İnsani ve hukuki değerleri ihlal eden sanıkların işledikleri suçlardan pişman olup af dilemesiyle ilgili uzlaşma müessesesi; başta ABD ve Almanya’da işletilmekte, böylece tövbe eden suçluların tekrar suç işlemeyecekleri vicdani kanaatiyle suçuna göre az bir cezaya çarptırılmaları, hata ve yanlış yapan insanları yeniden topluma kazandırabilmelerine önemli bir imkân sağlamaktadır. İslam’ın kuvvetle altını çizdiği ikrar ve pişmanlık duygusu ruhsal ya da bilimsel adıyla psikolojik normları dikkate almakta, ABD’de görülen davaların % 90’nını teşkil ederek karşılıklı uzlaşmayla sonuçlandığı ve yadsınmayacak sonuçlar alındığı kayıtlarda mevcuttur. En tehlikeli ve en acımasız insan; suçunu itiraf etmeyip gücü veya bilgeliğiyle inkâra kalkışan, suçunu kamufle edecek istismarlara sığınarak, sömürü yahut tehditle kendini aklamaya çalışandır.
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un ihanetsel ve katliamsal “Balyoz Planı” ile ilgili açıklamasında; kurumunda görevli barbar subayları yereceğine toz kondurmamacasına savunarak insanlığı, hukuku ve adaleti doğramış, dolaylıda olsa suçu meşru gösteren ve devamını teşvik eden her türlü desteği sağlamaktan kaçınmamıştır. Zaten sorunda budur, yoksa yapılmış ya da planlanmış hata ve yanlışlar değildir…
Başbuğ, milletin kalbi TSK’ni istismar ederek; “Demokratik yönetimlerde en önemli olan husus, iktidarların seçimlerle demokratik yöntemlerle el değiştirmesidir. Ve bu düşünceye herkesin de yürekten inanması gerektiğini değerlendiriyoruz. Ben Silahlı Kuvvetleri olarak bundan rahatsızlık duyuyorum, Türk milletinin de rahatsızlık duyduğu kanaatindeyim. O zaman kim bundan menfaat sağlıyor?" ifadeleri, açıkça anlaşılacağı üzere caniliği örtbas edip hedefi şaşırtmaktan öte hiçbir gaye taşımamaktadır. Ayrıca dogmatik olarak irticalandırdıkları vahiy ve etnisite düşmanlıkları öyle had safhada ki, putperest ideolojilerinin dışında hiçbir inanç, düşünce ve ırka yaşam hakkı tanımak istemedikleri sabıkalarına yer gök şahittir.
Menfaat sağlanıyor manipülasyonuyla dikkatleri ataistlerin düşman saydığı hükümet, AKP ve irtica adına Müslüman gruplara yöneltmeye çalışması, insafsızca sömürdükleri TSK ile haklı çıkabilme ve katliamsı isyanları görmemezlikten gelme duygu ve düşüncesiyle hareket etmekte, kendilerinin bir sabır sınırı olduğu tehdidiyle duyarlı ve haksızlıklara tahammülsüz halkımızı sindirmeye kalkışarak, asla iflah olmaz ve yola gelmez amansız düşmanlıklarına devam edeceklerini vurgulamaktadır. Şüphesiz milletin sabır sınırını da sorgulamaları ve içinde yanacakları ateşi körüklemekten kaçınmalarını da düşünmeliler.
Elbette yiğit TSK başka ordularla mukayese edilemez, cesareti ve ahlakı sorgulanamaz. Acaba Başbuğ, milletimizin herhangi bir ferdinin böyle bir kuşku içinde olmasından şüphe mi duyuyor ki, yapmayı düşündükleri canilikle hiçbir ilgisi olmayan bir istismara girişiyor? O tehdidi ve yiğitliği; neden İsrail, “Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur” aşağılamasında gösteremediğini açıklayabilir mi? Sürekli kendi hükümeti ve milletine dikleneceğine, neden saldırgan yabancılara karşı cesaretlenemiyorlar?
Başbuğ’un ısrar ve öfkeyle kirlikleri kamuoyuna ve yargıya intikal ettirerek milleti faciadan kurtaran yetkililerini hedef alarak, tıpkı mafya ve yasa dışı örgütler misali bilgi sızdıranların, yani ihbarcıların cezalandırılması ve ordudan atılması üzerinde durması, Genelkurmay Başkanlığının; halkın, cumhurbaşkanlığının, hükümetin ve meclisin emrinde legal bir kurum olup olmadığının tartışılmasına yol açmaktadır. Madem her çalışma hukuk kuralları içinde sürüyorsa; neden gizli örgütlerin gösterdiği tepkiyi ortaya koyarak, deşifre olan isyancı subaylarıyla değil de halkı uyaran kahraman üyelerini cezalandırmaktan övünç duyuyor? Kahraman ihbarcılara karşı işlettikleri yargıyı; neden isyancı barbarlara karşı çalıştırıp, aksine koruma altına almışlar?
