Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in halkı ve kurumları hükümete ve dolaylı yollardan meclise karşı kışkırtarak, “Yargıda yangın büyüyor, ateş bacayı sardı” feryadı, sanki yargının işgal güçlerince istila edildiği çağırışını doğuruyor ki bu, tamamen anayasayı ihlal suçudur.
Ancak yüksek yargının diktasal dokunulmazlığı hukuk üstü bir anlayışı muhkem kıldığından her türlü düşünce ve eylemler mubah sayılmakta, sözde “bağımsız yargı” manipülasyonuyla Cumhuriyet kurulduğundan bugüne sinsice güttükleri Ataist hegemonyasının son verilip millet egemenliğine geçilebileceği telaşı, kaçınılmaz olan illegal direnmeyi ortaya koymaktadır.
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in gözünün içine bakarak meydan okuması, hükümetin yargıya müdahale edip edemeyeceği gerçeğini kanıtlamaktadır. Ayrıca iktidardaki bir partinin kapatılması hakkında yargıtayca hazırlanan iddianameye istinaden Anayasa Mahkemesince cezalandırılması, hükümetin aldığı kararların yargıca durdurulması, haklarında dava açılması; nasıl olurda yargının hükümetin vesayeti altına girdiği iddiasını haklı kılar?
Gerçeker konuşmasında; ''Her biri 30-40 yıllık mesleki tecrübeye sahip olan, uygulamanın içinden gelen, yıllarca adalet dağıtan Türk yargıçlarına güvenilmelidir. Kurumlar arasındaki güven sorunu, güvensizlik ortamı mutlaka aşılmalıdır''sözleri, hem hatandan münezzeh bir tanrı gibi yücelttiği yargıçlara güvenilmesini, hem de bizzat kendisinin güvenmediği ve her fırsatta acımasızca eleştirdiği hükümetin sözde oluşturduğu güven sorununu aşması gerektiğinin altını çizerek, korkunç bir ikilem yaşamaktadır. Acaba Yargıcın tecrübesi; dürüstlükten, vicdandan ve erdemlikten daha mı önceliklidir?
Yargıtay Başkanı Gerçeker; hangi ideoloji, ırk ve inanç olursa olsun yargının eşit davranabilmesi ve adaletle hükmedebilmesi için düzenlenmeye çalışılan yargı reformu ile ilgili olarak; Yüce önderi Atatürk’ün çizdiği yolda ve gösterdiği ilkeler doğrultusunda hareket edilmesinin üzerinde durarak, çağdaş hukuk sisteminin en önemli özelliğinin ve temel taşının kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkesi olduğunu vurguladı. Atatürk ve ilkeleri tamamen siyasi olduğundan; nasıl olacak da yargı, siyasi ideolojisinden arındırılıp Atatürkçü ve laik olmayanlara karşı bağımsız bir adalet uygulayabilecek?
Neden hukukun üstün olamadığı ve bağımsız bir yapıya kavuşturulamadığı atılan temelden açıkça anlaşılmakta, Atatürkçü olmayanların vatan haini, laik olmayanlarında insan sayılmadığı bir rejim de; ne bağımsız bir yargıdan ne adaletten ne eşitlikten ne hukuk üstünlüğünden ne de sosyal bir devletten bahsedilebilir. Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamak değil midir?
Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden; laik olmayanları insan olmamakla aşağılarken ve kansız birer piç olmakla itham ederken neden yargılanmadı? Sözlerini kendisine iade ettiğimden, neden hakaretten yargılandım ve 71 gün hapis yattım? Yargıçlar dokunulmaz, eleştirilemez, dinlenilemez ve yargılanamaz tanrılar mı? Kuvvet sahibinin hakim olduğu bir hukuktan adaletten çıkar mı?
Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin totaliter hâkimiyetlerini kaybedebilecekleri kaygısı, çeşitli hilesel yönlendirmelerle milleti etkileyebilme sürecini devreye sokmuş, milletin, dolayısıyla seçtiği hükümetin önünde en caydırıcı kuvvet olarak varlık sürdüren Ataist yargının, “bağımsız” manipülasyonuyla hükümeti illegalleştirme senaryosu, söz konusu güçleri başkaldırıya itmiştir.
Zaten tam bağımsız olan, ancak halkı ve meclisi temsilen hükümetin bakan ve müsteşarından müteşekkil iki üyesine dahi tahammül edemeyen HSYK, Gerçeker’in ifadesiyle sorgusuz diktasal bir güce kavuşturulmak istenmekte, böylece hükümet ve meclisin denetleme mecburiyeti tamamen ortadan kaldırılmak istenmektedir. Adı suç örgütleri ve kanun dışı olaylarla anılan ve terör örgütlerine karışmış ama hiçbir yaptırıma çarptırılmayan Ali Suat Ertosun gibi üyelerin karar verdiği, millet lehine adaletle hükmeden hâkim ve savcıların caydırılmak istendiği bir HSYK, tamamen başıboş bırakılıp topyekûn Ataist egemenliğine terk edilirse; acaba yargının, milletin ve hükümetlerin durumunun ne olacağı hiç düşünüldü mü?
Temel hak ve özgürlüklerin, huzur ve güvenin, suçsuz bir toplumun en büyük güvencesi tam bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemidir. Ancak Türkiye’de egemen olan Ataist düşüncenin velayeti altında görev yapan yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı tartışılmazdır. Buna rağmen hala Anayasa’nın yargı bağımsızlığını zedeleyen maddelerinden şikâyet edebilen Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, halkı temsil eden meclisin ve hükümetin hâkim ve savcılar üzerindeki idari yükümlülüğünün de kaldırılmasını talep edebilmektedir.
Yargı kurumlarına büyük görev ve sorumluluklar düştüğünü öne sürerek alttan alta hükümete karşı bileyleyen Gerçeker; yoldan çıkan yargı üyelerinin aleyhinde yapılan dinlemelere ve takiplere sert tepki göstererek, halkımız vicdanında derin yaralar açmış; terör, rüşvet, kayırma, hatta fuhuş çetesine bile karışmış yargı üyelerinin nasıl suçüstü yapılabileceği hakkında hiçbir bilgi vermemiştir. Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, izlenildiği paranoyasından toplum güvenliği açısından fevkalade hayati önemi olan MOBESA kameralarına sert tepki göstermiş ve kaldırılmaları için girişimde bulunacağını beyan etmişti. Adaletin kuvvetli, kuvvetlinin de adil olması gerekirken; suçluların kuvvetli, adaletin de sefil kaldığı aşikârdır.
İşte yargı, nerede adalet…
Evet, Gerekçer’in ifade ettiği gibi Ataist diktatörlüğündeki bir yargı da yangın büyüyor ve ateşin bacayı sarması devam ediyor…
Kafeslenmiş hukukun İstiklal mücadelesi engellenmemelidir.
Demokrat, özgürlükçü ve halkçı kimliğiyle milletimizi bölen ve kan kusturan Lawrence CHP, halkın lehine ne varsa muhalefet yapmış, bu sebeple halkın iradesi bir türlü ne devlete ne orduya ne de yargıya yansıyabilmiştir. Temel ilkesi istismar ve sömürü olan çeteci CHP, milletin oylarıyla değil oligarşik güçlerin desteğiyle varlık sürdürdüğü şüphesizdir. Yargıtay Başkanı Hasan Gerekçer’in Meclisi ve seçilmiş hükümeti hedef alan kışkırtmasına karşı durmaktansa, bilakis ondan daha celalli bir üslupla bütüncül siyasi hukuka arka çıkmakta, hükümeti kurumlar arası ayırımı ve çatışmayı körüklemekle suçlayıp, iktidarın hükümette değil Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinde olduğunu çekinmeden deklare edebilmektedir.
