zina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Sanki Müslüman kimlikler farklı mı?

Aslında dinsizi gibi dinlisinin de şehvetsi ihtirasları, sözde “dini nikâh” adı altında zinaya kılıf geçirmekten öte bir ayrıcalığı bulunmamaktadır. Tıpkı kapitalist seküler ekonominin hükmettiği merkezi sistemlerdeki faizin “kâr” manipülasyonuyla helâlin istismarı gibi…

Nikâh, mutlaka kamuya açık, hiçbir gizlilik ve kaçamak içermeyen legal bir evliliktir. Her ne kadar laik düzenlerde resmi ve dini olarak ayırıma tabi tutulsa da, birinin belediye başkanı adına diğerinin Allah adına olmasının dışında duyurum amacı aynıdır. Allah adına yapılmayan evlilikler dinen gayrimeşru olduğu gibi resmiyet dışı saklı yaşanan ilişkilerde aynı olup, toplumu ahlaki disiplinden uzaklaştırmasından fevkalade sakıncalı ve hayvani addedilmesinden tartışılmaz ahlak kuralları geçerli sayılmaktadır.

Allah’ın birden fazla evliliğe ruhsat vermesi şehvetsi değil, kadın namus ve iffetinin güvence altına alınabilmesi için şartlara göre tanınmış bir müsaadedir, asla farz veya vacip, yani bir hüküm değildir.

Evli bir insanın ikinci bir eş alabilmesi azgın nefsini tatmin etmek ya da heyecan duyarak kendinden geçmesi amacıyla verilen bir izin değil, o günün sosyal şartlar doğrultusunda toplumsal ahlakı korumak maksadıyla istismara açık kadının şerefini kollayabilmek, zina ve fuhuş gibi yıkıcı çirkinliklerin önüne geçebilmektir. Ancak böylesi ibadetsi bir fedakârlığında şartları vardır. Öncelikle ilk eşinden izin alması, eşler arasında adalet gözetmesi, yerdirmeden tutunda giyinme, barınma, sevme ve yataktaki ilişkiye kadar eşitlik gösterme zorunlulukları denge ve adalet adına vazgeçilemez unsurlardır. İkinci eşe ihtiyaç duyanların ilgi, sevgi, saygı ve cinsellikteki adalet mecburiyeti imkânsız olup, böylece şartları yerine getirilemeyeceğinden evliliğinin Allan nezdinde hiçbir değeri kalmayacaktır. Ayrıca kadınların bedeni güzellikleri ve şehvetsi arzuları farklı olacağından eşit bir muamelenin var olabilmesi de mümkün değildir, velev ki erkek ne kadar eşitlik adına bir çaba sarf etse de başarılı olabilmesi olanaksızdır. Zaten amaç sosyal ahlakın muhafazası adına değil şehvetsi bir birlikteliktir.

“Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” Nisa. 129

Şartları fevkalade ağır ve tamamen takva gerektiren birden fazla evliliği istismar eden şehvet düşkünleri, hem peygamberimizi sömürmekte hem de Allah’ı kandırabileceklerini düşünmektedirler.

Kadın, yaratılış fıtratı ve yaşadığımız çağ itibariyle herhangi bir erkeğin ikinci veya üçüncü karısı olmak istemez, ekonomik bir mecburiyet ya da şöhretsi bir gelecek adına sözde kabul ettiği evli erkeği sürekli kıskanarak, fitne ve nifak tohumları saçmak suretiyle ilk karısından boşandırmaya ve sahiplenmeye çalışır. Her ne kadar çok evliliğin hak olduğuna inanmak bir imanın gereği ise de, vahye inanan hiçbir kadın, kocasının kendi üzerine evlenmesini onaylayarak rıza göstermeyeceği gibi, tasvip etme zorunluluğu da yoktur.

Ayrıca Müslüman hiçbir baba ve anne de kızının üzerine damadının ikinci, üçüncü veya dördüncü kadını almasını olgunlukla karşılamaz. Gerek kadının kıskançlık gerekse babanın şefkat duyguları böyle bir birlikteliğe mânidir. Ancak çıkarsı veya dini aldatısı örnekler istisnadır.

İslam adına eşinden gizli evlendiklerini sananlar öyle sapkınlardır ki, ikna yapıp razı ettikleri kadınlara metres misali gizli ev tutar ve eşlerinden habersiz haftada birkaç kez ziyaretle iğrenç nefislerini tatmin ederler. Kadının kültürü ve hırsına göre her buluştuklarında ise tartışma konusu, ne zaman boşanacağıdır. Unutulmamalıdır ki İslam’ı alçakça şehvetlerine peşkeş çekenlerin bir de “muta” denen sözde şeytani bir nikâhları vardır. Nikâhta kadına ödenmesi zaruri olan mehir de ahlaksızca istismar edilerek, belli bir zaman dilimi, yani cinsel ilişki için yeterli olacak vakit için ödedikleri ücret karşılığı dinle ve kutsal evlilik müessesiyle alay ederler. Bunlar, açık zina edenlerden çok daha pespaye ve insafsızdırlar.

Peygamberimizin kızı Hz. Fatma, kocası Hz. Ali’nin ikinci bir kadınla evlenmek istemesine karşı çıkmıştır. Peygamberimizin terbiyesi ve vahyin hükümleriyle yetişen Hz. Fatma’nın kocasınca yapmak istediği ikinci evliliğine karşı çıkması caizdir. Eğer öyle olmasaydı, peygamberimiz onu ikaz eder ve kocasının arzusuna boyun eğmesini emrederdi. Hâlbuki durum öyle olmamış, bilakis kızının üzüldüğünü gören Allah Resulü, damadı Hz. Ali’nin bu arzusundan vazgeçmesini istemiş, eğer vazgeçmezse ancak Hz. Fatma’yı boşadıktan sonra evlenebileceğini bildirmiştir. Dolayısıyla damadı Hz. Ali’nin kızı Fatma üzerine evlenip onu üzmesine razı olmamıştır. Peygamberin bu davranışı, Müslüman kız ve babaların ikinci evliliğe karşı çıkabilecekleri hususundaki yetkiyi açıkça ortaya koymaktadır.

Çok iyi bilinmelidir ki peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), hiçbir evliliğini nefsi tatmin için yapmamış, eş ve eşlerinden izin almadan ne evlenmiş ne de herhangi bir konuda birbirlerinden ayırarak adaletsiz davranmıştır.

Hz. Muhammed (SAV)’in çok eşli evliliğini sömürerek eşinden daha cazibeli ve heyecan verici genç kızları ve kadınları gözüne kestiren ahlak bozucular, dışarıda bulma fırsatı yakalayamayınca evlerine girip çıkan eşlerinin hafif meşrepli arkadaşlarına da musallat olup baştan çıkarabilmekte, eşlerinden habersiz kıydıkları ve adına da dini nikâh dedikleri yapay izdivaçlarla zina işlemektedirler.

Toplumun yakınan tanıyıp inananlara ahkâm kesen bir hoca, başka bir erkekle nişanlı olan eşinin yakın bir arkadaşıyla gizliden sürdürdüğü aşk macerasını o suni dini nikâhla sonuçlandırmış, bir müddet sonra deşifre olmasıyla aile içi deprem yaşanmıştı. Oysa mutlaka haber vermesi ve izin alması gereken eşine, kayınpederine ve kayınvalidesine hiç danışmamıştı. Adı evlilik olan bu ilişki batıl değil de nedir?

Daha sonra ikinci eş, resmi nikâh baskısı yaparak ilk eşi boşaması için elinden geleni ardına koymamış, aracılılarla ilk eşe büyük paralar teklif ederek resmi nikâhtan vazgeçmesini dahi talep etmişti. Bunlarla da yetinmemiş, hocanın ilk eşinin evine gitmesini, cinsel beraberliğe girmesini yasaklamış ve sürekli takip ettirerek muhbir bile tutmuştu.

Laisizm’in iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü öne çıkarması vicdanı yok etmiş, vahyi bozmuş, dolayısıyla ahlakın da yitirilmesine neden olmuştur. Diktatörlüğün kurulmasından bugüne laikliği, din ve namus telakkisini ortadan kaldıran Atatürkçülüğü esas alan devlet, aileyi ve toplumu ayakta tutan ahlak kurallarını biçmiş; sevgi, saygı, hoşgörü, merhamet ve haram olan her şeyi modernlik karşıtı belleyip, irticayla özdeşleştirmiştir. Yaratıcısı Allah’a sevgi ve saygı duymayanın yaratığa duyabilmesi mümkün değildir. Sözde duyduğunu ifade etse de özünde egoizm hâkimdir…

Laiklik ve cinselliğin hüküm sürdüğü ve yayınlarla her evin geneleve dönüştürüldüğü bir toplumda etkilenmemek mümkün değildir. Dindar olarak nitelendirilen kesimde payına düşeni alarak, örneğin nefsin en müthiş dostları faiz, zina ve beğeni gibi yasaklara da dini kılıflar geçirerek, fetvalarıyla meşrulaştırabilmişlerdir. Ayetler, hadisler ve peygamberin rehbersi yaşantısı nefislere ağır gelmiş, modern hayata uyarlayabilmek ve cinsellik naraları atan benlikleri besleyebilmek için hurafesel yorumlarla “laik dinci” olabilmişlerdir.