Millete karşı katliamı ve yasal hükümeti devirme girişimlerini ihbar eden subayların hain sayıldığı bir kurumunun dost veya legal olabilmesi mümkün mü?
Başbuğ’un hain ajanları yakalamış bir komutan edasıyla gururla açıkladığı kahramanlarla ilgili yaptırımlar, tüyler ürperticidir. ”Bugüne kadar TSK içinde çeşitli şekillerde bilgi sızdırmasıyla ilgili, sağa sola, basına, medyaya, nereye derseniz deyin, kişilere bilgi sızdırması kapsamında açılan soruşturma adedi 61'dir. 61 adet bilgi sızdırması iddiasıyla şu anda açılan soruşturmamız vardır. Bunlardan 9 tanesi kovuşturma safhasına, yani yargı safhasına dönüşmüştür. Yani 9 konu mahkeme tarafından devam ediyor. Bir tanesi sonuçlandırıldı ve bu mahkemenin sonuçlandırdığı karara göre, bir kişi, bir subay evet onu da söylüyorum size, 3 yıl hapis aldı ve o Silahlı Kuvvetlerden ilişiği kesildi. Ve şuanda 10 kişi de bu kapsamda çeşitli rütbelerde tutukludur. Silahlı Kuvvetleri olarak benim öncelikle üzerinde durmam gereken konu, bizim bu bilgi sızdırması konusunda imkânlarımızı, tedbirlerimizi, yapılanmalarımızı arttırırken, bu konularda hata yapanları, çeşitli şekillerde olabilir hata yapanlar, bunları mutlaka bulup yargıya götürüp sonuçlandırmamız lazım." Ya kanlı eller ve zalim yürekliler hakkında açılan soruşturmalar, hapisler, ordudan atılmalarla ilgili hiçbir açıklaması yok mu? Neden deşifre olan üst rütbeli teröristleri de yargıya götürmüyor? Diyeceksiniz ki Ergenekon ve Kafes planlarıyla ilgili ne yaptı ki şimdi yapsın?
Eğer söz konusu katliam ve istila planları düzmece ise; neden bilgi sızdırdığı gerekçesiyle 61 subay hakkında soruşturma, hapis ve ordudan atılma cezası verildi? Bu korku ve panik niye?
Dün akşam bir televizyon kanalında “Balyoz katliamı”’nın senarist komutanı Org. Çetin Doğan’ın sözde günah çıkaran paradoksal şizofren davranışları, bunlar mı İstanbul’a çökecek ve haçlılara kök söktüren şerefli milletimizi tepeleyeceklerdi sorusunu aklımdan geçirerek, ürkek pireleri nasıl da ejderhaya dönüştürebildiğimizden utanç duydum. Diğer taraftan konuştuklarında mangalda kül bırakmayan, böbürlenerek ahkâm kesen o anlı-şanlı rütbelilerin ve akademisyenlerin hapis yatmamak için doktorlara yakararak sahte raporlarla nasıl hastanelere sığındıklarını da unutmamak lazım.
Ayrıca ikrar ve inkâr arasında gidip gelerek akıl almaz tezat içeren hal ve tavırları halkımızın dikkatinden kaçmamakta, ne kadar çabalasalar ve TSK’yı sömürseler de kalplerinde sakladıkları kini ve içten içe nefret ettikleri Müslüman milleti, fırsat ve güç bulduklarında tepeleyeceklerine şüphe yoktur.
Başbuğ, Silahlı Kuvvetler olarak öncelikle üzerinde durması gerektiği konunun ihanetleri sızdıran subaylar olduğunu vurgulaması, bundan böyle ordudan temizlenen vatanperverlerin akabinde tamamen yer altına çekilecek olan müdahalelerin daha çetin ve şiddetli süreceğine bir işarettir. Ancak meclis kararının üstündeki Anayasa Mahkemesinin de hiçbir kayırıma olanak sağlamayacak sivil yargıda yargılanmalarına set çektiği bir kuruma kim dokunabilir sorusuna tek yanıt; haksızlıklara hiçbir dönemde boyun eğmemiş olan kahraman TSK’dir.
Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı devirme adına milleti kan denizine dönüştürenlerle ilgili eleştirileri Silahlı Kuvvetlere karşı yürütülen bir faaliyet olarak nitelendiren Başbuğ, devlete de düşen görevler olduğunu beyan edip, düşünce ve tekliflerini Cumhurbaşkanına ve Başbakana ilettiğini ifade ederek, gerekli tedbirlerin alınma zorunluluğunu dile getirdi. Acaba Cumhurbaşkanı ve Başbakan yasasal ve kuvvetsel bir dokunulmazlığa sahip Genelkurmay’a ve azgın darbecilere müdahale edemeyeceğine göre; barbarca yapmayı düşündükleri başkaldırılara sessiz kalmayan halkı susturmada mı etkin olacaklar?