Anayasanın temel ilkesi olan “milletin kayıtsız-şartsız egemenliğini” asla hazmedemeyen CHP, silahlı veya silahsız despot güçlere sahip çıkarak, en azından barajı korumaya yönelik bir çırpınış içindedir. Ancak tüm figanları beyhude olup, adının silip süpürüleceği gün pek uzak değildir.
Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin hesap vermediği günlerin geride kaldığını düşünmek bile istemeyen komplocu CHP, “yangın var, yangın var” imdatlarının yatsıya kadar geçerli olduğunu anlamamakta ne kadar dirense de, sonunda millet iradesine zincirli bir tutsak olacağı kaçınılmazdır.
HSYK’nın bölücü siyasi ideolojisi değiştirilmediği müddetçe, Türkiye’de adaletli bir hukukun ve bağımsız bir yargının var olabilmesi mümkün değildir…
Devleti yöneten yasama, yürütme ve yargı erkleri birlik ve beraberlik içinde millete örnek olamıyor, birbirlerini bertaraf edebilmek için komplolara girişiyor, çatışıyor ve uzlaşamaz bir görüntü sergiliyorlar ise; sokaktakilerden ne bekleyebilirsiniz?
“İnsanda olduğu gibi devlette de en kötü hastalık, kafadan başlayandır.“ Gaius Plinius Secundus
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ocak 2010 Cuma
12 Ekim 2009 Pazartesi
Kör, sağır ve duyarsızlar…
Yaratıcı, yarattığı insanoğlunun ne kadar nankör, hain, tatminsiz ve şükürsüz olduğunu vurgulayarak; Araf Süresi 179. ayette “gözleri olduğu halde göremediklerini, kulakları olduğu halde işitemediklerini ve kalpleri olduğu halde gerçekleri kavrayamadıklarını” buyurarak, “işte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar” aşağılamasıyla, bizzat yaşadığımız bencil ve barbar dünyanın insaniyetsiz ve riyakâr durumunu ortaya koymaktadır.
Hilkatte birer eş olan insanların insan olabilme erdemliklerini yitirerek, yücelttikleri benlikleri doğrultusunda doyumsuzluğa ulaşmaları, ısrar ve inatla kendilerinden başka hiç kimseyi dert edinmeyip adalet ve merhamet gözetmeyerek, “hep bana” ya da “daha iyi” mantıklarıyla fütursuzca yollarında ilerlemeleri, başa gelen felaketlerin haklı bir gerekçesidir.
“Etrafta neler oluyor” muhakemesi gütmeyenlerin insaflı olabilmeleri ve şükredebilmeleri mümkün değildir.
Bir kanalda izlediğim “Asya Geçidi” adlı belgesel filimdeki hayat koşulları öylesine meşakkatli, dayanılması ve sabredilmesi mümkün olmayan bir zorluktaydı ki, kentlerdeki insanlar misali yaşamlarına lanet edip isyan etmesi gereken kadın ve erkekler; sevinçle fevkalade mutlu olduklarını ifade ederek, kendilerine nimet bahşettiklerini sandıkları tanrılarına şükretmek suretiyle ürünlerinin en iyi kısmını önce onlara sunuyor, sonra bin bir güçlükle sarp dağ ve tepeleri iki hafta yahut daha fazla gibi uzun bir sürede aşarak, pazarda ihtiyaç duydukları temel ürünlerle takas ediyorlardı.
