alim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2009 Pazar

İlmi; şeytani mi, rahmani mi?

Cennette yaşayan, melekler dâhil tüm yaratıkların üstünde bir ilimle donatılmış olan şeytan, sırf benliğini yüceltmesinden kibir güderek “daha iyi bildiğini” iddia etmesi, lanetlenerek cennetten kovulmasına ve ebedi cehenneme gark olmasına neden olmuştur. Hiçbir nefis, kendine emanet verilmiş ve lütfedilmiş maddi ya da manevi değerlerin şımarıklığıyla “ben” dememelidir. Dediği andan itibaren şeytanlaştığı tartışılmazdır.

Bir okuyucum, “Vekâletle kurban kesilmez” başlıklı yazımdaki fikirlerimi, ülkemizde otorite kabul edilen fıkıhçı Prof.Dr. Hayreddin Karaman’ın dikkatine sunarak, Kurban ile ilgili fetvalarındaki yanlışlığı düzeltmesini ve ibadetini yerine getirmek isteyen Müslümanların çıkar odaklı kuruluşlarca sömürülmelerine aracı olmamasını talep edip, Kurbanın doğrudan kişisel bir ibadet olduğunu vurgulamak gayesiyle yazımı referans göstermek suretiyle neyin doğru yahut yanlış olduğu konusunda fikir mütalaası yapmak istemiş.

Ancak âlim bir şöhrete ve tartışılmaz bir otoriteye sahip olma gururu imanını ve tevazuunu öyle kaplamış ki, “ben” diyerek, muhakemesiz, vahiysiz ve Kur'an'a muvafık olmayan hadissiz ezbersel hurafelerle ahkâm kesip, taşeronluğunu yaptığı yardım kuruluşu lehine savunmasını sürdürebilmiştir.

Mutlaka fakir ve yoksula yardım, her kuruluşun ve insanın üzerine farzdır ve insanı insan yapan yüce bir erdemliktir. Ancak yaratıcı Allah’a sunulan ibadetsel kurbanı istismar ederek, doğrudan bağış amaçlı bir konuma sokmak, ibadeti ve Allah’a saygıyı hiçe saymak olur ki, böylesi bir fetvanın rahmani değil şeytani olacağı kaçınılmazdır.

Söz konusu yardım kuruluşunun koyunu dahi kasapsal bölgelere ayırarak fiyatlandırması ve peygamberimiz adına kesilmesinin sevabını vurgulayarak 20 ila 30 lira arasında pazarlaması, apaçık bir münafıklıktır.

Oysa yardım kuruluşları, Hz. İbrahim ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in yaptığı gibi ya doğrudan ya da törene iştirakin zorunluluğunu açıklayarak, kurban bağışlarını toplasalar, hiçbir sorun kalmayacak ve Allah’a ibadet maksadıyla Kurban sunanlarda, ibadetlerinden bir kuşku duymayarak ibadetlerini yerine getirmenin gönül rahatlığıyla sevaplarını alabileceklerdi. Ne var ki kaybedecekleri rant aleyhlerine olacağından, ibadeti değil eti, deriyi ve bağırsağı önemsedikleri, hem Müslümanlara hem de Allah’a saygısızlık ve gizli bir şirktir. Nasıl oluyor da para ile Allah’ı satın alabileceklerini ve ibadetlerinin makbul sayılabileceğini düşünüyorlar?

Daha fazla bir açıklamaya gerek görmüyor, Hayreddin Karaman ve benzeri ilahiyatçı ve hocalara gerekli cevabı Sayın Gazi Tekin’in verdiği, aşağıdaki yazışmalarla anlaşılacaktır.

Vekâletle kurban kesilmez…‏
Kimden: Gazi Tekin (gazitekin@hotmail.com)
Gönderme tarihi: 23 Kasım 2009 Pazartesi 19:26:54
Kime: hkaraman@yenisafak.com.tr

Hoca, yanlış fetva verip, kurban ibadetini yerine getirmek isteyenlerin yardım derneklerince sömürülmelerine aracı oluyorsunuz. Haddim olmayarak, önce Allah'a duyulması gereken saygının üzerinde durmanızı ve Sayın Mehmet Ali Şadoğlu hocamın yazısını okumanızı bilgilerinize sunarım.
devamı...
http://sadoglu.wordpress.com/

From: hkaraman@yenisafak.com.tr
To: gazitekin@hotmail.com
Date: Tue, 24 Nov 2009 14:59:15 +0200
Subject: YNT: Vekâletle kurban kesilmez…

Yazıyı okudum. Siz bana değil de ona güveniyor, beni onunla tashih etmeye çalışıyorsunuz. Tabii bu sizin hakkınız.
Ama asırlardır uygulanan, fıkıh kitaplarında caiz görülen vekaletle kurban kesmeyi şirke sokan birinden Allah'a sığınırım.