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, milletimizin ve cesur zaferlerimizin kaynağı olan Allah’a iman ve şehitlik şerbetiyle ilgili damardan girerek; “‘Allah, Allah’ diye askerine hücum ettiren bir ordu nasıl Allah’ın evi camiye bomba attırmayı düşünür” sorusu, işte ısrarla vurguladığım Genelkurmay’ın Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri ile Müslüman TSK’nin farkını ortaya koymaktadır. Evet, onlar ‘Atatürk Atatürk’, TSK’de ‘ALLAH ALLAH’ diye bağırlarını açarlar. Bu sebepten dolayı zalim senaryolarını eyleme dönüştürememişler, Atatürk adına katletme, zulmetme ve esir etmeyi düşündükleri onurlu milletimizin şerefli kanlarını dökememişlerdir. Sürekli hain planlar yapmışlar ama Müslüman TSK’dan korkularından mastürbasyonla yetinmişlerdir.
Org. Başbuğ, vicdansız lanetliler diye suçladığı muhatabı haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olmayı reddeden millet mi, yoksa emri altındaki şövalyeler mi?
Çıkıp erdemce özür dilesinler ve bir daha halka, seçtiği hükümete ve meclisine karşı emanet verilen gücü kullanmayacaklarına tövbe etsinler ki, vicdanlı ve bağışlamayı inancının gereği bilen merhametli milletimiz de, kendilerini affetsin, dolayısıyla sağlanacak uzlaşmayla ne TSK’i tahrip olsun, ne de yerle bir edinilen güven sorunun derinleşmesin. Tanrı olmayıp, yaratık birer insan olmalarından hata ve yanlış yapabileceklerini ikrar etsinler ki, onlara karşı oluşan güvensizlik ve tedirginlik ortadan kaybolsun. Acaba benlik ve gururlarını yenebilecekler mi?
“Dostluğu öldüren en tehlikeli silah itimatsızlıktır.” Hz. Ali
Türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Ocak 2010 Cuma
24 Eylül 2009 Perşembe
Mustafa Kemal’in kabrini bulun…
Laik ve Kemalist devletin Mustafa Kemal sevgisi ve sadakati yalanlar üzerine kurulmuş, Müslüman Türk milletini birbirinden kopararak, kırarak ve dökerek ateistliğe ve putperestliğe götüren Atatürk adındaki meçhul bir İngiliz vekilin tanrısal varlığı, ne acıdır ki hala sürdürülüp, milletçe tapınılması sağlanabilmektedir.
Kuvvetle muhtemeldir ki devletin Kemalist şövalyelerince de bilinen hainsel gerçek, İslam karşıtı oturmuş düzenin sarsılmaması gayesiyle milletimizden saklanan ürkütücü bir sır olmaya devam etmekte, hiçbir şeyin gizli kalmadığı muammanın ya bu dünyada ya da öbür dünyada mutlaka ortaya çıkacağı kaçınılmazdır. Her ne kadar laikler ve Kemalistler inanmasa da…
İngilizlerce ustalıkla saptırılan ve büyük bir şeytanlıkla hedef şaşırtan örtünün kaldırmasında çekimser davranan politikacılar, tarihçiler ve araştırmacıların ihanetsel korkuları; Mustafa Kemal’in gerçekte iddia edildiği gibi laik ve batılı normları kabul etmeyen Kur’an’a bağlı bir şeriatçı imanın ortaya çıkacak olmasıdır.
Osmanlıyı yıkıp tamamen yok etme ve haçlı Hıristiyanların barbarlıklarına yaşam hakkı tanımayan İslam’ın yenilmez Türklerin halifeliğinden kurtarabilme üzerinde akıl almaz dolaplar ve tuzakları gerçekleştiren İngilizler; tamamen yanıltıcı belgelerindeki Almanya ve İtalya’nın organizasyonuyla güya Mustafa Kemal’in dublörü Atatürk’e 19 kez suikast girişiminde bulunulduğunu ve Atatürk’ün yerine İsmet İnönü’yü cumhurbaşkanı yapabilme amacıyla komplo planladıkları iddiaları noksansız bir ütopya olup, şehit ettikleri Mustafa Kemal gerçeğini saklayabilmek maksadıyla dikkatleri başka mecralara çekerek, Atatürk’ün foyasını maskeleyebilmek amacından başka bir şey değildir.