İşte mutluluk, nerede zenginlik…
Tibet’in Himalaya dağlarının eteklerinde tuz üreten kadınlar, kuyulardan yaklaşık 50 lt. ağırlığındaki tuzlu suları aklı almaz bir güç ve beceriyle çıkarıp, onlarca metre taşıyarak tuz tavalarına döküyorlar. Öyle ki bu işlemi günde yetmiş, hatta kimi zaman yüzeli kez yaparak, geçimlerini sağlayan tuzu binbir zahmetle üretiyor ve çuvallıyorlar. Eşleri de tuzları kimi zaman iki hafta, kimi zaman üç ay süren bir yolculukla pazarlara götürüp, tahıl ya da başka bir ihtiyaç maddesiyle takas ediyorlar. Tüm bu zorlu dolaşımı yürüyerek gerçekleştirmekte, mallarını ise boğaya benzer yakların sırtında taşıyarak; gece-gündüz, buz, soğuk ve yağış demeden o ölümcül uçurumların ve dağların yamaçlarında cambaz misali gidip geliyorlar. Görüntüsü bile kentteki insanı ürküten bu cehennemsi şartlardan hiçbir şikâyette bulunmuyor, sahip olduklarından dolayı ilahları Buda ve Gökyüzü tanrısına şükrederek, peşinen zekâtlarını veriyorlar. Teknolojinin hiçbir esintisinin dahi olmadığı hayatlarını her türlü sıkıntı ve kaostan uzak geçirerek hallerine şükretmeleri, mutlak bir ibrete şayandır.
İşte ilkellik, nerede uygarlık…
Yoksa insanları bunalıma, çatışmaya, doyumsuzluğa, bencilliğe ve bilumum kötülüğe iten kentleşme ve teknoloji mi?
Beterin daha beteri olabileceği gerçeğini akıllarına ve kalplerine nakşetmeyenlerin bitmez tükenmez ağıtları, yaşamları hem ruhen hem de fizikken işkenceye dönüştürmektedir.
Bir saniye sonrası meçhul hayatın bilinciyle hareket edenlerin fukaralığı ya da işçiliği asla bir sorun teşkil etmemekte, bulduğu bir somun ekmekle içeceği bir kâse çorba ve yatıp uyuyacağı bir döşekle öylesine huzurla hamd ediyorlar ki, başkalarının ne zenginliği ne de kozmetikliği onları etkilemiyor, buldukları nimetin minnetiyle yetinebilmenin huzurunu tadıyorlar.
Bir gün eşim, yanına yardımcımı alarak fakir bir mahalleye zekât dağıtmaya gitti. Yolda çöpleri karıştıran yaşlı bir adam görünce, ona da nakdi ve yiyecek yardımı yapmak isteyip, adamın yanına yaklaştılar ve niyetlerini ifade etmeleri üzerine o yaşlı adam; “şükürler olsun sağlığım yerinde ve ben rızkımı temin edebiliyorum. Siz o yardımı, benden daha kötü durumda olanlara verin” dedi. İşte insanlık erdemini yücelten böylesi bir inanç ve duyguyla bütünleşmiş toplumlarda bencillik ve tatminsizlik var olamaz, isyan eden değil, şükredenlerin egemen olduğu huzur ve barışın keyfi sürülür.
“Daha iyisi”’nin sonu yoktur. Hırs, açgözlülük ve isyanla talep edilip “insanca bir yaşam” mazeretiyle masumlaştırılan “daha iyi”; mutsuzluğun, huzursuzluğun, kargaşanın ve sıkıntının birebir nedenidir.
Çağdaş şöhretiyle dayatılan yaşam standardının tamamen kapitalist ve pornografik bir manipülasyon olduğu, insan fıtratının acımasızca sömürülerek; Yaratıcı’ya, kadere ve ecele meydan okuma ütopyasının ustalıkla işlenip nefislere galebe çaldırmasıyla doğumdan ölüme dek süren süreçte isteklerin sonu gelmemekte, dolayısıyla şikayetler son bulmamaktadır.
Şükretmeyi ilerlemenin engeli ya da kalkanı gören çağdaşlar; benlikleri kudurtmalarından toplumda meydana getirdikleri depresyonları ve yağmayı hiç hesap etmemekte, böylece kötülükleri üreten bir felaket olduğu gerçeğini görmemezlikten gelerek; huzuru, güveni ve en önemlisi insani değerleri baltalamaktadırlar.
İnsanı hayvandan ayıran şükür, mutluluğun ve barışın yegâne ilacıdır.