Kimden: Gazi Tekin (gazitekin@hotmail.com)
Gönderme tarihi: 24 Kasım 2009 Salı 19:52:36
Kime: Hayreddin Karaman (hkaraman@yenisafak.com.tr)

Sayın Hocam, Öncelikle siz ve o ayırımı yaparak benliğinizi kabartmanızdan fevkalade üzüntü duyduğumu ifade etmek isterim. Önemli olan sizin ya da onun değil, araştırarak neyin doğru olduğunu bularak güvenmemizdir. Acaba Allah'ın Resulü'nün Allah'a kurban sunarken, Hz. İbrahim misali ya doğrudan keserek ya da saygıyla törene iştirak ederek ibadetini mi yerine getirdi, yoksa bir sahabeye vekalet verip kendini Allah'tan üstün tutarcasına bir ibadeti mi yerine getirdi?

Ancak akademik kariyeriniz ve şöhretinizin benliğinizi yücelterek Sayın Şadoğlu'na güvenmememizi ve rivayete dayalı fıkıh kitaplarını ölçü almamamızı tavsiye etmeniz, hakkınızda derin bir soru işareti doğmama neden olmuştur. Açıkça ifade etmeliyim ki, Sayın Şadoğlu'nun açıklamaları hiçbir çıkara dayalı olmadığından ve kurbanın yaratıcı Allah'a sunulmasından Hz.İbrahim'in oğlunu bir vekaletle kestirmemesi de dikkate alınarak, dosdoğru olduğuna şüphem yoktur.

Her türlü çıkar yaklaşımından arınarak, bilgilerinizi tekrar gözden geçirmenizi ve sunulan kurbanın tanrımız Allah'a olduğu bilinciyle muhakeme yapmanızı öğütlerim.Selamlarımla,

From: hkaraman@yenisafak.com.tr
To: gazitekin@hotmail.com
Date: Sat, 28 Nov 2009 22:47:18 +0200
Subject: YNT: YNT: Vekâletle kurban kesilmez…

Bir köşe yazımı size gönderiyorum:

Vekalet Yoluyla Kurban
H. Karaman

Gazetelerde, dergilerde, internette (sitelerde) birçok müftü türedi, ağzı olan konuşuyor, müminlerin kafaları karışıyor, soru yağmuruna tutuluyoruz.
Benim Müslümanlara tavsiyem ehliyeti, bu işten anlayanlar tarafından kabul edilmiş alimlere ve Diyanet yetkililerine sormalarıdır. Diyanet bünyesinde Din İşleri Yüksek Kurulu vardır, bu kurulda birçok uzman görev yapıyor, meleseler istişare yoluyla hükme bağlanıyor ve vatandaşlara cevaplar veriliyor.

Bana gelen bir mesajda ifade edildiğine göre bir “hoca”, “vekalet yoluyla kurban olmayacağını, hatta birine kurban kesmesi için vekalet veren şahsın şirke düşeceğini” söylemiş veya yazmış.
Allah bu insanlara akıl, insaf ve iz’an nasip etsin!

Bir kimse Allah rızası için kurban bayramında kurban vazifesini yerine getirmek istiyor, imkansızlık, zorluk ve başka sebepler/maniler yüzünden kurbanın alınmasını ve kesilmesini bir şahıstan veya bir dernek yahut vakfın temsilcisinden sözlü veya yazılı olarak istiyor, parasını yatırıyor, adını yazdırıyor, kurbanının vekaleten kesilmesini talep ediyor, vekil kurbanı alıyor ve vekalet veren adına, Allah’a ibadet olarak kesiyor. Bunun şirkle ne alakası var; kurban Allah’tan başkası için mi kesildi ki şirk olsun.

