İngiliz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiliz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2009 Cumartesi

Artık İngiliz Atatürk’ünün egemenliği bitirilmelidir…

Mustafa Kemal’in öldürülmüş olması ve İngiliz Atatürk’ünün tanrısal varlığı hiç mi hiç ne devleti ne de politikacıları ilgilendirmekte, İngilizlerin çağdaşlık adına Müslüman Türk milletine yaftaladıkları yapay kurtarıcı dublörün sorgulanmasına gerek duyulmayarak, perçinleşmiş bağnaz putperestlikleri, ineğe ve bilumum heykel ve yaratıklara tapan Hinduları aratmayacak neoilkelliktedir.

Bu öylesine akıl ve mantık dışı mühürsel bir itikattır ki, tapılan Atatürk’ün kimliğine dahi lüzum görülmeyip, Müslüman bir Türk olan Mustafa Kemal’in akıbetine aldırış edilmeksizin fevkalade somut delillerin üzerine gidilmemesi, gerçeklerin aydınlanmasını istememektendir.

Artık “ne mutlu Türk’üm diyene ya da Türk milliyetçiliğinin” yerini, “ne mutlu Atatürkçüyüm diyene ve Atatürk milliyetçiliğinin” alması, günümüzde tartışılan Türk-Kürt tartışmasını bile geride bıraktıracak bir Atatürkçülüğün tüm sathı kuşattığı apaçık ortada olup, hiç kimse bu sinsi tehlikeye dikkat çekmemekte, böylece yakın bir gelecekte tıpkı Kürtler gibi Türklük mücadelesinin de başlayabileceği kaçınılmazdır.

Neden mi?

Türklük=Müslümanlıktır. Gerek geçmişte gerekse günümüzde Türklerin İslam’la birlikte anılması ve devletin resmiyetteki laik ve Kemalist yapısı uluslar arası arenayı hiç bağlamamakta; Türkiye ve Türk milletini İslam ve Müslümanlıkla beraber çağrıştırmalarından zoraki dayatılan resmi ideolojinin milletçe hazmedilmeme bilinciyle politikalar izlemelerine neden olmaktadır. Bu sebeple büsbütün öfkelenen Kemalistler, İslam karşıtlığına en kuvvetli argüman olarak kullandıkları Atatürk’ü, cumhuriyet manipülasyonuyla daha da ön plana çıkararak; çatışmaya, hatta parçalanmaya götürebilecek savaşsı bir ayrışmanın terörist organizasyonlarını yapmakta hiçbir sakınca görmemektedirler. Onun için şeriatçı Mustafa Kemal’in İngilizlerce öldürülmesine bilakis sevinmekte, İngiliz Atatürk’üne sımsıkı sarılarak, İslam’ı ve Müslümanları saf dışı bırakabileceklerinin bitmek tükenmez planlarını yapmayı sürdürmektedirler.

Oysa milletin dini kimliği, devletin totaliter laik ve Atatürkçü yasalarını acze uğratmakta, dolayısıyla halkın haykırışı karşısında susmaktan öte elinden hiçbir şey gelmemektedir.

Türkiye’nin ve Türklerin İslam’la özdeşleşmeleri putperest Kemalistleri fevkalade huzursuz etmiş, Müslüman milletimizi temsil eden milli ve manevi değerimiz İstiklal marşı yerine Atatürk adına onuncu yıl marşının yapılması, Türk milliyetçiliği yerine de Atatürk milliyetçiliğinin sinsice işlenmesi, yeni neslimizi Müslüman kimlik ve şöhretlerinden koparmakta ve ecdadına tamamen yabancılaştırmaktadır.

Örneğin; gerek milletvekili andı ve gerekse anayasada itaati zorunlu olan ilkeler, neden Mustafa Kemal’in adına değil de Atatürk’ün adına? Yoksa Mustafa Kemal’in Kur’an’a olan bağlılığı ve şerri hukuk sistemini özümsemesi mi bir İngiliz ata’ya mecbur kılıyor?

Mustafa Kemal, “Kanuni nizam Kur’an’ı azimüşşandır” kayıtsız ilkesiyle, Allah’ın yardımı ve peygamberimizin ruhaniyetine sığınarak, devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilebilmesi için bazı yeni yasaların çıkarılmasını öngörmüştü.