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” SOPHOKLES
Hilkatte birer eş olan insanların insan olabilme erdemliklerini yitirerek, yücelttikleri benlikleri doğrultusunda doyumsuzluğa ulaşmaları, ısrar ve inatla kendilerinden başka hiç kimseyi dert edinmeyip adalet ve merhamet gözetmeyerek, “hep bana” ya da “daha iyi” mantıklarıyla fütursuzca yollarında ilerlemeleri, başa gelen felaketlerin haklı bir gerekçesidir.
“Etrafta neler oluyor” muhakemesi gütmeyenlerin insaflı olabilmeleri ve şükredebilmeleri mümkün değildir.
Bir kanalda izlediğim “Asya Geçidi” adlı belgesel filimdeki hayat koşulları öylesine meşakkatli, dayanılması ve sabredilmesi mümkün olmayan bir zorluktaydı ki, kentlerdeki insanlar misali yaşamlarına lanet edip isyan etmesi gereken kadın ve erkekler; sevinçle fevkalade mutlu olduklarını ifade ederek, kendilerine nimet bahşettiklerini sandıkları tanrılarına şükretmek suretiyle ürünlerinin en iyi kısmını önce onlara sunuyor, sonra bin bir güçlükle sarp dağ ve tepeleri iki hafta yahut daha fazla gibi uzun bir sürede aşarak, pazarda ihtiyaç duydukları temel ürünlerle takas ediyorlardı.
İşte mutluluk, nerede zenginlik…
Tibet’in Himalaya dağlarının eteklerinde tuz üreten kadınlar, kuyulardan yaklaşık 50 lt. ağırlığındaki tuzlu suları aklı almaz bir güç ve beceriyle çıkarıp, onlarca metre taşıyarak tuz tavalarına döküyorlar. Öyle ki bu işlemi günde yetmiş, hatta kimi zaman yüzeli kez yaparak, geçimlerini sağlayan tuzu binbir zahmetle üretiyor ve çuvallıyorlar. Eşleri de tuzları kimi zaman iki hafta, kimi zaman üç ay süren bir yolculukla pazarlara götürüp, tahıl ya da başka bir ihtiyaç maddesiyle takas ediyorlar. Tüm bu zorlu dolaşımı yürüyerek gerçekleştirmekte, mallarını ise boğaya benzer yakların sırtında taşıyarak; gece-gündüz, buz, soğuk ve yağış demeden o ölümcül uçurumların ve dağların yamaçlarında cambaz misali gidip geliyorlar. Görüntüsü bile kentteki insanı ürküten bu cehennemsi şartlardan hiçbir şikâyette bulunmuyor, sahip olduklarından dolayı ilahları Buda ve Gökyüzü tanrısına şükrederek, peşinen zekâtlarını veriyorlar. Teknolojinin hiçbir esintisinin dahi olmadığı hayatlarını her türlü sıkıntı ve kaostan uzak geçirerek hallerine şükretmeleri, mutlak bir ibrete şayandır.
İşte ilkellik, nerede uygarlık…
Yoksa insanları bunalıma, çatışmaya, doyumsuzluğa, bencilliğe ve bilumum kötülüğe iten kentleşme ve teknoloji mi?
Beterin daha beteri olabileceği gerçeğini akıllarına ve kalplerine nakşetmeyenlerin bitmez tükenmez ağıtları, yaşamları hem ruhen hem de fizikken işkenceye dönüştürmektedir.
Bir saniye sonrası meçhul hayatın bilinciyle hareket edenlerin fukaralığı ya da işçiliği asla bir sorun teşkil etmemekte, bulduğu bir somun ekmekle içeceği bir kâse çorba ve yatıp uyuyacağı bir döşekle öylesine huzurla hamd ediyorlar ki, başkalarının ne zenginliği ne de kozmetikliği onları etkilemiyor, buldukları nimetin minnetiyle yetinebilmenin huzurunu tadıyorlar.