Unutulmamalıdır ki İsmet İnönü, Mustafa Kemal’in öldürülmesi dâhil her türlü gelişmenin içinde yer almış, Alman-İtalya işbirliğiyle cumhurbaşkanlığına getirilmesi gibi bir uzlaşmanın içinde yer alabilmesinin imkânsızlığı da açıktır. Zaten İnönü’de malum yabancı şahıs Atatürk’te, İngilizlerin emeli olan Osmanlıyı ve Müslüman Türkleri parçalayıp, yok edebilme misyonunu sürdürmekteydiler. Ancak senaryolaştırıp kurguladıkları yıkıcı ve kahredici zalim planlarının herhangi bir sekteye uğramaması için, provokasyonlarına Almanya ve İtalya’yı da dahil ederek, İnönü üzerinden sözde daha kontrol edilebilir bir hükümetin başa gelmesini istiyorlarmış. Sonuçta her halükarda CHP iktidarda değil mi ve diledikleri laikleşme ve batılılaşma ile ilgili devrimler gerçekleştirilmiyor muydu?
Mustafa Kemal’i kahpece şehit eden İngilizlere hesap sorup, milletimiz için hayati bir sorumluluk olan Mustafa Kemal’in öcünü almak ve kabrini sormak yerine; İngiliz İstihbarat Servisinin hazırladığı apaçık düzmece belge ve raporlara itibar edilebilmesi, İngilizler kadar Türk yetkililerinin de ne kadar tehlikeli olduklarını kanıtlamaktadır.
İngiliz arşiv vesikaları; güya 4 Kasım 1937 tarihli bir rapor ve memoranduma göre Atatürk, on yılı aşkın bir süre içerisinde daha ziyade Almanlar tarafından düzenlenen ve idare edilen ama İtalya’daki Mussolini idaresinin de desteğini gören 19 suikast teşebbüsüne maruz kalmışmış. Belgede bu suikastlar dizisinin sonuncusunun ise 1938 yılı Şubatında düzenleneceği ileri sürülmektedir. İngiliz arşivindeki mezkûr uyduruk rapora göre; suikastların hedefi Atatürk’ü öldürmek ve eski Osmanlı hanedanının yeniden işbaşına getirmemişmiş.
Alman-İtalya müttefikliği ne vahim bir çelişki ki, bir taraftan İsmet İnönü’yü Atatürk yerine Cumhurbaşkanlığına getirmek istiyor, diğer taraftan Mussolini sürgündeki Sultan Vahdettin ile güya ilişkiye geçerek, yeniden Osmanlı hanedanını iş başına getirmek istiyorlarmış. Batının asıl gayesi Osmanlıyı silmek olduğuna göre; neden tekrar hanedanlığı işbaşına getirmek istesinler? Bu nasıl nemelem bir çıkar ki; Atatürk’ü öldürüp yerine geçirmek istedikleri hem batı dostu ve Osmanlı düşmanı İnönü, hem de Osmanlıyı yeniden diriltecek olan Vahdettin? İnönü ile hanedanlığı nasıl bir arada değerlendirerek bir menfaat sağlayabileceklerini düşünüyorlarmış? Nasıl oluyor da birbirine tamamen zıt ve batı aleyhine farklı planlar yapabiliyorlarmış?
İngiliz belgelerinin nasıl apaçık çelişkiler içerdiği ortada olup, tamamı yalandan ve gerçekleri saptırmadan ibarettir.
İngilizlerin ne geçmişte, ne bugün, ne de gelecekte Türklerle dost olmadığı ve merhamet etmeyerek hunharca katlettikleri, entrikalarıyla topraklarımızı elimizden aldıkları, müttefik kardeşlerimizle aramızı açarak kıydırdıkları ve böldükleri, esir aldıkları askerlerimizin gözlerini oyarak, diri diri gömdüklerini unuttunuz mu?...
İngilizlerin en ücra organlarına, hatta ölülerine, yetmedi cesetlerini yiyip tüketen böceklere kadar kin ve nefret besledikleri Türk düşmanlıkları asla unutulmamalı, İngiliz resmi politikasından Türkler lehine ne bir fayda, ne de bir yarar ve merhamet beklenmemelidir.
Politik çıkar ilişkilerinden dolayı İngilizlerin siyasetlerinde ve kalplerinde sakladığı nefreti, eski İngiliz Liberal Parti lideri, başbakan ve önemli bir reformcu olan William Ewart Gladstone, başka bir delile mahal bırakmayacak şu sözleriyle dile getirmiştir. “Türkler dünyadan tasfiye edilmelidir. İnsanlığın dev bir insanlık dışı numunesidir. İnsanlığın, insan olmayan örnekleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz.”