Dini biz Kur’an’dan ve onu bize açıklayan Hz. Peygamberden öğreniyoruz. Peygamberimiz (s.a.) birinden, kendisi için kurbanlık hayvan almasını istemiş, o da almış, eşleri adına kurbanlarını kesmiş, Hacda birçok kurbanından bir kısmını bizzat kesmiş, daha çoğunu da Hz. Ali’ye havale etmiş (kesmesini istemiş, ona vekalet vermiş)… Bütün bunlar hadis kitaplarında yazılı.
Fıkıh kitapları namaz, oruç, kefaret gibi kişinin bedeni ile (kendisi) yapması gereken ibadetler dışında zekatın ehline verilmesi, kurbanın kesilmesi gibi mali ibadetlerde vekalet vermenin caiz olduğunu yazıyor. Asırlardır Müslümanlar kurbanlarını hem kesmişler, hem de birine vekalet vererek kestirmişler.

Bir düşünün, eğer herkesin kurbanını kendi eliyle kesmesi veya vekil keserken yanında bulunması gerekseydi hac ibadeti nasıl yapılırdı? İnsanların günlerce sıraya girip Mina’da beklemeleri gerekmez miydi?

Bugün hacca gidenler ilgili mercie kurban paralarını yatırıyorlar, vekaleten kurbanlarının alınıp kesilmesini istiyorlar ve bu da yerine getiriliyor, buna itiraz eden ciddi bir alim de yok.
Akıl ve nakıl yönlerinden dayanağı bulunmayan, ilme ve mantığa uymayan yorumlara dayanan sözlere kulak asılmasın, kafalar karışmasın, gönül huzuruyla isteyen kendisi kessin, isteyen “vekalet vererek” kurban ibadetini yerine getirsin vesselam.

Kimden: Gazi Tekin (gazitekin@hotmail.com)
Gönderme tarihi: 29 Kasım 2009 Pazar 13:02:23
Kime: Hayreddin Karaman (hkaraman@yenisafak.com.tr)

Öncelikle benliğinize galebe çaldırmanızdan tövbe etmenizi ve ettiğinize de inanmak istediğimi ifade ederim. "Kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir" sözünü temel alırsak, gerek hacdaki kalabalık gerekse kentlerdeki yoğunluk, kişinin Allah adına boğazlayacağı kurbanları vekaletle kesme meşruiyeti kazandıramaz.

Kevser Süresinde açıkça emredildiği üzere; "Namaz kıl, kurban kes" buyruğu, Kurbanın namazla eş değer olduğunu ortaya koymaktadır. Nasıl ki namaz vekaletle kılınamayacaksa, kurbanda cemaatteki imama uyulma misali törene iştirak edilmeksizin olmaksızın vekaletle kestirilemez. Çünkü kurbanın sunulduğu bir tanrıdır, yani tapınılan yaratıcı Allah'tır. Ne vahyi ve şeriatı reddeden devletin laik diyanetinin fetvaları ne de yüce peygamberimize atfedilen hurafesel yorumlar gerçeği gölgeleyemez.

Peygamberimizin kurbanların bir kısmını kendi kesip, bir kısmını Hz.Ali'ye kestirmesi, asla bir vekalet değil, bilakis törene iştirak ettiği bir ibadettir. Günümüzdeki gibi tamamen çıkara odaklı yardım ve bağış amaçlı hilesel bir aldatmacanın ibadet manipülasyonuyla müminler kandırılmamıştır.

Kurbanın kimin kestiğinden daha önemli, törene saygıyla iştirak edilmesi ve tekbir getirilmesidir. Ancak böylesi bir durum kurumları zor durumda bırakacak ve planladıkları sömürüyü gerçekleştiremeyeceklerinden şirksel fetvalara sığınılarak, hem Allah'a karşı bir saygısızlık ve lakaytlıkta bulunmalarına hem de kurban kestiklerini sanan Müslümanlara bir ihanettir.