Bir gün eşim, yanına yardımcımı alarak fakir bir mahalleye zekât dağıtmaya gitti. Yolda çöpleri karıştıran yaşlı bir adam görünce, ona da nakdi ve yiyecek yardımı yapmak isteyip, adamın yanına yaklaştılar ve niyetlerini ifade etmeleri üzerine o yaşlı adam; “şükürler olsun sağlığım yerinde ve ben rızkımı temin edebiliyorum. Siz o yardımı, benden daha kötü durumda olanlara verin” dedi. İşte insanlık erdemini yücelten böylesi bir inanç ve duyguyla bütünleşmiş toplumlarda bencillik ve tatminsizlik var olamaz, isyan eden değil, şükredenlerin egemen olduğu huzur ve barışın keyfi sürülür.
“Daha iyisi”’nin sonu yoktur. Hırs, açgözlülük ve isyanla talep edilip “insanca bir yaşam” mazeretiyle masumlaştırılan “daha iyi”; mutsuzluğun, huzursuzluğun, kargaşanın ve sıkıntının birebir nedenidir.
Çağdaş şöhretiyle dayatılan yaşam standardının tamamen kapitalist ve pornografik bir manipülasyon olduğu, insan fıtratının acımasızca sömürülerek; Yaratıcı’ya, kadere ve ecele meydan okuma ütopyasının ustalıkla işlenip nefislere galebe çaldırmasıyla doğumdan ölüme dek süren süreçte isteklerin sonu gelmemekte, dolayısıyla şikayetler son bulmamaktadır.
Şükretmeyi ilerlemenin engeli ya da kalkanı gören çağdaşlar; benlikleri kudurtmalarından toplumda meydana getirdikleri depresyonları ve yağmayı hiç hesap etmemekte, böylece kötülükleri üreten bir felaket olduğu gerçeğini görmemezlikten gelerek; huzuru, güveni ve en önemlisi insani değerleri baltalamaktadırlar.
İnsanı hayvandan ayıran şükür, mutluluğun ve barışın yegâne ilacıdır.
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” SOPHOKLES
15 Ocak 2009 Perşembe
İnsanlığı çökerten zehir; “çıkar”
İnsanlığı duygulardan arındırarak, ruhu bedenden koparırcasına tamamen maddileştiren, vücutta üreyen bakteri, virüs veya parazitler misali erdemlik ve faziletin ölmesine neden olan “çıkar”; insanı insan yapan yüce değerleri haramsı bir bedele odaklayarak, vicdani olmaktan soyutlamış, dolayısıyla enfeksiyon benzeri hızlı bir yayılmayla yaratıklar dünyası oluşturmuştur.
İnsanoğlunun, özellikle iktidarların aşk ve tazimle bağlandıkları “çıkar”, artık tapınılan bir tanrı olarak öylesine meşrulaşmış ve olağan bir inanış haline dönüşmüş ki; barbarlık, haksızlık ve adaletsizliklerin haklı bir gerekçesi olarak toplumlara aşılanmış, böylece çıkara dayalı menfaatperestlik globalleşerek, kurulmak istenen yenidünya düzeninin anahtar ilkesi olmuştur.
Organizmada hastalığa yol açan bir mikrobun genel veya yerel gelişmesi ve yayılması nasıl sinsi bir düzenekte olgunlaşıyor ise; “çıkar” da aynı maskelikte ilerlemesini sürdürerek, iyiyi bitirip kötülüğü egemen kılmaktadır. Ancak riyacı ve şeytansı kötülüğünü, sözde iyilik adına gerçekleştirmesi; çok geçmeden korkunç ve ürkütücü manipülasyonunu ortaya çıkarsa da, berberinde telafisi imkansız zararları da meydana getirmektedir. Başka bir deyişle; insanın, zevksel en doruğa ulaştığı anın cinsellikteki tatmini ve sonrasında yaşanılan hüsran dikkate alınarak bir sorgulamaya gidilirse, çıkar ilişkilerinin de aynı gidişatla bir anlık mutlulukla ve yıkıcı üzüntüyü tattırdığı muhakeme edilebilecektir. Tahrip ettiği insanlığı zamanla eriterek bambaşka bir dönüşüme yol açması, içinde yaşadığımız yabanî dünya ile kanıtlanmaktadır.