Bu sebeple insani ve ahlaki değerlere savaş açan laik bir düzende dinli veya dinsizin büyük bir çoğunluğundan ahlak, dürüstlük, erdemlik ve adalet beklenebilmesi söz konusu değildir.
Bugün 72’lik Deniz Baykal’ın evli ve çocuklu bir kadınla giriştiği ahlaksızlığın tartışmasını yapıyor ama namuslu veya dindar bilinen bazılarının da ondan aşağı kalır hiçbir farklarının olmadığı göz ardı yapılabiliniyor.

CHP’nin evli genel başkanı ve milletvekilliğini savunarak ahlaksızlığı nasıl sahiplenmiş ise; eşinden habersiz ikinci bir kadınla din adına beraber olan, eşit davranmayan, adalet gözetmeyen, kalbinde başka bir kadına ilgi duyup şehvet besleyen, gözleriyle zina eden, eşiyle sevişirken bir başka kadın veya erkeği hayal eden, karşıt cinslerin beğenmesi için allanıp süslenenlerin zina yapmaları ve çevrelerini etkileyerek ahlaksızlığı teşvik etmeleri sahiplenilmemeli ve asla savunulmamalıdır.

Şayet Müslümanlığı kabul edip Allah ve Resulüne kayıtsız-şartsız teslim olunabilseydi, ne sapan kimselerin zararına uğranır ne de yoldan çıkmış Deniz Baykal ve Nesrin Baytok gibi binlerce seks düşkünü ahlaksızlığa cesaret edebilirlerdi. Ancak dosdoğru olursan başkalarına caydırıcı bir örnek olur ve ahlak denen hayati değer tartışmaya açılarak yerlerde süründürülmezdi.

Sonuç itibariyle adil olmak gerekirse; laik ve adaletsiz bir düzenin hüküm sürdüğü toplumlarda herkes güç, makam ve çevre etkisine göre uçkurunun peşinde koşmakta, kimi gizli ve dinli kimi de aleni ve laik düşünceleriyle şeytanın adımlarını takip etmektedir. Toplumun ahlak önderleri olması gereken sözde dindarların hırs ve ihtirasları kahredici bir timsal olmakta, zinayı yahut faizi eleştirirlerken dinle kamufle ettikleri zina ve faizi bir hak olarak işleyebilmektedirler. Dolayısıyla sorunu kişilerde değil doğrudan rejimde aramalıdır.

İslam, aile bağını öyle vurgulamaktadır ki yalnızca evli insanların ilişkilerini değil bekârlarında kendi aralarında gerçekleştirdikleri nikâhları da batıl saymaktadır. “Hangi kadın velisinin onayı olmadan nikâhlanırsa nikâhı batıldır ” Hz. Ayşe

Huzur, güven ve saygının temeli aile veya toplumsal birliktelik ve rızadadır. Her kim cinsel özgürlük denen bir ütopyayı ilke edinip ailesine ve yaşadığı topluma saygısız davranır ve asi olursa, aslında o kişi benliğinin esaretindeki zincirli bir mahkûmdur.

“Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” Al-i İmran. 71

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Ahlaksızlık yerine terörü tercih ederim…

Terör bastırılabilir ama en korkunç ve toptan yok edici virüs olan ahlaklısızlık bir salgınlaştığı zaman; geçmişteki Knidos, Herkülüm ve Pompei gibi birçok medeniyetin müstahak olduğu lanet, hayvanlar ve bitkiler dâhil olmak üzere tek canlı bırakmaksızın yerin yüzlerce metre altına gömer.

Türkiye gibi bir ülkede Cumhuriyetle birlikte anılan Deniz Baykal’ın ahlakı katleden hoyratlığı pirim yaptırabiliyor ve desteğe sebep olabiliyorsa; neden Türkiye’nin çocuk pornosu sapıklığında dünya birincisi olabildiğine, bebeklere tecavüz edebildiğine, cinselliğin, zinanın, fuhşun ve sapkınlığın merkezi durumuna gelebildiğine yeterli cevaptır.

Politikacısıyla, gazetecisiyle ve halkıyla öyle bir koruma altına alınmış ki, sanki her ev bir genelev, her kadın potansiyel bir fahişe, her erkek zinacı, eşcinsel veya kadın pazarlayan bir satıcı imajı doğurmuştur.

İktidara aday bir lider ve milletin temsilcisi Baykal’ın evli ve çocuklu bir milletvekiliyle onurlu başları öne eğen pespaye ilişkisinin kamuoyuna deşifresi Cumhuriyete karşı bir saldırı olarak değerlendirilebiliyorsa; benim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil de Baykal’ın vatandaşı mı olduğum sorusunu gündeme getirmektedir.

Artık CHP, Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’a ölümüne kol kanat germesinden ahlaksızlığın simgesi olmuştur. Başbakan Erdoğan, hiçbir çıkar düşünmeksizin milletvekillerinden herhangi birinin söylemsel suçunu affetmemekte, hatta bir polise haksız hakaretinden dolayı milletvekilini ihraç edebilecek erdemliği gösterebilmesine rağmen, CHP’liler gerek Deniz Baykal’ı gerekse Nesrin Baytok’u sahiplenebilmektedir. Ayrıca Devlet Bahçeli’de aynı onurlu duruşu sergileyerek, adı rüşvete karışmış bir belediye başkanını istifa ettirebilmiştir. Ki onların suçu, Baykal ve Baytok gibi rezillerin yanında lafı bile edilmez. Toplumsal ahlakı doğrayan Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’u müdafaa edebilen bir CHP’nin olası bir iktidarı, şüphesiz Türkiye’nin her türlü ahlaksızlığı meşrulaştıran bir ülke olacağına apaçık bir delildir.

Yaşamı boyunca milletimizin ahlaki değerlerine, dinine ve peygamberine savaş açmış Genel Sekreter Önder Sav; “Sayın Baykal, yıllardır çizdiği, politika ve arkadaşları tarafından duraksamadan geriye dönüş yapmadan sürdürecektir. Artık Baykal'a sadece çalışma arkadaşları olan bizler sahip çıkmıyoruz, tüm vatandaşlarımız ve örgütümüz sahip çıkıyor. Artık sadece CHP'nin genel başkanı değil, toplumu yönlendiren önderlerden biri durumuna gelmiştir.”

Evet, toplumumuzu dinsizliğe ve ahlaksızlığa yönlendiren bir önder olduğu ve kendilerinin sahip çıkması ideolojileri açısından yanlış değilse de, vatandaşların desteklediği iddiası doğru mudur?

Halkın canlarını, ırzlarını ve namuslarını emanet ettikleri politikacılar, neden ya susarak ya da kem kümlerle ahlaksızlığın üzerine gitmiyorlar? Neden fevkalade vahim bir konuda halk ve adalet adına hiçbir tepki ortaya koymayarak dilsiz şeytana dönüşüyorlar? Yoksa onlarda mı vatandaşlarının ahlaksızlığı desteklediklerini düşünüyorlar? Yahut politik dünyaları zarar görebilir ve halk kendilerine güvenmez endişesiyle mi Baykal ve Baytok’u dolaylıda olsa koruyabiliyorlar? Onların olduğu bir mecliste bulunmayı sindirebilecekler mi? Sadece Baykal’ın mı özel hayat dokunulmazlığı var, diğer suçlularınki kamuya mı ait?

"Politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan fazla değildir. Politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarınıartırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır."H.L.Mencken

Milletinin ahlakını her çıkardan üstün tutan cesur, kararlı ve erdemli yayınlarından dolayı vakit gazetesi ve habervaktim sitesine minnetlerimi sunuyorum. Ahlaksızlarını örtmeye çalışıp yayınlamayı reddettikleri Deniz Baykal rezaletini kahramanca halkına duyuran habervaktim; ırz düşmanlarının, çocuklarımızı iğfal edenlerin, grup seks yapanların, eşcinsellerin, eş değiş tokuştan tatmin olanların, cinselliği çağdaşlıkla özdeşleştirenlerin ulumalarına kulak asmasın. O ahlaksız sapkınlar saldırdıkça kendilerini deşifre etmekte ve ahlaki bir toplum bilinçlenmesine var gücüyle karşı koyma gayretlerini sergilemektedirler. Onlar öylesi ucube sapıklardır ki, kudret sahibi ve her gizliliği gören Allah’a inanmadıklarından yanlışlarının duyulmasına ve ortaya dökülmesine öfke kusar ama ahlaksızlıklarından da asla vazgeçmezler. Deniz Baykal ve Nesrin Baytok misali her türlü çarpık ilişkide olanlar küfretmeyecekte, saygı mı duyacaklar?

