Yaratıcı, yarattığı insanoğlunun ne kadar nankör, hain, tatminsiz ve şükürsüz olduğunu vurgulayarak; Araf Süresi 179. ayette “gözleri olduğu halde göremediklerini, kulakları olduğu halde işitemediklerini ve kalpleri olduğu halde gerçekleri kavrayamadıklarını” buyurarak, “işte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar” aşağılamasıyla, bizzat yaşadığımız bencil ve barbar dünyanın insaniyetsiz ve riyakâr durumunu ortaya koymaktadır.
Hilkatte birer eş olan insanların insan olabilme erdemliklerini yitirerek, yücelttikleri benlikleri doğrultusunda doyumsuzluğa ulaşmaları, ısrar ve inatla kendilerinden başka hiç kimseyi dert edinmeyip adalet ve merhamet gözetmeyerek, “hep bana” ya da “daha iyi” mantıklarıyla fütursuzca yollarında ilerlemeleri, başa gelen felaketlerin haklı bir gerekçesidir.
“Etrafta neler oluyor” muhakemesi gütmeyenlerin insaflı olabilmeleri ve şükredebilmeleri mümkün değildir.
Bir kanalda izlediğim “Asya Geçidi” adlı belgesel filimdeki hayat koşulları öylesine meşakkatli, dayanılması ve sabredilmesi mümkün olmayan bir zorluktaydı ki, kentlerdeki insanlar misali yaşamlarına lanet edip isyan etmesi gereken kadın ve erkekler; sevinçle fevkalade mutlu olduklarını ifade ederek, kendilerine nimet bahşettiklerini sandıkları tanrılarına şükretmek suretiyle ürünlerinin en iyi kısmını önce onlara sunuyor, sonra bin bir güçlükle sarp dağ ve tepeleri iki hafta yahut daha fazla gibi uzun bir sürede aşarak, pazarda ihtiyaç duydukları temel ürünlerle takas ediyorlardı.
İşte mutluluk, nerede zenginlik…
Tibet’in Himalaya dağlarının eteklerinde tuz üreten kadınlar, kuyulardan yaklaşık 50 lt. ağırlığındaki tuzlu suları aklı almaz bir güç ve beceriyle çıkarıp, onlarca metre taşıyarak tuz tavalarına döküyorlar. Öyle ki bu işlemi günde yetmiş, hatta kimi zaman yüzeli kez yaparak, geçimlerini sağlayan tuzu binbir zahmetle üretiyor ve çuvallıyorlar. Eşleri de tuzları kimi zaman iki hafta, kimi zaman üç ay süren bir yolculukla pazarlara götürüp, tahıl ya da başka bir ihtiyaç maddesiyle takas ediyorlar. Tüm bu zorlu dolaşımı yürüyerek gerçekleştirmekte, mallarını ise boğaya benzer yakların sırtında taşıyarak; gece-gündüz, buz, soğuk ve yağış demeden o ölümcül uçurumların ve dağların yamaçlarında cambaz misali gidip geliyorlar. Görüntüsü bile kentteki insanı ürküten bu cehennemsi şartlardan hiçbir şikâyette bulunmuyor, sahip olduklarından dolayı ilahları Buda ve Gökyüzü tanrısına şükrederek, peşinen zekâtlarını veriyorlar. Teknolojinin hiçbir esintisinin dahi olmadığı hayatlarını her türlü sıkıntı ve kaostan uzak geçirerek hallerine şükretmeleri, mutlak bir ibrete şayandır.
İşte ilkellik, nerede uygarlık…
Yoksa insanları bunalıma, çatışmaya, doyumsuzluğa, bencilliğe ve bilumum kötülüğe iten kentleşme ve teknoloji mi?
Beterin daha beteri olabileceği gerçeğini akıllarına ve kalplerine nakşetmeyenlerin bitmez tükenmez ağıtları, yaşamları hem ruhen hem de fizikken işkenceye dönüştürmektedir.
Bir saniye sonrası meçhul hayatın bilinciyle hareket edenlerin fukaralığı ya da işçiliği asla bir sorun teşkil etmemekte, bulduğu bir somun ekmekle içeceği bir kâse çorba ve yatıp uyuyacağı bir döşekle öylesine huzurla hamd ediyorlar ki, başkalarının ne zenginliği ne de kozmetikliği onları etkilemiyor, buldukları nimetin minnetiyle yetinebilmenin huzurunu tadıyorlar.
Bir gün eşim, yanına yardımcımı alarak fakir bir mahalleye zekât dağıtmaya gitti. Yolda çöpleri karıştıran yaşlı bir adam görünce, ona da nakdi ve yiyecek yardımı yapmak isteyip, adamın yanına yaklaştılar ve niyetlerini ifade etmeleri üzerine o yaşlı adam; “şükürler olsun sağlığım yerinde ve ben rızkımı temin edebiliyorum. Siz o yardımı, benden daha kötü durumda olanlara verin” dedi. İşte insanlık erdemini yücelten böylesi bir inanç ve duyguyla bütünleşmiş toplumlarda bencillik ve tatminsizlik var olamaz, isyan eden değil, şükredenlerin egemen olduğu huzur ve barışın keyfi sürülür.
“Daha iyisi”’nin sonu yoktur. Hırs, açgözlülük ve isyanla talep edilip “insanca bir yaşam” mazeretiyle masumlaştırılan “daha iyi”; mutsuzluğun, huzursuzluğun, kargaşanın ve sıkıntının birebir nedenidir.
Çağdaş şöhretiyle dayatılan yaşam standardının tamamen kapitalist ve pornografik bir manipülasyon olduğu, insan fıtratının acımasızca sömürülerek; Yaratıcı’ya, kadere ve ecele meydan okuma ütopyasının ustalıkla işlenip nefislere galebe çaldırmasıyla doğumdan ölüme dek süren süreçte isteklerin sonu gelmemekte, dolayısıyla şikayetler son bulmamaktadır.
Şükretmeyi ilerlemenin engeli ya da kalkanı gören çağdaşlar; benlikleri kudurtmalarından toplumda meydana getirdikleri depresyonları ve yağmayı hiç hesap etmemekte, böylece kötülükleri üreten bir felaket olduğu gerçeğini görmemezlikten gelerek; huzuru, güveni ve en önemlisi insani değerleri baltalamaktadırlar.
İnsanı hayvandan ayıran şükür, mutluluğun ve barışın yegâne ilacıdır.
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” SOPHOKLES
12 Ekim 2009 Pazartesi
9 Ekim 2009 Cuma
Arzu, tahrik, teşvik…
İslam’ın helal ve haramda cinsleri birbirinden ayırmayarak dengi bir adaletle hükmeden buyrukları, muhakeme edebilen her aklın noksansız kabul edebileceği evrensel ve fıtratsal doğrulardır.
Cinselliğin kadınla özdeşleştirilerek arzu uyandıran, tahrik ve teşvik eden dirliği, tek taraflı bakıştan dolayı erkeği masumlaştırmakta, böylece kadının seks ve şehvetle anılıp ahlaki kötülüklerin bayraktarı gibi yerleşik bir anlayışın zihinlere kazınmasından toplumsal ve aile birliğinin ezeli bir tehdidi sayılmaktan sıyrılamamasına neden olmaktadır.
Erkek hegemonyalı bencilliğin bir sonucu olarak kadının doğrudan hedef alınıp “suçlu” ön kabul düşüncesi, erkek gibi bir insan ve tartışılmaz eşit hakları olan kadını insafsızca dışlamakta, dolayısıyla adalet ve merhamet doğranarak, barbar anlayış asırlarca sürebilmektedir. Ancak kadının statüsüne göre bakışlardaki oynaklık korkunç bir çelişki doğursa da, zihinlerde ve kalplerde saklı olan peşin hüküm değişmediğinden, gizliden gizliye aleyhteki düşünce ve duygular devam edebilmektedir.
Kadının erkekten ziyade güzelliğe, süse ve görünüme önem vermesi, şüphesiz yaradılış fıtratından ileri gelmektedir. Her kadının bakımlı olmaya ve erkeğin gözleri önüne sererek etkileyecek bir görüntüye sahip olma merakı, fıtri olmasından eleştirilmemelidir. İslam’ın böylesi fıtri bir arzunun karşısında olmaması, ancak bunu düzene sokmak isteyerek tek erkek doğrultusunda yön verme buyruğu, meşruiyetini, saygınlığını, iftiraları ve ahlaki kuralları muhafaza edebilme talebindendir. Elbette tüm bu değerler, erkekler içinde geçerlidir.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kadını tehlikeli, hafif, güvensiz, seks ve köle gören kalıplaşmış anlayış; her ne kadar özgürlük hilesiyle kadını erkeklere muadil bir yüceltme iddiasında bulunsalar da, değişenin sadece her an gözlere de hitap edecek cinselliklerinin değişik gerekçelerle ortaya saçılmasıdır. Ancak beğenilme, imrenilme ve iltifata duçar olabilme dürtüsüyle nefislerinin esiri olmalarından gerçeği fark edememekte, erkeklerin çıkarları doğrultusunda hem gözleri hem de uzuvlarını tatmin ederek, geçmişten gelen yargıları haklı çıkartacak önyargıları perçinleştirebilmektedirler.
Fıtratsal hassasiyetlerine önem vermeyen kadın; erkeğin malı ve seks objesi olmaktan kurtulamaz…
Gerek kadının, gerekse erkeğin arzu ve tahrik uyandırıcı bir teşvikten kaçınarak, gayrimeşru ilişkileri ve tatminleri doğuran cinselliğe sınırlama getirip, mahrem yerlerini ancak eşlerine gösterme ölçütü “çağdışı” bir yargı olarak nitelendirilse de; cinslerin, özellikle kadınların hak ettiği ve layık olduğu saygı ve tazimi böyle kazanabilecekleri de bir gerçektir.
Kadının ilimsel, bilimsel, siyasal, sanatsal ve sosyal amaç ve etkinliklerine ısrarla tahrik edici cinselliklerini katma girişimleri çalışkanlıklarını ve başarılarını gölgelemekte, böylece kalıplaşmış olan “kadın” cazibesini ön plana çıkartmalarından erkeklerce şehvetsi bir değere tabi tutulmakta ve o duyguyla algılanmaktadırlar.
Oysa kadın, erkekten çok daha kontrollü, iffetli ve namusludur. Erkeğin cinselliğe odaklı şehvetsi radarları, gözünü açıp kapatıncaya kadar arayışını sürdürmekte, gözleriyle yüzlerce metre uzaklıktaki kadınları dahi yoklayarak, bakışsal bir zinayı gerçekleştirebilmektedirler. Kadınlar ise öyle değildir. Ancak bulundukları ortamın ahenginde ve kışkırtıcı çılgınlıklarda heyecanları artar, tensel uyuşum gösterdikleri erkeklere ilgi duyarak, fırsatını yakaladıklarında ya ilişkiye girerler ya da ahlaki değerleri yüce ise, meşru bir evliliğe gitmek isterler. Erkek, orgazm ihtiyacı anında elden ayaktan düşmüş yaşlı bir kadın, bulamadı bir hayvanla dahi cinsel ilişkiye girebilirken, kadın daha seçici, sabredici ve ahlaki kurallar ışığında kendini kontrol edebilmektedir. Zaten erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi ya da sıkça gayrimeşru ilişkilere girmesinin kanıtı, fıtratsal azgınlığından değil midir? Sonuçta kadın bir anadır, istisnalar bu gerçeği asla değiştirmez.
Kadın ve erkek cinselliklerini en derin ve cömertçe sergilendiği sözde güzellik yarışmalarından biri olan “Best Model of Turkey” adlı bir pornografiyi bilvesile izleyerek, evrim teorisindeki insanların maymundan türediği imgesel resmi yansıtan bir manzaraya şahit olabilmenin şaşkınlığıyla; “slip” giymiş çıplak erkeklerin o imgesel resimdeki gibi sırayla kıllı vücutlarını ve organlarını teşhir ederek, evrimi canlandıran maymunlaşabilmelerine üzüldüm. Kameranın bazı kadın izleyicileri zumlaması esnasında yansıttıkları tatminsel çırpınışları ve sanki sahneye fırlayarak erkeklere hamle edebilme düşünceleri ise, engellenemez kışkırtıcılığın doğal bir tepkimesiydi.
Üstelik ilk çağlardaki cangıllar misali soyunan o gençler, üniversite de okuyan geleceğin bilim adamı olma yolunda umut yeşertirlerken… Ancak cinselsi bir şöhretin bilim veya ilim adamı olmaktan daha popüler ve istikbal vaat eden bir çağdaşlıkta, gelecek adına o gençlerden ahlaki bir duruş ve yarar beklenebilir mi?
Gerekçesi her ne olursa olsun; maalesef ben de göz zinasında bulunmamın günahıyla Allah’ın af ve mağfiretine sığındım…
Özellikle kız çocukların namusuna hayati önem verilerek ailenin onuru gözetilmiş, ama erkek çocuklar için böyle bir hassasiyet gösterilmeyerek, korku ve endişe duyulmamıştır. Oysa aile kurumunun şerefi aleyhine erkek çocuk, kız çocuktan çok daha tehlikeli bir felakettir. Kız, gayrimeşru bir ilişki sonrası evlenerek aile ve kendi onurunu kurtarabilirken, erkek çocuğun eşcinsel olmasının ise hiçbir aklama yolu bulunmamakta, ömür boyu kara bir leke olarak hem ailesini hem de kendisini kapkara bir utanca mahkûm edebilmektedir. Fakat modern dünyada eşcinsellere hoşgörü ile bakılıp alkışlanıldığından, hiçte öyle kara bir damga ile değil, ak bir alınla toplumda kendilerini saklamaya bile ihtiyaç duymadıkları da, çağdaş ve özgürlükçü ahlakın seviyesini ispatlamaktadır.
Ahlaki kuralların hiçe sayılıp cinselliğin sokaklara dökülerek her an tatmin olunduğu bir uygarlıkta, karşıt cinsten heyecanlanamayıp hemcinsini arzu eden erkek ve kadınların gizli yoğunluğu unutulmamalıdır.
Sınırlar aşıldıkça, ahlaksızlıklar ve çarpık ilişkilerde meşrulaşır!
Erkekler namuslu olduğu müddetçe, kadınlar da iffetli olurlar. Kadınları düşüren, tahrik ve teşvik eden erkekler ve hilesel argümanları, apaçık bir çağdaşlık manipülasyonudur…
Bakış arzu uyandırır; hareket tahrik eder; gülüş teşvik eder…
Her şey gözlerle başlar, orgazmla sona erer. Ya sonrası?
Allah’ın iffet ve namusta erkek- kadın ayırımı yapmayarak, cinslerin insanlıklarını, onur ve erdemliklerini muhafaza edebilme gayesiyle hükümler getirmesi, seks düşkünü ahlaksızların neden vahye karşı olduklarına bir kanıttır. Bu sebeple dürüstlük, adalet ve namus simgesi İslam=irtica; başıboş bir cinsellik, seks, pornografi ve zina ise=çağdaşlık aydınlığıyla ruhları ve bedenleri kuşatmıştır. Artık ilişkilerin meşruluğu değil, zevklerin meşruluğu anlam ifade etmektedir.
Sonuçta inşası yapılmak istenen düzenin temeli; her halükarda kadın olmaktadır.
“(Resulüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle.
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler.” Nur Süresi 30-31
Cinselliğin kadınla özdeşleştirilerek arzu uyandıran, tahrik ve teşvik eden dirliği, tek taraflı bakıştan dolayı erkeği masumlaştırmakta, böylece kadının seks ve şehvetle anılıp ahlaki kötülüklerin bayraktarı gibi yerleşik bir anlayışın zihinlere kazınmasından toplumsal ve aile birliğinin ezeli bir tehdidi sayılmaktan sıyrılamamasına neden olmaktadır.
Erkek hegemonyalı bencilliğin bir sonucu olarak kadının doğrudan hedef alınıp “suçlu” ön kabul düşüncesi, erkek gibi bir insan ve tartışılmaz eşit hakları olan kadını insafsızca dışlamakta, dolayısıyla adalet ve merhamet doğranarak, barbar anlayış asırlarca sürebilmektedir. Ancak kadının statüsüne göre bakışlardaki oynaklık korkunç bir çelişki doğursa da, zihinlerde ve kalplerde saklı olan peşin hüküm değişmediğinden, gizliden gizliye aleyhteki düşünce ve duygular devam edebilmektedir.
Kadının erkekten ziyade güzelliğe, süse ve görünüme önem vermesi, şüphesiz yaradılış fıtratından ileri gelmektedir. Her kadının bakımlı olmaya ve erkeğin gözleri önüne sererek etkileyecek bir görüntüye sahip olma merakı, fıtri olmasından eleştirilmemelidir. İslam’ın böylesi fıtri bir arzunun karşısında olmaması, ancak bunu düzene sokmak isteyerek tek erkek doğrultusunda yön verme buyruğu, meşruiyetini, saygınlığını, iftiraları ve ahlaki kuralları muhafaza edebilme talebindendir. Elbette tüm bu değerler, erkekler içinde geçerlidir.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kadını tehlikeli, hafif, güvensiz, seks ve köle gören kalıplaşmış anlayış; her ne kadar özgürlük hilesiyle kadını erkeklere muadil bir yüceltme iddiasında bulunsalar da, değişenin sadece her an gözlere de hitap edecek cinselliklerinin değişik gerekçelerle ortaya saçılmasıdır. Ancak beğenilme, imrenilme ve iltifata duçar olabilme dürtüsüyle nefislerinin esiri olmalarından gerçeği fark edememekte, erkeklerin çıkarları doğrultusunda hem gözleri hem de uzuvlarını tatmin ederek, geçmişten gelen yargıları haklı çıkartacak önyargıları perçinleştirebilmektedirler.
Fıtratsal hassasiyetlerine önem vermeyen kadın; erkeğin malı ve seks objesi olmaktan kurtulamaz…
Gerek kadının, gerekse erkeğin arzu ve tahrik uyandırıcı bir teşvikten kaçınarak, gayrimeşru ilişkileri ve tatminleri doğuran cinselliğe sınırlama getirip, mahrem yerlerini ancak eşlerine gösterme ölçütü “çağdışı” bir yargı olarak nitelendirilse de; cinslerin, özellikle kadınların hak ettiği ve layık olduğu saygı ve tazimi böyle kazanabilecekleri de bir gerçektir.
Kadının ilimsel, bilimsel, siyasal, sanatsal ve sosyal amaç ve etkinliklerine ısrarla tahrik edici cinselliklerini katma girişimleri çalışkanlıklarını ve başarılarını gölgelemekte, böylece kalıplaşmış olan “kadın” cazibesini ön plana çıkartmalarından erkeklerce şehvetsi bir değere tabi tutulmakta ve o duyguyla algılanmaktadırlar.
Oysa kadın, erkekten çok daha kontrollü, iffetli ve namusludur. Erkeğin cinselliğe odaklı şehvetsi radarları, gözünü açıp kapatıncaya kadar arayışını sürdürmekte, gözleriyle yüzlerce metre uzaklıktaki kadınları dahi yoklayarak, bakışsal bir zinayı gerçekleştirebilmektedirler. Kadınlar ise öyle değildir. Ancak bulundukları ortamın ahenginde ve kışkırtıcı çılgınlıklarda heyecanları artar, tensel uyuşum gösterdikleri erkeklere ilgi duyarak, fırsatını yakaladıklarında ya ilişkiye girerler ya da ahlaki değerleri yüce ise, meşru bir evliliğe gitmek isterler. Erkek, orgazm ihtiyacı anında elden ayaktan düşmüş yaşlı bir kadın, bulamadı bir hayvanla dahi cinsel ilişkiye girebilirken, kadın daha seçici, sabredici ve ahlaki kurallar ışığında kendini kontrol edebilmektedir. Zaten erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi ya da sıkça gayrimeşru ilişkilere girmesinin kanıtı, fıtratsal azgınlığından değil midir? Sonuçta kadın bir anadır, istisnalar bu gerçeği asla değiştirmez.
Kadın ve erkek cinselliklerini en derin ve cömertçe sergilendiği sözde güzellik yarışmalarından biri olan “Best Model of Turkey” adlı bir pornografiyi bilvesile izleyerek, evrim teorisindeki insanların maymundan türediği imgesel resmi yansıtan bir manzaraya şahit olabilmenin şaşkınlığıyla; “slip” giymiş çıplak erkeklerin o imgesel resimdeki gibi sırayla kıllı vücutlarını ve organlarını teşhir ederek, evrimi canlandıran maymunlaşabilmelerine üzüldüm. Kameranın bazı kadın izleyicileri zumlaması esnasında yansıttıkları tatminsel çırpınışları ve sanki sahneye fırlayarak erkeklere hamle edebilme düşünceleri ise, engellenemez kışkırtıcılığın doğal bir tepkimesiydi.
Üstelik ilk çağlardaki cangıllar misali soyunan o gençler, üniversite de okuyan geleceğin bilim adamı olma yolunda umut yeşertirlerken… Ancak cinselsi bir şöhretin bilim veya ilim adamı olmaktan daha popüler ve istikbal vaat eden bir çağdaşlıkta, gelecek adına o gençlerden ahlaki bir duruş ve yarar beklenebilir mi?
Gerekçesi her ne olursa olsun; maalesef ben de göz zinasında bulunmamın günahıyla Allah’ın af ve mağfiretine sığındım…
Özellikle kız çocukların namusuna hayati önem verilerek ailenin onuru gözetilmiş, ama erkek çocuklar için böyle bir hassasiyet gösterilmeyerek, korku ve endişe duyulmamıştır. Oysa aile kurumunun şerefi aleyhine erkek çocuk, kız çocuktan çok daha tehlikeli bir felakettir. Kız, gayrimeşru bir ilişki sonrası evlenerek aile ve kendi onurunu kurtarabilirken, erkek çocuğun eşcinsel olmasının ise hiçbir aklama yolu bulunmamakta, ömür boyu kara bir leke olarak hem ailesini hem de kendisini kapkara bir utanca mahkûm edebilmektedir. Fakat modern dünyada eşcinsellere hoşgörü ile bakılıp alkışlanıldığından, hiçte öyle kara bir damga ile değil, ak bir alınla toplumda kendilerini saklamaya bile ihtiyaç duymadıkları da, çağdaş ve özgürlükçü ahlakın seviyesini ispatlamaktadır.