Cemaatle namaz kılınması misali imam niteliğindeki kurban keseni vekil tayin edebilirsiniz ama mutlaka orada bulunma zorunluluğunu yok sayamazsınız. O takdir de imamı da vekil tayin edin ve sanki cemaatte namaz kılıyormuşçasına hiç namaz kılmayıp adınıza imanın kılması nasıl imkansız ise, kurbanın kesilmesi de imkansızdır... Yaratıcı Allah'a sunulan kurbanın sahibi, sanki Allah'tan büyükmüşçesine ibadete iştirak etmemesi, tartışmasız GİZLİ BİR ŞİRKTİR...

Laik ve putperset düzenlere karşı Peygamberleri misali mücadele etmekten kaçınan alimlerin fetvaları, ancak şeytani fetvalardan farksızdır. Bu sebeple vahyin emrettiği ve vahye muvafık hadislerin geçerli olacağı bir din, İSLAM'dır.

Ezberlerinizle değil; ya imanınızla halkı aydınlatın, ya da susunuz...


Son olarak şu gerçeği biliniz ki; her kim kurbanının törenine bizzat iştirak etmemiş ise, onun adadığı ibadetsel kurban değil, her zaman yapabileceği bir yardımdır.

4 Kasım 2009 Çarşamba

Hırsız; sömürücüler mi, korsanlar mı?

Sömürü amaçlı düzenlenen kitap fuarları ile hatırladığım gecikmiş konuyu şimdi ele aldığımdan özür diler, şahsıma gönderdiğiniz övgü dolu maillerinizi zannettiğiniz gibi sizlerden üstün bir kişi olmayıp; düşündürtenin, tasarlayanın, sorgulattıranın ve yazdıranın Allah olmasından ötürü yayınlamadığımı bilgilerinize sunarım. Çünkü ben bir hiçim, övgülerinizi, yegâne adres olan Mutlak İrade sahibi yaratıcınıza sununuz…

Acımasız ve merhametsiz kapitalist rejimlerin kuralları, fakir ve yoksul insanları süründürmekle kalmıyor, öğrenme taleplerine yasaklama getirerek, izzet ve haysiyetlerine de kara leke çalmak suretiyle mahkûm ediyorlar.

Allah, Maide süresi 38. Ayette; “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” buyruğuyla cezadan taviz verilmemesini hükme bağlamışsa da; hırsızlık eden kimse açlık, yokluk ve zaruretten dolayı böyle bir eyleme kalkışmışsa, ona hiçbir ceza uygulanmamakta, ona yardım etmeyen iktidar ve ikamet ettiği mahalledeki zenginler cezalandırılarak, sosyal adaletin gereği yerine getirilmektedir.

Kapitalist düzenin fışkırttığı sömürücüler ve namussuzlar, ödedikleri vergilerden dolayı her ne kadar devlet nezdinde aklanıp meşrulaşsalar da, ahlaki değerler ve vicdanlarda birer onursuz hırsız olmaktan kurtulamamaktadırlar.

Vergi veren ya da rekortmen olan bir genelev patronun devletçe ödüllendirilmesi, ona nasıl bir şeref kazandırmıyorsa, sömürücülere de katmamaktadır.

Amaçları sadece okumak ve dinlemek olan yoksul halkımız ki, büyük çoğunluğu yol masrafı veya bir lokma ekmek alabilecek parası dahi olmayan öğrencilerin “korsan” diye adlandırılan kitap ve CD’leri çok ucuza temin etmeleri, aç gözlü azgın sömürücüleri öfkelendirmekte, devleti de alarma geçirterek, sözde hak yolunu aramaya sevk etmektedir. Ancak parası olmayanları gerek reklamlar, gerekse dayatışsı telkinlerle meraklandırıp astronomik kârlarla piyasaya sürdükleri kitap ve CD’lerin nasıl satın alınacağını kara vicdanları ve materyalist akılları hiç dert edinmemekte, sırf kazanma hırsıyla ürettikleri mamullerden saltanatsı bir hayat sürebilmenin benliğiyle insanları soyup süpürmekten utanmamaktadırlar.

Kitap ve CD piyasası; yazarı veya şarkıcısı, dağıtımcısı ve satıcısıyla öylesine legal bir organize çete ki, 1 liraya mal ettikleri ürünü 20 liraya satarak, uyuşturucudan dahi elde edilemeyen aşırı kârları kursaklarından geçirebilmekte, bedenlerini süsleyebilmektedirler. Ancak devlet, sömürücülerin peşine düşüp uyaracağına, yoksul halkına ucuz kitap ve CD pazarlayanların yakasına yapışıp, maddi veya manevi cezalar verebilmektedir. Bu mudur sosyal devlet anlayışı?