Artık fazla bir şey söylemiyor ve şu duyuruyu yapıyorum.

Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un asıl yatak sahnesinin olduğu pornografik kaseti, bedeli ne olursa olsun satın almaya hazırım. Bu kaset her kimin elindeyse derhal irtibata geçsin. Kopyasına da razıyım. Eğer yurt içinde teslim endişesi taşırsa, yurt dışında da satın alırım.

Söz konusu kaseti, kanuni yaptırımı ne olursa olsun bedelini ödemeye hazır bir duruşla önce sitemde yayınlayacak sonra da tüm pornografik sitelere karşılıksız hediye edeceğim.

Bu davranışımın bir günah olduğu muhakkaktır. Ancak domuz eti haram olmasına rağmen öldürücü bir açlıkta hayatta kalabilmek için yemek nasıl caiz ise, onlarında etini yemek caizdir. Aksi takdir de namuslu ve iffetli milletim yok olacaktır.

11 Mayıs 2010 Salı

BDP, İsrail politikası izliyor…

BDP konusuna geçmeden önce fevkalade sıcak bir gelişme olan ve son yazımla bağlantılı CHP’li seçmenlere sorum odur ki; kıyasıya zina karşıtı ve genelev yanlısı bir partinin Genel Başkanı ve kadın milletvekili zina yaptı diye, neden istifaları istiyor, namus ve ahlak edebiyatıyla şovda bulunuyorlar? CHP’nin din, namus ve ahlakı irticayla özdeşleştiren bir yapı olduğunu bilmiyorlar mı? CHP için bu tür ilişkiler özgürlüğün ve çağdaşlığın bir gereği değil midir? Şüphe yok ki namusuna düşkün ahlaklı milletime karşı gösteri yapmakta, soğuma işlemi tamamlandıktan sonra Deniz Baykal’ı yeniden bağırlarına basacakları kuvvetle muhtemeldir.

Evet, tertibin içinde İsrail’in yeni gözdesi ve umudu Mustafa Sarıgül olsa da gayriahlaki davranışı mazur göstermeye yeterli değildir. Ne var ki Baykal, helal olan eşini değil de haramların peşine koşmasından Sarıgül’ün tuzağına düştü. Acaba diğer kadın milletvekilleriyle de bir ilişkiye girdi mi?

CHP milletvekili Nesrin Baytok; ya ilişkilerini seyreden kocasının ihanetine uğradı ya da kocasını ekonomik buhrandan kurtulabilmek için sahneleri kayda alıp, Sarıgül’e servis yaptı. Her halükarda karısının Baykal’la ilişkisi olduğunu bilen eş Can Baytok, Şişli Belediyesinden iş alarak borç batağından kurtulabilmek maksadıyla Sarıgül’le işbirliğine girişmiş, böylece Deniz Baykal’ı tuşa getirmişlerdir. Bu durumda zinacıların eşleri ya boşanacak ya da zina yaparak evliliklerini sürdüreceklerdir.

İsrail’in ana unsuru nasıl Siyonist bir ideoloji ise, BDP’nin de temel ilkesi PKK ideolojisidir.

İsrail, Filistin’de kurduğu Siyonist devletinde Yahudi olmayanlara tahammül etmemekte, her türlü baskı, şiddet ve terör yoluyla vatanlarından çıkarabilmek için vahşi işgal ve katliamlarına devam etmektedir. BDP’de aynı politikayı güderek, tıpkı İsrail gibi ırkçı, egoist, gaddar ve insafsızdır. Her ne kadar Kürt Halkı lehine barışçıl ve uzlaşmacı argümanlar kullansa da tamamen çıkarına olan “Anayasa Değişiklik” paketindeki düşünce ve tavrı maskesini düşürmüş; din dışı, kafatasçı, bölücü, saldırgan ve düşmansı duruşu hafızalara kazınmıştır. Ak Parti’nin yapacağı pirimin önüne geçebilmek için MHP ile aynı kulvarda yüzerek, ırkdaşlarına ihanet etmiştir.

Parti programlarında “12 Eylül’lün yargılanması” ve “Askerlerin sivil mahkemede yargılanması” bulunurken, söz konusu Anayasa Değişikliği olan 16. ve 25. maddelerin oylamalarında da, diğer maddelerde olduğu gibi lehte oy kullanmayıp tavana kuvvet meclisten kaçmaları, nasıl içten pazarlıklı, riyakâr, samimiyetsiz ve sinsi olduklarının bir kanıtıydı. Çünkü Apo’ya özgürlük sağlamayan ve siyaset yolu açmayan hiçbir düzenleme, BDP için bir anlam ifade etmiyor. Apo’nun yanında Kürt Halkı’nın refah ve güveninin bir önceliği ve önemi düşünülemez dahi…

PKK’yı ve Apo’yu meşrulaştırabilmek adına TBMM’deki varlığı ve geliştirdiği ırkçı politika, Batı’ya demokrat görüntüsü vererek bağımsız bir PKK federasyonu kurabilmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman Kürtleri de yurtlarından sürerek, Hıristiyan dinli bir devleti inşa edebilme amacındadırlar. Zaten Marksist Apo’nun Hıristiyanlığa geçeceği ile ilgili fikri, bizzat açıklamalarıyla aşikârdır. Zaten din dersini zorunlu olmaktan çıkarma taahhütleri, parti programlarındaki temel ilkelerindendir. Gerek ABD, gerek AB ve gerekse İsrail, politik ve askeri yardımlarını el altından sürdürmekte, ETÖ gibi bir hain de emelleri uğruna destek verebilmektedir.

CHP Diktatörlüğü’nün ve Atatürk milliyetçiliğinin Müslüman Türk Halk’ı gibi Kürt Halkına da zorbalık yapıp din ve ırk düşmanlıklarına karşı “açılım”’ı savunmuş, aşırı sekulerist ve şovenist devletin dışlaması ve ayırıma tabi tutmasına binaen bütünlük ve adaleti müdafaa edip, eşit bir haktan yana olmuştum. Ancak Kürt Halkının temsilcisi sandığım geçmişin DTP’si günümüzün BDP’sinin ifade ettiği gibi barış, adalet ve demokrasiyle yakından bir ilgilerinin olmadığı, amaç ve hedeflerinin “etnik eksen” temelli Apo ve PKK’ya bağımsız bir devlet kurdurma niyeti taşıdıkları artık tartışılmazdır.

TBMM’de olmalarının tek nedeni, kadim liderleri Apo’ya özgürlük ve siyaset yolunu açmak, PKK’ya da özerklik sağlamaktır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, bağımsız bir devlete kavuşmak onlara yetmeyecek, haçlıların yüzyıllardır sürdürdükleri savaşlar gibi kin, nefret ve intikam besledikleri Türk Milleti ve Müslüman Kürtlerle de ölümüne savaşacaklardır.

PKK ne ise BDP’de odur. Bu sebeple BDP ile hiçbir konuda uzlaşma arayışına gidilmemeli, tartışılmamalı, yalnızlaştırılarak şeytani tuzaklarına düşülmemelidir. Batı’nın ve İsrail’in dayatmasıyla uzlaşma ve barış adına gösterilen iyi niyetin nasıl istismar edildiği ve Mehmetçiklerimizi katledenleri törenle kabul edebildiğimizi unutmamalıyız.

Kürt kardeşlerimize BDP gerçeği anlatılmalı, her ne kadar Kürt olsalar da tıpkı CHP’lilerin Müslüman düşmanı olmaları misali PKK ideolojisine karşı olan Kürtlere de amansız bir hasım oldukları ikna edilmeli ve kendi soydaşlarından olanları nasıl hunharca öldürebildikleri, tehdit ettikleri, haraç aldıkları ve yağmaladıkları anlatılmalıdır. PKK yahut BDP’nin bir şeytan olduğu gerçeği vaaz edilmeli, kanmamaları için her türlü gayret sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki Kürt Halkı; dini bütün, erdemli, merhametli ve cömert bir topluluktur. Eğer gerçekler anlatılabilinirse din düşmanı Marksistlere pirim vermeyecek, hatta onlara karşı cihadın bir farz olduğu ölümsüz ibadetiyle şehitlik şerbetini içebilmek için yarışacaklardır.