Ahlaki kuralların hiçe sayılıp cinselliğin sokaklara dökülerek her an tatmin olunduğu bir uygarlıkta, karşıt cinsten heyecanlanamayıp hemcinsini arzu eden erkek ve kadınların gizli yoğunluğu unutulmamalıdır.
Sınırlar aşıldıkça, ahlaksızlıklar ve çarpık ilişkilerde meşrulaşır!
Erkekler namuslu olduğu müddetçe, kadınlar da iffetli olurlar. Kadınları düşüren, tahrik ve teşvik eden erkekler ve hilesel argümanları, apaçık bir çağdaşlık manipülasyonudur…
Bakış arzu uyandırır; hareket tahrik eder; gülüş teşvik eder…
Her şey gözlerle başlar, orgazmla sona erer. Ya sonrası?
Allah’ın iffet ve namusta erkek- kadın ayırımı yapmayarak, cinslerin insanlıklarını, onur ve erdemliklerini muhafaza edebilme gayesiyle hükümler getirmesi, seks düşkünü ahlaksızların neden vahye karşı olduklarına bir kanıttır. Bu sebeple dürüstlük, adalet ve namus simgesi İslam=irtica; başıboş bir cinsellik, seks, pornografi ve zina ise=çağdaşlık aydınlığıyla ruhları ve bedenleri kuşatmıştır. Artık ilişkilerin meşruluğu değil, zevklerin meşruluğu anlam ifade etmektedir.
Sonuçta inşası yapılmak istenen düzenin temeli; her halükarda kadın olmaktadır.
“(Resulüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle.
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler.” Nur Süresi 30-31
4 Ekim 2009 Pazar
Kocası zina yapan kadının zinası bir hükümdür…
Kadın-erkek arasındaki evlilik dışı gayrimeşru ilişkilerde “ırz ve namus” zincirinin sadece kadınlara vurulması, şeytan egemenli modern dünyanın bir ayırımcılığıdır.
Fuhuş, seks, cinsellik ve zinanın doğrudan kadını çağrıştırıp erkeklerin muaf tutulması, İslam dışında diğer dinler ve çağdaş anlayışlarda hoşgörüyle karşılanabilmekte, dolaysıyla her daim kadınlar mahkûm edilip, sosyal ve psikolojik açıdan dışlanmaktadırlar. Kadının gizli, erkeğin aşikâr zinaları ahlâkı çökertmekte, çeşitli yollardan dolaylı veya doğrudan nesiller etkilenerek, cinselliğin ve zinanın üstün olduğu sözde ilerici yaşam biçimi, gayrimeşru ilişkilere mazeret sayılabilmektedir.
Kadını bir seks ve şehvet objesi sunan uygar dünya, bir taraftan cinselliğini en dorukta sergileyerek şehveti fışkırtan ve zina yapan kadını ödüllendirmekte, diğer taraftan fuhuş gerekçesiyle iffetsiz olmakla damgalayabilmektedir. Oysa zina ile fuhşun nicelik bakımından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Para, çıkar veya başka menfaatler karşılığı ilişkiye girenle, heyecansal bir zevk adına yapanların birbirlerinden farklı olduğu düşüncesi, zinayı masumlaştırma amacı güden bir manipülasyondur. Karşılığı her ne olursa olsun; sonunda her iki taraftın gayrimeşru ilişkileri, evlilik dışı gerçekleşen zinalar değil midir?
Ancak erkeğin zinası ve fuhşunun önemsenmeyip meşru karşılanması; aşağılanan ve ayırımcılığa tabi tutulan kadınların onurlarını kırmalı, gerekli müdafaasal tepkiyi ortaya koyarak, tek başlarına hedef olmaktan kurtulmalıdırlar. Oysa gericilikle küçümsedikleri ve kadını ikinci sınıf insan görmekle itham ettikleri İslam; erkek ve kadın arasında hiçbir tecride yer vermeyip, her iki tarafı da aynı suç ve cezayla yargılamakta, yaftalamakta ya da mükâfatlandırmaktadır. Böylece eşitliği tavizsiz ve kayırmasız uygulayan tek anlayış İslam’dır…
Evlilikteki sadakatin ihlali ve evli insanların kendi evlilikleri dışında cinsel ilişkiye girmeleri, devleti ve toplumu ayakta tutan ahlâkın hayati öneminden dolayı eşit bir adaletle hükmedilmesi gerekirken; sürekli insan dahi kabul edilmeyen kadınlar cezalandırılmış, zulmeden, aşağılayan, katleden ve işkence eden erkekleri doğuranın anneler olduğu gerçeği hiç vicdanları sızlatmayarak, kadına yapılan haksızlıklar yeri göğü inletmiştir.
Sosyal seviyesi yüksek kadınlar ile sokaktaki, yani varoşlardaki kadınlara bakış; erkekle kadının zinasındaki kayırımdan farklı değildi. Eski Yunan hukukunda evli bir erkeğin kendinden üst bir gruptaki kadınla cinsel ilişkiye girmesi zina ile suçlanmasına neden olabilmiş, ama halktan bir kadınla ilişkiye girmesi suç sayılmamıştı. Eski Yunan’da bir erkeğe edilebilecek en büyük küfür ona “kadın” demekti. Bir Yunan atasözü şöyledir: ”Kadının yanında iki kere mutlu olunur. Biri onunla evlendiğin gün, biri de onu toprağa verdiğin gün.”
Roma toplumunda zina yapan kadının babasına; hem kızını hem de sevgilisini suç anında öldürme, kocasına ise, karısını boşayıp sevgilisini öldürme hakkı verilmiş. Antik çağdan beri zina ya da fuhuş; evliliğe karşı bir suç, aile birliğine karşı bir tehdit olmuş, aldatılan eşin onurunun kırılması olarak yorumlanmıştı.
Babil'de kadın; evcil hayvanlar seviyesindeydi. Tıpkı günümüzün modern kadınları gibi vücutlarını teşhir etmek amacıyla ince gömlekler giyerek ilgi ve dikkat çekmek maksadıyla yürüyenlere fahişe denirdi. Erkek ya da kadınlar, eşlerini dostu ile birlikte idare ederlerdi. Biri bir adamın kızını öldürdüğü zaman, o da kızını diğerine teslim ederdi. Teslim alan kişi ister kendi malı gibi kullanır, isterse öldürürdü.
Çin'de kadın; insan değildi, kadınlara isim verilmez, sadece numara konularak, bir iki üç diye seslenilirdi. Kız çocukları, İslam öncesi Ortaçağdaki gibi uğursuzluk sebebi sayılırdı.
Hindistan'da kadın köledir. Bugün bile bazı erkeklere, özellikle Brahmanlar'a eşleri kul köle olmaktadır. Geleneğe göre bir Brahman'ın karısı erken kalkarak, yıkanmalı ve evi temizlemelidir. Ancak ondan sonra kocasını uyandırmalıdır. Kocasının yatağından belli bir mesafede, ayakta durup ellerini önünde kavuşturarak, "Selam Krişna"" der. İlk çocuğun doğumundan sonra ayrı odalarda uyurlar. Kadın, kocası öldüğü zaman hayat hakkı yoktu ve o gün ölmeliydi. Kadınlar kendi istekleriyle veya zorla, kocalarının cenaze ateşine atılarak diri diri yakılırlardı. Buna rağmen içinde bulunduğumuz yüzyılda dahi, dul yakma olayları devam edebilmektedir.
Tanrılarının hoşnut edilebilmesi için kadınların kurban edilmeleri; kızların daha küçükken, tanrılarına birer hediye olarak tapınaklara verilmeleri; resmi düğünlerde rahip veya zengin bir hami tarafından törenle kızlıklarının bozulmaları; taş bir sütun üzerine oturtularak, tapınak ziyaretçilerine bir ücret karşılığı sunulmaları gibi nice barbarlık ve sapkınlıklar… Ancak tapınak fahişeliği, dulların yakılması geleneği ile sona erdirilmişse de, adet ve geleneklerin günümüzde de devam ettiği, yabancı gözlemciler tarafından bildirilmektedir.
Manu yasalarına göre kadınlar, gece gündüz ailelerindeki erkeklere bağımlı tutulmalıdır. Eski Hind Hukukuna göre; felaket, tayfun, ölüm, cehennem, ejderha ve ateş, hiçbir zaman kadından daha kötü değildir.
Buda ise: "Eğer kadınları dinime kabul etmeseydim Budizm çok uzun zaman temiz bir şekilde devam ederdi. Bugün artık Budizm’in uzun zaman yaşayacağını zannetmiyorum. Zira bu dine kadın girmiştir." (Edyanu'l Hind 72)
Eski İsrail hukukunda, erkek ailenin mutlak hâkimidir. Yahudi kızları babalarının evinde bile hizmetçi konumundadır. Baba isterse onları satabilirdi. Boşanma hakkı keyfî olarak kocanındı. Kızlar miras alamazdı, ancak başka bir vâris olmadığı zaman babalarının mirasına hak kazanabilirlerdi. Yahudilerin her sabahki dualarında şu cümleler dikkat çekicidir: “Ezelî İlahımız, kâinatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun”
Eski İran’da kız kardeşle evlenmek caizdi. Kız kardeş, anne ve kan akrabalığının saygıya değer bir yönü yoktu.
İngiltere’de asırlar arası kocalar, karılarını satabilirlerdi. Kadın mundar bir yaratık sayıldığından İncil’e el süremezdi.
İslâmiyet’in doğuşundan önce Araplar da kadın; evlenme, aile kurma, boşanma düzeni ve miras hakkından mahrumdu. Kız çocuk ailede, maddi bakımdan bir yük, manevî bakımdan bir utanç vesilesiydi. Çünkü kız çocuğu erkek gibi savaşamaz ve ailenin şerefini koruyamaz düşüncesi hâkimdi. Bu yüzden baba kızını öldürmekte ve diri diri toprağa gömmekte serbestti.
Osmanlı’da kadın; özgüveni olan ve hak iddiasında bulunabilen güçlü bir saygınlıktaydı. 1717-1718 de Lady Montaque “Türkiye Mektupları” adlı eserinde Osmanlı’da kadınların Batı ülkelerinde olduğundan daha hür ve serbest olarak ömürlerini geçirdiklerini belirtir. Kadınlar; vali, belediye başkanı, emniyet müdürü ve kadıyı kovalayıp yakalarına yapışmak suretiyle hesap sorabiliyor, padişaha da: “Uyan ve bizi düşün, pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık” diyebiliyorlardı. Haklı olan bir kadın, elinde taş ve sopayla bir nâzırı, yani bakanı kovalayabiliyordu. Karısını döven nüfuzlu bir erkek, küçük bir işaretle bütün bir mahalleyi karşısında bulabiliyordu. Günümüz cumhuriyetinde böyle mi?
Rus kadınları ziynete ve süse çok düşkündürler. Bu düşkünlük onları zengin adamların metresi olmaya itmekte, adam ölünce metreslerinden veya kızlarından biri seçilerek kurban edilir ve ölünün yakılacağı gün o da yakılır. Efendisiyle birlikte yakılacak kadın, ölünün akrabalarıyla birlikte çadırlarda cinsel ilişkiye zorlanır. Sonra da ölüm meleği adı verilen ihtiyar başka bir kadın tarafından öldürülür. Çarlık Rusya’da aristokrat ve zengin sınıf; kadınları cinsel obje olarak görür, orta ve alt sınıfın kızlarını da kendi ailelerinin mülkiyetinde sayarlardı. Eğitim, özgürlük ve evlilik seçimlerinden mahrum idiler.
Ekim 1917 devriminde Lenin, kadınlara “kapitalizmden ve ev sömürüsünden olmak üzere çifte kölelikten kurtulmayı vaat etti ve özgür aşk” kavramını ortaya attı. Evlenmeler ve boşanmalar kolaylaştı, doğan çocuklar devletin mülkiyetine alınmaya başlandı. Hatta kadının kamulaştırılması bile gündeme geldi. “Özgür Aşk Büroları” kadınları, kölelikten kurtaracak yerde, onlara saldırı ve tecavüz olaylarını artırdı. Vlademir şehrinde yayınlanan bir emir şöyle idi: “18 yaşına gelen her genç kız devlet mülkiyetine geçer. Bu yaşa gelen her kız özgür aşk bürolarına kayıt yaptırmalıdır. 19-50 yaş arası bütün erkekler devletin çıkarı uyarınca kayıtlı kızlardan birini-kızın rızası alınmaksızın- kendine eş olarak seçebilir. Bu seçimler ayda bir kez yinelenecektir. Bu tür birleşmelerden doğan çocuk devletin mülkiyetinde olacaktır”. Oysa Sovyet Anayasası’nın 122. maddesinde “kadın; iktisadi, siyasi, kültürel, idari ve toplumsal faaliyetlerin her alanında eşit haklara sahiptir” diyordu.
Hıristiyanlıkta ise kadın; kötülüğü, şeytana uyma ve ayartmacılığı temsil eder. Çünkü, Hz. Adem’e haram meyveyi yedirterek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkar olmasına sebep olan bir kadındır. Bundan dolayı Hıristiyanlık evlilikteki cinsel ilişkiyi günah ve kirlenme saydığından, rahipler evlenmezler. Aziz Augustin’e göre; “insanın kendi karısı veya bir fahişe ile cinsel ilişkiye girmesi arasında maddi bakımdan bir fark yoktur.” İki asır sonra Papa Grégoire, Agustin’in bu fikrini onaylayacaktır. Ünlü Hıristiyan ilahiyatçısı Clément’e göre; “kadın kadın olmaktan dolayı utanmalıdır.” İşte bu günah işleme ve kirlenme duygusudur ki, birçok kişinin evlilikten kaçmasını sebep olmuş ve birçok kadın da kurtuluşu manastıra kapanmakta bulmuştur.(Lewinsohn, s. 102) Zira temizlik sembolü Hz. İsa’nın nişanlıları ve eşleri olacaktır. Hz. İsa temizlik sembolüdür. Çünkü Hz. Meryem onu bakire iken yani cinsel ilişkiye girmeden doğurmuştur. Öyleyse yapılacak tek şey vardır. O da Bakire Meryem gibi temiz ve iffetli kalmaktır.
Hıristiyanlık evliliği meşru saysa da cinsel ilişkiyi günah saydığını; bugün Katolik kiliselerindeki evlenme törenlerinde okunan duadan da anlayabiliriz. “Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken.” Hıristiyanlık tarihi kadın açısından oldukça olumsuz olayların var olduğu zalim ve acımasız bir tarhtır. VI. Asırda Azizler ve papazların hâkim olduğu mason meclislerinde; kadının ruhu olup olmadığı tartışılmış, bir oyun dışında ruhunun olmadığı kabul edilmiştir.(Bobel, s. 4 6)
Kilise, büyücülük gerekçesiyle yaklaşık iki milyon kadını katletmiştir. XIII. asırdan itibaren Hıristiyanlık, insanlığın başına korkunç bir felaket hazırlamıştır. Şeytanla cinsel ilişkiye giren, böylece insanlar arasında kötülüğü ve fuhşu yaymak isteyen büyücü kadınlardan dünyanın temizlenmesi görevini üstüne alan kilise, büyücü avına çıkararak, on binlerce masum kadının diri diri yakılmasına veya suda boğulmasına sebep olmuştur.
Papa VIII. İnnocent, büyücü avını meşrulaştırmak için iki müfettişini görevlendirerek bir kitap hazırlatır. Kitabın adı “Malleus Maleficarum” (Büyücüleri ezen balyoz). İlk baskısını 1487 de yapan bu kitap 1669 da 28. baskıya ulaşır. Kitap, muhakeme usulü hakkında yöntemler de içerir. Müfettiş kadına 35 soru sorar. Daha ilk soru, onu ateşe mahkûm etmeye kâfidir. İlk soru şöyledir: Büyücülere inanıyor musun?”. “Evet” derse, bunun anlamı büyücülerle ilişkisi olduğudur. “Hayır” derse bu sefer de dinsiz olmuş olacaktır. Israrı halinde işkence masasına yatırılır, aleyhlerinde şahitlik etmesi için, düşmanı olan diğer büyücüler çağrılır. Hâlâ suçluluğu üzerinde şüphe varsa, o zaman ilahî hükme başvurmak gerekecektir. Bunun için de elleri ve ayakları bağlanıp suya atılacaktır. Batarsa, büyücü olduğunu gösterir. Batmazsa o zaman da büyücü olduğunun delilidir. Zira vaftizindeki su onu reddetmektedir. Kısaca o devirde büyücü olarak adı çıkmış kadının ölümden başka şansı yoktu. VI. Alexandre, II. Jules, X. Leon gibi Rönesansın ünlü Papaları bu eserin geçerliliğini memnuniyetle onaylamışlardır. İngiltere’de bir sakson hakim; “Kitab- Mukaddes”i 53 kez okuduğunu ve bu arada 20 000 büyücüyü ölüme mahkum ettiğini övünerek söyleyebilmiştir. (Lewinsohn, 134-135; krş. Akdemir,, s . 2 52)
Çağdaş medeniyetini örnek aldığımız Batı düşüncesinde kadınını değeri, maalesef ürkütücü ve sarsıcıdır. Batı dünyasında yetişmiş Ortaçağ Yeniçağ ve Modern çağ’ın birçok düşünürü kadın konusunu ele almış ve olumsuz bakış açıları, nasıl olmuşsa, batıdan dem vuran kadınlarımızın dikkatini çekmemiştir.
Kendi sistemi içinde kadın konusunu ele alan Ortaçağ’ın Batılı ünlü düşünürlerinden Malebranche (1638-1715) “Hakikatin Araştırılması” isimli eserinde; “…Şehvet, cinsellik ve zevke ait her şey, kadınlara kalmış bir iştir. Ancak, genel olarak araştırılıp bulunması biraz güç hakikatleri kavramak, kadınların elinden gelmez. Soyut olan her şey, onlar için anlaşılmaz bir şeydir…” diyerek, onların soyut gerçekleri anlayamadıklarını ve böyle bir yetenekten mahrum olduklarını iddia eder. “İrâde ve Tasavvur Olarak Dünya” adlı eserin yazarı XIX. Asrın ünlü Alman filozofu Schopenhauer (1788-1860), kendi pesimist (karamsar) felsefesinde kadına da bir yer bulmuş ve “…Kadınlar, kendi gönüllerince hayal ederler ki erkekler para kazanmak ve kadınlar da bunu harcamak için yaratılmışlardır.” Schopenhauer, bir başka yerde şunları söylemektedir: “…Arslanın dişleri ve pençeleri vardır, filin ve yaban domuzunun büyük dişleri vardır; boğanın boynuzları vardır, mürekkep balığının da, çevresindeki suları bulandıracak mürekkebi vardır. Fakat tabiat kadına, kendini savunmak ve korunmak için riyakârlık vermiştir… En zarifinde olduğu kadar, en aptal kadında da riyakârlık, fıtrîdir. Bu sebepledir ki, mutlak olarak dürüst ve samimi bir kadına rastlamak hemen hemen imkânsızdır…”
Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzche (1844-1900) kadın konusunda fikrini şöyle beyan etmiştir: “Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma”
Kadının eşitliği ve özgürlüğü hususunda görüş ileri süren Batılı yazarlar, ferdî ve toplum hayatında onların eşit olmadığını söylerken, özgürlük hususunda da onu nasıl kullanacağı bilgisinin kadına verilmesi gerektiği kanaatindedirler. Meselâ Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865): “ Erkek ve kadın Mutlak’ın önünde denk olabilirler. Onlar hiç eşit değildirler, onlar ne ailede ne de şehirde eşittirler.” Kadının özgürlüğünü dile getiren Emile Zola ( 1840-1902) da şunları söylemiştir: “ Kadını özgürlüğüne kavuşturmak harika bir şeydir. Ama her şeyden evvel özgürlüğün nasıl kullanılmasını ona öğretmek gerekecektir.” XVI. Asrın ünlü Fransız yazarlarından Molière (1602-1673); “Demir kafesler ve kapı sürgüleri kadınları ve kızları namuslu yapmaz” Montaigne ise; “Bir kadın için en faydalı ve en onurlu bilim ve meşguliyet, ev işleri bilimidir” demiştir.
Batılı düşünürlerden bazıları “kadın-kilise” ikilisi hakkında pek olumlu kanaat sahibi değildirler. Bunlardan Charles Baudlaire (1821-1867), “Kadınların kiliselere girmelerine izin verilmiş olmasına her zaman şaşırmışımdır. Onlar Tanrı ile hangi diyalogu kuruyorlar?” Armond Salacrou (- 1899) da: “Papazlar günah çıkartan kadınları dinledikleri zaman evlenmemiş olmakla teselli buluyorlar”
Kadının tabiatı konusunda kalem oynatan yazarlar ve düşünürler onu daha ziyade menfi sıfatlarla tavsif etmektedirler. Meselâ Tristan Bernard ( 1866- 1947); “Kadın kadının kurdudur.” Jules de Goncourt (1822-1896); “Kadın aptal görünmemeyi çok iyi becerir.” Jules Renard (1864-1910) da; “Kadınlara en fazla zevk veren şey, zekâları üzerine yapılan bayağı bir pohpohtur.” Charles Baudelaire (1821-1867); “Kadın ruhla bedeni ayırmayı bilmez.” Jules Renard (1864-1910): “Şayet kadınların hoşuna gitmeyi istiyorsanız, onlara, sizin olduğu söylenen şeyi istemediğinizi söyleyiniz.” Chamfort (1741-1794), kadınla erkeği birbirlerine karşı besleyebilecek kötü düşünceler açısından karşılaştırmakta ve şöyle söylemektedir; “Bir erkek kadınlar hakkında ne kadar kötü düşünürse düşünsün, hiçbir kadın yoktur ki, ondan daha da kötüsünü düşünmemiş olsun.”
İnsan tabiatının önemli yönlerinden biri hiç şüphesiz kıskançlıktır. Bu açıdan kadına bakan André Suarès (1868-1948); “Kadınlar her şeyi kıskanırlar hatta mutsuzluğu bile” Bunun yanı sıra George Courteline (1860-1929) kadın tabiatına bir başka zaviyeden bakarak hükmünü verir: “Kadın kendisi için yapılanı asla görmez o ancak yapılmayanı görür.”