Asgari ücretin 550 lira olduğu bir ülkede; emek hakkı, telif hakkı, vergi hakkı gibi istismarı gerekçeler, sadece laik ve kapitalist anlayışların bir manipülasyonudur. Ancak bilgilenmeyle insanların yanlış ve hatalardan kurtulup, doğruyu bulacakları ve şeytanın musallatından sıyrılıp kötülüklerden uzaklaşabilecekleri tartışılmaz bir gerçektir. Paradan ve saltanatsı bir hayat sürmekten başka hiçbir şey düşünmeyen sinsi edebiyatçı ve yorumcular, sadece ceplerini ve şakşağı düşünmektedirler. Bunlar polisi ve belediyeyi halkıyla karşı karşıya getiren parazit yüzkarasıdırlar.

İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın bir operasyon sonucu verdiği demeç, eroinman ile okuyucuyu aynı seviyede değerlendirerek; ''500 kilo 700 kilo eroin yakalamak neyse korsan kitap yakalamak da o, bu da bir suç” haddi aşan ifadesiyle, sanırım sömürücü yazar ve gazetecilere şirin görünmek istemesindendir.

Emre Kongar adlı sözde aydın, entelektüel ve yazar şaşkını sömürücü, sokakta ucuz kitap satın alan halkını hırsızlıkla suçlayabilecek kadar alçalabilmiştir. Laik ve putperest bir vicdandan merhamet ve hakkaniyet beklemek mümkün müdür? Asıl hırsızlığa ortak ve tam ortasında bulunanlar, bilakis kendileridir.

İşte bu yüzden kitaplarımı yayınevi ve dağıtımcılardan geri çekmiş, maliyeti dâhil hiçbir bedel almaksızın, ayrıca posta giderlerini de ödemek suretiyle dileyene hediye etmekte ve toplu halde göndererek dağıttırmaktayım. Çünkü eğitim ve bilgi olmadan asayiş sağlanamaz, gerek devlette, gerekse sokaktaki suçlar ve adaletsizlikler engellenemez…

Yayıncılar, dağıtımcılar ve kitapçıların açgözlü sömürücülüğüne lanet ettiğim bir sırada, bir aracı kanalıyla “Yenicizgi dağıtım şirketi” ile, 450 sayfalık “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımı yalnızca 1 liraya satması konusunda anlaşmaya varıp, yetkili olduğu Migros şubelerinde 4 liraya satmak suretiyle hem beni, hem de okuyucuyu sömürmesi, vicdansızların asla doğru yola erişemeyeceklerini belgeleyen bir sonuçtu. Çünkü bunların hiçbirinde insaf yoktur…

Yazar, yapımcı, yayınevi ve dağıtımcılar, neden kanunsuzlukla suçladıkları sözde korsanlarla aynı değerde kitap veya CD satmıyorlar? Ayrıca hırsızlıkla itham ettikleri satıcılar gibi hiçbir riskte taşımıyorlar…

Biliniz ki karalar, ışık saçamayacaklarından aydınlatabilmeleri de mümkün değildir…

Bilgi; her türlü çıkar, para ve şöhret kaygısı gütmeyip samimi bir inançla yazılan birikimlerdir. Yazarın samimiyetsizliği, okuyucuyu da etkilediğinden kalıcı hiçbir etki yapmamakta, dolayısıyla onlarca edinilen bilgi hayata indirgenememektedir.

Oysa özellikle roman okuyucuların hayatı sayısız ibretlerle dolu gerçek birer öykü olmalarına rağmen, kozmetik âlemde yaşamaktan öte hiçbir donanımları ve hayat bilgileri bulunmayan, hayatın anlamını idrak edemeyen, ne olduğuna dair fiziki ve ruhi, tatbiksel ve deneysel bir bilgi, heyecan ve sorgulamaları olmayan, yaşamlarını yazdıklarıyla örtüştüremeyen materyalist ve egoist yazarlara gösterilen inanılmaz beğeni ve hayranlık, kitaplarının astronomik rakamlarla kapışılmasına neden olmakta, dolayısıyla aptallıkla ve enayilikle damgaladıkları okuyucularını rahatlıkla sömürebilmektedirler.