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin.62

BDP’nin her üyesi bir PKK’lıdır. Örneğin Ahmet Türk’ün Samsun’da uğradığı saldırı sonrası “Ben herkesi akl-ı selime davet ediyorum. Umut ediyorum ki bu tür şeyler topumda bir gerginlik yaratmaz.” açıklamasının akabinde iki polisimizin şehit edilmesi, sözün değil özün önemine işaret etmiş ve intikam gayesiyle vur emrini BDP’liler vermiştir. Hitabette ve insani gösteride son derece mahir olan BDP’li politikacılara güvenilmemeli ve kalplerinde sakladıkları karanlık aydınlık sanılmamalıdır.

PKK’nın etkisizleştirilip ortadan kaldırabilmesi için ETÖ’nün tamamıyla çökertilmesi kaçınılmazdır. Ancak ETÖ’nün çökertilebilmesi için de Genelkurmay’da kökten bir devrim gerçekleşmesi zaruridir. PKK’yı nasıl ETÖ besliyor ise, ETÖ’nü de Genelkurmay güçlendirmektedir. Gerek Anayasa, gerek yargı, gerekse Genelkurmay’ın numunelik değişikliklerle ıslah edilebilmesi mümkün değildir. Ancak güçlü, kararlı ve korkusuz bir iktidar, tüm yasadışı yapılanmaları ve adaletsizliği kökünden silip süpürür.

Anayasa Değişikliği ve referandum süreciyle şiddetlenen terör, ETÖ ve PKK işbirliğiyle gerçekleşmekte, dolayısıyla halk korkutularak ve sindirilerek, reform aleyhine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Kim değişiklik aleyhine ise, o terörün içinde ve şehitlerin katilidir…
BDP öyle utanmaz, pişkin ve haddi aşan bir yapılanmadır ki, yatırımları ve kalkınmalarını önleyerek Kürt kardeşlerimizi tahrik edip teröre ve isyana teşvik etmekte, sanki Müslümanlara vurulan zincirlere ve kamu alanı diye belirtilen yerlere sınır konularak etraflarına duvarlar örülüp yaşama, okuma ve çalışma hakları ellerinden alınmış gibi silahlanabilmeyi hak görebilmekte, terörizmi kurtuluş mücadelesine çevirebilmektedirler.

Oysa inançlarından ötürü her türlü zulme uğrayan, mülteciliğe zorlanan, devletten dışlanan, hakaretlere maruz kalan, 1.derece tehlikelikle yaftalanan, yalnızlığa mahkûm edilen, önü kesilen, milletvekilliği dahi hazmedilemeyip meclisten kovularak bir-kaç saat dahi barındırılmayan, dinlerine ve peygamberlerine saldırılan, insan olmamakla aşağılanan, zorla devşirilmeye çalışılan ve sorgu odalarında faşist muamelelere muhatap kalan Müslümanlar değil de Marksist Kürtler midir?

Atatürk Diktotaryasının sürekli sopa indirdiği kafalara Müslümanlar, inançsı sabır ve insani değerleri üstün tutmalarından ötürü silahlı bir direnişte bulunmamış, terörden uzak siyasi bir mücadeleyi halkının yararına gözetmişlerdir. Dolayısıyla ne SP ne de Ak Parti, hiçbir isyanın içinde olmamışlar ama diktatörlükçe PKK’dan daha tehlikeli sayılabilmişlerdir.

Neden Müslümanlar devlete başkaldırıp bebek-çocuk-kadın-yaşlı demeden halkını katledebilecek vahşi bir direnişte bulunmuyorlar da, BDP’liler cesaret edebiliyorlar? Hâlbuki Ak Parti Hükümeti, ırkçı diasporayı karşısına alarak süregelen şikâyetlerini telafi etmedi mi? Uzlaşı adına askerimize acımasızca kıyan teröristleri dahi törenlerle ağırlamadı mı?

BDP, terörist bir partidir, son derece samimi bir uzlaşıyı dahi istismar ederek İmralı’yı muhatap gösterebilmişlerdir. Eğer Apo ile herhangi bir pazarlık ve uzlaşı imkânsız ise, BDP ile neyi tartışıyorlar? Arkalarında ABD, AB, İsrail ve ETÖ’de olsa, asla sinsi amaçlarına ulaşamayacaklardır.

Çocuk da olsa PKK yaltakçılarına ve teröristlerine düşünülen affa; canlarını veren şehitlerimize acımasız bir ihanet olacağından tamamen karşıyım. Devlet Bahçeli ve MHP’ye de duyurulur…
İsrail, nasıl ki hep barıştan, demokrasiden ve insan haklarından bahsedip bir türlü uzlaşmaya yanaşmaz ise, BDP’de öyledir.

Hiçbir gerekçe, yapıcı ve ikna edici taahhüt; şiddet yanlısı olup huzur ve güvenliği tehdit eden PKK ideolojisinin sadece Türklere değil Kürtlere de ezeli düşman olduğu gerçeğini örtbas edemez. PKK ideolojisinden vazgeçmeyen ister DTP, ister BDP, isterse başka bir parti olsun; barışın veya uzlaşmanın sağlanabilmesi söz konusu değildir.

Siyasi ve terör alanında renkten renge giren PKK’nın gerçek yüzünü görenler ve asıl amacını anlayanlar, tehlikenin boyutlarını kavrayabilmektedirler. Bilgi eksikliği ya da yanlış yönlendirmeler sebebiyle PKK’nın siyasi aktörü BDP’nin etkisine kapılanlar, bilerek veya bilmeyerek çok büyük tehlikeli bir oyunun parçası haline geldiklerinin farkında değillerdir. Bu sebeple PKK sorununu silahla değil de siyasi arenada çözme girişimi, PKK’ya özerklik tanıma anlamı taşıyacak ve meşru açıdan daha da kuvvetlenerek haçlılaşacaktır.

PKK’nın siyasi sözcülerinin kümelendiği BDP’nin sapkın ırkçı ideolojisinin etkisi altına girenleri yanılgılarından kurtarmak ve yoğun bir çaba göstermek, insani ve vatani bir sorumluluktur. İnanıyorum ki her türlü kişisel çıkarlardan uzak samimi bir girişim PKK’ya karşı ittifakı güçlendirecek ve kısa sürede netice verecektir.

BDP propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, Türkiye’deki terörü bitirecek ve barışı egemen kılacaktır. Kürt Halkı ülkenin sahibidirler ama PKK ve BDP, tartışmasız düşmanıdırlar…

Cesetle ve gözyaşlarıyla beslenen caniler, kendilerini aç bırakabilecek bir barışın içinde var olamazlar…

9 Ekim 2009 Cuma

Arzu, tahrik, teşvik…

İslam’ın helal ve haramda cinsleri birbirinden ayırmayarak dengi bir adaletle hükmeden buyrukları, muhakeme edebilen her aklın noksansız kabul edebileceği evrensel ve fıtratsal doğrulardır.

Cinselliğin kadınla özdeşleştirilerek arzu uyandıran, tahrik ve teşvik eden dirliği, tek taraflı bakıştan dolayı erkeği masumlaştırmakta, böylece kadının seks ve şehvetle anılıp ahlaki kötülüklerin bayraktarı gibi yerleşik bir anlayışın zihinlere kazınmasından toplumsal ve aile birliğinin ezeli bir tehdidi sayılmaktan sıyrılamamasına neden olmaktadır.

Erkek hegemonyalı bencilliğin bir sonucu olarak kadının doğrudan hedef alınıp “suçlu” ön kabul düşüncesi, erkek gibi bir insan ve tartışılmaz eşit hakları olan kadını insafsızca dışlamakta, dolayısıyla adalet ve merhamet doğranarak, barbar anlayış asırlarca sürebilmektedir. Ancak kadının statüsüne göre bakışlardaki oynaklık korkunç bir çelişki doğursa da, zihinlerde ve kalplerde saklı olan peşin hüküm değişmediğinden, gizliden gizliye aleyhteki düşünce ve duygular devam edebilmektedir.

Kadının erkekten ziyade güzelliğe, süse ve görünüme önem vermesi, şüphesiz yaradılış fıtratından ileri gelmektedir. Her kadının bakımlı olmaya ve erkeğin gözleri önüne sererek etkileyecek bir görüntüye sahip olma merakı, fıtri olmasından eleştirilmemelidir. İslam’ın böylesi fıtri bir arzunun karşısında olmaması, ancak bunu düzene sokmak isteyerek tek erkek doğrultusunda yön verme buyruğu, meşruiyetini, saygınlığını, iftiraları ve ahlaki kuralları muhafaza edebilme talebindendir. Elbette tüm bu değerler, erkekler içinde geçerlidir.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kadını tehlikeli, hafif, güvensiz, seks ve köle gören kalıplaşmış anlayış; her ne kadar özgürlük hilesiyle kadını erkeklere muadil bir yüceltme iddiasında bulunsalar da, değişenin sadece her an gözlere de hitap edecek cinselliklerinin değişik gerekçelerle ortaya saçılmasıdır. Ancak beğenilme, imrenilme ve iltifata duçar olabilme dürtüsüyle nefislerinin esiri olmalarından gerçeği fark edememekte, erkeklerin çıkarları doğrultusunda hem gözleri hem de uzuvlarını tatmin ederek, geçmişten gelen yargıları haklı çıkartacak önyargıları perçinleştirebilmektedirler.