Sözde insanların gözü önünde cereyan eden İsrail ve ABD vahşetine seyirci kalan yığınlar ve seçtiği iktidarların soğukkanlı tepkisiz duruşları, işte bu pespaye çıkar ilişkisi adına kurbanlar vermenin politik haklılığı anlayışındandır. Sapıklarda ve şeytanda olmayan merhamet ve adaletsizliğin tüm dünyayı kuşatması, geçmişte örnekleri olan mutlak bir sonu işaret etmektedir. Eğer “çıkar zehri” tedavi edilmez ve engellenmez ise, kurtuluşun ve barışın sağlanabilmesi asla mümkün değildir.
Gündelik ilişkilerden, devlete ve uluslararasına kadar; aşkta, iş aleminde, siyasette, sosyal yaşamda ve her alanda, hatta aile hayatında bile, samimiyet ve dürüstlüğün doğranarak,vazgeçilmez hale gelen çıkar birliktelikleri insanlık direncini kırmış, maskeli suratların gizli veya aşikar sömürüleri, dünyayı mezarsı bir karanlığa gömmüştür.
İlişkilerde sinsice beslenip saklanan çıkar zehri, gerekli güveni sağladıktan sonra hiç beklenilmeyen bir anda öyle bir kalbi vuruş yapıyor ki, mağdurun diri mi yoksa ölü mü olduğunu dahi hissettirmeyerek, perişan edip bırakıyor.
Artık insanlık, vicdan, iyilik, barış ve merhamet gibi terimlerin kullanılamayacağı öyle bir dünya oluştu ki, acımasız suç imparatorları kıyasıya meydan okuyarak yakıp yıkmakta, olaylar karşısında gözyaşı akıtarak üzüntülerini dile getiren, ancak çıkar zehrinin etkisi altında düşünen bednamlarda, dur demeyerek izlemekle yetinmektedirler.
Gerçek bir siyasetle imar edilmediklerinden hak ve adaletle yönetmeyen devletlerin hazin varlıkları; hem kendilerini hem de sevk ve idareyle yükümlü oldukları halklarını mahvetmekte, dolayısıyla suçluların haklılık gerekçelerine gösterilen müsamaha, yaşanıldığı üzere düzeni altüst etmektedir.
Sonunda amaçlanan yenidünya düzenine ulaşılıyor; kötü ile cahil, iyi ile eğitimli, zengin ile fakir, zayıf ile güçlü, politikacı ile bürokrat, dinsiz ile dinli, liberal ile milliyetçi arasındaki davranış farkı, tamamen çıkara endeksli bir benzerlik teşkil ediyor. Tek fark, özellikleri muhtevasında, samimiyetsiz taleplerini dile getiriliş ya da getirilmeyiş tarzlarıdır...
“Çıkar tanrısı”, mutlaka gönüllerden söküp atılmalı, bugün Irak ve Filistin halkını biçtiği gibi, yarın da sizi biçecektir…
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” Sophokles
“Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olurlar. “ Goethe
“Kahrolası insan! Ne de nankör!” Abese.17
“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Maide. 105
İnsanoğlunun, özellikle iktidarların aşk ve tazimle bağlandıkları “çıkar”, artık tapınılan bir tanrı olarak öylesine meşrulaşmış ve olağan bir inanış haline dönüşmüş ki; barbarlık, haksızlık ve adaletsizliklerin haklı bir gerekçesi olarak toplumlara aşılanmış, böylece çıkara dayalı menfaatperestlik globalleşerek, kurulmak istenen yenidünya düzeninin anahtar ilkesi olmuştur.