Batı düşüncesinde kadın tabiatı ele alınırken onun güzellik ve zekâ yönü ile kadının hareketliliği ve konuşkanlığı da ihmal edilmez. Montesquieu (1689-1755); “Genç kadınlarda güzellik zekâyı telâfi eder, yaşlılarda ise zekâ güzelliği ikmâl eder” Voltaire (1694-1778)’e göre; “Kadınlar rüzgâr güllerine benzerler. Paslandıkları zaman sabit kalırlar.” Guillaume Bouchet (1514-1594) de : “Kadınları konuşturmanın bin yolu vardır ama susturmanın bir yolu yoktur.”
Kadına; sanıldığı gibi özgürlüğü ve saygınlığı Batının değil İslam’ın getirdiği “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisi şerifiyle kanıtlanmış, İslam’ın kadına tanıdığı eşitsel bakış açısından dolayı Batı’da ve dünyanın diğer medeniyetlerinde kadına reva görülen aşağılanma etkisini kaybetmiştir. Kur’an, küfrü imana tercih eden baba ve kardeşin veli ve dost edinmemesini emrederken, kadın olan anayı öyle korumuş ve kutsallaştırmış ki, hiçbir ayette aleyhine tek bir hüküm vermemiştir. Ayrıca kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım gözetmeyerek eşit davranmış, ceza ve mükâfatta adaletten ayrılmamıştır.
Modern dünyada zina eden evli bir erkek hoş karşılanırken, zina eden evli bir kadın ise namussuzlukla suçlanabilmektedir. Oysa Kur’an; zina eden evli bir erkeğin, ancak zina eden evli bir kadınla evliliklerini sürdürebileceğine hükmetmiş, dolayısıyla eşi zina eden tarafında ya boşanmasını ya da onun da zina etmesini emretmiştir.
“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” Nur.3
“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.” Nur.26
Bu sebeple Müslüman kimlikli şehvet düşkünü harami erkeklerin, özellikle Arap ve Türklerin; evliliklerini sürdürebilmeleri için karıları da zina yapmakla mükelleftir. Ayette de buyrulduğu üzere; böylesi bir evlilik müminlere haram kılınmasından, derhal boşanılmalıdır. Ancak erkeğin zinasının alkışlandığı dünyada ve zinanın suç sayılmadığı laik Türkiye’de, evliliklerin neredeyse tamamı gayrimeşrudur.
Toplumsal ahlakı ve asayişi çökerten zinanın ülkemizde suç sayılmasını, kişiselliğe endeksleyerek kamulaştırılmamasını savunan Batı yandaşları, çağdaş dünyanın ortak hukuk değerlerine uygun olmadığını öne sürerek, rahatlıkla zina yapabilmelerinin mantığıyla hareket etmişlerdir. Zina gibi fevkalade ahlaki bir suçu Anayasa Mahkemesinin ortadan kaldırması, şüphesiz laik ve Kemalist yapısının bir gereğidir.
Namus ve töre cinayetleri başta olmak üzere ölümler, intiharlar, aile içi karışıklık ve dehşetler; gayrimeşru ilişkilere girişen erkekler gibi evli kadınların da hamile kalarak gayrimeşru çocuk doğurmalarının sonucu ortaya çıkmakta, doğrudan müsebbibi de laik devletin ahlaka bakışkışı olmaktadır. Haberlerde sıkça rastladığımız ürpertici olaylar, DNA’ca tespit edilen çocukların kendilerinden olmadığını öğrenen babaların yıkımlarıyla doludur. Eşe güvensizliğin diz boyu olduğu dünyada herkes takibe kalkışsa, şüphesiz kıyametten farksız bir sonuç doğar.
Cinsellikleriyle şehveti arttıran yakışıklı ve şuh kadınların azmettirici çağdaş görüntüleri; gerek erkek, gerekse kadını baştan çıkartmakta, artık heyecanı eşinde bulamayanları kışkırtarak, yabancıların kollarına atılmalarına, deşifre olduğunda ise her zamanki gibi erkeğin aklanıp, kadının fahişelikle damgalandığı bir modernliği yaşıyoruz. Çünkü namus, ırz ve zina dendi mi, akla sadece “kadın” gelir…
Modern çağda ve özellikle batılı toplumlarda zinanın suç olmaktan çıkması, şüphesiz tüm dünyayı etkilemiş ve heyecanı arttıran gayri meşru ilişkiler, yaşamın “olmazsa olmaz” bir düsturu haline gelmiştir. Tahrik ve teşvik edici yayın ve gösteriler İslam ülkelerini derinden sarmış, önce dergi ve kasetlerle başlayan serüven, en yakınındakilerle başlayıp, sokaklara taşmıştır.
Erkeklerin zinası, ancak karılarının zinası ile ya son bulur, ya da her iki tarafın rızasıyla devam eder. Diğer taraftan; asıl namussuz ve fahişeler kadınlar değil, azmettiren erkeklerdir.
Çağdaşlık adı altında Batı düşüncesinin kadına sağladığı özgürlük; sadece cinsellik, fuhuş, zina ve zevktir. Ancak kamuflaj amaçlı istisnai durumlar, asli düşünceyi örtbas etmemelidir. Batı düşüncesinde kadın, erkekten ayrı ve onun çok daha altında ele alınmış, çeşitli menfi sıfatları veya zaafları açısından bakılarak, sadece erkeği tatmin ve hizmet eden bir köle ya da uyarıcı bir meta olarak değerlendirilmektedir. İşte feminizm hareketini doğuran da bu ayırımcılık, aşağılanma ve dışlanmadır.
Acaba, bugün demokrasinin beşiği olarak görülen İsviçre’de Appenzel adlı 14000 nüfuslu ve %90’ı Katolik olan bir kantonda kadınların oy hakkı olmadığını biliyor musunuz?
İslam, diğer dinler ve düşüncelerde olduğu gibi kadını hor ve hakir görmeyip, üstelik barbarlar misali zina yapan kadını erkekten ayrı tutarak ölüm cezası vermemekte, vazgeçip samimiyetle tövbe etmelerine mukabil bağışlayıp esirgemektedir. Namus, ırz, zina, fuhuş ve insani değerler konusunda erkeklerle eşit olan kadınlara tanrısal üstünlük taslayan benciller, vicdana ve yasalara dahi aldırış etmeyip, gizliden gizliye kadını şeytan misali görmeye devam edebilmektedirler.
“İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir.” Nisa. 16
“Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.” Nisa. 26
Ayrıca Müslüman olmalarından ötürü dinlerinin hükmü gereği örtünen kadınların çağdaşlarca dışlanmaları, kadın barbarlığının bir intikamı olsa gerek. Kendilerini kullanıp cinselliklerini sergileyerek tatmin olan erkeklere karşı koyamayıp, kendi cinslerine baskı uygulayan barbar çağdaşlar, örtünmenin sınırını kimin hükmüyle belirliyorlar? Giydikleri dekolte elbiseler bir yana, mayo, olmadı bikini ya da çırılçıplak dolaşmaları talep edilse, kabul mü ederler, karşı mı koyarlar? Öyleyse neden kendi hemcinsleri olan Müslüman kadınların giyinişlerine tepki gösteriyorlar?
İşte ayırımcı batı, işte eşitlikçi İslam… Nerede özgürlük, nerede kadın…
Fuhuş, seks, cinsellik ve zinanın doğrudan kadını çağrıştırıp erkeklerin muaf tutulması, İslam dışında diğer dinler ve çağdaş anlayışlarda hoşgörüyle karşılanabilmekte, dolaysıyla her daim kadınlar mahkûm edilip, sosyal ve psikolojik açıdan dışlanmaktadırlar. Kadının gizli, erkeğin aşikâr zinaları ahlâkı çökertmekte, çeşitli yollardan dolaylı veya doğrudan nesiller etkilenerek, cinselliğin ve zinanın üstün olduğu sözde ilerici yaşam biçimi, gayrimeşru ilişkilere mazeret sayılabilmektedir.
Kadını bir seks ve şehvet objesi sunan uygar dünya, bir taraftan cinselliğini en dorukta sergileyerek şehveti fışkırtan ve zina yapan kadını ödüllendirmekte, diğer taraftan fuhuş gerekçesiyle iffetsiz olmakla damgalayabilmektedir. Oysa zina ile fuhşun nicelik bakımından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Para, çıkar veya başka menfaatler karşılığı ilişkiye girenle, heyecansal bir zevk adına yapanların birbirlerinden farklı olduğu düşüncesi, zinayı masumlaştırma amacı güden bir manipülasyondur. Karşılığı her ne olursa olsun; sonunda her iki taraftın gayrimeşru ilişkileri, evlilik dışı gerçekleşen zinalar değil midir?
Ancak erkeğin zinası ve fuhşunun önemsenmeyip meşru karşılanması; aşağılanan ve ayırımcılığa tabi tutulan kadınların onurlarını kırmalı, gerekli müdafaasal tepkiyi ortaya koyarak, tek başlarına hedef olmaktan kurtulmalıdırlar. Oysa gericilikle küçümsedikleri ve kadını ikinci sınıf insan görmekle itham ettikleri İslam; erkek ve kadın arasında hiçbir tecride yer vermeyip, her iki tarafı da aynı suç ve cezayla yargılamakta, yaftalamakta ya da mükâfatlandırmaktadır. Böylece eşitliği tavizsiz ve kayırmasız uygulayan tek anlayış İslam’dır…
Evlilikteki sadakatin ihlali ve evli insanların kendi evlilikleri dışında cinsel ilişkiye girmeleri, devleti ve toplumu ayakta tutan ahlâkın hayati öneminden dolayı eşit bir adaletle hükmedilmesi gerekirken; sürekli insan dahi kabul edilmeyen kadınlar cezalandırılmış, zulmeden, aşağılayan, katleden ve işkence eden erkekleri doğuranın anneler olduğu gerçeği hiç vicdanları sızlatmayarak, kadına yapılan haksızlıklar yeri göğü inletmiştir.
Sosyal seviyesi yüksek kadınlar ile sokaktaki, yani varoşlardaki kadınlara bakış; erkekle kadının zinasındaki kayırımdan farklı değildi. Eski Yunan hukukunda evli bir erkeğin kendinden üst bir gruptaki kadınla cinsel ilişkiye girmesi zina ile suçlanmasına neden olabilmiş, ama halktan bir kadınla ilişkiye girmesi suç sayılmamıştı. Eski Yunan’da bir erkeğe edilebilecek en büyük küfür ona “kadın” demekti. Bir Yunan atasözü şöyledir: ”Kadının yanında iki kere mutlu olunur. Biri onunla evlendiğin gün, biri de onu toprağa verdiğin gün.”
Roma toplumunda zina yapan kadının babasına; hem kızını hem de sevgilisini suç anında öldürme, kocasına ise, karısını boşayıp sevgilisini öldürme hakkı verilmiş. Antik çağdan beri zina ya da fuhuş; evliliğe karşı bir suç, aile birliğine karşı bir tehdit olmuş, aldatılan eşin onurunun kırılması olarak yorumlanmıştı.
Babil'de kadın; evcil hayvanlar seviyesindeydi. Tıpkı günümüzün modern kadınları gibi vücutlarını teşhir etmek amacıyla ince gömlekler giyerek ilgi ve dikkat çekmek maksadıyla yürüyenlere fahişe denirdi. Erkek ya da kadınlar, eşlerini dostu ile birlikte idare ederlerdi. Biri bir adamın kızını öldürdüğü zaman, o da kızını diğerine teslim ederdi. Teslim alan kişi ister kendi malı gibi kullanır, isterse öldürürdü.
Çin'de kadın; insan değildi, kadınlara isim verilmez, sadece numara konularak, bir iki üç diye seslenilirdi. Kız çocukları, İslam öncesi Ortaçağdaki gibi uğursuzluk sebebi sayılırdı.
Hindistan'da kadın köledir. Bugün bile bazı erkeklere, özellikle Brahmanlar'a eşleri kul köle olmaktadır. Geleneğe göre bir Brahman'ın karısı erken kalkarak, yıkanmalı ve evi temizlemelidir. Ancak ondan sonra kocasını uyandırmalıdır. Kocasının yatağından belli bir mesafede, ayakta durup ellerini önünde kavuşturarak, "Selam Krişna"" der. İlk çocuğun doğumundan sonra ayrı odalarda uyurlar. Kadın, kocası öldüğü zaman hayat hakkı yoktu ve o gün ölmeliydi. Kadınlar kendi istekleriyle veya zorla, kocalarının cenaze ateşine atılarak diri diri yakılırlardı. Buna rağmen içinde bulunduğumuz yüzyılda dahi, dul yakma olayları devam edebilmektedir.
Tanrılarının hoşnut edilebilmesi için kadınların kurban edilmeleri; kızların daha küçükken, tanrılarına birer hediye olarak tapınaklara verilmeleri; resmi düğünlerde rahip veya zengin bir hami tarafından törenle kızlıklarının bozulmaları; taş bir sütun üzerine oturtularak, tapınak ziyaretçilerine bir ücret karşılığı sunulmaları gibi nice barbarlık ve sapkınlıklar… Ancak tapınak fahişeliği, dulların yakılması geleneği ile sona erdirilmişse de, adet ve geleneklerin günümüzde de devam ettiği, yabancı gözlemciler tarafından bildirilmektedir.
Manu yasalarına göre kadınlar, gece gündüz ailelerindeki erkeklere bağımlı tutulmalıdır. Eski Hind Hukukuna göre; felaket, tayfun, ölüm, cehennem, ejderha ve ateş, hiçbir zaman kadından daha kötü değildir.
Buda ise: "Eğer kadınları dinime kabul etmeseydim Budizm çok uzun zaman temiz bir şekilde devam ederdi. Bugün artık Budizm’in uzun zaman yaşayacağını zannetmiyorum. Zira bu dine kadın girmiştir." (Edyanu'l Hind 72)
Eski İsrail hukukunda, erkek ailenin mutlak hâkimidir. Yahudi kızları babalarının evinde bile hizmetçi konumundadır. Baba isterse onları satabilirdi. Boşanma hakkı keyfî olarak kocanındı. Kızlar miras alamazdı, ancak başka bir vâris olmadığı zaman babalarının mirasına hak kazanabilirlerdi. Yahudilerin her sabahki dualarında şu cümleler dikkat çekicidir: “Ezelî İlahımız, kâinatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun”
Eski İran’da kız kardeşle evlenmek caizdi. Kız kardeş, anne ve kan akrabalığının saygıya değer bir yönü yoktu.
İngiltere’de asırlar arası kocalar, karılarını satabilirlerdi. Kadın mundar bir yaratık sayıldığından İncil’e el süremezdi.
İslâmiyet’in doğuşundan önce Araplar da kadın; evlenme, aile kurma, boşanma düzeni ve miras hakkından mahrumdu. Kız çocuk ailede, maddi bakımdan bir yük, manevî bakımdan bir utanç vesilesiydi. Çünkü kız çocuğu erkek gibi savaşamaz ve ailenin şerefini koruyamaz düşüncesi hâkimdi. Bu yüzden baba kızını öldürmekte ve diri diri toprağa gömmekte serbestti.
Osmanlı’da kadın; özgüveni olan ve hak iddiasında bulunabilen güçlü bir saygınlıktaydı. 1717-1718 de Lady Montaque “Türkiye Mektupları” adlı eserinde Osmanlı’da kadınların Batı ülkelerinde olduğundan daha hür ve serbest olarak ömürlerini geçirdiklerini belirtir. Kadınlar; vali, belediye başkanı, emniyet müdürü ve kadıyı kovalayıp yakalarına yapışmak suretiyle hesap sorabiliyor, padişaha da: “Uyan ve bizi düşün, pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık” diyebiliyorlardı. Haklı olan bir kadın, elinde taş ve sopayla bir nâzırı, yani bakanı kovalayabiliyordu. Karısını döven nüfuzlu bir erkek, küçük bir işaretle bütün bir mahalleyi karşısında bulabiliyordu. Günümüz cumhuriyetinde böyle mi?
Rus kadınları ziynete ve süse çok düşkündürler. Bu düşkünlük onları zengin adamların metresi olmaya itmekte, adam ölünce metreslerinden veya kızlarından biri seçilerek kurban edilir ve ölünün yakılacağı gün o da yakılır. Efendisiyle birlikte yakılacak kadın, ölünün akrabalarıyla birlikte çadırlarda cinsel ilişkiye zorlanır. Sonra da ölüm meleği adı verilen ihtiyar başka bir kadın tarafından öldürülür. Çarlık Rusya’da aristokrat ve zengin sınıf; kadınları cinsel obje olarak görür, orta ve alt sınıfın kızlarını da kendi ailelerinin mülkiyetinde sayarlardı. Eğitim, özgürlük ve evlilik seçimlerinden mahrum idiler.
Ekim 1917 devriminde Lenin, kadınlara “kapitalizmden ve ev sömürüsünden olmak üzere çifte kölelikten kurtulmayı vaat etti ve özgür aşk” kavramını ortaya attı. Evlenmeler ve boşanmalar kolaylaştı, doğan çocuklar devletin mülkiyetine alınmaya başlandı. Hatta kadının kamulaştırılması bile gündeme geldi. “Özgür Aşk Büroları” kadınları, kölelikten kurtaracak yerde, onlara saldırı ve tecavüz olaylarını artırdı. Vlademir şehrinde yayınlanan bir emir şöyle idi: “18 yaşına gelen her genç kız devlet mülkiyetine geçer. Bu yaşa gelen her kız özgür aşk bürolarına kayıt yaptırmalıdır. 19-50 yaş arası bütün erkekler devletin çıkarı uyarınca kayıtlı kızlardan birini-kızın rızası alınmaksızın- kendine eş olarak seçebilir. Bu seçimler ayda bir kez yinelenecektir. Bu tür birleşmelerden doğan çocuk devletin mülkiyetinde olacaktır”. Oysa Sovyet Anayasası’nın 122. maddesinde “kadın; iktisadi, siyasi, kültürel, idari ve toplumsal faaliyetlerin her alanında eşit haklara sahiptir” diyordu.
Hıristiyanlıkta ise kadın; kötülüğü, şeytana uyma ve ayartmacılığı temsil eder. Çünkü, Hz. Adem’e haram meyveyi yedirterek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkar olmasına sebep olan bir kadındır. Bundan dolayı Hıristiyanlık evlilikteki cinsel ilişkiyi günah ve kirlenme saydığından, rahipler evlenmezler. Aziz Augustin’e göre; “insanın kendi karısı veya bir fahişe ile cinsel ilişkiye girmesi arasında maddi bakımdan bir fark yoktur.” İki asır sonra Papa Grégoire, Agustin’in bu fikrini onaylayacaktır. Ünlü Hıristiyan ilahiyatçısı Clément’e göre; “kadın kadın olmaktan dolayı utanmalıdır.” İşte bu günah işleme ve kirlenme duygusudur ki, birçok kişinin evlilikten kaçmasını sebep olmuş ve birçok kadın da kurtuluşu manastıra kapanmakta bulmuştur.(Lewinsohn, s. 102) Zira temizlik sembolü Hz. İsa’nın nişanlıları ve eşleri olacaktır. Hz. İsa temizlik sembolüdür. Çünkü Hz. Meryem onu bakire iken yani cinsel ilişkiye girmeden doğurmuştur. Öyleyse yapılacak tek şey vardır. O da Bakire Meryem gibi temiz ve iffetli kalmaktır.
Hıristiyanlık evliliği meşru saysa da cinsel ilişkiyi günah saydığını; bugün Katolik kiliselerindeki evlenme törenlerinde okunan duadan da anlayabiliriz. “Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken.” Hıristiyanlık tarihi kadın açısından oldukça olumsuz olayların var olduğu zalim ve acımasız bir tarhtır. VI. Asırda Azizler ve papazların hâkim olduğu mason meclislerinde; kadının ruhu olup olmadığı tartışılmış, bir oyun dışında ruhunun olmadığı kabul edilmiştir.(Bobel, s. 4 6)
Kilise, büyücülük gerekçesiyle yaklaşık iki milyon kadını katletmiştir. XIII. asırdan itibaren Hıristiyanlık, insanlığın başına korkunç bir felaket hazırlamıştır. Şeytanla cinsel ilişkiye giren, böylece insanlar arasında kötülüğü ve fuhşu yaymak isteyen büyücü kadınlardan dünyanın temizlenmesi görevini üstüne alan kilise, büyücü avına çıkararak, on binlerce masum kadının diri diri yakılmasına veya suda boğulmasına sebep olmuştur.
Papa VIII. İnnocent, büyücü avını meşrulaştırmak için iki müfettişini görevlendirerek bir kitap hazırlatır. Kitabın adı “Malleus Maleficarum” (Büyücüleri ezen balyoz). İlk baskısını 1487 de yapan bu kitap 1669 da 28. baskıya ulaşır. Kitap, muhakeme usulü hakkında yöntemler de içerir. Müfettiş kadına 35 soru sorar. Daha ilk soru, onu ateşe mahkûm etmeye kâfidir. İlk soru şöyledir: Büyücülere inanıyor musun?”. “Evet” derse, bunun anlamı büyücülerle ilişkisi olduğudur. “Hayır” derse bu sefer de dinsiz olmuş olacaktır. Israrı halinde işkence masasına yatırılır, aleyhlerinde şahitlik etmesi için, düşmanı olan diğer büyücüler çağrılır. Hâlâ suçluluğu üzerinde şüphe varsa, o zaman ilahî hükme başvurmak gerekecektir. Bunun için de elleri ve ayakları bağlanıp suya atılacaktır. Batarsa, büyücü olduğunu gösterir. Batmazsa o zaman da büyücü olduğunun delilidir. Zira vaftizindeki su onu reddetmektedir. Kısaca o devirde büyücü olarak adı çıkmış kadının ölümden başka şansı yoktu. VI. Alexandre, II. Jules, X. Leon gibi Rönesansın ünlü Papaları bu eserin geçerliliğini memnuniyetle onaylamışlardır. İngiltere’de bir sakson hakim; “Kitab- Mukaddes”i 53 kez okuduğunu ve bu arada 20 000 büyücüyü ölüme mahkum ettiğini övünerek söyleyebilmiştir. (Lewinsohn, 134-135; krş. Akdemir,, s . 2 52)
Çağdaş medeniyetini örnek aldığımız Batı düşüncesinde kadınını değeri, maalesef ürkütücü ve sarsıcıdır. Batı dünyasında yetişmiş Ortaçağ Yeniçağ ve Modern çağ’ın birçok düşünürü kadın konusunu ele almış ve olumsuz bakış açıları, nasıl olmuşsa, batıdan dem vuran kadınlarımızın dikkatini çekmemiştir.