Fıtratsal hassasiyetlerine önem vermeyen kadın; erkeğin malı ve seks objesi olmaktan kurtulamaz…

Gerek kadının, gerekse erkeğin arzu ve tahrik uyandırıcı bir teşvikten kaçınarak, gayrimeşru ilişkileri ve tatminleri doğuran cinselliğe sınırlama getirip, mahrem yerlerini ancak eşlerine gösterme ölçütü “çağdışı” bir yargı olarak nitelendirilse de; cinslerin, özellikle kadınların hak ettiği ve layık olduğu saygı ve tazimi böyle kazanabilecekleri de bir gerçektir.

Kadının ilimsel, bilimsel, siyasal, sanatsal ve sosyal amaç ve etkinliklerine ısrarla tahrik edici cinselliklerini katma girişimleri çalışkanlıklarını ve başarılarını gölgelemekte, böylece kalıplaşmış olan “kadın” cazibesini ön plana çıkartmalarından erkeklerce şehvetsi bir değere tabi tutulmakta ve o duyguyla algılanmaktadırlar.

Oysa kadın, erkekten çok daha kontrollü, iffetli ve namusludur. Erkeğin cinselliğe odaklı şehvetsi radarları, gözünü açıp kapatıncaya kadar arayışını sürdürmekte, gözleriyle yüzlerce metre uzaklıktaki kadınları dahi yoklayarak, bakışsal bir zinayı gerçekleştirebilmektedirler. Kadınlar ise öyle değildir. Ancak bulundukları ortamın ahenginde ve kışkırtıcı çılgınlıklarda heyecanları artar, tensel uyuşum gösterdikleri erkeklere ilgi duyarak, fırsatını yakaladıklarında ya ilişkiye girerler ya da ahlaki değerleri yüce ise, meşru bir evliliğe gitmek isterler. Erkek, orgazm ihtiyacı anında elden ayaktan düşmüş yaşlı bir kadın, bulamadı bir hayvanla dahi cinsel ilişkiye girebilirken, kadın daha seçici, sabredici ve ahlaki kurallar ışığında kendini kontrol edebilmektedir. Zaten erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi ya da sıkça gayrimeşru ilişkilere girmesinin kanıtı, fıtratsal azgınlığından değil midir? Sonuçta kadın bir anadır, istisnalar bu gerçeği asla değiştirmez.

Kadın ve erkek cinselliklerini en derin ve cömertçe sergilendiği sözde güzellik yarışmalarından biri olan “Best Model of Turkey” adlı bir pornografiyi bilvesile izleyerek, evrim teorisindeki insanların maymundan türediği imgesel resmi yansıtan bir manzaraya şahit olabilmenin şaşkınlığıyla; “slip” giymiş çıplak erkeklerin o imgesel resimdeki gibi sırayla kıllı vücutlarını ve organlarını teşhir ederek, evrimi canlandıran maymunlaşabilmelerine üzüldüm. Kameranın bazı kadın izleyicileri zumlaması esnasında yansıttıkları tatminsel çırpınışları ve sanki sahneye fırlayarak erkeklere hamle edebilme düşünceleri ise, engellenemez kışkırtıcılığın doğal bir tepkimesiydi.

Üstelik ilk çağlardaki cangıllar misali soyunan o gençler, üniversite de okuyan geleceğin bilim adamı olma yolunda umut yeşertirlerken… Ancak cinselsi bir şöhretin bilim veya ilim adamı olmaktan daha popüler ve istikbal vaat eden bir çağdaşlıkta, gelecek adına o gençlerden ahlaki bir duruş ve yarar beklenebilir mi?

Gerekçesi her ne olursa olsun; maalesef ben de göz zinasında bulunmamın günahıyla Allah’ın af ve mağfiretine sığındım…

Özellikle kız çocukların namusuna hayati önem verilerek ailenin onuru gözetilmiş, ama erkek çocuklar için böyle bir hassasiyet gösterilmeyerek, korku ve endişe duyulmamıştır. Oysa aile kurumunun şerefi aleyhine erkek çocuk, kız çocuktan çok daha tehlikeli bir felakettir. Kız, gayrimeşru bir ilişki sonrası evlenerek aile ve kendi onurunu kurtarabilirken, erkek çocuğun eşcinsel olmasının ise hiçbir aklama yolu bulunmamakta, ömür boyu kara bir leke olarak hem ailesini hem de kendisini kapkara bir utanca mahkûm edebilmektedir. Fakat modern dünyada eşcinsellere hoşgörü ile bakılıp alkışlanıldığından, hiçte öyle kara bir damga ile değil, ak bir alınla toplumda kendilerini saklamaya bile ihtiyaç duymadıkları da, çağdaş ve özgürlükçü ahlakın seviyesini ispatlamaktadır.

Ahlaki kuralların hiçe sayılıp cinselliğin sokaklara dökülerek her an tatmin olunduğu bir uygarlıkta, karşıt cinsten heyecanlanamayıp hemcinsini arzu eden erkek ve kadınların gizli yoğunluğu unutulmamalıdır.

Sınırlar aşıldıkça, ahlaksızlıklar ve çarpık ilişkilerde meşrulaşır!

Erkekler namuslu olduğu müddetçe, kadınlar da iffetli olurlar. Kadınları düşüren, tahrik ve teşvik eden erkekler ve hilesel argümanları, apaçık bir çağdaşlık manipülasyonudur…


Bakış arzu uyandırır; hareket tahrik eder; gülüş teşvik eder…

Her şey gözlerle başlar, orgazmla sona erer. Ya sonrası?

Allah’ın iffet ve namusta erkek- kadın ayırımı yapmayarak, cinslerin insanlıklarını, onur ve erdemliklerini muhafaza edebilme gayesiyle hükümler getirmesi, seks düşkünü ahlaksızların neden vahye karşı olduklarına bir kanıttır. Bu sebeple dürüstlük, adalet ve namus simgesi İslam=irtica; başıboş bir cinsellik, seks, pornografi ve zina ise=çağdaşlık aydınlığıyla ruhları ve bedenleri kuşatmıştır. Artık ilişkilerin meşruluğu değil, zevklerin meşruluğu anlam ifade etmektedir.

Sonuçta inşası yapılmak istenen düzenin temeli; her halükarda kadın olmaktadır.

“(Resulüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle.
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini
(harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler.”
Nur Süresi 30-31

4 Ekim 2009 Pazar

Kocası zina yapan kadının zinası bir hükümdür…

Kadın-erkek arasındaki evlilik dışı gayrimeşru ilişkilerde “ırz ve namus” zincirinin sadece kadınlara vurulması, şeytan egemenli modern dünyanın bir ayırımcılığıdır.

Fuhuş, seks, cinsellik ve zinanın doğrudan kadını çağrıştırıp erkeklerin muaf tutulması, İslam dışında diğer dinler ve çağdaş anlayışlarda hoşgörüyle karşılanabilmekte, dolaysıyla her daim kadınlar mahkûm edilip, sosyal ve psikolojik açıdan dışlanmaktadırlar. Kadının gizli, erkeğin aşikâr zinaları ahlâkı çökertmekte, çeşitli yollardan dolaylı veya doğrudan nesiller etkilenerek, cinselliğin ve zinanın üstün olduğu sözde ilerici yaşam biçimi, gayrimeşru ilişkilere mazeret sayılabilmektedir.

Kadını bir seks ve şehvet objesi sunan uygar dünya, bir taraftan cinselliğini en dorukta sergileyerek şehveti fışkırtan ve zina yapan kadını ödüllendirmekte, diğer taraftan fuhuş gerekçesiyle iffetsiz olmakla damgalayabilmektedir. Oysa zina ile fuhşun nicelik bakımından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Para, çıkar veya başka menfaatler karşılığı ilişkiye girenle, heyecansal bir zevk adına yapanların birbirlerinden farklı olduğu düşüncesi, zinayı masumlaştırma amacı güden bir manipülasyondur. Karşılığı her ne olursa olsun; sonunda her iki taraftın gayrimeşru ilişkileri, evlilik dışı gerçekleşen zinalar değil midir?