İşte İngilizler, nerede İngilizlerden medet uman ve aldıkları övgüyle kasılan Türk politikacılar, iş adamlar, sanatçılar ve bilim adamları…
Böylesi fevkalade açık bir düşüncenin Türkler ve Türkiye lehine taraftar ve müttefik olabilmesi, övgülerinde samimi davranabilmesi, resmi politikalar üretebilmesi mümkün müdür?
Bakın; İngilizlerin diğer bir başbakanı Winston Churchill ise, Atatürk’ün ölümü ardından şu övgüde bulunmuştu: "Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Ulusu'nu yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın O'nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye'nin Ata'sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir.”
Peki, Mustafa Kemal nerede?
Açıkça anlaşılacağı üzere; hayatı Müslüman milleti adına mücadeleyle geçirmiş Mustafa Kemal’in adı hiç zikredilmiyor, katledilip meçhul bir yere gömdükleri kahramanımızı değil, kendilerinden olan Atatürk’e övgüler yağdırarak, sözde Türk milletine taziyede bulunuyorlar.
Artık bu oyun bitmeli…
Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, TBMM’ni, hükümeti ve Genelkurmay’ı onursal ve vefasal bir göreve davet ediyor, politik ve askeri çıkarları bir tarafa bırakarak, İngilizlerden, şehit ettikleri Mustafa Kemal’in kabrini göstermeleri için, ivedilikle girişimlerde bulunmaları ve yıllarca aldattıkları Türk milletinden af dilemelerini talep ediyorum…
“Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm
Kuvvetle muhtemeldir ki devletin Kemalist şövalyelerince de bilinen hainsel gerçek, İslam karşıtı oturmuş düzenin sarsılmaması gayesiyle milletimizden saklanan ürkütücü bir sır olmaya devam etmekte, hiçbir şeyin gizli kalmadığı muammanın ya bu dünyada ya da öbür dünyada mutlaka ortaya çıkacağı kaçınılmazdır. Her ne kadar laikler ve Kemalistler inanmasa da…
İngilizlerce ustalıkla saptırılan ve büyük bir şeytanlıkla hedef şaşırtan örtünün kaldırmasında çekimser davranan politikacılar, tarihçiler ve araştırmacıların ihanetsel korkuları; Mustafa Kemal’in gerçekte iddia edildiği gibi laik ve batılı normları kabul etmeyen Kur’an’a bağlı bir şeriatçı imanın ortaya çıkacak olmasıdır.
Osmanlıyı yıkıp tamamen yok etme ve haçlı Hıristiyanların barbarlıklarına yaşam hakkı tanımayan İslam’ın yenilmez Türklerin halifeliğinden kurtarabilme üzerinde akıl almaz dolaplar ve tuzakları gerçekleştiren İngilizler; tamamen yanıltıcı belgelerindeki Almanya ve İtalya’nın organizasyonuyla güya Mustafa Kemal’in dublörü Atatürk’e 19 kez suikast girişiminde bulunulduğunu ve Atatürk’ün yerine İsmet İnönü’yü cumhurbaşkanı yapabilme amacıyla komplo planladıkları iddiaları noksansız bir ütopya olup, şehit ettikleri Mustafa Kemal gerçeğini saklayabilmek maksadıyla dikkatleri başka mecralara çekerek, Atatürk’ün foyasını maskeleyebilmek amacından başka bir şey değildir.
Unutulmamalıdır ki İsmet İnönü, Mustafa Kemal’in öldürülmesi dâhil her türlü gelişmenin içinde yer almış, Alman-İtalya işbirliğiyle cumhurbaşkanlığına getirilmesi gibi bir uzlaşmanın içinde yer alabilmesinin imkânsızlığı da açıktır. Zaten İnönü’de malum yabancı şahıs Atatürk’te, İngilizlerin emeli olan Osmanlıyı ve Müslüman Türkleri parçalayıp, yok edebilme misyonunu sürdürmekteydiler. Ancak senaryolaştırıp kurguladıkları yıkıcı ve kahredici zalim planlarının herhangi bir sekteye uğramaması için, provokasyonlarına Almanya ve İtalya’yı da dahil ederek, İnönü üzerinden sözde daha kontrol edilebilir bir hükümetin başa gelmesini istiyorlarmış. Sonuçta her halükarda CHP iktidarda değil mi ve diledikleri laikleşme ve batılılaşma ile ilgili devrimler gerçekleştirilmiyor muydu?
Mustafa Kemal’i kahpece şehit eden İngilizlere hesap sorup, milletimiz için hayati bir sorumluluk olan Mustafa Kemal’in öcünü almak ve kabrini sormak yerine; İngiliz İstihbarat Servisinin hazırladığı apaçık düzmece belge ve raporlara itibar edilebilmesi, İngilizler kadar Türk yetkililerinin de ne kadar tehlikeli olduklarını kanıtlamaktadır.