Kendi sistemi içinde kadın konusunu ele alan Ortaçağ’ın Batılı ünlü düşünürlerinden Malebranche (1638-1715) “Hakikatin Araştırılması” isimli eserinde; “…Şehvet, cinsellik ve zevke ait her şey, kadınlara kalmış bir iştir. Ancak, genel olarak araştırılıp bulunması biraz güç hakikatleri kavramak, kadınların elinden gelmez. Soyut olan her şey, onlar için anlaşılmaz bir şeydir…” diyerek, onların soyut gerçekleri anlayamadıklarını ve böyle bir yetenekten mahrum olduklarını iddia eder. “İrâde ve Tasavvur Olarak Dünya” adlı eserin yazarı XIX. Asrın ünlü Alman filozofu Schopenhauer (1788-1860), kendi pesimist (karamsar) felsefesinde kadına da bir yer bulmuş ve “…Kadınlar, kendi gönüllerince hayal ederler ki erkekler para kazanmak ve kadınlar da bunu harcamak için yaratılmışlardır.” Schopenhauer, bir başka yerde şunları söylemektedir: “…Arslanın dişleri ve pençeleri vardır, filin ve yaban domuzunun büyük dişleri vardır; boğanın boynuzları vardır, mürekkep balığının da, çevresindeki suları bulandıracak mürekkebi vardır. Fakat tabiat kadına, kendini savunmak ve korunmak için riyakârlık vermiştir… En zarifinde olduğu kadar, en aptal kadında da riyakârlık, fıtrîdir. Bu sebepledir ki, mutlak olarak dürüst ve samimi bir kadına rastlamak hemen hemen imkânsızdır…”
Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzche (1844-1900) kadın konusunda fikrini şöyle beyan etmiştir: “Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma”
Kadının eşitliği ve özgürlüğü hususunda görüş ileri süren Batılı yazarlar, ferdî ve toplum hayatında onların eşit olmadığını söylerken, özgürlük hususunda da onu nasıl kullanacağı bilgisinin kadına verilmesi gerektiği kanaatindedirler. Meselâ Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865): “ Erkek ve kadın Mutlak’ın önünde denk olabilirler. Onlar hiç eşit değildirler, onlar ne ailede ne de şehirde eşittirler.” Kadının özgürlüğünü dile getiren Emile Zola ( 1840-1902) da şunları söylemiştir: “ Kadını özgürlüğüne kavuşturmak harika bir şeydir. Ama her şeyden evvel özgürlüğün nasıl kullanılmasını ona öğretmek gerekecektir.” XVI. Asrın ünlü Fransız yazarlarından Molière (1602-1673); “Demir kafesler ve kapı sürgüleri kadınları ve kızları namuslu yapmaz” Montaigne ise; “Bir kadın için en faydalı ve en onurlu bilim ve meşguliyet, ev işleri bilimidir” demiştir.
Batılı düşünürlerden bazıları “kadın-kilise” ikilisi hakkında pek olumlu kanaat sahibi değildirler. Bunlardan Charles Baudlaire (1821-1867), “Kadınların kiliselere girmelerine izin verilmiş olmasına her zaman şaşırmışımdır. Onlar Tanrı ile hangi diyalogu kuruyorlar?” Armond Salacrou (- 1899) da: “Papazlar günah çıkartan kadınları dinledikleri zaman evlenmemiş olmakla teselli buluyorlar”
Kadının tabiatı konusunda kalem oynatan yazarlar ve düşünürler onu daha ziyade menfi sıfatlarla tavsif etmektedirler. Meselâ Tristan Bernard ( 1866- 1947); “Kadın kadının kurdudur.” Jules de Goncourt (1822-1896); “Kadın aptal görünmemeyi çok iyi becerir.” Jules Renard (1864-1910) da; “Kadınlara en fazla zevk veren şey, zekâları üzerine yapılan bayağı bir pohpohtur.” Charles Baudelaire (1821-1867); “Kadın ruhla bedeni ayırmayı bilmez.” Jules Renard (1864-1910): “Şayet kadınların hoşuna gitmeyi istiyorsanız, onlara, sizin olduğu söylenen şeyi istemediğinizi söyleyiniz.” Chamfort (1741-1794), kadınla erkeği birbirlerine karşı besleyebilecek kötü düşünceler açısından karşılaştırmakta ve şöyle söylemektedir; “Bir erkek kadınlar hakkında ne kadar kötü düşünürse düşünsün, hiçbir kadın yoktur ki, ondan daha da kötüsünü düşünmemiş olsun.”
İnsan tabiatının önemli yönlerinden biri hiç şüphesiz kıskançlıktır. Bu açıdan kadına bakan André Suarès (1868-1948); “Kadınlar her şeyi kıskanırlar hatta mutsuzluğu bile” Bunun yanı sıra George Courteline (1860-1929) kadın tabiatına bir başka zaviyeden bakarak hükmünü verir: “Kadın kendisi için yapılanı asla görmez o ancak yapılmayanı görür.”
Batı düşüncesinde kadın tabiatı ele alınırken onun güzellik ve zekâ yönü ile kadının hareketliliği ve konuşkanlığı da ihmal edilmez. Montesquieu (1689-1755); “Genç kadınlarda güzellik zekâyı telâfi eder, yaşlılarda ise zekâ güzelliği ikmâl eder” Voltaire (1694-1778)’e göre; “Kadınlar rüzgâr güllerine benzerler. Paslandıkları zaman sabit kalırlar.” Guillaume Bouchet (1514-1594) de : “Kadınları konuşturmanın bin yolu vardır ama susturmanın bir yolu yoktur.”
Kadına; sanıldığı gibi özgürlüğü ve saygınlığı Batının değil İslam’ın getirdiği “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisi şerifiyle kanıtlanmış, İslam’ın kadına tanıdığı eşitsel bakış açısından dolayı Batı’da ve dünyanın diğer medeniyetlerinde kadına reva görülen aşağılanma etkisini kaybetmiştir. Kur’an, küfrü imana tercih eden baba ve kardeşin veli ve dost edinmemesini emrederken, kadın olan anayı öyle korumuş ve kutsallaştırmış ki, hiçbir ayette aleyhine tek bir hüküm vermemiştir. Ayrıca kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım gözetmeyerek eşit davranmış, ceza ve mükâfatta adaletten ayrılmamıştır.
Modern dünyada zina eden evli bir erkek hoş karşılanırken, zina eden evli bir kadın ise namussuzlukla suçlanabilmektedir. Oysa Kur’an; zina eden evli bir erkeğin, ancak zina eden evli bir kadınla evliliklerini sürdürebileceğine hükmetmiş, dolayısıyla eşi zina eden tarafında ya boşanmasını ya da onun da zina etmesini emretmiştir.
“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” Nur.3
“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.” Nur.26
Bu sebeple Müslüman kimlikli şehvet düşkünü harami erkeklerin, özellikle Arap ve Türklerin; evliliklerini sürdürebilmeleri için karıları da zina yapmakla mükelleftir. Ayette de buyrulduğu üzere; böylesi bir evlilik müminlere haram kılınmasından, derhal boşanılmalıdır. Ancak erkeğin zinasının alkışlandığı dünyada ve zinanın suç sayılmadığı laik Türkiye’de, evliliklerin neredeyse tamamı gayrimeşrudur.
Toplumsal ahlakı ve asayişi çökerten zinanın ülkemizde suç sayılmasını, kişiselliğe endeksleyerek kamulaştırılmamasını savunan Batı yandaşları, çağdaş dünyanın ortak hukuk değerlerine uygun olmadığını öne sürerek, rahatlıkla zina yapabilmelerinin mantığıyla hareket etmişlerdir. Zina gibi fevkalade ahlaki bir suçu Anayasa Mahkemesinin ortadan kaldırması, şüphesiz laik ve Kemalist yapısının bir gereğidir.
Namus ve töre cinayetleri başta olmak üzere ölümler, intiharlar, aile içi karışıklık ve dehşetler; gayrimeşru ilişkilere girişen erkekler gibi evli kadınların da hamile kalarak gayrimeşru çocuk doğurmalarının sonucu ortaya çıkmakta, doğrudan müsebbibi de laik devletin ahlaka bakışkışı olmaktadır. Haberlerde sıkça rastladığımız ürpertici olaylar, DNA’ca tespit edilen çocukların kendilerinden olmadığını öğrenen babaların yıkımlarıyla doludur. Eşe güvensizliğin diz boyu olduğu dünyada herkes takibe kalkışsa, şüphesiz kıyametten farksız bir sonuç doğar.
Cinsellikleriyle şehveti arttıran yakışıklı ve şuh kadınların azmettirici çağdaş görüntüleri; gerek erkek, gerekse kadını baştan çıkartmakta, artık heyecanı eşinde bulamayanları kışkırtarak, yabancıların kollarına atılmalarına, deşifre olduğunda ise her zamanki gibi erkeğin aklanıp, kadının fahişelikle damgalandığı bir modernliği yaşıyoruz. Çünkü namus, ırz ve zina dendi mi, akla sadece “kadın” gelir…
Modern çağda ve özellikle batılı toplumlarda zinanın suç olmaktan çıkması, şüphesiz tüm dünyayı etkilemiş ve heyecanı arttıran gayri meşru ilişkiler, yaşamın “olmazsa olmaz” bir düsturu haline gelmiştir. Tahrik ve teşvik edici yayın ve gösteriler İslam ülkelerini derinden sarmış, önce dergi ve kasetlerle başlayan serüven, en yakınındakilerle başlayıp, sokaklara taşmıştır.
Erkeklerin zinası, ancak karılarının zinası ile ya son bulur, ya da her iki tarafın rızasıyla devam eder. Diğer taraftan; asıl namussuz ve fahişeler kadınlar değil, azmettiren erkeklerdir.
Çağdaşlık adı altında Batı düşüncesinin kadına sağladığı özgürlük; sadece cinsellik, fuhuş, zina ve zevktir. Ancak kamuflaj amaçlı istisnai durumlar, asli düşünceyi örtbas etmemelidir. Batı düşüncesinde kadın, erkekten ayrı ve onun çok daha altında ele alınmış, çeşitli menfi sıfatları veya zaafları açısından bakılarak, sadece erkeği tatmin ve hizmet eden bir köle ya da uyarıcı bir meta olarak değerlendirilmektedir. İşte feminizm hareketini doğuran da bu ayırımcılık, aşağılanma ve dışlanmadır.
Acaba, bugün demokrasinin beşiği olarak görülen İsviçre’de Appenzel adlı 14000 nüfuslu ve %90’ı Katolik olan bir kantonda kadınların oy hakkı olmadığını biliyor musunuz?
İslam, diğer dinler ve düşüncelerde olduğu gibi kadını hor ve hakir görmeyip, üstelik barbarlar misali zina yapan kadını erkekten ayrı tutarak ölüm cezası vermemekte, vazgeçip samimiyetle tövbe etmelerine mukabil bağışlayıp esirgemektedir. Namus, ırz, zina, fuhuş ve insani değerler konusunda erkeklerle eşit olan kadınlara tanrısal üstünlük taslayan benciller, vicdana ve yasalara dahi aldırış etmeyip, gizliden gizliye kadını şeytan misali görmeye devam edebilmektedirler.
“İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir.” Nisa. 16
“Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.” Nisa. 26
Ayrıca Müslüman olmalarından ötürü dinlerinin hükmü gereği örtünen kadınların çağdaşlarca dışlanmaları, kadın barbarlığının bir intikamı olsa gerek. Kendilerini kullanıp cinselliklerini sergileyerek tatmin olan erkeklere karşı koyamayıp, kendi cinslerine baskı uygulayan barbar çağdaşlar, örtünmenin sınırını kimin hükmüyle belirliyorlar? Giydikleri dekolte elbiseler bir yana, mayo, olmadı bikini ya da çırılçıplak dolaşmaları talep edilse, kabul mü ederler, karşı mı koyarlar? Öyleyse neden kendi hemcinsleri olan Müslüman kadınların giyinişlerine tepki gösteriyorlar?
İşte ayırımcı batı, işte eşitlikçi İslam… Nerede özgürlük, nerede kadın…
3 Ekim 2009 Cumartesi
Ruh ve İrade…
Zihinsel ve duygusal etkileşimlerin fiziğe dönüşü, ruhun programı doğrultusunda kabiliyet kazanmakta, bireyi, toplumu veya evreni özgür veya cüz’i iradenin değil, mutlak iradenin yönetip yönlendirdiği, bizzat yaşanılan hayattan da anlaşılmaktadır.
Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziki sonuçlar çıkarsa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, irdeleyen ve muhakeme edebilen her aklın kabul edeceği bir yargıdır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemeyeceğinde fizikte var olamaz.. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, girdiği cisme hayat kandırdığı gibi, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamın kolaylaştıran bilimin üremesine de etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.
Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beyin, kalp veya bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesi iradesel değil, tamamen kaderseldir.
Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler; iddialarındaki savlar gereği düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Fakat müdahaleden kurtulamayarak dilediği bir başarıyı yakalayamıyorsa, o bir çöpten farksızdır.
Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür.
İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp ve acının temel nedenidir. Eğer irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve olumsuzlukları gideremiyorsa, özgür olabilmesi mümkün değildir. İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında, ruhsal gerçeği keşfedecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.
İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil, ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.
İnsan, gövdeyle ruhun bütünleşmesinden meydana gelmiş bir yaratık olarak, gövde aşikâr, ruh gizli, gövde fani, ruh ölümsüzdür. Yaratıcı Allah’ın ruhsal olduğu düşünülürse, ölümlü cismin değersizliği ve ruhun da ölümsüzlüğü bilinebilecektir.
Şu halde, bunlardan her birine mahsus olmak üzere iki türlü hayatın varlığı anlaşılmaktadır. Gövdeyi temsilden fani ve fiziki olan bu dünya hayatı, ruhu temsilen sonsuz olan ahiret hayatının, yani Yaratıcı’nın varlığıdır.
Fani hayat doğmakla başlar, ölmekle biter. Ancak sonsuz olan ahiret hayatı böyle değildir. Ruhun gövdeden ayrılmasıyla bu hayat başlar. Zaten uykuya daldığımız her gün ruhun gövdeden geçici süreyle ayrılmasıyla ölümü tadıyor ve takdir edilmiş ecelin süresine kadar ruh tekrar gövdeye salıverilerek yaşam sürüyor. Ölümsüz olan ve yok olmayan sadece ruhtur. Çünkü ruh, her türlü düşünce, bilgi ve eylemin merkezi olup, mutlak iradeyi temsil etmekte ve kendine yüklenen görevi ifa ederek gövdeyi yönlendirmektedir.
Ruhun gövdeye veya maddeye hâkim olması, fiziğin tamamıyla ruhun emrinde ve onun arzularına göre işlev kazanmasıyla hayat canlanmaktadır. Bu halde, ölen bir adamın ruhu, emrindeki adamları dağılmış bir kral gibidir. Artık onlara emirler vermeye ve bu emirleri infaza muktedir değildir. Ruh artık hiçbir şey kazanamaz, programı doğrultusunda o ana kadar iyi veya kötü ne yüklenmiş ise, onunla kalır. Gövdenin işlevini tamamlayıp yok olmasından sonra ruh, kıyamete kadar bekleyeceği yer olan berzaha intikal eder ve mahşer günü çürümüş veya yok olmuş bedenlere tekrar nüfuz ederek, beklenen dirilme gerçekleşir.
Orada kendisi için alınmış karar gereği ya acılar ve ızdıraplar, yahut neşe ve mutluluk içinde geçiş yapacağı ebedi hayat için açılacak kapı olan mahşeri bekler.
Ruh ve ruhun gövdeyle olan alâkasındaki sır, Yaratıcı, ruh ve yaratık arasındaki ilişkinin “bir bilgi”’ye göre programlanıp düzenlenmesiyle orantılıdır. Bu sırla ilgili düzenek her ne kadar tahmin edilebiliyorsa da, insanlara çok az bilgi verilmesinden ötürü içeriğini bilebilmek imkânsızdır. Zaten iman, kayıtsız-şartsız Allah’ın iradesine teslimiyettir.
Ruh, gövdeye ve organların bütün zerrelerine, hücrelerine ve en ince liflerine kadar hayat vermektedir. Bu yüzdendir ki, gövdeden çekici bir güzellik, zindelik ve sıhhat fışkırmaktadır. Gövde her an ruhun bu feyiz ve iyiliğine muhtaçtır. Bu kesilirse yaşam biter, çirkin ve iğrenç bir hale dönüşerek çürüme başlar. Tıpkı susuz kurak bir çöl misali! Yıldırımın da ruhsal bir enerji olarak yağmuru yağdırıp maddi ve ölü olan dünyayı canlandırarak, fiziksel hüviyet kazandırması, her şeyin nasıl ruhsal dürtüye ihtiyacı olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun gibi kâinatın her zerresi ruhla canlanmakta, Allah’ın iyilik ve yardımına muhtaç kalmaktadır. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm
Ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların ve organların herhangi bir işlev kazanabilmesi mümkün değildir. Ruh bütün organlara nüfuz ederek harekete geçirmekte, zihinsel, duygusal ve fiziksel yetenekleri programı dâhilinde açığa çıkarıp ya yükselterek başarıya ya da aşağılayarak zillete tutsak etmektedir. Sadece insan değil, kâinatta vuku bulan her olay, ruhsal bir etkileşme ve güdü sonucu kabiliyet kazanmakta, menfi veya müspet hadiseler ve fiziksel oluşumlar meydana gelmektedir. Ancak ruhu reddedenler, sınırını daraltanlar, esinti zannedenler veya hafife alanlar, sığ ve dar düşüncelerinden dolayı hiçbir gerçeği kavrayamıyor, muhakeme edemiyorlar. Çünkü kim olduklarını bilmiyorlar.
Ruhla gövdeyi, tıpkı bilimle teknolojiye benzetiyorum. Ruhun gövdeyle birleşmesinden nasıl insan, hayvan, bitki veya soyut ve somut diğer canlılar oluşuyorsa, bilimin teknolojiyi doğurmasından da eşya türemektedir.
Ruh bilimi, bilim de teknolojiyi üretmiştir. Ruh, akıl ve bilim göksel, cisim, madde ve teknoloji de görseldir. Bu yüzden bilim, ruhun, yani Yaratıcı’nın etkisinde varlık göstermektedir. Nasıl ki bilimin olmadığı bir yerde teknoloji var olamıyorsa, ruhun olmadığı bir beden veya maddede de bilgi, fizik ve canlılık var olamaz.
Rasyonalizm gereği din ile bilimi farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirenler; ruhla gövdeyi, akılla beyni, mantıkla duyguyu ve dolayısıyla Yaratıcı ile yaratığı birbirinden ayırarak egemenlik paylaşımı yapmaktadırlar. Neden? Ya dine, vahye ve Mutlak İrade’ye tahammül edemeyip egemenliğini kabul etmek istemediklerinden ya da cehaletlerinden!
Einstein, “Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı” olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir. “Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Ayrıca Einstein; “Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor” tespitiyle, ezberciliğe ve deneyciliğe karşı çıkmıştır.
Acaba, evrimci lâik bilim adamları, gerçekte bilim adamları olmadıklarından mı, Yaratıcı’ya ulaşmak yerine şeytanla dostluğu tercih ediyorlar? Söz konusu güruhlar, Einstein’in beyin büyüklüğünü ve hücre sayısını hesaplayarak onu yücelteceklerine, neden Einstein’in düşünce ve fikirlerine itibar etmiyor, keşiflerindeki gizemi irdelemiyor ve onun gibi Yaratıcı’nın mutlak iradesine inanmıyorlar?
“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi secdeye kapandılar. Fakat iblis, secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” Hicr. 28-31 Tıpkı günümüz evrimcileri gibi!
Ruh, insan gövdesine kalpten girerek tüm organları kuşatır. Ruhun gövdeyi idare ettiği merkez kalptir. Kalbin, gövdenin her zerresine kan pompalayarak hayatiyet kazandırmasının fiziksel işlevinin yanı sıra, ruhsal niteliği çok daha önemlidir. Çünkü organların, özellikle beyin, göz, kulak, burun ve diğer uzuvların duyusal etkileşmeleri tamamen ruhsaldır. Duygular her ne kadar kalpten yansıyorsa da, kalp görsellikte kan pompalayan fiziksel bir aygıttır. Örneğin; beynin sinirsel işlevi veya diğer organların durumları gibi!
Araf Süresi 179. ayetinde buyrulduğu üzere; “Onların kalpleri vardır, ancak onlarla gerçeği kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır, lâkin onlarla işitemezler.”
Örneğin; kimi insanlara domuz kalbi nakledilerek arızaları geçici olarak giderilmektedir. Bu durumda, tıpkı beyin gibi, eğer mutlak olan fiziksel kalp olsaydı, o insan, domuz gibi hissedecek ve onun gibi duygular taşıyacaktı…
Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler "özgür irade"yi, Müslümanlar da "cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaşamla örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, “Mutlak İrade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: ’İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?’ Bu yüzden tapınılan Tanrı’nın ve vahiysel dinlerin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne olduğu" arayışında mantığa başvururlar. Her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de!
İlâhiyatçılar, bazen "insan özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Tanrı özgürdür, her şeyi O kontrol eder" diyorlar!
Hangisi doğru; insan mı, Tanrı mı?!?