Ancak erkeğin zinası ve fuhşunun önemsenmeyip meşru karşılanması; aşağılanan ve ayırımcılığa tabi tutulan kadınların onurlarını kırmalı, gerekli müdafaasal tepkiyi ortaya koyarak, tek başlarına hedef olmaktan kurtulmalıdırlar. Oysa gericilikle küçümsedikleri ve kadını ikinci sınıf insan görmekle itham ettikleri İslam; erkek ve kadın arasında hiçbir tecride yer vermeyip, her iki tarafı da aynı suç ve cezayla yargılamakta, yaftalamakta ya da mükâfatlandırmaktadır. Böylece eşitliği tavizsiz ve kayırmasız uygulayan tek anlayış İslam’dır…

Evlilikteki sadakatin ihlali ve evli insanların kendi evlilikleri dışında cinsel ilişkiye girmeleri, devleti ve toplumu ayakta tutan ahlâkın hayati öneminden dolayı eşit bir adaletle hükmedilmesi gerekirken; sürekli insan dahi kabul edilmeyen kadınlar cezalandırılmış, zulmeden, aşağılayan, katleden ve işkence eden erkekleri doğuranın anneler olduğu gerçeği hiç vicdanları sızlatmayarak, kadına yapılan haksızlıklar yeri göğü inletmiştir.

Sosyal seviyesi yüksek kadınlar ile sokaktaki, yani varoşlardaki kadınlara bakış; erkekle kadının zinasındaki kayırımdan farklı değildi. Eski Yunan hukukunda evli bir erkeğin kendinden üst bir gruptaki kadınla cinsel ilişkiye girmesi zina ile suçlanmasına neden olabilmiş, ama halktan bir kadınla ilişkiye girmesi suç sayılmamıştı. Eski Yunan’da bir erkeğe edilebilecek en büyük küfür ona “kadın” demekti. Bir Yunan atasözü şöyledir: ”Kadının yanında iki kere mutlu olunur. Biri onunla evlendiğin gün, biri de onu toprağa verdiğin gün.”

Roma toplumunda zina yapan kadının babasına; hem kızını hem de sevgilisini suç anında öldürme, kocasına ise, karısını boşayıp sevgilisini öldürme hakkı verilmiş. Antik çağdan beri zina ya da fuhuş; evliliğe karşı bir suç, aile birliğine karşı bir tehdit olmuş, aldatılan eşin onurunun kırılması olarak yorumlanmıştı.

Babil'de kadın; evcil hayvanlar seviyesindeydi. Tıpkı günümüzün modern kadınları gibi vücutlarını teşhir etmek amacıyla ince gömlekler giyerek ilgi ve dikkat çekmek maksadıyla yürüyenlere fahişe denirdi. Erkek ya da kadınlar, eşlerini dostu ile birlikte idare ederlerdi. Biri bir adamın kızını öldürdüğü zaman, o da kızını diğerine teslim ederdi. Teslim alan kişi ister kendi malı gibi kullanır, isterse öldürürdü.
Çin'de kadın; insan değildi, kadınlara isim verilmez, sadece numara konularak, bir iki üç diye seslenilirdi. Kız çocukları, İslam öncesi Ortaçağdaki gibi uğursuzluk sebebi sayılırdı.
Hindistan'da kadın köledir. Bugün bile bazı erkeklere, özellikle Brahmanlar'a eşleri kul köle olmaktadır. Geleneğe göre bir Brahman'ın karısı erken kalkarak, yıkanmalı ve evi temizlemelidir. Ancak ondan sonra kocasını uyandırmalıdır. Kocasının yatağından belli bir mesafede, ayakta durup ellerini önünde kavuşturarak, "Selam Krişna"" der. İlk çocuğun doğumundan sonra ayrı odalarda uyurlar. Kadın, kocası öldüğü zaman hayat hakkı yoktu ve o gün ölmeliydi. Kadınlar kendi istekleriyle veya zorla, kocalarının cenaze ateşine atılarak diri diri yakılırlardı. Buna rağmen içinde bulunduğumuz yüzyılda dahi, dul yakma olayları devam edebilmektedir.

Tanrılarının hoşnut edilebilmesi için kadınların kurban edilmeleri; kızların daha küçükken, tanrılarına birer hediye olarak tapınaklara verilmeleri; resmi düğünlerde rahip veya zengin bir hami tarafından törenle kızlıklarının bozulmaları; taş bir sütun üzerine oturtularak, tapınak ziyaretçilerine bir ücret karşılığı sunulmaları gibi nice barbarlık ve sapkınlıklar… Ancak tapınak fahişeliği, dulların yakılması geleneği ile sona erdirilmişse de, adet ve geleneklerin günümüzde de devam ettiği, yabancı gözlemciler tarafından bildirilmektedir.

Manu yasalarına göre kadınlar, gece gündüz ailelerindeki erkeklere bağımlı tutulmalıdır. Eski Hind Hukukuna göre; felaket, tayfun, ölüm, cehennem, ejderha ve ateş, hiçbir zaman kadından daha kötü değildir.

Buda ise: "Eğer kadınları dinime kabul etmeseydim Budizm çok uzun zaman temiz bir şekilde devam ederdi. Bugün artık Budizm’in uzun zaman yaşayacağını zannetmiyorum. Zira bu dine kadın girmiştir." (Edyanu'l Hind 72)

Eski İsrail hukukunda, erkek ailenin mutlak hâkimidir. Yahudi kızları babalarının evinde bile hizmetçi konumundadır. Baba isterse onları satabilirdi. Boşanma hakkı keyfî olarak kocanındı. Kızlar miras alamazdı, ancak başka bir vâris olmadığı zaman babalarının mirasına hak kazanabilirlerdi. Yahudilerin her sabahki dualarında şu cümleler dikkat çekicidir: “Ezelî İlahımız, kâinatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun”

Eski İran’da kız kardeşle evlenmek caizdi. Kız kardeş, anne ve kan akrabalığının saygıya değer bir yönü yoktu.

İngiltere’de asırlar arası kocalar, karılarını satabilirlerdi. Kadın mundar bir yaratık sayıldığından İncil’e el süremezdi.

İslâmiyet’in doğuşundan önce Araplar da kadın; evlenme, aile kurma, boşanma düzeni ve miras hakkından mahrumdu. Kız çocuk ailede, maddi bakımdan bir yük, manevî bakımdan bir utanç vesilesiydi. Çünkü kız çocuğu erkek gibi savaşamaz ve ailenin şerefini koruyamaz düşüncesi hâkimdi. Bu yüzden baba kızını öldürmekte ve diri diri toprağa gömmekte serbestti.

Osmanlı’da kadın; özgüveni olan ve hak iddiasında bulunabilen güçlü bir saygınlıktaydı. 1717-1718 de Lady Montaque “Türkiye Mektupları” adlı eserinde Osmanlı’da kadınların Batı ülkelerinde olduğundan daha hür ve serbest olarak ömürlerini geçirdiklerini belirtir. Kadınlar; vali, belediye başkanı, emniyet müdürü ve kadıyı kovalayıp yakalarına yapışmak suretiyle hesap sorabiliyor, padişaha da: “Uyan ve bizi düşün, pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık” diyebiliyorlardı. Haklı olan bir kadın, elinde taş ve sopayla bir nâzırı, yani bakanı kovalayabiliyordu. Karısını döven nüfuzlu bir erkek, küçük bir işaretle bütün bir mahalleyi karşısında bulabiliyordu. Günümüz cumhuriyetinde böyle mi?

Rus kadınları ziynete ve süse çok düşkündürler. Bu düşkünlük onları zengin adamların metresi olmaya itmekte, adam ölünce metreslerinden veya kızlarından biri seçilerek kurban edilir ve ölünün yakılacağı gün o da yakılır. Efendisiyle birlikte yakılacak kadın, ölünün akrabalarıyla birlikte çadırlarda cinsel ilişkiye zorlanır. Sonra da ölüm meleği adı verilen ihtiyar başka bir kadın tarafından öldürülür. Çarlık Rusya’da aristokrat ve zengin sınıf; kadınları cinsel obje olarak görür, orta ve alt sınıfın kızlarını da kendi ailelerinin mülkiyetinde sayarlardı. Eğitim, özgürlük ve evlilik seçimlerinden mahrum idiler.

Ekim 1917 devriminde Lenin, kadınlara “kapitalizmden ve ev sömürüsünden olmak üzere çifte kölelikten kurtulmayı vaat etti ve özgür aşk” kavramını ortaya attı. Evlenmeler ve boşanmalar kolaylaştı, doğan çocuklar devletin mülkiyetine alınmaya başlandı. Hatta kadının kamulaştırılması bile gündeme geldi. “Özgür Aşk Büroları” kadınları, kölelikten kurtaracak yerde, onlara saldırı ve tecavüz olaylarını artırdı. Vlademir şehrinde yayınlanan bir emir şöyle idi: “18 yaşına gelen her genç kız devlet mülkiyetine geçer. Bu yaşa gelen her kız özgür aşk bürolarına kayıt yaptırmalıdır. 19-50 yaş arası bütün erkekler devletin çıkarı uyarınca kayıtlı kızlardan birini-kızın rızası alınmaksızın- kendine eş olarak seçebilir. Bu seçimler ayda bir kez yinelenecektir. Bu tür birleşmelerden doğan çocuk devletin mülkiyetinde olacaktır”. Oysa Sovyet Anayasası’nın 122. maddesinde “kadın; iktisadi, siyasi, kültürel, idari ve toplumsal faaliyetlerin her alanında eşit haklara sahiptir” diyordu.