Bilinmelidir ki çıkarmak istediği yasaların başında halkının can güvenliği; ırk, namus ve malının korunması, vergi toplanması, halkın askere alınıp silâhaltında tutulma süresi gibi hususlar gelmekteydi. Yoksa 1000 yıllık bir kültürü, ilmi ve bilimi yok edecek ve Türk milletini bir anda cühelaya dönüştürecek bir harf inkılâbı ve kendi gibi Müslüman olan Türk milletini asimile edecek bir laikliği; onurunu, ırzını ve namusunu ortadan kaldıracak batıl bir çağdaşlığı (şehveti ve cinselliği) değil…

Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli bir şey yoktur. Hele Türkiye gibi Müslüman ve haysiyetli bir toplum için! Unutulmamalıdır ki bir insan bu hayati değerleri tehlikede gördüğünde, fıtratı kötü olmasa bile, canını ve namusunu koruyabilmek için olmadık çarelere başvurur ve vurduğu da günümüzde sıkça görülmektedir. Bunun devlet ve memlekete nasıl büyük zararlar vereceği ve verdiği açıktır. Asimilasyonla hayvani duygulara erişmemiş her insan; can ve namustan emin olmasından dolayı sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, devletine güveninden ötürü işi ve gücü ile ülkesine ve milletine yararlı olur.

Ancak şeriat yasaları; can, ırz, namus ve mal konularında tüm halkına gereğince garanti verir. Yaratıcısına olan iman ve inancı reddedip aklı, yani benliği, nefsi üstün tutan laik yasalar; bugüne kadar bu garantiyi verebilmiş ve suçluları caydırarak asayişi sağlayabilmiş midir? Yoksa “insan hakları” adına teşvik edip, daha beter bir azmettirmeye mi meşrulaştırmıştır? Suçu devlet hazırlar, suçlu işler…

Mal güvenliğinin olmadığı yerde, kimse devlet ve toplumuna güvenemez ve kendini bir parçası hissedemez, ülkesinin yükselmesi ve birbirleriyle yardımlaşmasıyla ilgilenmez, hep korku ve tedirginlik içinde yaşayarak üzüntü ve sıkıntıdan sıyrılamaz.

Ana ve babanın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik edilmesini hükme bağlayan şerri yasalar; yasalara aykırı hareket eden şöhret, makam ve rütbeleri ne olursa olsun herkese eşit davranmayı, adaleti küçültüp suçluları büyültecek hatır ve çıkar kayırmalarından özellikle kaçınılmayı, cüret eden bilhassa üst düzeydeki insanlara özel ceza yasalarını teşvik ederek, cürümlerini ağırlaştırmaktadır. Ancak laik ve kapitalist düzenlerdeki “bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar” felsefesi, halkı adalete inanmadığı vahim bir noktaya getirmekte, dolayısıyla adaleti baltalayan rejim mahkûm olmaktadır. Ama kime ne? Ne de olsa halkı köle gören kapitalist bir laik düzenin umurunda mı?

Ne var ki düzenin ancak şeriatla sağlanabileceğine inanan Mustafa Kemal’in umurundaydı.

Dünya yaratıldığından itibaren tüm toplumların başarılı olabilmeleri için sığındıkları; huzuru, sağlığı ve bereketi bulabilme gayesiyle dua ile yakardıkları bir Tanrı’ları vardır ve Tanrı’nın lanetine karşı kötülük ve haksızlık yapmaktan korkarak, Tanrı’larının kendilerini görüp izlediği inancıyla O’nun dilediği ve razı olacağı yoldan ayrılmamaya çalışırlardı. Devletin değil, Tanrı’nın lütfu veya gazabı insan için bir ölçüydü.

Ne var ki çağdaşlığı, bilimi ve medeniyeti; cinsellik, fuhuş, eğlence, sarhoşluk ve şehvette zanneden eçhel aydınlar; kendilerini mahvetmekle kalmayıp, Türkiye milleti gibi nadide ve örnek bir toplumu da bozmuşlardır. Duyma, görme ve kavrama yetileri tamamen özürlü olan batılı damızlıkların fışkırttığı laik ve Kemalistlerin (ataistlerin) vicdan gibi bir muhasebeleri olmaması yüzünden Allah’a tapan tüm insanları çağdışı ve hasım görebilmeleri, insaniyetsizliklerinden dolayı lanetlenmiş olmalarının bir sonucudur.

Kurtuluş Savaşında İngilizlere unutulmayacakları yenilgiyi tattırarak “üzerine güneş batmayan imparatorluk” namlarını paçavraya çeviren Müslüman Türk Ordusu ve Mustafa Kemal, intikamcı ve kinci İngilizlerce hala çok tehlikeli bir düşman bellenmekte ve anılmaktadır.