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laftan anlamıyorlar!” Nisa. 78
Hıristiyan ve Yahudi ilâhiyatçılar; Tanrı’nın gökyüzüne yerleştiğini ve yeryüzü yönetiminin insanlarda olduğunu iddia ederek, mutlak iradeyi, yani kaderi kökten reddedip özgür iradeyi savunmak suretiyle insanoğlunun egemen bir gücü, dilediğini yapabilecek ve seçebilecek iradeleri bulunduğunu varsayarlar. Tek tanrılı semavi dine mensup olduğunu söyleyenlerin iradesel bir özgürlük adına vahye karşı bilimi, yani aklı ve fiziği üstün kılarak, insanı egemen bir güce kavuşturma çabaları, maddi fiziğin çekicilik yanılgısından ileri gelmekte, dolayısıyla şeytan misali benliklerini yüceltmelerinden, sözde inanıp taptıkları Yaratıcı ile aynı tahtı paylaşmak istemekten hiçbir sakınca görmemektedirler. O halde sıkıştıklarında ve dara düştüklerinde neden dualar ederek Yaratıcı’dan yardım talep ediyorlar?
Hâlbuki egemen hiçbir varlık, din ve anlayış; yönetim ya da egemenlik hakkını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez ve yetki vermez. Bu, egemenlik hakkının vazgeçilmez ve tartışılmaz temel bir kuralıdır. Aksi takdirde egemenlik olamaz. Vekâlet, ancak yönetmek ve denetlemekte aciz olanların ihtiyaç duydukları bir yetkidir. Üstelik Yaratıcı’nın, yaratığı ile iktidarı paylaşabilmesi veya cüz’i de olsa ona bir hak tanıyabilmesi, kadersel düzeni tahrip edebilecek kıyametsi bir karışıklık oluşturup tüm sistemi çökertebileceğinden; nasıl bir mantıkla özleşebilir? Düşüncede geliştirilip hayata uyarlanamayan hiçbir teori ciddiye alınmamalı, mutlak surette karşılığı aranmalıdır. İnsanlar yaratık olmalarından dolayı kuldurlar, Yaratıcı’nın ruhuyla yaşam sürmelerinden, ne ögür ne de cüz’i bir iradeleri mevzubahis olamaz. Ancak onun dilemesiyle düşünebilir, keşfedebilir, başarabilir ya da aksine müstahak olunur.
Ruh ve irade; Yaratıcı Allah’ın kadersel düzeni dâhilinde varlık sürdürmekte, hiçbir yaratık başıboş bırakılmayarak, O’nun yazgısıyla hayat sürmektedir. Bunun da en açık delili, yaşanılan hayattır. Yeter ki okunabilsin…
Aşk ve tazim; şüphe ve tereddütsüz bir teslimiyettir.
“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Sonra onun zürriyetini nutfeden (men),dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” Secde 7.8.9
“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30
“Güneş katlanıp dürüldüğünde; Yıldızlar kararıp döküldüğünde; Dağlar sallanıp yürütüldüğünde; Gebe develer (başıboş) salıverildiğinde; Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; Denizler kaynatıldığında; Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde; Diri diri toprağa gömülen kızlara sorulduğunda, "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?”diye; (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında; Gökyüzü sıyrılıp yerinden oynatıldığında; Cehennem tutuşturulduğunda Ve cennet yaklaştırıldığında; her kişi (hayır ve şerden) neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.
Şimdi yemin ederim o sinenlere; Yörüngesinde akıp giderken bazen kaybolup bazen de etrafı aydınlatan yıldızlara; Kararmaya yüz tuttuğu anda geceye andolsun; Aydınlığını etrafa yaymaya başladığı zaman sabaha yemin ederim ki; Kur'an, şüphesiz değerli bir elçinin (Cebrail'in) getirip okuduğu sözdür. İşte o elçi, Arş'ın sahibi Allah'ın katında güçlü ve itibarlıdır.
O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir. O halde, arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür. O söz, lanetlenmiş şeytanın da sözü değildir. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz (ne kötü ithamlarda bulunuyorsunuz)! O, başka bir şey değil ancak cümle âlem için, aranızdan müstakim (doğru) olmak isteyen için bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (muradetmesi müstesna, siz hiçbir şeyi muradedemezsiniz, olmasını dahi isteyemezsiniz).” Tekvîr SURESİ
Politikacı, ilahiyatçı ve akademisyenlerin; vaat, hurafe ve kuramlarına değil, yaşadığınız hayata itibar ederek değere tabi tutunuz....
Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziki sonuçlar çıkarsa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, irdeleyen ve muhakeme edebilen her aklın kabul edeceği bir yargıdır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemeyeceğinde fizikte var olamaz.. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, girdiği cisme hayat kandırdığı gibi, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamın kolaylaştıran bilimin üremesine de etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.
Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beyin, kalp veya bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesi iradesel değil, tamamen kaderseldir.
Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler; iddialarındaki savlar gereği düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Fakat müdahaleden kurtulamayarak dilediği bir başarıyı yakalayamıyorsa, o bir çöpten farksızdır.
Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür.
İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp ve acının temel nedenidir. Eğer irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve olumsuzlukları gideremiyorsa, özgür olabilmesi mümkün değildir. İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında, ruhsal gerçeği keşfedecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.
İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil, ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.
İnsan, gövdeyle ruhun bütünleşmesinden meydana gelmiş bir yaratık olarak, gövde aşikâr, ruh gizli, gövde fani, ruh ölümsüzdür. Yaratıcı Allah’ın ruhsal olduğu düşünülürse, ölümlü cismin değersizliği ve ruhun da ölümsüzlüğü bilinebilecektir.
Şu halde, bunlardan her birine mahsus olmak üzere iki türlü hayatın varlığı anlaşılmaktadır. Gövdeyi temsilden fani ve fiziki olan bu dünya hayatı, ruhu temsilen sonsuz olan ahiret hayatının, yani Yaratıcı’nın varlığıdır.
Fani hayat doğmakla başlar, ölmekle biter. Ancak sonsuz olan ahiret hayatı böyle değildir. Ruhun gövdeden ayrılmasıyla bu hayat başlar. Zaten uykuya daldığımız her gün ruhun gövdeden geçici süreyle ayrılmasıyla ölümü tadıyor ve takdir edilmiş ecelin süresine kadar ruh tekrar gövdeye salıverilerek yaşam sürüyor. Ölümsüz olan ve yok olmayan sadece ruhtur. Çünkü ruh, her türlü düşünce, bilgi ve eylemin merkezi olup, mutlak iradeyi temsil etmekte ve kendine yüklenen görevi ifa ederek gövdeyi yönlendirmektedir.
Ruhun gövdeye veya maddeye hâkim olması, fiziğin tamamıyla ruhun emrinde ve onun arzularına göre işlev kazanmasıyla hayat canlanmaktadır. Bu halde, ölen bir adamın ruhu, emrindeki adamları dağılmış bir kral gibidir. Artık onlara emirler vermeye ve bu emirleri infaza muktedir değildir. Ruh artık hiçbir şey kazanamaz, programı doğrultusunda o ana kadar iyi veya kötü ne yüklenmiş ise, onunla kalır. Gövdenin işlevini tamamlayıp yok olmasından sonra ruh, kıyamete kadar bekleyeceği yer olan berzaha intikal eder ve mahşer günü çürümüş veya yok olmuş bedenlere tekrar nüfuz ederek, beklenen dirilme gerçekleşir.
Orada kendisi için alınmış karar gereği ya acılar ve ızdıraplar, yahut neşe ve mutluluk içinde geçiş yapacağı ebedi hayat için açılacak kapı olan mahşeri bekler.
Ruh ve ruhun gövdeyle olan alâkasındaki sır, Yaratıcı, ruh ve yaratık arasındaki ilişkinin “bir bilgi”’ye göre programlanıp düzenlenmesiyle orantılıdır. Bu sırla ilgili düzenek her ne kadar tahmin edilebiliyorsa da, insanlara çok az bilgi verilmesinden ötürü içeriğini bilebilmek imkânsızdır. Zaten iman, kayıtsız-şartsız Allah’ın iradesine teslimiyettir.
Ruh, gövdeye ve organların bütün zerrelerine, hücrelerine ve en ince liflerine kadar hayat vermektedir. Bu yüzdendir ki, gövdeden çekici bir güzellik, zindelik ve sıhhat fışkırmaktadır. Gövde her an ruhun bu feyiz ve iyiliğine muhtaçtır. Bu kesilirse yaşam biter, çirkin ve iğrenç bir hale dönüşerek çürüme başlar. Tıpkı susuz kurak bir çöl misali! Yıldırımın da ruhsal bir enerji olarak yağmuru yağdırıp maddi ve ölü olan dünyayı canlandırarak, fiziksel hüviyet kazandırması, her şeyin nasıl ruhsal dürtüye ihtiyacı olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun gibi kâinatın her zerresi ruhla canlanmakta, Allah’ın iyilik ve yardımına muhtaç kalmaktadır. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm
Ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların ve organların herhangi bir işlev kazanabilmesi mümkün değildir. Ruh bütün organlara nüfuz ederek harekete geçirmekte, zihinsel, duygusal ve fiziksel yetenekleri programı dâhilinde açığa çıkarıp ya yükselterek başarıya ya da aşağılayarak zillete tutsak etmektedir. Sadece insan değil, kâinatta vuku bulan her olay, ruhsal bir etkileşme ve güdü sonucu kabiliyet kazanmakta, menfi veya müspet hadiseler ve fiziksel oluşumlar meydana gelmektedir. Ancak ruhu reddedenler, sınırını daraltanlar, esinti zannedenler veya hafife alanlar, sığ ve dar düşüncelerinden dolayı hiçbir gerçeği kavrayamıyor, muhakeme edemiyorlar. Çünkü kim olduklarını bilmiyorlar.
Ruhla gövdeyi, tıpkı bilimle teknolojiye benzetiyorum. Ruhun gövdeyle birleşmesinden nasıl insan, hayvan, bitki veya soyut ve somut diğer canlılar oluşuyorsa, bilimin teknolojiyi doğurmasından da eşya türemektedir.
Ruh bilimi, bilim de teknolojiyi üretmiştir. Ruh, akıl ve bilim göksel, cisim, madde ve teknoloji de görseldir. Bu yüzden bilim, ruhun, yani Yaratıcı’nın etkisinde varlık göstermektedir. Nasıl ki bilimin olmadığı bir yerde teknoloji var olamıyorsa, ruhun olmadığı bir beden veya maddede de bilgi, fizik ve canlılık var olamaz.
Rasyonalizm gereği din ile bilimi farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirenler; ruhla gövdeyi, akılla beyni, mantıkla duyguyu ve dolayısıyla Yaratıcı ile yaratığı birbirinden ayırarak egemenlik paylaşımı yapmaktadırlar. Neden? Ya dine, vahye ve Mutlak İrade’ye tahammül edemeyip egemenliğini kabul etmek istemediklerinden ya da cehaletlerinden!
Einstein, “Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı” olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir. “Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Ayrıca Einstein; “Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor” tespitiyle, ezberciliğe ve deneyciliğe karşı çıkmıştır.
Acaba, evrimci lâik bilim adamları, gerçekte bilim adamları olmadıklarından mı, Yaratıcı’ya ulaşmak yerine şeytanla dostluğu tercih ediyorlar? Söz konusu güruhlar, Einstein’in beyin büyüklüğünü ve hücre sayısını hesaplayarak onu yücelteceklerine, neden Einstein’in düşünce ve fikirlerine itibar etmiyor, keşiflerindeki gizemi irdelemiyor ve onun gibi Yaratıcı’nın mutlak iradesine inanmıyorlar?
“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi secdeye kapandılar. Fakat iblis, secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” Hicr. 28-31 Tıpkı günümüz evrimcileri gibi!
Ruh, insan gövdesine kalpten girerek tüm organları kuşatır. Ruhun gövdeyi idare ettiği merkez kalptir. Kalbin, gövdenin her zerresine kan pompalayarak hayatiyet kazandırmasının fiziksel işlevinin yanı sıra, ruhsal niteliği çok daha önemlidir. Çünkü organların, özellikle beyin, göz, kulak, burun ve diğer uzuvların duyusal etkileşmeleri tamamen ruhsaldır. Duygular her ne kadar kalpten yansıyorsa da, kalp görsellikte kan pompalayan fiziksel bir aygıttır. Örneğin; beynin sinirsel işlevi veya diğer organların durumları gibi!
Araf Süresi 179. ayetinde buyrulduğu üzere; “Onların kalpleri vardır, ancak onlarla gerçeği kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır, lâkin onlarla işitemezler.”
Örneğin; kimi insanlara domuz kalbi nakledilerek arızaları geçici olarak giderilmektedir. Bu durumda, tıpkı beyin gibi, eğer mutlak olan fiziksel kalp olsaydı, o insan, domuz gibi hissedecek ve onun gibi duygular taşıyacaktı…
Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler "özgür irade"yi, Müslümanlar da "cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaşamla örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, “Mutlak İrade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: ’İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?’ Bu yüzden tapınılan Tanrı’nın ve vahiysel dinlerin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne olduğu" arayışında mantığa başvururlar. Her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de!
İlâhiyatçılar, bazen "insan özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Tanrı özgürdür, her şeyi O kontrol eder" diyorlar!
Hangisi doğru; insan mı, Tanrı mı?!?
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laftan anlamıyorlar!” Nisa. 78
Hıristiyan ve Yahudi ilâhiyatçılar; Tanrı’nın gökyüzüne yerleştiğini ve yeryüzü yönetiminin insanlarda olduğunu iddia ederek, mutlak iradeyi, yani kaderi kökten reddedip özgür iradeyi savunmak suretiyle insanoğlunun egemen bir gücü, dilediğini yapabilecek ve seçebilecek iradeleri bulunduğunu varsayarlar. Tek tanrılı semavi dine mensup olduğunu söyleyenlerin iradesel bir özgürlük adına vahye karşı bilimi, yani aklı ve fiziği üstün kılarak, insanı egemen bir güce kavuşturma çabaları, maddi fiziğin çekicilik yanılgısından ileri gelmekte, dolayısıyla şeytan misali benliklerini yüceltmelerinden, sözde inanıp taptıkları Yaratıcı ile aynı tahtı paylaşmak istemekten hiçbir sakınca görmemektedirler. O halde sıkıştıklarında ve dara düştüklerinde neden dualar ederek Yaratıcı’dan yardım talep ediyorlar?
Hâlbuki egemen hiçbir varlık, din ve anlayış; yönetim ya da egemenlik hakkını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez ve yetki vermez. Bu, egemenlik hakkının vazgeçilmez ve tartışılmaz temel bir kuralıdır. Aksi takdirde egemenlik olamaz. Vekâlet, ancak yönetmek ve denetlemekte aciz olanların ihtiyaç duydukları bir yetkidir. Üstelik Yaratıcı’nın, yaratığı ile iktidarı paylaşabilmesi veya cüz’i de olsa ona bir hak tanıyabilmesi, kadersel düzeni tahrip edebilecek kıyametsi bir karışıklık oluşturup tüm sistemi çökertebileceğinden; nasıl bir mantıkla özleşebilir? Düşüncede geliştirilip hayata uyarlanamayan hiçbir teori ciddiye alınmamalı, mutlak surette karşılığı aranmalıdır. İnsanlar yaratık olmalarından dolayı kuldurlar, Yaratıcı’nın ruhuyla yaşam sürmelerinden, ne ögür ne de cüz’i bir iradeleri mevzubahis olamaz. Ancak onun dilemesiyle düşünebilir, keşfedebilir, başarabilir ya da aksine müstahak olunur.
Ruh ve irade; Yaratıcı Allah’ın kadersel düzeni dâhilinde varlık sürdürmekte, hiçbir yaratık başıboş bırakılmayarak, O’nun yazgısıyla hayat sürmektedir. Bunun da en açık delili, yaşanılan hayattır. Yeter ki okunabilsin…
Aşk ve tazim; şüphe ve tereddütsüz bir teslimiyettir.
“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Sonra onun zürriyetini nutfeden (men),dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” Secde 7.8.9
“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30
“Güneş katlanıp dürüldüğünde; Yıldızlar kararıp döküldüğünde; Dağlar sallanıp yürütüldüğünde; Gebe develer (başıboş) salıverildiğinde; Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; Denizler kaynatıldığında; Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde; Diri diri toprağa gömülen kızlara sorulduğunda, "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?”diye; (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında; Gökyüzü sıyrılıp yerinden oynatıldığında; Cehennem tutuşturulduğunda Ve cennet yaklaştırıldığında; her kişi (hayır ve şerden) neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.
Şimdi yemin ederim o sinenlere; Yörüngesinde akıp giderken bazen kaybolup bazen de etrafı aydınlatan yıldızlara; Kararmaya yüz tuttuğu anda geceye andolsun; Aydınlığını etrafa yaymaya başladığı zaman sabaha yemin ederim ki; Kur'an, şüphesiz değerli bir elçinin (Cebrail'in) getirip okuduğu sözdür. İşte o elçi, Arş'ın sahibi Allah'ın katında güçlü ve itibarlıdır.
O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir. O halde, arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür. O söz, lanetlenmiş şeytanın da sözü değildir. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz (ne kötü ithamlarda bulunuyorsunuz)! O, başka bir şey değil ancak cümle âlem için, aranızdan müstakim (doğru) olmak isteyen için bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (muradetmesi müstesna, siz hiçbir şeyi muradedemezsiniz, olmasını dahi isteyemezsiniz).” Tekvîr SURESİ
Politikacı, ilahiyatçı ve akademisyenlerin; vaat, hurafe ve kuramlarına değil, yaşadığınız hayata itibar ederek değere tabi tutunuz....
Etiketler:
bilim,
cüz'i irade,
dilek,
din,
mutlak irade,
özgür irade,
vahiy,
yaratıcı,
yaratık
30 Eylül 2009 Çarşamba
Bilimin maymunları ve dâhileri…
Pozitivist bilim, sadece cismi varlığı ve maddeyi ele alır. Ne Yaratıcı Tanrı’dan, ne ruhtan, ne de meleklerden, gözle görülmeyen canlılardan, kader ve vahiysel geçmiş ve gelecekten söz eder. Metafiziksel düşünce; tarih süresince “Tanrı Bilimi” gibi bir takım değişik anlamlar kazanmaya çalışsa da, Tanrı’nın, fizik ya da doğa ötesi şeylerin üstünde bir kara bulut gibi dolaştığını varsayar.
Ruhsal olan Yaratıcı, yarattığı cisimlerden dilediğine programladığı ruhu katmak suretiyle “can” oluşturmuş, kendi ruhundan üflemediği ya da belirlediği müddet sonunda ruhları çekip almasıyla fiziki ölümü gerçekleştirmiştir.
Pozitif bilim, gerçeğin bu gizi ile ilgili tatmin edici bir açıklama yapamamanın acziyeti içinde çırpınmasına rağmen, yine de yaratıcılık ütopyasından vazgeçmemiştir. Gerçeğin üstü örtülü, erişilmez olduğunu düşündürmüş, onun geçici olarak inandırıcı bir serap misali düşen gölgesini anlamaya başlanıldığı zaman; örtünün altında ne olduğu sorusu insanları ya saçmaya ya da gize götürmektedir.
Evrimci bilim adamlarını saçmaya götüren hipotezleri; sözde geliştirdikleri teknolojilerle sonsuza dek bir yaşam geliştirebileceklerini, yapay organ ve uzuvlar üreterek, binlerce kat daha etkili çalışabileceklerini iddia edebilmektedirler.
Oysa beden, organ veya uzuvların tek başına atıl, ölü ve hiçbir fonksiyonlarının bulunamayacağı apaçık ortadayken; onlara can, his, zihin, duygu ve fiziki özellik kazandıran ruhu nasıl geliştirecekler? Sadece kan hücrelerinin yerini alacak nanobotlarla tanrısal bu yaratıcılığı aşabilmeleri mümkün mü? Taş devrinden kalma diye nitelendirdikleri yaratımı ve kadersel yazgıyı; yeniden programlayarak, önce yaşlanmayı sonrada tersine çevirebilmeyi, yaşam ve akıl için asli olan “ruh” olmadan başarabilmeleri tartışılmaz bir şarlatanlık ve bilimin güvenirliliğine açık bir darbedir.
Daha taş devrinden kalma hastalıklara çare bulamayan, öldürücü ve sakat bırakıcı mikropların üremelerini durduramayan, düaliteyi yok edip sadece iyiyi etkinleştiremeyenlerin yeni bir insan yaratabilme faraziyeleri, şüphesiz yaratıcı Allah inancını bitirmekten ve aciz bir yaratık olan insanı tanrısallaştırmaktan öte başka bir amaç taşımamaktadır.
Bilim adına şarlatanlık yapan maymunlara gerekli mesajı, bilimin duayeni Newton veriyor. "Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama ben, kendimi, deniz kenarında oynayan küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Uçsuz bucaksız doğrular denizi, bilinmez olarak önümde dururken, şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da güzel midye kabuklarını toplamakla yetiniyorum."
Ne var ki yaşam; ne geçmişte ne günümüzde ne de gelecekte düşünce ve teorilerle yönlendirilememiş, kaderin ortaya koyduğu hüküm yenilememiştir.
Pozitif bilimin keşfedemediği, üzerinde deneysel ne bir araştırma ne de bir gelişme gösteremeyip, çözemediği ve sadece düşsel kuramlarda şekillendirdiği gen formasyonu, neden fonksiyonel özelliğini koruyamıyor, inanılmaz paradokslara sebep oluyor ve bilgi ortamından fiziki yaşama indirgenemiyor? Ruhun işlerlik kazandırdığı fiziki bir aparatını, ruh olmadan çözebilmek mümkün mü?
Yaşamın ve canlılığın anahtarı olan ruh hakkında hiçbir bilgileri olmayıp somut bir analiz gerçekleştiremeyenlerin madde merkezli teorisel tanı ve teşhisleri, bilimi ütopikleştirerek paçavraya çevirmektedir.
“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki; ruh, Rabbimin işlerindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra. 85
Ünlü bilim adamı Pascal, kadersel yazgı, yani ruhsal bilgilendirmenin bir deha örneğidir. Acaba nanoteknolojileriyle böylesine bir zekâ yazılımı ve kader yaratabilirler mi? Henüz 12 yaşında iken, hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu keşfetti. 13 yaşındayken ise, hiç kimsenin çözemediği, “Eucleides’in otuziki problemini” çözmüştü. Pascal, 15 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında Descartes, bunun Pascal gibi bir çocuğun eseri olabileceğine inanmakta çok güçlük çekmiş ve hayretler içinde kalmıştı. 18 yaşında ise, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etti.