Hıristiyanlıkta ise kadın; kötülüğü, şeytana uyma ve ayartmacılığı temsil eder. Çünkü, Hz. Adem’e haram meyveyi yedirterek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkar olmasına sebep olan bir kadındır. Bundan dolayı Hıristiyanlık evlilikteki cinsel ilişkiyi günah ve kirlenme saydığından, rahipler evlenmezler. Aziz Augustin’e göre; “insanın kendi karısı veya bir fahişe ile cinsel ilişkiye girmesi arasında maddi bakımdan bir fark yoktur.” İki asır sonra Papa Grégoire, Agustin’in bu fikrini onaylayacaktır. Ünlü Hıristiyan ilahiyatçısı Clément’e göre; “kadın kadın olmaktan dolayı utanmalıdır.” İşte bu günah işleme ve kirlenme duygusudur ki, birçok kişinin evlilikten kaçmasını sebep olmuş ve birçok kadın da kurtuluşu manastıra kapanmakta bulmuştur.(Lewinsohn, s. 102) Zira temizlik sembolü Hz. İsa’nın nişanlıları ve eşleri olacaktır. Hz. İsa temizlik sembolüdür. Çünkü Hz. Meryem onu bakire iken yani cinsel ilişkiye girmeden doğurmuştur. Öyleyse yapılacak tek şey vardır. O da Bakire Meryem gibi temiz ve iffetli kalmaktır.

Hıristiyanlık evliliği meşru saysa da cinsel ilişkiyi günah saydığını; bugün Katolik kiliselerindeki evlenme törenlerinde okunan duadan da anlayabiliriz. “Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken.” Hıristiyanlık tarihi kadın açısından oldukça olumsuz olayların var olduğu zalim ve acımasız bir tarhtır. VI. Asırda Azizler ve papazların hâkim olduğu mason meclislerinde; kadının ruhu olup olmadığı tartışılmış, bir oyun dışında ruhunun olmadığı kabul edilmiştir.(Bobel, s. 4 6)

Kilise, büyücülük gerekçesiyle yaklaşık iki milyon kadını katletmiştir. XIII. asırdan itibaren Hıristiyanlık, insanlığın başına korkunç bir felaket hazırlamıştır. Şeytanla cinsel ilişkiye giren, böylece insanlar arasında kötülüğü ve fuhşu yaymak isteyen büyücü kadınlardan dünyanın temizlenmesi görevini üstüne alan kilise, büyücü avına çıkararak, on binlerce masum kadının diri diri yakılmasına veya suda boğulmasına sebep olmuştur.

Papa VIII. İnnocent, büyücü avını meşrulaştırmak için iki müfettişini görevlendirerek bir kitap hazırlatır. Kitabın adı “Malleus Maleficarum” (Büyücüleri ezen balyoz). İlk baskısını 1487 de yapan bu kitap 1669 da 28. baskıya ulaşır. Kitap, muhakeme usulü hakkında yöntemler de içerir. Müfettiş kadına 35 soru sorar. Daha ilk soru, onu ateşe mahkûm etmeye kâfidir. İlk soru şöyledir: Büyücülere inanıyor musun?”. “Evet” derse, bunun anlamı büyücülerle ilişkisi olduğudur. “Hayır” derse bu sefer de dinsiz olmuş olacaktır. Israrı halinde işkence masasına yatırılır, aleyhlerinde şahitlik etmesi için, düşmanı olan diğer büyücüler çağrılır. Hâlâ suçluluğu üzerinde şüphe varsa, o zaman ilahî hükme başvurmak gerekecektir. Bunun için de elleri ve ayakları bağlanıp suya atılacaktır. Batarsa, büyücü olduğunu gösterir. Batmazsa o zaman da büyücü olduğunun delilidir. Zira vaftizindeki su onu reddetmektedir. Kısaca o devirde büyücü olarak adı çıkmış kadının ölümden başka şansı yoktu. VI. Alexandre, II. Jules, X. Leon gibi Rönesansın ünlü Papaları bu eserin geçerliliğini memnuniyetle onaylamışlardır. İngiltere’de bir sakson hakim; “Kitab- Mukaddes”i 53 kez okuduğunu ve bu arada 20 000 büyücüyü ölüme mahkum ettiğini övünerek söyleyebilmiştir. (Lewinsohn, 134-135; krş. Akdemir,, s . 2 52)

Çağdaş medeniyetini örnek aldığımız Batı düşüncesinde kadınını değeri, maalesef ürkütücü ve sarsıcıdır. Batı dünyasında yetişmiş Ortaçağ Yeniçağ ve Modern çağ’ın birçok düşünürü kadın konusunu ele almış ve olumsuz bakış açıları, nasıl olmuşsa, batıdan dem vuran kadınlarımızın dikkatini çekmemiştir.

Kendi sistemi içinde kadın konusunu ele alan Ortaçağ’ın Batılı ünlü düşünürlerinden Malebranche (1638-1715) “Hakikatin Araştırılması” isimli eserinde; “…Şehvet, cinsellik ve zevke ait her şey, kadınlara kalmış bir iştir. Ancak, genel olarak araştırılıp bulunması biraz güç hakikatleri kavramak, kadınların elinden gelmez. Soyut olan her şey, onlar için anlaşılmaz bir şeydir…” diyerek, onların soyut gerçekleri anlayamadıklarını ve böyle bir yetenekten mahrum olduklarını iddia eder. “İrâde ve Tasavvur Olarak Dünya” adlı eserin yazarı XIX. Asrın ünlü Alman filozofu Schopenhauer (1788-1860), kendi pesimist (karamsar) felsefesinde kadına da bir yer bulmuş ve “…Kadınlar, kendi gönüllerince hayal ederler ki erkekler para kazanmak ve kadınlar da bunu harcamak için yaratılmışlardır.” Schopenhauer, bir başka yerde şunları söylemektedir: “…Arslanın dişleri ve pençeleri vardır, filin ve yaban domuzunun büyük dişleri vardır; boğanın boynuzları vardır, mürekkep balığının da, çevresindeki suları bulandıracak mürekkebi vardır. Fakat tabiat kadına, kendini savunmak ve korunmak için riyakârlık vermiştir… En zarifinde olduğu kadar, en aptal kadında da riyakârlık, fıtrîdir. Bu sebepledir ki, mutlak olarak dürüst ve samimi bir kadına rastlamak hemen hemen imkânsızdır…”

Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzche (1844-1900) kadın konusunda fikrini şöyle beyan etmiştir: “Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma”

Kadının eşitliği ve özgürlüğü hususunda görüş ileri süren Batılı yazarlar, ferdî ve toplum hayatında onların eşit olmadığını söylerken, özgürlük hususunda da onu nasıl kullanacağı bilgisinin kadına verilmesi gerektiği kanaatindedirler. Meselâ Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865): “ Erkek ve kadın Mutlak’ın önünde denk olabilirler. Onlar hiç eşit değildirler, onlar ne ailede ne de şehirde eşittirler.” Kadının özgürlüğünü dile getiren Emile Zola ( 1840-1902) da şunları söylemiştir: “ Kadını özgürlüğüne kavuşturmak harika bir şeydir. Ama her şeyden evvel özgürlüğün nasıl kullanılmasını ona öğretmek gerekecektir.” XVI. Asrın ünlü Fransız yazarlarından Molière (1602-1673); “Demir kafesler ve kapı sürgüleri kadınları ve kızları namuslu yapmaz” Montaigne ise; “Bir kadın için en faydalı ve en onurlu bilim ve meşguliyet, ev işleri bilimidir” demiştir.