İngiliz arşiv vesikaları; güya 4 Kasım 1937 tarihli bir rapor ve memoranduma göre Atatürk, on yılı aşkın bir süre içerisinde daha ziyade Almanlar tarafından düzenlenen ve idare edilen ama İtalya’daki Mussolini idaresinin de desteğini gören 19 suikast teşebbüsüne maruz kalmışmış. Belgede bu suikastlar dizisinin sonuncusunun ise 1938 yılı Şubatında düzenleneceği ileri sürülmektedir. İngiliz arşivindeki mezkûr uyduruk rapora göre; suikastların hedefi Atatürk’ü öldürmek ve eski Osmanlı hanedanının yeniden işbaşına getirmemişmiş.
Alman-İtalya müttefikliği ne vahim bir çelişki ki, bir taraftan İsmet İnönü’yü Atatürk yerine Cumhurbaşkanlığına getirmek istiyor, diğer taraftan Mussolini sürgündeki Sultan Vahdettin ile güya ilişkiye geçerek, yeniden Osmanlı hanedanını iş başına getirmek istiyorlarmış. Batının asıl gayesi Osmanlıyı silmek olduğuna göre; neden tekrar hanedanlığı işbaşına getirmek istesinler? Bu nasıl nemelem bir çıkar ki; Atatürk’ü öldürüp yerine geçirmek istedikleri hem batı dostu ve Osmanlı düşmanı İnönü, hem de Osmanlıyı yeniden diriltecek olan Vahdettin? İnönü ile hanedanlığı nasıl bir arada değerlendirerek bir menfaat sağlayabileceklerini düşünüyorlarmış? Nasıl oluyor da birbirine tamamen zıt ve batı aleyhine farklı planlar yapabiliyorlarmış?
İngiliz belgelerinin nasıl apaçık çelişkiler içerdiği ortada olup, tamamı yalandan ve gerçekleri saptırmadan ibarettir.
İngilizlerin ne geçmişte, ne bugün, ne de gelecekte Türklerle dost olmadığı ve merhamet etmeyerek hunharca katlettikleri, entrikalarıyla topraklarımızı elimizden aldıkları, müttefik kardeşlerimizle aramızı açarak kıydırdıkları ve böldükleri, esir aldıkları askerlerimizin gözlerini oyarak, diri diri gömdüklerini unuttunuz mu?...
İngilizlerin en ücra organlarına, hatta ölülerine, yetmedi cesetlerini yiyip tüketen böceklere kadar kin ve nefret besledikleri Türk düşmanlıkları asla unutulmamalı, İngiliz resmi politikasından Türkler lehine ne bir fayda, ne de bir yarar ve merhamet beklenmemelidir.
Politik çıkar ilişkilerinden dolayı İngilizlerin siyasetlerinde ve kalplerinde sakladığı nefreti, eski İngiliz Liberal Parti lideri, başbakan ve önemli bir reformcu olan William Ewart Gladstone, başka bir delile mahal bırakmayacak şu sözleriyle dile getirmiştir. “Türkler dünyadan tasfiye edilmelidir. İnsanlığın dev bir insanlık dışı numunesidir. İnsanlığın, insan olmayan örnekleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz.”
İşte İngilizler, nerede İngilizlerden medet uman ve aldıkları övgüyle kasılan Türk politikacılar, iş adamlar, sanatçılar ve bilim adamları…
Böylesi fevkalade açık bir düşüncenin Türkler ve Türkiye lehine taraftar ve müttefik olabilmesi, övgülerinde samimi davranabilmesi, resmi politikalar üretebilmesi mümkün müdür?
Bakın; İngilizlerin diğer bir başbakanı Winston Churchill ise, Atatürk’ün ölümü ardından şu övgüde bulunmuştu: "Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Ulusu'nu yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın O'nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye'nin Ata'sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir.”
Peki, Mustafa Kemal nerede?
Açıkça anlaşılacağı üzere; hayatı Müslüman milleti adına mücadeleyle geçirmiş Mustafa Kemal’in adı hiç zikredilmiyor, katledilip meçhul bir yere gömdükleri kahramanımızı değil, kendilerinden olan Atatürk’e övgüler yağdırarak, sözde Türk milletine taziyede bulunuyorlar.
Artık bu oyun bitmeli…
Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, TBMM’ni, hükümeti ve Genelkurmay’ı onursal ve vefasal bir göreve davet ediyor, politik ve askeri çıkarları bir tarafa bırakarak, İngilizlerden, şehit ettikleri Mustafa Kemal’in kabrini göstermeleri için, ivedilikle girişimlerde bulunmaları ve yıllarca aldattıkları Türk milletinden af dilemelerini talep ediyorum…
“Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm
5 Ocak 2009 Pazartesi
Artık her yahudi, bir hedeftir…
Dünyadaki barış, huzur ve güveni silip süpürerek ve hayatı yaşanmaz kılarak gözyaşı ve kana bulayan katil İsrail’i durduramayan BM, amacını yitirip acziyet içinde kıvranmanın ve çaresizliğinin bedelini masum insanlara ödetmekte, dolaysıyla tüm dünyaya meydan okuyan canavar yahudilere hak ettikleri cezanın sokaktaki insanlar tarafından verilerek, sindirilmelerinin kaçınılmaz tek çıkış yolunun bireysel yaptırımlar olması gerekliliği tartışılmaz bir gerçeğe dönüşmüştür. .