Pascal, yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli ve şaşılacak bir orijinalliğe sahipti. 23 yaşında, Torriçelli’nin atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki civa sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, civa sütununu hava basıncını tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin ya da evrimcilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını kanıtlamıştır.
Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. (Sikloid Eğrisi; bir çemberin bir doğru üzerinde ötelenmeden, dönerek ilerlemesi sırasında, çember üzerindeki bir noktanın koordinatlarının oluşturduğu geometrik yol. Genellikle dişli hesaplarında veya freze-torna hesaplarında kullanılır.)
Zamanının önemli bir matematikçisi ve astronomicisi olan Ömer Hayyam'ın da “Euclid Geometrisi” üzerine çalışmalar yaptığını hatırlatmakta yarar görüyorum.
Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında (polinomların özel hali) katsayıları vermiştir. “Pascal Üçgeni”’nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamış, 39 yaşında çok genç yaştayken ve geriye çok şey bırakarak Paris’te ölmüştür. Matematikte dahi olan Pascal; vahyi, ruhsal gücü ve imanı savunarak, “Gerçeklik yalnız akılla değil gönül gözü ile de görülür, gönül gözünün de kavrayıcı, bilici bir gücü vardır.”
“Olayı gördüler de nedeni görmediler.”
İşte, “Vahiy ile bilim” arasında gerçek bir diyalogun doğum sancısının çekildiği günümüzde, diyalogun başlatıcıları arasında önemli bir yere sahip olan Pascal’ın sergilediği “inanç”, geometri kurallarına dayanmaktadır. Onun kiliseyle, papalıkla ters düşmesinin nedeni de, dinsel sorunların akıl ilkeleri dışında açıklanamayacağı varsayımıydı. Nitekim bu konuda kuşkuculuğun gerektiğini bile öne sürmüştür.
Evet, Pascal, böylesi inançlı bir bilim adamı ve gerçek bir düşünürdü. “Allah’ı duyan gönüldür, akıl değil; inanç, Allah’ı gönülde duymadır, akılda değil.”
“İnsan, Allah için yaratılmamışsa mutluluğu Allah’da bulmasının gereği nedir? İnsan Allah için yaratılmışsa Allah’a karşı direnmenin anlamı nedir?”
Din ile bilim arasında paradoks yaşayarak değersiz unvan ve cüppeleriyle şov yapan günümüz evrimci ezbercilere, deneycilere ve kopyacılara bilim adamı demek, keşifler gerçekleştirmiş bilim adamlarına büyük bir hakarettir. Gerçek bir bilgiye sahip olamadıklarından Yaratıcı’yı ve vahyi reddetmekte, ne olduğunu bile bilmedikleri aklı, fiziği, düşünceyi ve beyni tanrılaştırabilmektedirler.
Pascal’ın ifade ettiği gibi, “Bilimin azı Allah’tan uzaklaştırır, ama çoğu O’na götürür.”
Bilim tarihinde çok önemli bir yeri olan Pascal, gerçekleri kavrayabilmiş fevkalade inançlı bir bilim adamıydı. Pascal, sözlerinde Allah’ın matematikten elementlerin düzenine kadar her şeyin yaratıcısı olduğunu söyleyerek, Allah’ın sonsuz ve mutlak gücünü ifade etmiştir.
Mutlak iyiyi arayan insanların çoğu mutluluğu saltanatta, nesnel bollukta ya da eğlencede bulur. Bilgeler ise, tüm bu eğilimlerden uzak kalmayı, kendi görüşlerine uygun bir düşünce ortamı sağlamayı ister.
Tarihin dehaları olarak adlandırılan bilgelerin, sanatçıların ve iktidar sahiplerinin biyografileri incelendiğinde; zihinsel fonksiyonlarla duygusal oluşumların ortaya çıkardığı sonuçlar, fevkalâde farklı fikir, arzu, eylem ve sonuçların doğmasına neden olmakta ve değişkenlik engellenememektedir. Zekânın ve iradenin gelişimine sebep olan ruhsal etkinin nasıl bir yönlendirme ve dürtüyle varlık kazandığı bilimsel olarak açıklanamamaktadır. Ruhun ve ona bağlı zihin ve duyguların soyut yapılar içermeleri, pozitif bilimce çözüme kavuşturulamamaktadır. Vahyin bir neticesi olarak ortaya çıkan tüm bilgilerin yaşamla örtüşmesi, kaderin tartışılmaz varlığını ve doğruluğunu kanıtlamaktadır.
Ünlü kimyacı ve tıp dâhisi Pasteur, biyoloji bilgini ve mikrobiyolojinin kurucusuydu. Pasteur, çocukluğundan itibaren öğretmen olmayı çok istiyor, üstelik öğretmenleri de kendisini teşvik ediyordu. Ancak mutlak irade, onun büyük bir bilim adamı ve tarihe geçecek önemli bir kâşif olmasına karar verdiğinden; düşüncesi, dileği ve öğretmenlerinin çabaları başarılı olamadı.
Pasteur, çok yoksul bir ailenin çocuğuydu. Hekimlik, veterinerlik, cerrahi, ebelik ve sağlık bilgisi onun buluşlarıyla köklü değişimlere uğradığı gibi, kimya ve maya sanayi de, Allah’ının lütfettiği deryasal ilmiyle yepyeni imkânlara kavuştu.
Günümüzün namütenahi teknolojik ve bilimsel imkânlarına rağmen, yeni keşifler başaramayarak hiçbir sözden ve saçma hipotezden öte ilerleme katedemeyen bilim kisvelerine karşın Pasteur, daha 26 yaşındayken yayınladığı billur bilim hakkındaki inceleme yazısıyla bilim dünyasına adını duyurarak, “stereokimyanın” ilk temelini attı.
Koyunlarda ve tavuklarda görülen şarbonla ilgili ilk aşıyı, kuduz aşısını, sirkenin oluşumunu ve şarapta görülen hastalıkları keşfetti. İpek böceğine zararı dokunan bir hastalığı araştırırken, mikroorganizmaların bulaşıcı hastalıklara ve intanların (mikroptan ileri gelen hastalık) yayılmasının sebebi olduğunu ortaya çıkardı. O güne kadar Aristo felsefesi ve evrim teorisiyle hareket eden tıp dünyası, Pasteur’un kendiliğinden türemenin bir hayal mahsulü olduğunu kesin olarak ispat etmesiyle; her oluşumun bir yaratıcısı, yönlendiricisi ve nedeni olduğunu, gözle görülemeyen virüslerin dahi bir program dahilinde ürediklerini savundu. Embriyoların kendiliğinden meydana gelmediği doktrinini açıklarken, evrimci bilim adamlarıyla çok büyük tartışmalar yaşadı ve önü kesilmek istenerek tehdit ve şantajlarla karşılaştı.
Pasteur, yıllarca eğitimini alıp kendini otoriteliğe yükselten teorilere karşı gelmesi ve tıp akademisinde köhnemiş kuramlara ayak direyenlerle mücadele etmesi, gerçeğin gizemini kavramış olmasındandı.
Akademik kariyerine neden olan bilgilerin etkisinden ve öğretisinden sıyrılabilmesi, öncesi ve örneği olmayan farklı düşüncelerle apayrı bir yapılaşmanın içinde yer alması ve keşifler yapabilmesi, pozitivizmin, evrenizmin ve rasyonalizmin temel ilkelerine tamamen aykırı bir gelişme ve mutlak iradenin tartışılmaz bir üstünlüğüydü.
Pasteur, en önemli buluşlarından biri olan kuduz aşısını, birçok kaşifin gerçekleştirdiği ve kendisinin de itiraf ettiği üzere bilimsel bilinçli bir çalışmayla değil, “rasgele” bulmuştur. Her ne kadar hayatta rasgele hiçbir şeyin vuku bulmadığı ve her şeyin kaderde yazılan tevafuk bir gereklilikten ürediği mutlaktır. Sokrat der ki: “Kâinatta tesadüfe, tesadüf edilmez.”
Bir çocuğun köpek tarafından ısırılması sonucu; Pasteur, inceleme amacıyla kuduz mikrobunu bir şişeye koyar. Lâboratuarındaki camın kenarına koyduğu şişenin içine rüzgârla bir küf girer. Bir kaç gün sonra kuduza neden olan mikrobun yok olduğunu görür. Buna neden olan küfü araştırarak kuduz aşısını bulur ve serumunu gerçekleştirir. Yeni doktrinlerden yana olanlarla, buna itiraz edenleri karşı karşıya getiren bu buluş, Pasteur’ün zaferini ilan eder. Yaratıcı, ince ve sezilmez yollardan yardım etmez ve imkânlar hazırlamasaydı, bu ve diğerleri keşfedilebilir miydi?
Çok güçlü bir Allah inancı olan Pasteur, yaşadığı dönemde
Darwin’in evrim teorisine karşı çıkması nedeniyle pek çok sözlü saldırıya ve günümüzdeki laiklerin yaptığı gibi baskı ve hakaretlere uğramış ve bilim çevrelerince yaptırımlarla karşılaşmıştı. Ancak o, öylesine cesur ve kararlıydı ki, ulumalara kulaklarını tıkayarak yolundan dönmedi…
Bilim ile din arasındaki uyumu savunan Pasteur; “Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı’nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor.”
“Bilim insanı Allah’a götürür.”
Allah’ı ve dinini inkâr edenlerin, neden bilimden uzak birer şarlatan maymun olduklarını anlayabildiniz mi?
“Bildiğimizi zannetmemiz, öğrenmemizin en büyük düşmanıdır.” DR.C.BERNARD
Ruhsal olan Yaratıcı, yarattığı cisimlerden dilediğine programladığı ruhu katmak suretiyle “can” oluşturmuş, kendi ruhundan üflemediği ya da belirlediği müddet sonunda ruhları çekip almasıyla fiziki ölümü gerçekleştirmiştir.
Pozitif bilim, gerçeğin bu gizi ile ilgili tatmin edici bir açıklama yapamamanın acziyeti içinde çırpınmasına rağmen, yine de yaratıcılık ütopyasından vazgeçmemiştir. Gerçeğin üstü örtülü, erişilmez olduğunu düşündürmüş, onun geçici olarak inandırıcı bir serap misali düşen gölgesini anlamaya başlanıldığı zaman; örtünün altında ne olduğu sorusu insanları ya saçmaya ya da gize götürmektedir.
Evrimci bilim adamlarını saçmaya götüren hipotezleri; sözde geliştirdikleri teknolojilerle sonsuza dek bir yaşam geliştirebileceklerini, yapay organ ve uzuvlar üreterek, binlerce kat daha etkili çalışabileceklerini iddia edebilmektedirler.
Oysa beden, organ veya uzuvların tek başına atıl, ölü ve hiçbir fonksiyonlarının bulunamayacağı apaçık ortadayken; onlara can, his, zihin, duygu ve fiziki özellik kazandıran ruhu nasıl geliştirecekler? Sadece kan hücrelerinin yerini alacak nanobotlarla tanrısal bu yaratıcılığı aşabilmeleri mümkün mü? Taş devrinden kalma diye nitelendirdikleri yaratımı ve kadersel yazgıyı; yeniden programlayarak, önce yaşlanmayı sonrada tersine çevirebilmeyi, yaşam ve akıl için asli olan “ruh” olmadan başarabilmeleri tartışılmaz bir şarlatanlık ve bilimin güvenirliliğine açık bir darbedir.
Daha taş devrinden kalma hastalıklara çare bulamayan, öldürücü ve sakat bırakıcı mikropların üremelerini durduramayan, düaliteyi yok edip sadece iyiyi etkinleştiremeyenlerin yeni bir insan yaratabilme faraziyeleri, şüphesiz yaratıcı Allah inancını bitirmekten ve aciz bir yaratık olan insanı tanrısallaştırmaktan öte başka bir amaç taşımamaktadır.
Bilim adına şarlatanlık yapan maymunlara gerekli mesajı, bilimin duayeni Newton veriyor. "Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama ben, kendimi, deniz kenarında oynayan küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Uçsuz bucaksız doğrular denizi, bilinmez olarak önümde dururken, şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da güzel midye kabuklarını toplamakla yetiniyorum."
Ne var ki yaşam; ne geçmişte ne günümüzde ne de gelecekte düşünce ve teorilerle yönlendirilememiş, kaderin ortaya koyduğu hüküm yenilememiştir.
Pozitif bilimin keşfedemediği, üzerinde deneysel ne bir araştırma ne de bir gelişme gösteremeyip, çözemediği ve sadece düşsel kuramlarda şekillendirdiği gen formasyonu, neden fonksiyonel özelliğini koruyamıyor, inanılmaz paradokslara sebep oluyor ve bilgi ortamından fiziki yaşama indirgenemiyor? Ruhun işlerlik kazandırdığı fiziki bir aparatını, ruh olmadan çözebilmek mümkün mü?
Yaşamın ve canlılığın anahtarı olan ruh hakkında hiçbir bilgileri olmayıp somut bir analiz gerçekleştiremeyenlerin madde merkezli teorisel tanı ve teşhisleri, bilimi ütopikleştirerek paçavraya çevirmektedir.
“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki; ruh, Rabbimin işlerindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra. 85
Ünlü bilim adamı Pascal, kadersel yazgı, yani ruhsal bilgilendirmenin bir deha örneğidir. Acaba nanoteknolojileriyle böylesine bir zekâ yazılımı ve kader yaratabilirler mi? Henüz 12 yaşında iken, hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu keşfetti. 13 yaşındayken ise, hiç kimsenin çözemediği, “Eucleides’in otuziki problemini” çözmüştü. Pascal, 15 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında Descartes, bunun Pascal gibi bir çocuğun eseri olabileceğine inanmakta çok güçlük çekmiş ve hayretler içinde kalmıştı. 18 yaşında ise, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etti.
Pascal, yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli ve şaşılacak bir orijinalliğe sahipti. 23 yaşında, Torriçelli’nin atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki civa sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, civa sütununu hava basıncını tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin ya da evrimcilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını kanıtlamıştır.
Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. (Sikloid Eğrisi; bir çemberin bir doğru üzerinde ötelenmeden, dönerek ilerlemesi sırasında, çember üzerindeki bir noktanın koordinatlarının oluşturduğu geometrik yol. Genellikle dişli hesaplarında veya freze-torna hesaplarında kullanılır.)
Zamanının önemli bir matematikçisi ve astronomicisi olan Ömer Hayyam'ın da “Euclid Geometrisi” üzerine çalışmalar yaptığını hatırlatmakta yarar görüyorum.
Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında (polinomların özel hali) katsayıları vermiştir. “Pascal Üçgeni”’nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamış, 39 yaşında çok genç yaştayken ve geriye çok şey bırakarak Paris’te ölmüştür. Matematikte dahi olan Pascal; vahyi, ruhsal gücü ve imanı savunarak, “Gerçeklik yalnız akılla değil gönül gözü ile de görülür, gönül gözünün de kavrayıcı, bilici bir gücü vardır.”
“Olayı gördüler de nedeni görmediler.”
İşte, “Vahiy ile bilim” arasında gerçek bir diyalogun doğum sancısının çekildiği günümüzde, diyalogun başlatıcıları arasında önemli bir yere sahip olan Pascal’ın sergilediği “inanç”, geometri kurallarına dayanmaktadır. Onun kiliseyle, papalıkla ters düşmesinin nedeni de, dinsel sorunların akıl ilkeleri dışında açıklanamayacağı varsayımıydı. Nitekim bu konuda kuşkuculuğun gerektiğini bile öne sürmüştür.
Evet, Pascal, böylesi inançlı bir bilim adamı ve gerçek bir düşünürdü. “Allah’ı duyan gönüldür, akıl değil; inanç, Allah’ı gönülde duymadır, akılda değil.”
“İnsan, Allah için yaratılmamışsa mutluluğu Allah’da bulmasının gereği nedir? İnsan Allah için yaratılmışsa Allah’a karşı direnmenin anlamı nedir?”
Din ile bilim arasında paradoks yaşayarak değersiz unvan ve cüppeleriyle şov yapan günümüz evrimci ezbercilere, deneycilere ve kopyacılara bilim adamı demek, keşifler gerçekleştirmiş bilim adamlarına büyük bir hakarettir. Gerçek bir bilgiye sahip olamadıklarından Yaratıcı’yı ve vahyi reddetmekte, ne olduğunu bile bilmedikleri aklı, fiziği, düşünceyi ve beyni tanrılaştırabilmektedirler.
Pascal’ın ifade ettiği gibi, “Bilimin azı Allah’tan uzaklaştırır, ama çoğu O’na götürür.”
Bilim tarihinde çok önemli bir yeri olan Pascal, gerçekleri kavrayabilmiş fevkalade inançlı bir bilim adamıydı. Pascal, sözlerinde Allah’ın matematikten elementlerin düzenine kadar her şeyin yaratıcısı olduğunu söyleyerek, Allah’ın sonsuz ve mutlak gücünü ifade etmiştir.
Mutlak iyiyi arayan insanların çoğu mutluluğu saltanatta, nesnel bollukta ya da eğlencede bulur. Bilgeler ise, tüm bu eğilimlerden uzak kalmayı, kendi görüşlerine uygun bir düşünce ortamı sağlamayı ister.
Tarihin dehaları olarak adlandırılan bilgelerin, sanatçıların ve iktidar sahiplerinin biyografileri incelendiğinde; zihinsel fonksiyonlarla duygusal oluşumların ortaya çıkardığı sonuçlar, fevkalâde farklı fikir, arzu, eylem ve sonuçların doğmasına neden olmakta ve değişkenlik engellenememektedir. Zekânın ve iradenin gelişimine sebep olan ruhsal etkinin nasıl bir yönlendirme ve dürtüyle varlık kazandığı bilimsel olarak açıklanamamaktadır. Ruhun ve ona bağlı zihin ve duyguların soyut yapılar içermeleri, pozitif bilimce çözüme kavuşturulamamaktadır. Vahyin bir neticesi olarak ortaya çıkan tüm bilgilerin yaşamla örtüşmesi, kaderin tartışılmaz varlığını ve doğruluğunu kanıtlamaktadır.
Ünlü kimyacı ve tıp dâhisi Pasteur, biyoloji bilgini ve mikrobiyolojinin kurucusuydu. Pasteur, çocukluğundan itibaren öğretmen olmayı çok istiyor, üstelik öğretmenleri de kendisini teşvik ediyordu. Ancak mutlak irade, onun büyük bir bilim adamı ve tarihe geçecek önemli bir kâşif olmasına karar verdiğinden; düşüncesi, dileği ve öğretmenlerinin çabaları başarılı olamadı.
Pasteur, çok yoksul bir ailenin çocuğuydu. Hekimlik, veterinerlik, cerrahi, ebelik ve sağlık bilgisi onun buluşlarıyla köklü değişimlere uğradığı gibi, kimya ve maya sanayi de, Allah’ının lütfettiği deryasal ilmiyle yepyeni imkânlara kavuştu.
Günümüzün namütenahi teknolojik ve bilimsel imkânlarına rağmen, yeni keşifler başaramayarak hiçbir sözden ve saçma hipotezden öte ilerleme katedemeyen bilim kisvelerine karşın Pasteur, daha 26 yaşındayken yayınladığı billur bilim hakkındaki inceleme yazısıyla bilim dünyasına adını duyurarak, “stereokimyanın” ilk temelini attı.
Koyunlarda ve tavuklarda görülen şarbonla ilgili ilk aşıyı, kuduz aşısını, sirkenin oluşumunu ve şarapta görülen hastalıkları keşfetti. İpek böceğine zararı dokunan bir hastalığı araştırırken, mikroorganizmaların bulaşıcı hastalıklara ve intanların (mikroptan ileri gelen hastalık) yayılmasının sebebi olduğunu ortaya çıkardı. O güne kadar Aristo felsefesi ve evrim teorisiyle hareket eden tıp dünyası, Pasteur’un kendiliğinden türemenin bir hayal mahsulü olduğunu kesin olarak ispat etmesiyle; her oluşumun bir yaratıcısı, yönlendiricisi ve nedeni olduğunu, gözle görülemeyen virüslerin dahi bir program dahilinde ürediklerini savundu. Embriyoların kendiliğinden meydana gelmediği doktrinini açıklarken, evrimci bilim adamlarıyla çok büyük tartışmalar yaşadı ve önü kesilmek istenerek tehdit ve şantajlarla karşılaştı.
Pasteur, yıllarca eğitimini alıp kendini otoriteliğe yükselten teorilere karşı gelmesi ve tıp akademisinde köhnemiş kuramlara ayak direyenlerle mücadele etmesi, gerçeğin gizemini kavramış olmasındandı.
Akademik kariyerine neden olan bilgilerin etkisinden ve öğretisinden sıyrılabilmesi, öncesi ve örneği olmayan farklı düşüncelerle apayrı bir yapılaşmanın içinde yer alması ve keşifler yapabilmesi, pozitivizmin, evrenizmin ve rasyonalizmin temel ilkelerine tamamen aykırı bir gelişme ve mutlak iradenin tartışılmaz bir üstünlüğüydü.
Pasteur, en önemli buluşlarından biri olan kuduz aşısını, birçok kaşifin gerçekleştirdiği ve kendisinin de itiraf ettiği üzere bilimsel bilinçli bir çalışmayla değil, “rasgele” bulmuştur. Her ne kadar hayatta rasgele hiçbir şeyin vuku bulmadığı ve her şeyin kaderde yazılan tevafuk bir gereklilikten ürediği mutlaktır. Sokrat der ki: “Kâinatta tesadüfe, tesadüf edilmez.”
Bir çocuğun köpek tarafından ısırılması sonucu; Pasteur, inceleme amacıyla kuduz mikrobunu bir şişeye koyar. Lâboratuarındaki camın kenarına koyduğu şişenin içine rüzgârla bir küf girer. Bir kaç gün sonra kuduza neden olan mikrobun yok olduğunu görür. Buna neden olan küfü araştırarak kuduz aşısını bulur ve serumunu gerçekleştirir. Yeni doktrinlerden yana olanlarla, buna itiraz edenleri karşı karşıya getiren bu buluş, Pasteur’ün zaferini ilan eder. Yaratıcı, ince ve sezilmez yollardan yardım etmez ve imkânlar hazırlamasaydı, bu ve diğerleri keşfedilebilir miydi?