Batılı düşünürlerden bazıları “kadın-kilise” ikilisi hakkında pek olumlu kanaat sahibi değildirler. Bunlardan Charles Baudlaire (1821-1867), “Kadınların kiliselere girmelerine izin verilmiş olmasına her zaman şaşırmışımdır. Onlar Tanrı ile hangi diyalogu kuruyorlar?” Armond Salacrou (- 1899) da: “Papazlar günah çıkartan kadınları dinledikleri zaman evlenmemiş olmakla teselli buluyorlar”

Kadının tabiatı konusunda kalem oynatan yazarlar ve düşünürler onu daha ziyade menfi sıfatlarla tavsif etmektedirler. Meselâ Tristan Bernard ( 1866- 1947); “Kadın kadının kurdudur.” Jules de Goncourt (1822-1896); “Kadın aptal görünmemeyi çok iyi becerir.” Jules Renard (1864-1910) da; “Kadınlara en fazla zevk veren şey, zekâları üzerine yapılan bayağı bir pohpohtur.” Charles Baudelaire (1821-1867); “Kadın ruhla bedeni ayırmayı bilmez.” Jules Renard (1864-1910): “Şayet kadınların hoşuna gitmeyi istiyorsanız, onlara, sizin olduğu söylenen şeyi istemediğinizi söyleyiniz.” Chamfort (1741-1794), kadınla erkeği birbirlerine karşı besleyebilecek kötü düşünceler açısından karşılaştırmakta ve şöyle söylemektedir; “Bir erkek kadınlar hakkında ne kadar kötü düşünürse düşünsün, hiçbir kadın yoktur ki, ondan daha da kötüsünü düşünmemiş olsun.”

İnsan tabiatının önemli yönlerinden biri hiç şüphesiz kıskançlıktır. Bu açıdan kadına bakan André Suarès (1868-1948); “Kadınlar her şeyi kıskanırlar hatta mutsuzluğu bile” Bunun yanı sıra George Courteline (1860-1929) kadın tabiatına bir başka zaviyeden bakarak hükmünü verir: “Kadın kendisi için yapılanı asla görmez o ancak yapılmayanı görür.”

Batı düşüncesinde kadın tabiatı ele alınırken onun güzellik ve zekâ yönü ile kadının hareketliliği ve konuşkanlığı da ihmal edilmez. Montesquieu (1689-1755); “Genç kadınlarda güzellik zekâyı telâfi eder, yaşlılarda ise zekâ güzelliği ikmâl eder” Voltaire (1694-1778)’e göre; “Kadınlar rüzgâr güllerine benzerler. Paslandıkları zaman sabit kalırlar.” Guillaume Bouchet (1514-1594) de : “Kadınları konuşturmanın bin yolu vardır ama susturmanın bir yolu yoktur.”

Kadına; sanıldığı gibi özgürlüğü ve saygınlığı Batının değil İslam’ın getirdiği “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisi şerifiyle kanıtlanmış, İslam’ın kadına tanıdığı eşitsel bakış açısından dolayı Batı’da ve dünyanın diğer medeniyetlerinde kadına reva görülen aşağılanma etkisini kaybetmiştir. Kur’an, küfrü imana tercih eden baba ve kardeşin veli ve dost edinmemesini emrederken, kadın olan anayı öyle korumuş ve kutsallaştırmış ki, hiçbir ayette aleyhine tek bir hüküm vermemiştir. Ayrıca kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım gözetmeyerek eşit davranmış, ceza ve mükâfatta adaletten ayrılmamıştır.

Modern dünyada zina eden evli bir erkek hoş karşılanırken, zina eden evli bir kadın ise namussuzlukla suçlanabilmektedir. Oysa Kur’an; zina eden evli bir erkeğin, ancak zina eden evli bir kadınla evliliklerini sürdürebileceğine hükmetmiş, dolayısıyla eşi zina eden tarafında ya boşanmasını ya da onun da zina etmesini emretmiştir.

“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” Nur.3

“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.” Nur.26

Bu sebeple Müslüman kimlikli şehvet düşkünü harami erkeklerin, özellikle Arap ve Türklerin; evliliklerini sürdürebilmeleri için karıları da zina yapmakla mükelleftir. Ayette de buyrulduğu üzere; böylesi bir evlilik müminlere haram kılınmasından, derhal boşanılmalıdır. Ancak erkeğin zinasının alkışlandığı dünyada ve zinanın suç sayılmadığı laik Türkiye’de, evliliklerin neredeyse tamamı gayrimeşrudur.

Toplumsal ahlakı ve asayişi çökerten zinanın ülkemizde suç sayılmasını, kişiselliğe endeksleyerek kamulaştırılmamasını savunan Batı yandaşları, çağdaş dünyanın ortak hukuk değerlerine uygun olmadığını öne sürerek, rahatlıkla zina yapabilmelerinin mantığıyla hareket etmişlerdir. Zina gibi fevkalade ahlaki bir suçu Anayasa Mahkemesinin ortadan kaldırması, şüphesiz laik ve Kemalist yapısının bir gereğidir.

Namus ve töre cinayetleri başta olmak üzere ölümler, intiharlar, aile içi karışıklık ve dehşetler; gayrimeşru ilişkilere girişen erkekler gibi evli kadınların da hamile kalarak gayrimeşru çocuk doğurmalarının sonucu ortaya çıkmakta, doğrudan müsebbibi de laik devletin ahlaka bakışkışı olmaktadır. Haberlerde sıkça rastladığımız ürpertici olaylar, DNA’ca tespit edilen çocukların kendilerinden olmadığını öğrenen babaların yıkımlarıyla doludur. Eşe güvensizliğin diz boyu olduğu dünyada herkes takibe kalkışsa, şüphesiz kıyametten farksız bir sonuç doğar.

Cinsellikleriyle şehveti arttıran yakışıklı ve şuh kadınların azmettirici çağdaş görüntüleri; gerek erkek, gerekse kadını baştan çıkartmakta, artık heyecanı eşinde bulamayanları kışkırtarak, yabancıların kollarına atılmalarına, deşifre olduğunda ise her zamanki gibi erkeğin aklanıp, kadının fahişelikle damgalandığı bir modernliği yaşıyoruz. Çünkü namus, ırz ve zina dendi mi, akla sadece “kadın” gelir…

Modern çağda ve özellikle batılı toplumlarda zinanın suç olmaktan çıkması, şüphesiz tüm dünyayı etkilemiş ve heyecanı arttıran gayri meşru ilişkiler, yaşamın “olmazsa olmaz” bir düsturu haline gelmiştir. Tahrik ve teşvik edici yayın ve gösteriler İslam ülkelerini derinden sarmış, önce dergi ve kasetlerle başlayan serüven, en yakınındakilerle başlayıp, sokaklara taşmıştır.

Erkeklerin zinası, ancak karılarının zinası ile ya son bulur, ya da her iki tarafın rızasıyla devam eder. Diğer taraftan; asıl namussuz ve fahişeler kadınlar değil, azmettiren erkeklerdir.

Çağdaşlık adı altında Batı düşüncesinin kadına sağladığı özgürlük; sadece cinsellik, fuhuş, zina ve zevktir. Ancak kamuflaj amaçlı istisnai durumlar, asli düşünceyi örtbas etmemelidir. Batı düşüncesinde kadın, erkekten ayrı ve onun çok daha altında ele alınmış, çeşitli menfi sıfatları veya zaafları açısından bakılarak, sadece erkeği tatmin ve hizmet eden bir köle ya da uyarıcı bir meta olarak değerlendirilmektedir. İşte feminizm hareketini doğuran da bu ayırımcılık, aşağılanma ve dışlanmadır.

Acaba, bugün demokrasinin beşiği olarak görülen İsviçre’de Appenzel adlı 14000 nüfuslu ve %90’ı Katolik olan bir kantonda kadınların oy hakkı olmadığını biliyor musunuz?

İslam, diğer dinler ve düşüncelerde olduğu gibi kadını hor ve hakir görmeyip, üstelik barbarlar misali zina yapan kadını erkekten ayrı tutarak ölüm cezası vermemekte, vazgeçip samimiyetle tövbe etmelerine mukabil bağışlayıp esirgemektedir. Namus, ırz, zina, fuhuş ve insani değerler konusunda erkeklerle eşit olan kadınlara tanrısal üstünlük taslayan benciller, vicdana ve yasalara dahi aldırış etmeyip, gizliden gizliye kadını şeytan misali görmeye devam edebilmektedirler.

“İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir.” Nisa. 16

“Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.” Nisa. 26

Ayrıca Müslüman olmalarından ötürü dinlerinin hükmü gereği örtünen kadınların çağdaşlarca dışlanmaları, kadın barbarlığının bir intikamı olsa gerek. Kendilerini kullanıp cinselliklerini sergileyerek tatmin olan erkeklere karşı koyamayıp, kendi cinslerine baskı uygulayan barbar çağdaşlar, örtünmenin sınırını kimin hükmüyle belirliyorlar? Giydikleri dekolte elbiseler bir yana, mayo, olmadı bikini ya da çırılçıplak dolaşmaları talep edilse, kabul mü ederler, karşı mı koyarlar? Öyleyse neden kendi hemcinsleri olan Müslüman kadınların giyinişlerine tepki gösteriyorlar?

İşte ayırımcı batı, işte eşitlikçi İslam… Nerede özgürlük, nerede kadın…