Organizmada hastalığa yol açan bir mikrobun genel veya yerel gelişmesi ve yayılması nasıl sinsi bir düzenekte olgunlaşıyor ise; “çıkar” da aynı maskelikte ilerlemesini sürdürerek, iyiyi bitirip kötülüğü egemen kılmaktadır. Ancak riyacı ve şeytansı kötülüğünü, sözde iyilik adına gerçekleştirmesi; çok geçmeden korkunç ve ürkütücü manipülasyonunu ortaya çıkarsa da, berberinde telafisi imkansız zararları da meydana getirmektedir. Başka bir deyişle; insanın, zevksel en doruğa ulaştığı anın cinsellikteki tatmini ve sonrasında yaşanılan hüsran dikkate alınarak bir sorgulamaya gidilirse, çıkar ilişkilerinin de aynı gidişatla bir anlık mutlulukla ve yıkıcı üzüntüyü tattırdığı muhakeme edilebilecektir. Tahrip ettiği insanlığı zamanla eriterek bambaşka bir dönüşüme yol açması, içinde yaşadığımız yabanî dünya ile kanıtlanmaktadır.
Sözde insanların gözü önünde cereyan eden İsrail ve ABD vahşetine seyirci kalan yığınlar ve seçtiği iktidarların soğukkanlı tepkisiz duruşları, işte bu pespaye çıkar ilişkisi adına kurbanlar vermenin politik haklılığı anlayışındandır. Sapıklarda ve şeytanda olmayan merhamet ve adaletsizliğin tüm dünyayı kuşatması, geçmişte örnekleri olan mutlak bir sonu işaret etmektedir. Eğer “çıkar zehri” tedavi edilmez ve engellenmez ise, kurtuluşun ve barışın sağlanabilmesi asla mümkün değildir.
Gündelik ilişkilerden, devlete ve uluslararasına kadar; aşkta, iş aleminde, siyasette, sosyal yaşamda ve her alanda, hatta aile hayatında bile, samimiyet ve dürüstlüğün doğranarak,vazgeçilmez hale gelen çıkar birliktelikleri insanlık direncini kırmış, maskeli suratların gizli veya aşikar sömürüleri, dünyayı mezarsı bir karanlığa gömmüştür.
İlişkilerde sinsice beslenip saklanan çıkar zehri, gerekli güveni sağladıktan sonra hiç beklenilmeyen bir anda öyle bir kalbi vuruş yapıyor ki, mağdurun diri mi yoksa ölü mü olduğunu dahi hissettirmeyerek, perişan edip bırakıyor.
Artık insanlık, vicdan, iyilik, barış ve merhamet gibi terimlerin kullanılamayacağı öyle bir dünya oluştu ki, acımasız suç imparatorları kıyasıya meydan okuyarak yakıp yıkmakta, olaylar karşısında gözyaşı akıtarak üzüntülerini dile getiren, ancak çıkar zehrinin etkisi altında düşünen bednamlarda, dur demeyerek izlemekle yetinmektedirler.
Gerçek bir siyasetle imar edilmediklerinden hak ve adaletle yönetmeyen devletlerin hazin varlıkları; hem kendilerini hem de sevk ve idareyle yükümlü oldukları halklarını mahvetmekte, dolayısıyla suçluların haklılık gerekçelerine gösterilen müsamaha, yaşanıldığı üzere düzeni altüst etmektedir.
Sonunda amaçlanan yenidünya düzenine ulaşılıyor; kötü ile cahil, iyi ile eğitimli, zengin ile fakir, zayıf ile güçlü, politikacı ile bürokrat, dinsiz ile dinli, liberal ile milliyetçi arasındaki davranış farkı, tamamen çıkara endeksli bir benzerlik teşkil ediyor. Tek fark, özellikleri muhtevasında, samimiyetsiz taleplerini dile getiriliş ya da getirilmeyiş tarzlarıdır...
“Çıkar tanrısı”, mutlaka gönüllerden söküp atılmalı, bugün Irak ve Filistin halkını biçtiği gibi, yarın da sizi biçecektir…
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” Sophokles
“Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olurlar. “ Goethe
“Kahrolası insan! Ne de nankör!” Abese.17
“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Maide. 105
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)