Çok güçlü bir Allah inancı olan Pasteur, yaşadığı dönemde
Darwin’in evrim teorisine karşı çıkması nedeniyle pek çok sözlü saldırıya ve günümüzdeki laiklerin yaptığı gibi baskı ve hakaretlere uğramış ve bilim çevrelerince yaptırımlarla karşılaşmıştı. Ancak o, öylesine cesur ve kararlıydı ki, ulumalara kulaklarını tıkayarak yolundan dönmedi…
Bilim ile din arasındaki uyumu savunan Pasteur; “Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı’nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor.”
“Bilim insanı Allah’a götürür.”
Allah’ı ve dinini inkâr edenlerin, neden bilimden uzak birer şarlatan maymun olduklarını anlayabildiniz mi?
“Bildiğimizi zannetmemiz, öğrenmemizin en büyük düşmanıdır.” DR.C.BERNARD
Etiketler:
akıl,
Allah,
aydınlık,
bilim,
bilim adamı,
din,
evrim,
kuduz aşısı,
New ton,
pascal,
pasteur,
pozitivizm,
sokrat,
stereokimya
29 Eylül 2009 Salı
Diğerleri farklı mı?
Öze inilmeden yapılan yargılar, kötünün sinsice kökleşerek, yayılıp bakileşmesine, dolayısıyla söküp atılamama gibi bir imkânsızlığa yol açmaktadır. Sağlam zemin üzerine inşa edilmemiş yapıların en basit olumsuzluklarda dahi yıkılabilecek tedirginlik doğurması, yapıların en çürüğü olan örümcek evlerinden farksız bir dayanıklılıkta olduklarını ortaya koymaktadır.
Laik ve putperest Türkiye Cumhuriyet devletinin temelleri; malum Atatürk’ün “din ve namus telakkisini ortadan kaldıran, kuvvetlenmenin ve çabuk zengin olmanın” dinsizlik ve namussuzlukla mümkün olunabileceği düşünceyle atılması; adı, programı ve görüşü her ne olursa olsun tüm partilerin bu temel ilkeyle hareket etmelerinden harami parti CHP’den hiçbir farkları bulunmadığı tartışılmazdır.
Acımasız kapitalist ve ikiyüzlü liberalizmin vicdansız tüm kurallarını benimseyen taraflar; eş, dost ve yandaşları dışında hiç kimseye merhamet gözetmemekte, devlet imkânlarını eşit ve adaletsi bir paylaşımdan yana tasarruf etmeyerek, lehlerine peşkeş çekebilmektedirler. Atatürk’ün ilkesel düşünce, duygu ve davranışlarıyla hareket etmelerinden dolayı gücü ele geçirmenin kendilerince haklı keyfiyetiyle, and içtikleri “ilke” doğrultusunda kuvvetlenmekte, böylece çabuk zengin olabilmektedirler.
Özellikle politikacı, bürokrat, ilahiyatçı ve akademisyenlerin kötüleri; bazen iyi yanları veya kamuflajlı imajlarından ötürü gerçekleri perdeleyebilmekte, böylelikle ne kadar kötü oldukları anlaşılamayarak, derinsi tehlikenin boyutu fark edilememektedir.
Toplulukların önderleri lehine önyargılı davranarak, akıl almaz gerekçelerle hata ve yanlışlarını savunabilmeleri ya da inatla inkâra kalkışmaları; yalanın, çıkarcılığın ve fırsatçılığın daha da yayılmasına, kötülüğün meşrulaşmasına sebep olmaktadır.
Einstein der ki: “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur.”
İnsanoğlunun liderleri veya olayları özde değil de yüzeyde değerlendirerek hükme varmaları; gerçeği veya yalanı, doğruyu veya yanlışı, iyiyi veya kötüyü kestirememelerine, dolayısıyla tehlikesi gidişatı kavrayamayarak acı ve dehşeti çağırmalarına neden olmaktadır.
Benlikleri coşturan güç, makam, şöhret ve paranın sarhoşsal etkinliği hakkı ve adaleti kıydığı halde sürekli şikâyet eden yığınları uyandırmaması dinsiz ve namussuz düzenlerin varlığını sürdürmesine; düşünce ve inancı ne olursa olsun her kesimi çarklarının arasında öğüterek pespayeliğe dönüştürmesine yegâne sebeptir.
Politika öylesine samimiyetsiz alçak bir kapıdır ki, her kim bu kapıdan içeri girerse; onun bir daha aklanabilmesi mümkün olamamaktadır.
Ruhi yahut fiziki can yakan, emanete ihanet eden, halkı aç ve yoksulken kendisi saltanat sürerek hakları zimmetine geçiren, doğru ve dürüst davranmayıp sürekli saf değiştirmek suretiyle yanıp sönenlerin temizlenebilmesi söz konusu değildir.
Böylesi laik ve putperest bir düzende sadece CHP’yi hedef alıp, AKP ve diğerlerini dışarıda bırakmak, şüphesiz insafsızlık ve haksızlıktır. Atatürk ilkelerine and içip boyun eğen herkes, bilinmelidir ki dinsizliği ve namussuzluğu kabullenmenin, çıkarları peşinde koşmanın, yabancı güçlerin artığı ile beslenmenin ve hegemonyalığına teslim olmanın alçaklığıyla politika yapmaktadırlar. Ancak nabza göre çok iyi şerbet verebilmenin usta hünerine sahip cambazlar, kendilerini saklayabilme başarılarından dolayı değiştirdikleri saflarını ya belli etmeyebilmekte ya da ikna edici argümanlarla yanlışı doğru gösterebilmektedirler.
“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda da ifade ettiğim üzere; bir İngiliz olan Atatürk ilkelerine bağlı politika yaparak devleti ve milleti yöneten her kim olursa olsun; o bir sömürücüdür, o bir vicdansızdır, o bir yalancıdır, o bir riyakârdır ve onun ne bir safı ne de bir siyaseti vardır.
Geçmişte İngiliz mandası altında özgür köle olan Müslüman milletimiz, bugünde Amerika mandası altında varlığını sürdürmekte, buyruğu doğrultusunda politika üretenler, üzerine and içtikleri ilkelerin gereğini yapmaktadırlar. Öyleyse neden öfkeleniyor, hak ve adalet arıyorsunuz ki? Böylesi bir hurdayı sürebilecek bir şoför mümkün mü?
Hakkın ve adaletin egemen olabileceği siyasi bir temel atılmaz ise, onurlu ve bağımsız bir yapının inşa edilebilmesi ve düzlüğe çıkılabilmesi mümkün değildir.
Tamamen dini yok etme odaklı ahlaksız bir çağdaşlaşmayı kalkınmanın, ilerlemenin ve aydınlanmanın anahtarı zanneden anlayış; İslam referanslı Başbakan Erdoğan ve AKP’yi de “Manukyan Ekonomisi” ne götürmüş, İslam ülkeleri üzerinde emelleri olan haçlıların tehditkâr sermayesine muhtaç kılarak, sözde ekonominin rayına oturduğu izlenimi doğurup, ihanetsel her türlü tavizi koparabilmişlerdir.
ABD emreder, Türkiye yapar. Acaba ABD emretmeseydi, adı “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım” denen uzlaşma, gündeme gelebilir miydi? CHP ve MHP’nin şovsal ve içtensiz muhalefetine de aldanmayın. Şayet onlar iktidarda olsaydı, AKP’den farksız adım atamazlardı. APO’yu idamdan kurtaran CHP zihniyeti ve sözde milliyetçi MHP değil miydi? APO’yu idam ettirmeyen ABD değil miydi? Hangi şartla APO’yu teslim ettiğini bir hatırlayın…
İktidarda kimin oturduğunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü T.C temelleri bu esas üzerine atılmış, yıllarca savaşılan dinimiz ve ırkımıza amansız hasım haçlıların batılı medeniyetinden taviz verilmeyip müttefik manipülasyonuyla her şart ve koşulda müstemlekeliğinin kabul edilmesi, anayasanın değiştirilemez dolaylı ilkeleri arasında bulunmaktadır.
Sorun iktidardaki kimlikte değil, Atatürk’ün tanrısal hükümleriyle bezenmiş değiştirilmesi, hatta tartışılması dahi mevzubahis ettirilmeyen anayasadadır.
Verilen her oy, işte şikâyet edilen bu anayasayı ve düzeni meşrulaştırmaktadır.
Laik ve putperest Türkiye Cumhuriyet devletinin temelleri; malum Atatürk’ün “din ve namus telakkisini ortadan kaldıran, kuvvetlenmenin ve çabuk zengin olmanın” dinsizlik ve namussuzlukla mümkün olunabileceği düşünceyle atılması; adı, programı ve görüşü her ne olursa olsun tüm partilerin bu temel ilkeyle hareket etmelerinden harami parti CHP’den hiçbir farkları bulunmadığı tartışılmazdır.
Acımasız kapitalist ve ikiyüzlü liberalizmin vicdansız tüm kurallarını benimseyen taraflar; eş, dost ve yandaşları dışında hiç kimseye merhamet gözetmemekte, devlet imkânlarını eşit ve adaletsi bir paylaşımdan yana tasarruf etmeyerek, lehlerine peşkeş çekebilmektedirler. Atatürk’ün ilkesel düşünce, duygu ve davranışlarıyla hareket etmelerinden dolayı gücü ele geçirmenin kendilerince haklı keyfiyetiyle, and içtikleri “ilke” doğrultusunda kuvvetlenmekte, böylece çabuk zengin olabilmektedirler.
Özellikle politikacı, bürokrat, ilahiyatçı ve akademisyenlerin kötüleri; bazen iyi yanları veya kamuflajlı imajlarından ötürü gerçekleri perdeleyebilmekte, böylelikle ne kadar kötü oldukları anlaşılamayarak, derinsi tehlikenin boyutu fark edilememektedir.
Toplulukların önderleri lehine önyargılı davranarak, akıl almaz gerekçelerle hata ve yanlışlarını savunabilmeleri ya da inatla inkâra kalkışmaları; yalanın, çıkarcılığın ve fırsatçılığın daha da yayılmasına, kötülüğün meşrulaşmasına sebep olmaktadır.
Einstein der ki: “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur.”
İnsanoğlunun liderleri veya olayları özde değil de yüzeyde değerlendirerek hükme varmaları; gerçeği veya yalanı, doğruyu veya yanlışı, iyiyi veya kötüyü kestirememelerine, dolayısıyla tehlikesi gidişatı kavrayamayarak acı ve dehşeti çağırmalarına neden olmaktadır.
Benlikleri coşturan güç, makam, şöhret ve paranın sarhoşsal etkinliği hakkı ve adaleti kıydığı halde sürekli şikâyet eden yığınları uyandırmaması dinsiz ve namussuz düzenlerin varlığını sürdürmesine; düşünce ve inancı ne olursa olsun her kesimi çarklarının arasında öğüterek pespayeliğe dönüştürmesine yegâne sebeptir.
Politika öylesine samimiyetsiz alçak bir kapıdır ki, her kim bu kapıdan içeri girerse; onun bir daha aklanabilmesi mümkün olamamaktadır.
Ruhi yahut fiziki can yakan, emanete ihanet eden, halkı aç ve yoksulken kendisi saltanat sürerek hakları zimmetine geçiren, doğru ve dürüst davranmayıp sürekli saf değiştirmek suretiyle yanıp sönenlerin temizlenebilmesi söz konusu değildir.
Böylesi laik ve putperest bir düzende sadece CHP’yi hedef alıp, AKP ve diğerlerini dışarıda bırakmak, şüphesiz insafsızlık ve haksızlıktır. Atatürk ilkelerine and içip boyun eğen herkes, bilinmelidir ki dinsizliği ve namussuzluğu kabullenmenin, çıkarları peşinde koşmanın, yabancı güçlerin artığı ile beslenmenin ve hegemonyalığına teslim olmanın alçaklığıyla politika yapmaktadırlar. Ancak nabza göre çok iyi şerbet verebilmenin usta hünerine sahip cambazlar, kendilerini saklayabilme başarılarından dolayı değiştirdikleri saflarını ya belli etmeyebilmekte ya da ikna edici argümanlarla yanlışı doğru gösterebilmektedirler.
“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda da ifade ettiğim üzere; bir İngiliz olan Atatürk ilkelerine bağlı politika yaparak devleti ve milleti yöneten her kim olursa olsun; o bir sömürücüdür, o bir vicdansızdır, o bir yalancıdır, o bir riyakârdır ve onun ne bir safı ne de bir siyaseti vardır.
Geçmişte İngiliz mandası altında özgür köle olan Müslüman milletimiz, bugünde Amerika mandası altında varlığını sürdürmekte, buyruğu doğrultusunda politika üretenler, üzerine and içtikleri ilkelerin gereğini yapmaktadırlar. Öyleyse neden öfkeleniyor, hak ve adalet arıyorsunuz ki? Böylesi bir hurdayı sürebilecek bir şoför mümkün mü?
Hakkın ve adaletin egemen olabileceği siyasi bir temel atılmaz ise, onurlu ve bağımsız bir yapının inşa edilebilmesi ve düzlüğe çıkılabilmesi mümkün değildir.
Tamamen dini yok etme odaklı ahlaksız bir çağdaşlaşmayı kalkınmanın, ilerlemenin ve aydınlanmanın anahtarı zanneden anlayış; İslam referanslı Başbakan Erdoğan ve AKP’yi de “Manukyan Ekonomisi” ne götürmüş, İslam ülkeleri üzerinde emelleri olan haçlıların tehditkâr sermayesine muhtaç kılarak, sözde ekonominin rayına oturduğu izlenimi doğurup, ihanetsel her türlü tavizi koparabilmişlerdir.
ABD emreder, Türkiye yapar. Acaba ABD emretmeseydi, adı “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım” denen uzlaşma, gündeme gelebilir miydi? CHP ve MHP’nin şovsal ve içtensiz muhalefetine de aldanmayın. Şayet onlar iktidarda olsaydı, AKP’den farksız adım atamazlardı. APO’yu idamdan kurtaran CHP zihniyeti ve sözde milliyetçi MHP değil miydi? APO’yu idam ettirmeyen ABD değil miydi? Hangi şartla APO’yu teslim ettiğini bir hatırlayın…
İktidarda kimin oturduğunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü T.C temelleri bu esas üzerine atılmış, yıllarca savaşılan dinimiz ve ırkımıza amansız hasım haçlıların batılı medeniyetinden taviz verilmeyip müttefik manipülasyonuyla her şart ve koşulda müstemlekeliğinin kabul edilmesi, anayasanın değiştirilemez dolaylı ilkeleri arasında bulunmaktadır.
Sorun iktidardaki kimlikte değil, Atatürk’ün tanrısal hükümleriyle bezenmiş değiştirilmesi, hatta tartışılması dahi mevzubahis ettirilmeyen anayasadadır.
Verilen her oy, işte şikâyet edilen bu anayasayı ve düzeni meşrulaştırmaktadır.
Etiketler:
ABD,
AKP,
Apo,
chp,
İngiliz Atatürk,
MHP,
neden oy kullanmıyorum,
oy,
politikacı,
T.C.
27 Eylül 2009 Pazar
Harami bir parti…
Din, ırz ve namustan daha onurlu ve değerli bir şeyin olmadığı dünyada; ne tarihte, ne de günümüzde örneği bulunmayan ürkütücü bir ilkeyle temelleri atılmış Cumhuriyet Halk Partisi’nin hala varlığını sürdürüyor olması, milletimiz adına fevkalade utandırıcı ve düşündürücüdür.
Manevi kıymetlerden tamamen yoksun materyalist bir İngiliz Atatürk’ünün kurduğu CHP, zenginleşmeyi ve kazanmayı “dinsizlik ve namussuzlukla” başarılabileceği düşüncesiyle hareket ederek; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” harcıyla atılan temel, CHP’nin gerçekte dinsiz ve namussuz bir parti olduğu; parti yöneticilerinin, üyelerinin ve destekleyenlerinin, böylece bilinçli ya da bilinçsiz dinsiz ve namussuz oldukları belgelenmektedir.
1812 ve 1887 yıllarında ve günümüzde dahi dünyanın en önemli çelik üreticisi olan “Krupp Çelik”’in kurucusu Alfred Krupp; “Kaybedilen para bir şey değildir, ama kaybedilen namus çok şeydir “ inancıyla, İngiliz Atatürk’ünün düşündüğü ve CHP’nin kabul ettiği gibi, kuvvetlenmenin ve zenginliğin namussuzlukla elde edilemeyeceğini, çok zengin ve başarılı bir iş adamı sıfatıyla dikta etmiştir. Unutulmamalıdır ki ilk kurduğu fabrikasında 4 kişi çalışırken, öldüğünde ise fabrikalarında 20000 kişiden fazla işçi çalışmaktaydı.
İnsanı hayvandan ayırıp disipline ederek üstün bir yaratığa dönüştüren din ve namus telakkisinin ortadan kaldırılması, benliğe galebe çaldırıp şeytanı azdırırcasına egemen kılmasından iyi ve güzel ne varsa topyekûn yok olabileceği gerçeği, maalesef beyinci kümbetlerce idrak edilememektedir. Ne var ki dinin ve namusun görünmez ruhi gücü ve etkisi; enerji ile kütlenin çatışma veya çakışmasını sonsuzlukla çarpıp boyutlarını tüm evrene yaymaya başarabilen insanın kavrayabileceği bir kudrettir.
CHP gibi nice din ve namus düşmanlarının vicdansız kalplerini ve muhakemesiz akıllarını ustaca kamufle eden söylemleri; nasıl sinsi bir illüzyonist, hipnoz uzmanı ve akıl manipülatörü olduklarını kanıtlamakta, tıpkı kamuflajın ustaları olarak tanımlanan “Besiceros” cinsi karıncalar misali, amaç ve gayelerini “görünmez” kılabilmektedirler. Shakespeare’in ifade ettiği gibi, “Namus görünmez bir cevherdir; çok kere ona sahip olmayanlar sahipmiş gibi görünürler.”
CHP’nin masonik felsefesi kurulduğu andan itibaren hiç değişmemiş ve tüm kadrolarında örgütlenerek, Halk Evleri ve Köy Enstitüleri gibi kurumlarla kitleleşerek devam etmiş ve Kemalist devlet destekli Atatürkçü kurumlarla perçinlenmiştir.
Mustafa Kemal’in “Kanuni nizam Kur’an’ı azimüşşandır” ilkesine bağlı binlerce masum Müslüman’ın asılmasından sorumlu Ankara İstiklal Mahkemesinin reisi ünlü mason Dr. Reşid Galip, “İslam dininin Türkiye için yol gösterici olamayacağını” vurgulayarak, Kazıklı Voyvoda’dan farksız Müslüman Türk kanı akıtmaya doymamış bir canavardır.
Dinsizliğin, namussuzluğun ve ahlaksızlığın bayraktarı ve ülkedeki en yüksek dereceli masonlardan biri olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, “Halkevleri, vatandaşların medeni, bedii irfan ve zevk ihtiyaçlarını tatmin edecek müesseselerdir" diyerek, iffetli Müslüman Türkiye aleyhine alçakça nasıl bir asimilasyona ve namussuzluğa giriştiklerini itiraf etmektedir.
1935 yılında Atatürk’ün mason localarının kapatılması ile ilgili karar, öyle sanıldığı gibi millet aleyhine büyük bir tehlike arz etme gerekçesinden dolayı değildir. İngiliz Atatürk’ün ölümüne kadar İçişleri Bakanlığını sürdüren ve daha sonra CHP Genel Sekreteri olan Şükrü Kaya, "Halkevlerinin mason localarının işlevini yerine getirdiğini ve bu yüzden mason localarının kapatılmasında bir sakınca görmediklerini" açıklaması, önemle altı çizilmesi gereken bir gerekçedir. Masonların Üstad-ı Azamı Kemalettin Apak, Türkiye'de Masonluk Tarihi adlı kitabında, Kaya'nın bu yaklaşımını şöyle anlatıyor: "Bu 33 dereceli kardeşin toplantısında Şükrü Kaya birader, masonluğun istihdaf eylediği sosyal ve kültürel faaliyetlerin bir müddetten beri Halk Evleri ve Halk Odaları tarafından yapılmakta olduğu göz önünde bulundurularak, masonluğun artık faaliyetlerini tatil etmesi lâzım geldiğine partice karar verilmiş olduğunu, Hükümetin de bu kararı tatbik mevkiine koymak zorunda olduğunu bildirdi."
Açıkça görüldüğü üzere mason localarının kapatılması, halkın uyanmasını engellemek maksadıyla masonlarca alınmış ve hükümete dayatılmış hükümsel bir karar olup, şırıngaladıkları zehirle artık işlevini yerine getirmiş olmalarının güveniyle hiçbir sakınca görmediklerini deklare edebilmektedirler.
Ünlü dil devriminin temellerini atan mason Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’de Köy Enstitülerini masonik felsefe olan “dinsizlik ve namussuzluğu” topluma empoze etmek aracı olarak kullanmıştı.
CHP, totaliter 40 yıllık iktidarında milletin dinini ve namusunu yok edebilmek için öylesi barbarlıklara ve adaletsizliklere başvurmuş, vatanı uğruna canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerin haklarını gasp etmiş ki, kendilerini ebedileştirebilmek ve sürekli iktidar kalabilmek maksadıyla İngiliz Atatürk’ünü tanrılığa yücelterek; ülkenin her karış toprağı, insanı, devleti ve kamu hazinesi dâhil her şey, sokaktaki hayvanlar ve bitkiler bile İngiliz Atatürk’ün mülkü haline getirmişlerdir.
Kurtuluş Savaşlarında cephede savaşan askerlerin sabahları bazen Üzüm Hoşafı, bazen Yağlı Buğday, bazen Yarım Ekmek yiyerek, öğle ve akşam tek bir lokma bulamadıkları bir mücadelenin ağır ve fedakâr yükü haince unutularak, geriye bıraktıkları gözü yaşlı dul ve yetimlerin açlık ve yoksulluk içindeki sürünmeleri tasa edilmeyerek, sadece kendi çıkarlarını düşünüp, partililerini zengin etme gayretleri, hangi insan vicdanının kabul edebileceği bir hazımdır? CHP, devletin ve milletin sahibi hülyasından asla kurtulamadığından iktidara gelse, yine aynı düşünce ve duygularla talana ve sömürüye yeltenmeyecek mi? Dini ve namusu ortadan kaldıranlardan vicdan, merhamet ve adalet beklenebilir mi?