Hükümetleri gerek tehdit, gerek işgal, gerekse ekonomik şantajlarla yıldıran İsrail’in hak ve adalet tanımaz terörist varlığı, hunharca kıyılan insanlara ve inançlara meşru müdafaa hakkı doğurmuş, devletlerin yapması gerekeni halklar üstlenmek mecburiyetinde kalarak, yahudilerin avlanarak püskürtülmelerinin yolu açılmıştır. Bugüne kadar acımasız bir avcı olan yahudiler, bundan böyle hedefteki avlar olmaktan kurtulamayacaklardır.
Artık, suçu ve adaletsizliği meşru hale getiren iktidarlar, kendilerini dünyanın efendisi sanan canavar yahudilere arka çıkıp desteklemek suretiyle fevkalade cehennemsi bir tehlikenin ve kaosun doğmasına sebep olmuşlar, tıpkı yahudilerin çocuk-kadın-yaşlı demeden alçakça katletmeleri gibi, her yahudinin de aynı şekilde karşılık bulmalarına, dolaylıda olsa yeşil ışık yakmışlardır. Siyonist hükümranlı ABD ve AB yönetimlerinin gaddar Müslüman düşmanlıkları, hiçbir insan ve Müslüman tarafından unutulmayacak ve asla affedilmeyecektir.
Yahudilerin, neden bu kadar vahşi, acımasız, sapık, kin ve nefret dolu yaratıklar olabildikleri sorusu; kutsal kitapları ve aynı zamanda bir hukuk sistemleri olan Talmud’da cevap bulmaktadır. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan çok insana benzemektedir.”
Kendi ırk ve putperest dinleri dışında tüm ırklara ve dinlere amansız bir hasım olan yahudiler, Kudüs’teki meşhur “Ağlama Duvar”ında yüzyıllarca döktükleri gözyaşları, yakarışları ve sürtünmeleriyle taşları eritmelerinin sebebi; tüm insanlığı yok etmek ve böylece kurtuluşa erişebileceklerini düşünmelerindendir. Ünlü hahamları Sofer’in ürpertici şu sözleri, nasıl bir yaratık olduklarını kanıtlamaktadır. “Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar, başka ilahlara tapınan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yollardan öldürülmeleri doğrudur. “
Sözde İslam adına rahibe örtüsüyle saçlarını kapatan Müslüman kimlikli ve kompleksli kadınlarımız, siyonist “Vakko”yu kalkındırarak güce ulaştırmışlar, böylece Müslüman çocuk ve kadınlara atılan her merminin ve bombanın satın alınmasında sponsor olma zilliyetiyle damgalanmış ve lanetlenmişlerdir. Vakko’nun Müslüman ve Türk düşmanı sahibi Cem Hakko, tıpkı hahamı Sofer gibi kin kusarak ve kendini kalkındıran ülkeye ve millete ihanet ve hakaret ederek; “Biz ülkenin musevi vatandaşları olarak patronuyuz. Amerika ne derse o olur, siz işçisiniz. Hepinizi biz giydiriyoruz, övüne övüne, bayıla bayıla Vakko’dan giyiniyorsunuz.”
Ne acıdır ki böylesi alçak bir düşmanın Esenyurt’taki yeni üretim merkezinin açılışını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yapabilmiştir.
Artık; konuşma, sızlanma ve şikayet etme zamanı değil… İsrail, nasıl ki yüzyılın soykırımını işliyor ve akıl almaz işkencelerle insanları öldürüyor ise; insanım diyen herkesinde bilmukabele de bulunması, kaçınılmaz bir hak ve bir insanlık görevidir. Eğer siyanist güdümündeki devletlerin İsrail’i durdurabileceğini düşünüyorsanız, mutlaka yakında sıra size gelecek ve Filistin’de yaşanan o bedhah dramı tatmaktan asla kaçıp kurtulamayacaksınız.
Barış ve adaleti sağlayamayan devletlerin değere tabi hiçbir tüzellikleri ve hükümleri kalmamış, bizzat canı yanan ve yanacak olanların gerekli yaptırımı uygulamaları, doğrudan meşruluk kazanmıştır. Canavar İsrail’i destekleyerek ya da susarak kendilerini yontanlar, tükenip yok olmaya mahkûmdurlar.