Yazarlar, konu aldıkları sıradan veya olağanüstü hayatları, çizdikleri hayali insan veya yaratıksal tiplemeleri romanlarında işlerken, gerçek dünyanın gizemiyle ilişkilendiremeyerek, okuyucularına almaları gereken mesajı veremeyip öyle bir paradoks yaşarlar ki, sanal âlemden kurtulup yaşadıkları gerçek dünyayla bütünleşemediklerinden yazdıklarıyla sürekli çatışır ve okurlarını aldatırlar. Beyin yıkamalarla bir mum misali aydınlık vermeye çalışsalar da, layık oldukları karanlığa gömülmeleri kaçınılmazdır. Eğer okuyucular, kendileri sürünüp de idolleştirdikleri denemecileri şımartıp, görkemli bir hayata ulaştırabiliyorlarsa, suçlu sadece o istismarcılar değil, şüphesiz destek verenlerdir de.

Açgözlü bedhah ve sömürücü kalem erbapları, başka hiçbir becerileri ve iş yapma yetenekleri bulunmadığından çoğunlukla sefil yalnızlıklarını giderebilmek, benliklerini yücelterek şöhrete kavuşturabilmek için kendilerine bir yer edinebilme amacıyla şan ve rant peşinde koşar, yoksul okuyucularından elde ettikleri fahiş kazançlarla ya barlarda, ya gece kulüplerinde ya da caka atmada harcayarak, lüks ev ve arabalar satın almaktan da geri durmazlar. Oysa okuyucularının ya da dinleyicilerinin standardında bir hayat sürmeleri gerekmez mi?

Bunlar, düşüncelerin gerçekle örtüşmesini kıyaslayabilecek bir donanıma sahip olmayan kifayetsizliklerinden yaşanılan hayata yoğunlaşamazlar, aydınlatıcı bir çözüm için gerekli sonuçları çıkaramayıp, sorgulamaya neden olabilecek fikirleri üretemeyerek hayatla özleşemezler. Nasıl anlatmak, yorumlamak, sorgulamak ve aydınlatmak yerine, benlikleri okşayan ve arzuları uyandıran ilginç konular bularak, “aptal” belledikleri okuyucularını psikolojileri üzerine konsantre olur, dolayısıyla entelektüel aldatıcılık ve içeriksizlikleriyle de saygınlaşırlar. Tek amaçları para, ilgi, şöhret ve lüks hayattır…

Şüphesiz düşler âleminin ütopyasında yaşayanlardan hayatın gerçekleriyle ilgili bir yorum beklemek, tıpkı ölüden medet ummak gibidir. Sanki umulmuyor mu? Böylesi entelektüel yazarlardan, haliyle öylesi entelektüel okuyucu yığınları oluşmakta, dolayısıyla asgari bir bedel ödemek isteyen veya ödemeyen okuyucu ve dinleyicileri hırsızlıkla suçlayabilmektedirler.

Her insanın sabırsızlanarak okuduğu söz konusu romanlardan çok daha heyecanlı, gizemli ve olağanüstü öyküleri vardır ama onu okumayı ve irdelemeyi, her nasılsa başaramazlar. Çünkü yalan ve aldatıcılık, hücrelerine kadar nüfuz etmiştir.

Unutulmalıdır ki kitapların mucizeleri, ancak acı çekip hayatın gizemini çözmüş samimi bir inançla yazılmış eserlerde saklıdır.

Yazar, sadece popüler kişilerin değil toplumda önemsiz ve kabul görmeyen kişilerin bile hayatlarını sebep ve sonuçlar açısından incelemek ve kişilerin düşünce ve davranışlarının altında yatan psikolojik etmenlere dikkat çekerek, neyin doğru veya yanlış olduğunu somut belgeler ve örneklerle ortaya koyarak, gizemsel denklemi kanıtlamak zorundadır.