Atatürk’ün Mustafa Kemal olmadığına başka bir delil ise; Türkiye’nin kendisinin olduğu diktatör anlayışıyla açlıktan midelerinden gümbür gümbür sesler gelen yoksulun, fukaralıktan namusunu satan şehit eşinin ve tüyü bitmemiş yetimin haklarını zimmetine geçirerek dilediği gibi saltanat sürmesi ve partisi CHP’ye acımasızca peşkeş çekmesidir. CHP’ye bağışladığı Türkiye İş Bankası hisseleri, devlet başkanlığı sırasında hak ettiği maaşlarının bir birikintisi mi, yoksa canlarını veren şehitlerin yüzde yüz helal hakları mı? Gayrimeşru yapılan insafsızlıklar öyle diz boyuydu ki, cumhuriyet rejiminin hak ve adalet ilkesine tamamen aykırı sömürülerden Atatürk’ün manevi kızları bile nasiplenmiş, kendilerine ömür boyu yüksek maaşlar bağlanmış, milletin geri kalanı çöplüğe atılmıştır.
Bu nasıl bir kurtarıcıydı ki ayrıcalık yaparak kendini, yakınlarını ve partisini kollayıp kayırarak, devlet imkânları ve yetimlerin haklarını onlara bağışlamak suretiyle diğer vatan evlatlarını saf dışı bırakabilmiştir? Ancak o, Müslüman ve Türk düşmanı merhametsiz ve adaletsiz İngiliz Atatürk’tü… Mustafa Kemal ise böylesi haksız ve adaletsiz bir davranışı aklından bile geçirmezdi.
CHP’nin laiklik ve Atatürkçülük lehine estirdiği korku imparatorluğuyla halkı Müslümanlara karşı isyana teşvik etme ve her sesten irkilme paranoyaları, şüphesiz ilkeleri olan namussuzlukların bir sonucudur. Oysa 17. yüzyılda yaşamış İngiliz rahip ve tarihçi Thomas Fuller; “Namuslu kişiler, ne aydınlıktan ne de karanlıktan korkarlar.” diyerek, Kemalist ve laik CHP’nin namussuzluğunu kanıtlamıştır.
Sözde halkçı CHP, temeli harami olmasından böylesi haksızlıkları ve adaletsizlikleri rahatlıkla hazmedebilir, çünkü din ve namus gibi yüce değerlere sahip olmadıklarından, var olma amaçları tamamıyla bencil ve oportünist bir iktidarda, geçmişte olduğu gibi aç bir sırtlanın avını bekler misali tetikte hazır yığınlarını zengin edebilmek, dinini ve namusunu muhafaza etmeye çalışan halkını baskıyla maneviyattan koparabilmek, çağdaşlık hilesiyle hayvani ilişkilere ve cinselliğe zorlayarak, iffetli genç kızlarımızı fuhşa itmektir.
Harami bir yapının ömrü, kökü olmayan bir ağacın ayakta zorla durdurulmaya çalışılan pis gövdesi kadardır. Bir rüzgâr ya da bir üfleme onu yıkacaktır ama ya o yoksa…
Atatürk’le gerçekte nasıl bir ilişkisi ve yakınlığı bilinmeyip, manevi kızı olarak kamuoyuna takdim edilen sözde manevi kızı Ülkü Adatepe’nin televizyonlara çıkıp; utanmadan dul ve yetim fukaranın hakkı olan aylık beş milyar ile geçinemediğini, özel bir makam aracına, şoföre ve korumaya ihtiyacı olduğunu, Atatürk’ün kendisini çok şık ve pahalı elbiseler giydirdiğini, dolayısıyla aynı klâsı devam ettirmesi gerektiğini söylemesi, her ne kadar vicdanları dağlasa da; haktan, hukuktan, adaletten ve eşitlikten bahseden laik jakoben aydınlarca eleştirilmesi bir yana, üstelik onu savunur bir üslup kullanarak, Atatürkçüğün ve CHP’nin zarar görmemesi için skandalın üstünü kapatabilmeleri, şüphesiz vicdanın yer almadığı “dinsiz ve namussuz” bir ruh ve beden taşımalarındandır.
Susmaya devam mı etmeliyiz?
Namuslu olmayanların siyasetçi olabilmeleri mümkün değildir, bundan dolayıdır ki onlar ancak politikacıdırlar. Siyaset; devleti hak ve adaletle yönetme sanatı olup; kendini, yakınını ve yandaşını zerre kadar ayrıma tabi tutmayıp, etnisite, inanç, fikir ve düşünceye bakmaksızın yönettiğin toplumun tamamını eşitlik ve adalet ilkeleriyle sevk ve idare ederek, ahlak kurallarını acze uğratmadan yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek, binmeyip bindirmek ve halkı güvende olmadan kendini güvende hissetmemektir. Dini ve namusu ortadan kaldıran bir düşüncenin siyaset yapabilmesi mümkün müdür?
16 yüzyılda yaşamış ünlü İspanyol romancı ve şair Miguel de Cervantes; “Namuslu davranmak en iyi siyasettir.”
Yazımdan dolayı hiçbir CHP’linin öfkelenmeye hakkı yoktur. Eğer hesap soracaklar ise; tapınıp önder ve kurtarıcı edindikleri İngiliz Atatürk’üne ve böylesi aşağılayıcı bir ilkeyle varlığını sürdüren parti yönetimini protesto etmelidirler, olmadı derhal istifa ederek ya da desteğini çekerek, hata ve yanlıştan dönmenin erdemliğini gösterebilirler. CHP, Atatürk’ün açıkça deklare ettiği üzere; dinsiz ve namussuz bir anlayışla kurulmuş partidir. Ancak dinsizliği ve namussuzluğu temsil etmesinden, o partide bulunmayı içine sindiren herkes, bilinmelidir ki istese de istemese de dinsizliği ve namussuzluğu kabullenmiş olmanın yaftasıyla dolaşacaktır.
Ayrıca aziz vatanlarını kurtarabilme uğruna geriye gözü yaşlı eş ve çocuklarını bırakan gazi ve şehitlerin haklarını gasp ederek zimmetlerine geçiren CHP; sömürünün, yolsuzluğun ve gaspın bayraktarıdır. Bu sebeple hiç kimseyi eleştirme hakları bulunmadıkları bir yana, dinden, namustan, dürüstlükten ve adaletten bahsedemezler.
Onlar o kadar dehşetsi sinsi bir kötüyle özdeşleşmişlerdir ki bazılarının iyi yanları gizlenmelerine, dolayısıyla çok daha beter olmalarına zemin hazırlamaktadır. 17. yüzyılın Fransız yazarı François La Rochefoucauld; “Nice kötü insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı.”
CHP’nin söylemsel aldatıcı görüngüsüne değil, özüne inildiğinde lanetsel varlığı anlaşılacak ve Müslüman bir Türkiye’de yeri bulunmadığı kavranabilecektir.
12. yüzyılda yaşamış saygın ve derin İslam âlimi İmam Gazali;
“Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.”
Namus bir fert, bir toplum ve bir millet için öylesine hayati bir değer ve fıtratsal bir dürtüdür ki hiç kimse, ama hiç kimse onunla oynamamalı, ülkeyi geriletecek, terörleştirecek ve düzeni yerle bir edecek bir müdahalede bulunmamalıdır. Kötülüğün diğer bir adı da olan namussuzluk, Allah tarafından da önemle vurgulanmış, isnadın dahi lanetlenmeye sebep olduğunu açıkça buyurmuştur.
“Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır.” Nur 23
Manevi kıymetlerden tamamen yoksun materyalist bir İngiliz Atatürk’ünün kurduğu CHP, zenginleşmeyi ve kazanmayı “dinsizlik ve namussuzlukla” başarılabileceği düşüncesiyle hareket ederek; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” harcıyla atılan temel, CHP’nin gerçekte dinsiz ve namussuz bir parti olduğu; parti yöneticilerinin, üyelerinin ve destekleyenlerinin, böylece bilinçli ya da bilinçsiz dinsiz ve namussuz oldukları belgelenmektedir.
1812 ve 1887 yıllarında ve günümüzde dahi dünyanın en önemli çelik üreticisi olan “Krupp Çelik”’in kurucusu Alfred Krupp; “Kaybedilen para bir şey değildir, ama kaybedilen namus çok şeydir “ inancıyla, İngiliz Atatürk’ünün düşündüğü ve CHP’nin kabul ettiği gibi, kuvvetlenmenin ve zenginliğin namussuzlukla elde edilemeyeceğini, çok zengin ve başarılı bir iş adamı sıfatıyla dikta etmiştir. Unutulmamalıdır ki ilk kurduğu fabrikasında 4 kişi çalışırken, öldüğünde ise fabrikalarında 20000 kişiden fazla işçi çalışmaktaydı.
İnsanı hayvandan ayırıp disipline ederek üstün bir yaratığa dönüştüren din ve namus telakkisinin ortadan kaldırılması, benliğe galebe çaldırıp şeytanı azdırırcasına egemen kılmasından iyi ve güzel ne varsa topyekûn yok olabileceği gerçeği, maalesef beyinci kümbetlerce idrak edilememektedir. Ne var ki dinin ve namusun görünmez ruhi gücü ve etkisi; enerji ile kütlenin çatışma veya çakışmasını sonsuzlukla çarpıp boyutlarını tüm evrene yaymaya başarabilen insanın kavrayabileceği bir kudrettir.
CHP gibi nice din ve namus düşmanlarının vicdansız kalplerini ve muhakemesiz akıllarını ustaca kamufle eden söylemleri; nasıl sinsi bir illüzyonist, hipnoz uzmanı ve akıl manipülatörü olduklarını kanıtlamakta, tıpkı kamuflajın ustaları olarak tanımlanan “Besiceros” cinsi karıncalar misali, amaç ve gayelerini “görünmez” kılabilmektedirler. Shakespeare’in ifade ettiği gibi, “Namus görünmez bir cevherdir; çok kere ona sahip olmayanlar sahipmiş gibi görünürler.”
CHP’nin masonik felsefesi kurulduğu andan itibaren hiç değişmemiş ve tüm kadrolarında örgütlenerek, Halk Evleri ve Köy Enstitüleri gibi kurumlarla kitleleşerek devam etmiş ve Kemalist devlet destekli Atatürkçü kurumlarla perçinlenmiştir.
Mustafa Kemal’in “Kanuni nizam Kur’an’ı azimüşşandır” ilkesine bağlı binlerce masum Müslüman’ın asılmasından sorumlu Ankara İstiklal Mahkemesinin reisi ünlü mason Dr. Reşid Galip, “İslam dininin Türkiye için yol gösterici olamayacağını” vurgulayarak, Kazıklı Voyvoda’dan farksız Müslüman Türk kanı akıtmaya doymamış bir canavardır.
Dinsizliğin, namussuzluğun ve ahlaksızlığın bayraktarı ve ülkedeki en yüksek dereceli masonlardan biri olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, “Halkevleri, vatandaşların medeni, bedii irfan ve zevk ihtiyaçlarını tatmin edecek müesseselerdir" diyerek, iffetli Müslüman Türkiye aleyhine alçakça nasıl bir asimilasyona ve namussuzluğa giriştiklerini itiraf etmektedir.
1935 yılında Atatürk’ün mason localarının kapatılması ile ilgili karar, öyle sanıldığı gibi millet aleyhine büyük bir tehlike arz etme gerekçesinden dolayı değildir. İngiliz Atatürk’ün ölümüne kadar İçişleri Bakanlığını sürdüren ve daha sonra CHP Genel Sekreteri olan Şükrü Kaya, "Halkevlerinin mason localarının işlevini yerine getirdiğini ve bu yüzden mason localarının kapatılmasında bir sakınca görmediklerini" açıklaması, önemle altı çizilmesi gereken bir gerekçedir. Masonların Üstad-ı Azamı Kemalettin Apak, Türkiye'de Masonluk Tarihi adlı kitabında, Kaya'nın bu yaklaşımını şöyle anlatıyor: "Bu 33 dereceli kardeşin toplantısında Şükrü Kaya birader, masonluğun istihdaf eylediği sosyal ve kültürel faaliyetlerin bir müddetten beri Halk Evleri ve Halk Odaları tarafından yapılmakta olduğu göz önünde bulundurularak, masonluğun artık faaliyetlerini tatil etmesi lâzım geldiğine partice karar verilmiş olduğunu, Hükümetin de bu kararı tatbik mevkiine koymak zorunda olduğunu bildirdi."
Açıkça görüldüğü üzere mason localarının kapatılması, halkın uyanmasını engellemek maksadıyla masonlarca alınmış ve hükümete dayatılmış hükümsel bir karar olup, şırıngaladıkları zehirle artık işlevini yerine getirmiş olmalarının güveniyle hiçbir sakınca görmediklerini deklare edebilmektedirler.
Ünlü dil devriminin temellerini atan mason Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’de Köy Enstitülerini masonik felsefe olan “dinsizlik ve namussuzluğu” topluma empoze etmek aracı olarak kullanmıştı.
CHP, totaliter 40 yıllık iktidarında milletin dinini ve namusunu yok edebilmek için öylesi barbarlıklara ve adaletsizliklere başvurmuş, vatanı uğruna canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerin haklarını gasp etmiş ki, kendilerini ebedileştirebilmek ve sürekli iktidar kalabilmek maksadıyla İngiliz Atatürk’ünü tanrılığa yücelterek; ülkenin her karış toprağı, insanı, devleti ve kamu hazinesi dâhil her şey, sokaktaki hayvanlar ve bitkiler bile İngiliz Atatürk’ün mülkü haline getirmişlerdir.
Kurtuluş Savaşlarında cephede savaşan askerlerin sabahları bazen Üzüm Hoşafı, bazen Yağlı Buğday, bazen Yarım Ekmek yiyerek, öğle ve akşam tek bir lokma bulamadıkları bir mücadelenin ağır ve fedakâr yükü haince unutularak, geriye bıraktıkları gözü yaşlı dul ve yetimlerin açlık ve yoksulluk içindeki sürünmeleri tasa edilmeyerek, sadece kendi çıkarlarını düşünüp, partililerini zengin etme gayretleri, hangi insan vicdanının kabul edebileceği bir hazımdır? CHP, devletin ve milletin sahibi hülyasından asla kurtulamadığından iktidara gelse, yine aynı düşünce ve duygularla talana ve sömürüye yeltenmeyecek mi? Dini ve namusu ortadan kaldıranlardan vicdan, merhamet ve adalet beklenebilir mi?
Atatürk’ün Mustafa Kemal olmadığına başka bir delil ise; Türkiye’nin kendisinin olduğu diktatör anlayışıyla açlıktan midelerinden gümbür gümbür sesler gelen yoksulun, fukaralıktan namusunu satan şehit eşinin ve tüyü bitmemiş yetimin haklarını zimmetine geçirerek dilediği gibi saltanat sürmesi ve partisi CHP’ye acımasızca peşkeş çekmesidir. CHP’ye bağışladığı Türkiye İş Bankası hisseleri, devlet başkanlığı sırasında hak ettiği maaşlarının bir birikintisi mi, yoksa canlarını veren şehitlerin yüzde yüz helal hakları mı? Gayrimeşru yapılan insafsızlıklar öyle diz boyuydu ki, cumhuriyet rejiminin hak ve adalet ilkesine tamamen aykırı sömürülerden Atatürk’ün manevi kızları bile nasiplenmiş, kendilerine ömür boyu yüksek maaşlar bağlanmış, milletin geri kalanı çöplüğe atılmıştır.
Bu nasıl bir kurtarıcıydı ki ayrıcalık yaparak kendini, yakınlarını ve partisini kollayıp kayırarak, devlet imkânları ve yetimlerin haklarını onlara bağışlamak suretiyle diğer vatan evlatlarını saf dışı bırakabilmiştir? Ancak o, Müslüman ve Türk düşmanı merhametsiz ve adaletsiz İngiliz Atatürk’tü… Mustafa Kemal ise böylesi haksız ve adaletsiz bir davranışı aklından bile geçirmezdi.
CHP’nin laiklik ve Atatürkçülük lehine estirdiği korku imparatorluğuyla halkı Müslümanlara karşı isyana teşvik etme ve her sesten irkilme paranoyaları, şüphesiz ilkeleri olan namussuzlukların bir sonucudur. Oysa 17. yüzyılda yaşamış İngiliz rahip ve tarihçi Thomas Fuller; “Namuslu kişiler, ne aydınlıktan ne de karanlıktan korkarlar.” diyerek, Kemalist ve laik CHP’nin namussuzluğunu kanıtlamıştır.
Sözde halkçı CHP, temeli harami olmasından böylesi haksızlıkları ve adaletsizlikleri rahatlıkla hazmedebilir, çünkü din ve namus gibi yüce değerlere sahip olmadıklarından, var olma amaçları tamamıyla bencil ve oportünist bir iktidarda, geçmişte olduğu gibi aç bir sırtlanın avını bekler misali tetikte hazır yığınlarını zengin edebilmek, dinini ve namusunu muhafaza etmeye çalışan halkını baskıyla maneviyattan koparabilmek, çağdaşlık hilesiyle hayvani ilişkilere ve cinselliğe zorlayarak, iffetli genç kızlarımızı fuhşa itmektir.
Harami bir yapının ömrü, kökü olmayan bir ağacın ayakta zorla durdurulmaya çalışılan pis gövdesi kadardır. Bir rüzgâr ya da bir üfleme onu yıkacaktır ama ya o yoksa…
Atatürk’le gerçekte nasıl bir ilişkisi ve yakınlığı bilinmeyip, manevi kızı olarak kamuoyuna takdim edilen sözde manevi kızı Ülkü Adatepe’nin televizyonlara çıkıp; utanmadan dul ve yetim fukaranın hakkı olan aylık beş milyar ile geçinemediğini, özel bir makam aracına, şoföre ve korumaya ihtiyacı olduğunu, Atatürk’ün kendisini çok şık ve pahalı elbiseler giydirdiğini, dolayısıyla aynı klâsı devam ettirmesi gerektiğini söylemesi, her ne kadar vicdanları dağlasa da; haktan, hukuktan, adaletten ve eşitlikten bahseden laik jakoben aydınlarca eleştirilmesi bir yana, üstelik onu savunur bir üslup kullanarak, Atatürkçüğün ve CHP’nin zarar görmemesi için skandalın üstünü kapatabilmeleri, şüphesiz vicdanın yer almadığı “dinsiz ve namussuz” bir ruh ve beden taşımalarındandır.
Susmaya devam mı etmeliyiz?
Namuslu olmayanların siyasetçi olabilmeleri mümkün değildir, bundan dolayıdır ki onlar ancak politikacıdırlar. Siyaset; devleti hak ve adaletle yönetme sanatı olup; kendini, yakınını ve yandaşını zerre kadar ayrıma tabi tutmayıp, etnisite, inanç, fikir ve düşünceye bakmaksızın yönettiğin toplumun tamamını eşitlik ve adalet ilkeleriyle sevk ve idare ederek, ahlak kurallarını acze uğratmadan yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek, binmeyip bindirmek ve halkı güvende olmadan kendini güvende hissetmemektir. Dini ve namusu ortadan kaldıran bir düşüncenin siyaset yapabilmesi mümkün müdür?
16 yüzyılda yaşamış ünlü İspanyol romancı ve şair Miguel de Cervantes; “Namuslu davranmak en iyi siyasettir.”
Yazımdan dolayı hiçbir CHP’linin öfkelenmeye hakkı yoktur. Eğer hesap soracaklar ise; tapınıp önder ve kurtarıcı edindikleri İngiliz Atatürk’üne ve böylesi aşağılayıcı bir ilkeyle varlığını sürdüren parti yönetimini protesto etmelidirler, olmadı derhal istifa ederek ya da desteğini çekerek, hata ve yanlıştan dönmenin erdemliğini gösterebilirler. CHP, Atatürk’ün açıkça deklare ettiği üzere; dinsiz ve namussuz bir anlayışla kurulmuş partidir. Ancak dinsizliği ve namussuzluğu temsil etmesinden, o partide bulunmayı içine sindiren herkes, bilinmelidir ki istese de istemese de dinsizliği ve namussuzluğu kabullenmiş olmanın yaftasıyla dolaşacaktır.
Ayrıca aziz vatanlarını kurtarabilme uğruna geriye gözü yaşlı eş ve çocuklarını bırakan gazi ve şehitlerin haklarını gasp ederek zimmetlerine geçiren CHP; sömürünün, yolsuzluğun ve gaspın bayraktarıdır. Bu sebeple hiç kimseyi eleştirme hakları bulunmadıkları bir yana, dinden, namustan, dürüstlükten ve adaletten bahsedemezler.
Onlar o kadar dehşetsi sinsi bir kötüyle özdeşleşmişlerdir ki bazılarının iyi yanları gizlenmelerine, dolayısıyla çok daha beter olmalarına zemin hazırlamaktadır. 17. yüzyılın Fransız yazarı François La Rochefoucauld; “Nice kötü insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı.”
CHP’nin söylemsel aldatıcı görüngüsüne değil, özüne inildiğinde lanetsel varlığı anlaşılacak ve Müslüman bir Türkiye’de yeri bulunmadığı kavranabilecektir.
12. yüzyılda yaşamış saygın ve derin İslam âlimi İmam Gazali;
“Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.”
Namus bir fert, bir toplum ve bir millet için öylesine hayati bir değer ve fıtratsal bir dürtüdür ki hiç kimse, ama hiç kimse onunla oynamamalı, ülkeyi geriletecek, terörleştirecek ve düzeni yerle bir edecek bir müdahalede bulunmamalıdır. Kötülüğün diğer bir adı da olan namussuzluk, Allah tarafından da önemle vurgulanmış, isnadın dahi lanetlenmeye sebep olduğunu açıkça buyurmuştur.
“Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır.” Nur 23
Etiketler:
Atatürk,
chp,
istikla mahkemesi,
mason,
Mustafa Kemal
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)