“Adalet olmadan düzen olmaz.” Albert Camus
“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur.Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın; benden korkun.” Al’i İmran. 175
“Ey iman edenler! Kafirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Biliniz ki Allah, (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir.” Tevbe. 123
Hükümetleri gerek tehdit, gerek işgal, gerekse ekonomik şantajlarla yıldıran İsrail’in hak ve adalet tanımaz terörist varlığı, hunharca kıyılan insanlara ve inançlara meşru müdafaa hakkı doğurmuş, devletlerin yapması gerekeni halklar üstlenmek mecburiyetinde kalarak, yahudilerin avlanarak püskürtülmelerinin yolu açılmıştır. Bugüne kadar acımasız bir avcı olan yahudiler, bundan böyle hedefteki avlar olmaktan kurtulamayacaklardır.
Artık, suçu ve adaletsizliği meşru hale getiren iktidarlar, kendilerini dünyanın efendisi sanan canavar yahudilere arka çıkıp desteklemek suretiyle fevkalade cehennemsi bir tehlikenin ve kaosun doğmasına sebep olmuşlar, tıpkı yahudilerin çocuk-kadın-yaşlı demeden alçakça katletmeleri gibi, her yahudinin de aynı şekilde karşılık bulmalarına, dolaylıda olsa yeşil ışık yakmışlardır. Siyonist hükümranlı ABD ve AB yönetimlerinin gaddar Müslüman düşmanlıkları, hiçbir insan ve Müslüman tarafından unutulmayacak ve asla affedilmeyecektir.
Yahudilerin, neden bu kadar vahşi, acımasız, sapık, kin ve nefret dolu yaratıklar olabildikleri sorusu; kutsal kitapları ve aynı zamanda bir hukuk sistemleri olan Talmud’da cevap bulmaktadır. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan çok insana benzemektedir.”
Kendi ırk ve putperest dinleri dışında tüm ırklara ve dinlere amansız bir hasım olan yahudiler, Kudüs’teki meşhur “Ağlama Duvar”ında yüzyıllarca döktükleri gözyaşları, yakarışları ve sürtünmeleriyle taşları eritmelerinin sebebi; tüm insanlığı yok etmek ve böylece kurtuluşa erişebileceklerini düşünmelerindendir. Ünlü hahamları Sofer’in ürpertici şu sözleri, nasıl bir yaratık olduklarını kanıtlamaktadır. “Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar, başka ilahlara tapınan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yollardan öldürülmeleri doğrudur. “
Sözde İslam adına rahibe örtüsüyle saçlarını kapatan Müslüman kimlikli ve kompleksli kadınlarımız, siyonist “Vakko”yu kalkındırarak güce ulaştırmışlar, böylece Müslüman çocuk ve kadınlara atılan her merminin ve bombanın satın alınmasında sponsor olma zilliyetiyle damgalanmış ve lanetlenmişlerdir. Vakko’nun Müslüman ve Türk düşmanı sahibi Cem Hakko, tıpkı hahamı Sofer gibi kin kusarak ve kendini kalkındıran ülkeye ve millete ihanet ve hakaret ederek; “Biz ülkenin musevi vatandaşları olarak patronuyuz. Amerika ne derse o olur, siz işçisiniz. Hepinizi biz giydiriyoruz, övüne övüne, bayıla bayıla Vakko’dan giyiniyorsunuz.”
Ne acıdır ki böylesi alçak bir düşmanın Esenyurt’taki yeni üretim merkezinin açılışını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yapabilmiştir.
Artık; konuşma, sızlanma ve şikayet etme zamanı değil… İsrail, nasıl ki yüzyılın soykırımını işliyor ve akıl almaz işkencelerle insanları öldürüyor ise; insanım diyen herkesinde bilmukabele de bulunması, kaçınılmaz bir hak ve bir insanlık görevidir. Eğer siyanist güdümündeki devletlerin İsrail’i durdurabileceğini düşünüyorsanız, mutlaka yakında sıra size gelecek ve Filistin’de yaşanan o bedhah dramı tatmaktan asla kaçıp kurtulamayacaksınız.
Barış ve adaleti sağlayamayan devletlerin değere tabi hiçbir tüzellikleri ve hükümleri kalmamış, bizzat canı yanan ve yanacak olanların gerekli yaptırımı uygulamaları, doğrudan meşruluk kazanmıştır. Canavar İsrail’i destekleyerek ya da susarak kendilerini yontanlar, tükenip yok olmaya mahkûmdurlar.
“Adalet olmadan düzen olmaz.” Albert Camus
“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur.Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın; benden korkun.” Al’i İmran. 175
“Ey iman edenler! Kafirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Biliniz ki Allah, (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir.” Tevbe. 123
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)