Bu sebeple İngilizlerin en büyük nişanları olan “Dizbağı” nişanını Mustafa Kemal’e değil, kendilerinden olan İngiliz Atatürk’e verdikleri tartışılmaz delillerdendir. Böylesi şok edici büyük bir nişanın Atatürk’e nasıl ve neden verildiği konusunda konuşulmak istenmiyor ve onun “İngilizler beni sever” açıklamasıyla şüphelerin üstü kapatılmaya çalışılmak istense de, gerçeğin açık perdelerini kapatmaya hiç kimsenin gücü yetmemektedir. Binlerce askerini öldüren, gemilerini batıran, dünyadaki itibarını ayaklar altına aldıran, vatandaşlarını babasız, kocasız ve oğulsuz bırakan Müslüman bir Türk Komutanına böylesi bir nişan sunulabilinir mi?

Artık gün, o gündür ki, tıpkı Saddam Hüseyin’in heykellerinin devrilmesi misali bizden olmayan İngiliz Atatürk’ünün Türk milletine hükmeden tanrısal heykelleri yıkılmalı, saygı duruşlarına son verilmeli ve ilkeleri dikkate alınmayarak, gerçek atamız Mustafa Kemal yâd edilmelidir.

İşte Mustafa Kemal…

“Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimussan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara manevî mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır”

İşte İngiliz Atatürk…

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz.”

Atatürk, dünyayı ve canlıları yaratanın Allah değil, tabiat olduğuna inanarak, ateistliğini itiraf eder.

“Natür (tabiat) insanları türetti, onları kendisine taptırdı da. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki, insan tabiatın mahlûkudur.”

“Tabiatın ve tarihin mahsulü olan bir millet, Allah korkusunu hiçe sayar. Tabiatın her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça tabiatın çocuğu olan insan, kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı.”

“Muhammed, Mekke’de müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen, dini meseleler ve dini düşünceler, pek derin bir sirette, zihnini işgal ediyordu. Muhammed, 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. “

“Tarihi noktai nazardan da müteala edildiği zaman görülüyor ki, Muhammed, birdenbire Allah’ın Resuluyum diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı içün tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisine vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammed’den evvel de Araplar, şairlerin akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi….”

“Muhammed, gerek dini meselelerde gerekse ictimai hususlarda bir ıslah yapmak lazım geldiği zaman kendini hiçbir şeyle bağlı görmemiştir.”

Müslüman bir Türk olan Mustafa Kemal ile ateist bir İngiliz olan Atatürk'ün devasa aykırı düşünceleri, Türk milletine karşı olan sevda ve nefretleri; herhalde başka bir söze gerek bırakmamaktadır. Her şeyde bir neden ara, nedensiz hiçbir şey yoktur…

Ruhun çekirdek dokusu maddenin atom yapısından çok daha muhteşem ve ürkütücüdür.

24 Eylül 2009 Perşembe

Atatürk, Mustafa Kemal’in dublörüydü…

Şeriat hükümleri, İslam akidesi, Osmanlı kültürü ve yönetim anlayışıyla yetişmiş, ömrünü savaş meydanlarında geçirip Müslüman Türk Ordusunun zaferi ve milletinin bağımsızlığı adına yiğitçe mücadele etmiş bir Osmanlı kumandanı olan Mustafa Kemal’in din karşıtı laikliği benimseyip sadakatle bağlı olduğu devletine, uğruna savaştığı dinine ve milletine ihanet edebilmesi söz konusu değildir.

Kemalistlerin vurguladığı ırkçı bir ulusçuluğu ve laikliği değil, dini birlik ve bütünlüğü önemseyerek milletimizi zaferlere koşturmanın azmi ve tecrübesiyle; “Kanuni esasi Kur’an’ı azimünşandır” ilkesiyle TBMM ve T.C. devletinin temellerini atabilme arzusu damarlarına işlemişti.

Şeriatçı bir Mustafa Kemal’in din düşmanı laik bir Mustafa Kemal’e kökten dönüşebilmesi; inancı, imanı, yaşadığı zorlu ve meşakkatli hayat yolculuğunda dolayı mümkün değildir. Aksi bir düşünce onu hainlikle damgalamak olur ki, maalesef Kemalistlerin dayatıp kutsallaştırdığı Atatürk, ilke ve inkılâpları, kesinlikle Mustafa Kemal ile örtüşmeyecek bir zıtlık içerdiğinden onu kalleşlikle suçlayan bir lekeyle karaladıkları apaçık ortadadır.

