri haksız ve insafsız bir saldırı veya karalamanın gerçekçiliği olabilsin!
“Adaletin kuvvetli, kuvvetlinin de adil olması gerekir.” Pascal
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)