Tüm bu söylediklerim sadece rasyonalist çağdaşlar için değil, din kitabı yazarları ve CD çıkaranları içinde geçerlidir. Sözde ve görsellikte Allah’a ve Resulüne iman ettikleri sanılsa da, gerçekte para ve şöhrete iman ettikleri tartışılmazdır. Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V), çok yoksul bir hayat yaşamasına, gecekondudan beter ağaç artıklarından yapılmış bir barınakta hayat geçirmesine, sorumlu olduğu insanlar adına ölümüne mücadele etmesine ve evinde karnını doyurabileceği tek bir hurma bulunmamasına rağmen; günümüzdekiler gibi şaşalı bir saltanat için ne Kur’an’ı Kerim’i pazarlamış, ne güçlülere boyun eğmiş, ne iktidar sahipleriyle işbirliğine girişerek davasına ihanet etmiş, ne de sohbetlerini paraya tahvil etmişti. İşte bu samimi inancından dolayı İslâm, dünyanın en ücra köşelerine yayılarak, insanların akın akın kabulünü sağlamıştı.

İlmi, bilimi, sanatı ve fikirleriyle bir güneş misali sönmeyen edebiyatçı ve sanatçıların hayat biyografileri incelediğinde; yetim ve yalnız olduklarını, kimsesizlikten ve yoksulluktan okula gidemediklerini, karınlarını doyurabilmek için en ağır işlerde çalıştıklarını, korkunç depresyonlarla sarsıldıklarını, cephelerde savaştıklarını, kimileri intihar ederek, kimileri zindanlarda sürünerek, kimileri idam edilerek, kimileri ise bir köşede yalnızlık içinde sürünerek öldüklerini, sürgünlere gönderildiklerini, en dehşetli sıkıntı ve hastalıklar çektiklerini ve daha nicelerini öğrendiğinizde; bugün peşinde koşup hırsızlıkla yaftalayan o lüks ve benlik içinde yaşayan sefillerin içeriksiz kitaplarını okumak bir yana, tuvalette taharet dahi yapmaya tenezzül etmezsiniz…

İnsan sevgisi ve adalet aşkıyla bütünleşmiş erdemli aydınlar, eserlerini ve fikirlerini para karşılığı satmaz, sırtından mal ve mevki edinme düşüncesine girmez. Sadece yazar, söyler veya anlatır.

Medyanın ve efendilerinin mezeleri olarak konuşma ve yazma sanatını icra edenlerin toplumu etkileme ve yönlendirme taşeronlukları; haksızlık, ahlaksızlık, vicdansızlık ve adaletsizliği daha da körükleştirmekte, insani değerler kıyılarak, her şey çürümektedir.

Para ve şöhret, aslında öyle bir zillettir ki sahibini rezil rüsva eder ama o farkında olmaz. Tıpkı eroinmanlar misali para ve şöhret, onların imansı uyuşturucu maddeleri ve utanmazlıklarının da örtüsüdür…

Astronomi biliminin ve matematiğin en önemli dehalarından birisi olan Johannes Kepler’in;"Kitabımı çağdaşlarım veya gelecek kuşaklardan kimler okuyacak umurumda değil. Tanrı nasıl bunların öğrenilmesi için altı bin yıl beklemişse, eserim de okunabilmesi için yüz yıl bekleyebilir." sözü, eserlerin anlık ve nefsi bir kazanç için değil, benliksel hiçbir beklenti ve çıkar olmaksınız toplumun aydınlanması için yayınlanmasının doğruluğunu vurgulamaktadır.

Bilgi edinebilmek maksadıyla okumanın ve psikolojik bir terapi için müziğin olmazsa olmaz özgürlüğü ve kamusal yararı, telif hakkı gibi kapitalist bir zorlamayla kısıtlanmamalı, kartelleşmiş azgın sömürücülerin keyfiyetine bırakılmayarak, herkes dilediği gibi yararlanabilmelidir.

Bu sebeple ne hükümet, ne polis, ne de belediye; sömürücü hırsızların caydırıcı güçleri olmamalı, aksine onları dizginleyerek, soygunsu istismarlarına son vermelidir. Ayrıca kapitalistlerin güdümündeki laik Diyanet İşleri Başkanlığının “caiz değildir” fetvası da trajikomiktir.

Korsan diye nitelendirilen herkesin satın alabileceği ucuz kitap ve CD üreten ve satanlar suçlu değil, aksine halkına hizmet etmelerinden dolayı çeşitli riskleri üstlenen fedakâr kahramanlardır.

“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (en cömerttir)” El-Alak 4-5