Ortada şeriat’a bağlılığını deklare eden kahraman bir Mustafa Kemal, bir de başta İngilizler olmak üzere haçlı emperyalistlerle işbirliği yaparak devletini yıkan ve cephede savaştığı Müslüman halkını kanla asimile eden tanrılaştırılmış bir Atatürk var…

Fotoğrafı Kemalist ideolojinin resimlediği minvalden değil, inanç, mücadele ve eylemlerinden yola çıkarak çeşitli açılardan sorgulamanın çözüme götüreceği, sanıldığı gibi zor değildir.
Mustafa Kemal’in yaptığı ileri sürülen devrimler, hilafetin yıkılması, laikliğe geçiş, sözde yargılanarak idam edilen ya da öldürülen devrimlere muhalif binlerce Müslüman’ın akıbetleri irdelenebilirse, gerçekte kimin imzası olduğu anlaşılacaktır.

Yüzyıllardır savaştıkları Müslüman Türk Ordusunu meydanlarda yenemeyen haçlılar, alışageldikleri içten çökertme komplolarıyla bir çok devleti birbirine düşürmekle kalmayıp, kendi rejimlerini ve hayat düsturlarını angaje etmek suretiyle ülkelerin milli ve maneviyatı baz alan düzenlerini devirmiş, kendileri aleyhine tehlike içermeyen ittifak manipülasyonuyla taşeron devletler oluşturarak, hedeflerine ulaşmışlardı. Bu sürecin en acı ve dehşetli tecrübelerini yaşamış ve bağışlanamaz ihanetlere uğramış bir millet olarak tüm organlarımızla tatmış, böylece küresel egemenliğimiz sona ermişti.

Müslümanların olmazsa olmaz imanlarının gereği kardeşlik inançları; bir arada siyaset yapmayı, Allah adına çıkarları bölüşmeyi, hatta nefes almayı dahi mecbur kıldığından, hiçbir etnik ve milli tasa taşımamamız emperyalistleri korkutmakta, günümüz ABD’nin üstlendiği misyonu, o gün İngilizler uygulayarak, fitne çıkarmak suretiyle kardeşi kardeşe düşman ederek birbirine kıydırmış, böylelikle Osmanlı devletinin İslam birlikteliği ağır darbeler alıp, bildiğiniz üzere darmadağın olmuştu.

Ancak onlar için hilafeti muhafaza eden Osmanlının zayıflaması yeterli değildi, dünyadan külliyen silinmeli, adı ve şanı kalmamalıydı. Ne var ki savaşarak başaramayacakları amansız bu planlarını ajanları vasıtasıyla devreye sokmuş, çeşitli pazarlıklarla Mustafa Kemal’in üzerinde yoğunlaşarak emellerine ulaşabileceklerini, böylece “cihad” olgusunu ortadan kaldırabileceklerini düşünmüşlerdi.

Lakin şeriatı ve hilafeti savunan Mustafa Kemal, vicdanının sesini dinleyerek ve imanına danışarak böylesi bir ihaneti halkına reva görmedi. Çünkü barbar emperyalist haçlılara karşı çocuk-kadın demeden birlikte savaştığı halkına böylesi acımasız bir hainliği yapamayacağını bildirmesi üzerine, Mustafa Kemal şehit edilmiş, yerine tıpa tıp ona benzeyen bir dublörünü geçirip, Müslüman Türk milletine inandırarak, Atatürk’ü doğurmuşlardı.

Şeytanın pabucunu dama atacak öylesine inanılmaz Bizans entrikaları dönüyor ve kanın su gibi aktığı bir kaos ortamı cereyan ediyordu ki, sadece fizikken değil, akli ve duyu organlarına dahi Mustafa Kemal’i işleyerek öncesinde gerekli hazırlık yapılmış, herkesin canının derdine düştüğü bir ortamda hiç kimse gerçeği fark edememişti. Tüm bu olanlardan haberdar, sadece Komünist İsmet İnönü idi.

Mustafa Kemal’in şehit edilip yerine geçirilen dublörünün ünlü Müslüman kasabı Drakula namlı Vlad Tepeş’i aratmayacak zulümsel köklü değişimlere süratle başlaması ve vatanları uğruna savaşan gazileri birer birer darağacına göndererek, sürerek, hatta Osmanlı Sultanlarına karşı dahi hiçbir merhamet göstermeyerek, vatan hainleriymişçesine sürgüne gönderip, sürgünde yaşadıkları yabancı ülkelerde ölen Sultanların naaşlarını vatan topraklarına getirilmelerine bile izin vermeyerek ve eşi görülmemiş barbarlıkları peşi sıra işlemesi, bütün bunların sorumlusunun o kahraman Mustafa Kemal değil, mutlaka bir başkasının, intikam ve kin hırsıyla yanıp tutuşan yabancı bir haçlının olabileceğini hiç kimse düşünemedi.

“Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” gibi vahşetsi bir düşüncenin Mustafa Kemal’e ait olabilmesi imkânsızdır. Halkının her türlü acısını derinliğinde yaşamış, hunharca katledilmelerine, tecavüze uğramalarına, yakılmalarına ve kıyılmalarına bizzat şahit olup omuz omuza mücadele etmiş erdemli bir kahramana böylesi bir insaniyetsizliği yakıştırmak, hiç kimsenin haddi olamaz.

Gerek Mustafa Kemal’in vicdani ve onurlu karakterini, gerek şeriata olan bağlı bir mümin oluşunu, gerek haçlılarla ölümüne giriştiği savaşları, gerekse dini ve halkı için yanıp tutuşan kalbini muhakeme ettiğimizde; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ve kuruluşundan sonraki devrimlerin ilgasında işlenen zorbalıklar ve vahşetleri, Müslüman milletimizi dinsizleştiren laikliği ve haçlıların dileği doğrultusundaki anlaşma ve sonrasındaki hegemonyalığı; Mustafa Kemal gibi vakarlı, imanlı ve vatanperver bir önderin yapabilmesi asla mümkün değildir.

Şüphe yok ki ortaya koyduğum gerçekler kimilerine absürt gelse, Allah ve İslam düşmanı Kemalistlerin “tanrı Atatürk” oyunlarını bozacak olsa da, şehit Mustafa Kemal gibi imanlı bir kahramanı mürted, hain, gaddar, ajan ve işbirlikçi olmakla itham edebilen yaklaşımların tamamını püskürtebilecek açıklıktadır.

Unutulmamalıdır ki haçlı-batı sevdalısı dönme bu hainler, kendi ırklarından tiksinerek, batıdan damızlık erkek getirmek suretiyle soylarını değiştirmek istemişlerdir.

Kemalistlerin işgal ettikleri devlet ve Müslüman milletimize karşı nas olarak kullandıkları sözde Mustafa Kemal’in sözleri ve ilkeleriyle; vahyi devletin ve milletin öncelikli düşmanı, Peygamberimizi din kurucusu bir Arap, Kur’an hükümlerini ise akıl dışı, mantık dışı, çağ dışı ve gerçeklere tamamen aykırı bularak aşağılamaları ve dışlamalarının karşısında, şehit Mustafa Kemal’in millete hitabındaki: “Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-i Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimussan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır” açıklamasına bir cevapları var mı?

Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in, tıpkı cennette yaşayan şeytanın lanetlenerek ebedi cehenneme gark olan dönüşümü misali saptığını mı ifade etmek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in canından çok sevdiği halkını kandırarak ihanet ettiğini mi demek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in acımasız bir gaddar olduğunu ve bu yüzden Müslüman halkına zulmü reva gördüğünü mü iddia ediyorlar?

Hayır, hayır, hayır…

Emperyalistlere boyun eğmeyerek dini ve milleti adına şehit edilen Mustafa Kemal’in dünyadan ahrete göç etmesinin akabinde yabancı bir haçlının Mustafa Kemal’in yerine geçmesiyle tüm milletimiz aldatılmış ve başkalaştırılarak haçlılara peşkeş çekilmiştir. Bu sebeple “tanrı Atatürk” olarak tabulaştırılan yabancı, bilinmelidir ki bizden biri değildir…

Ey Millet! Detaylara girmiyor ve her şeyin son derece aleni olduğu bir gerçeği dikkatlerinize sunuyorum. Yıllarca ziyaret edilen ve katafalkı karşısında kıyam durularak saygı duruşundan bulunan, dini ve vatanı uğruna savaşmış o kahraman Mustafa Kemal değildir. Söz konusu ilke ve inkılâplar da ona ait değildir. Doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir muhakeme yeteneğiniz var ise; yıllardır esir olduğunuz inanılmaz yalanlardan sıyrılmanız da herhangi bir zorlukla karşılaşmayacak, mutlaka doğruda karar kılacaksınız.

Hatırlayınız ki, Mustafa Kemal’in dublörü olan Atatürk’ün ölümü sonrası resmi otopsisine gerek olmadığına karar verilerek, gerçekte kim olduğu gizlenmiş, dolayısıyla DNA’sının tespit edilebileceği kuşkusuyla alelacele gömülmüştü…

“Bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.” T.S.ELIOT