Barışta ve savaşta Silahlı Kuvvetlerin Komutasını üstlenen Genelkurmay, Ataist ideolojik yapısıyla irtica adına vahye olan düşmanlığını her platformda dile getirmekte, sanki kurumsal amaç ve görevi İslam’la savaşmakmışçasına kendi dindar personeli başta olmak üzere hükümetleri, bürokratları, vakıfları ve kuruluşları legal ya da illegal yollarla doğrudan yahut dolaylı sindirme harekâtları düzenleyerek; baskı, tehdit, muhtıra, provokasyon ve darbeyi meşru bir hak görebilmektedir.
İrtica gerekçesiyle ordudan attıkları binlerce subayın sicillerine leke çalıp, kamu alanında görev yapmalarını da yasaklayarak, tehlikeli birer pisliklermişçesine sokağa atmaları; dinle, özellikle vahiysel İslam’la olan bir bağa hiçbir şart ve koşulda izin vermemeleri, vahyi hüküm olan “şehit ve kurban” ibadetlerini nasıl sindirebildikleri sorgusunu ve ürkütücü ikilemini doğurmaktadır. Onlar nezdinde dindar bir subay, yetmiş milyonluk milletimizi katletmeye hazır terörist bir ataist subaydan çok daha tehlikelidir.
Ne acıdır ki irtica tehlikesiyle binlerce dürüst ve onurlu subayı ordudan atabilirlerken; teröre, cinayete, darbeye, bölücülüğe ve isyana karışıp cezaevinde yatan Ataist subaylara sahip çıkarak, görevlerini sürdürmelerini hukuk ve adaletle bağdaştırabilmeleri, dolayısıyla vicdansal hiçbir rahatsızlık duymayarak, millette meydan okuyabilmeleri; takdir edileceği üzere TSK’ni derinden biçmektedir. Müslüman Türk düşmanı neo-nazi ETÖ çete üyelerine ve zorba cuntacılara arka çıkıp hukuku kilitlemeleri, kendilerine karşı hiçbir yargının işlemeyeceğini de ortaya koyabilmektedirler. Çünkü onlar, dokunulamaz imtiyazlarla zırhlanmış Atatürkçülüğün "ataist" şövalyeleridir.
Neden tahammül edemedikleri İslam’ın sadece iki emrine sarılıyorlar?
Şehitlik gibi yüce ve ölümsüz bir mertebeye ulaşabilmek psikolojisiyle cesaret ve korkusuzca canlarını vermekten yılmayan gözü pek yiğitleri teşvik edebilmek; kurban gibi muazzam getirisi olan kutsal bir ibadeti de ranta dönüştürebilmek amacıyla oportünist bir çıkar uğruna ilkesiz bir paradoksu kabullenmeleri, şüphesiz materyalist Ataist mantıklarının bencil gerekliliğindendir.
Müslüman Türk Ordusu, asırlardır “Peygamber Ocağı” olma inanç ve imanıyla zaferler kazanmış, şerefli ve kahraman bir tarih yazarak, gücünü ve cesaretini iman ettikleri Allah ve Resulünden almıştır. Ancak Ataist bir anlayışla idare edilmesinden sonra halksızlıklara ve zulmedenlere karşı mücadelesini yitirmiş, aksine Müslüman halkına karşı bir nifak ve tehdit oluşturmuştur.
Öyle ki “Peygamber Ocağı “ tanımından dahi fevkalade rahatsızlık duyarak, kendilerini “Atatürk’ün Ordusu” olarak tarif edebilmişlerdir. Türkiye Emekli Subaylar Derneği Genel Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu; "TSK’nın askeri, Atatürk’ten sonra gelişmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin Mehmetçikleridir, Peygamber’in Mehmetçiği değil" ikrarında bulunabilmiştir. Kalplerinde sakladıkları peygamber düşmanlığının itiraf edilmesinden rahatsızlık duyan Genelkurmay, başkanı Org. Başbuğ aracılığıyla bir tadilâta giderek, “TSK, Peygamber Ocağıdır” açıklamasını yaptı ise de, gerçeğin sözde değil özde gizlendiği de herkesçe malumdur.
Allah, Al’i İmran süresi 126 ve 127. ayetlerde “Şehitlerin ölü değil, bilakis diri olduklarını, hiçbir sorgu ve sual olmaksızın ebedi cennetle müjdelendiklerini” buyurarak, laik hiçbir devletin layık görmeyip, sadece birkaç saatlik gösteri niteliğindeki törenle uğurlayıp ardından unuttuğu fedakâr kahramanları, en üst düzeyde mükâfatlandırmıştır.
Genelkurmayca kurulan ve Ataist ilkelerle yönetilen Mehmetçik Vakfının, vatan hizmeti esnasında şehit olan veya herhangi bir nedenle hayatını kaybeden Mehmetçiklerin bakmakla yükümlü oldukları yakınları ile gazi ve engelli Mehmetçiklere sözde belirlenen esaslara göre ölüm ve maluliyet yardımı yapmak amacıyla kurulması; acaba ne anlam ifade ediyor? Bu amaç, akan kanın sömürülmesi mi, yoksa gerçekten kendi varlığı adına canını veren veya sakat kalarak gazi olan devletin hayati sorumluluk taşıdığı görevi yerine getirmediği bir ayıbı, ya da bir ihaneti mi? Şehit ve gazi yakınlarına devlet yardım yapmıyor da, bir vakfa mı ihtiyaç duyuluyor?
Diğer taraftan, kendini şehitlerin geriye bıraktığı yakınlarına, dul ve yetimlerine adadığını ve her türlü sorun ve ihtiyaçlarına kucak açtığını iddia eden Mehmetçik Vakfı; acaba inançlarından dolayı barbarca dışlanan gözü yaşlı ve bağrı yanık ana, eş ve kız çocuklarının türbanlarına sahip çıkarak, onlara eşit bir eğitim, çalışma ve kamu alanlarına özgürce girme haklarına destek veriyor mu? Yoksa irtica adına yapılan insanlık dışı yasakları savunuyor mu?
Her şeyin Atatürk adına yapıldığı Ataist bir anlayış temelinde, bağış gerekçesiyle topladıkları kurbanları; Atatürk adına mı, Allah adına mı boğazlatıyorlar?
Müslüman milletimizin Allah, Kur’an ve Peygamber aşk ve tazimini irticayla özdeşleştirerek, saldırı ve hakarette bulunan Ataistlerin toplumumuzun dini ve vicdani duygularını acımasızca istismar ederek, topladıkları kurban ve yardımları; yoksa Ergenekon Terör Çetesine, irticayla mücadele adına kurdukları askeri ve sivil örgütlere, milleti birbirine kıydırma ve hükümeti devirebilmek adına planladıkları provokasyonsal tertiplere, komplolara ve silahlara mı harcıyorlar?
Yaratıcı Allah’ın ilkelerini, emrettiği ibadetlerini irticayla aşağılayan Mehmetçik Vakfı yönetimi; vahye iman ettiklerini itiraf etmişler mi ki, İslam’ın bir emri olan kurbana Müslümanlar adına vekâlet edebiliyorlar? Acaba kendileri kurban ibadetini yerine getiriyorlar mı?
Kurban kesenin besmelesinden ziyade, vekâlet verilen kuruluşunda besmeleye iman etmiş olması ve o kurbanı Allah adına boğazlayıp boğazlamadığı şüphesi kesinlikle taşınmamalıdır. Ancak iman etmedikleri din adına kurban dahi kesmedikleri, tıpkı şehit törenlerindeki samimiyetsiz gösteri gibi numunelik birkaç hayvanı katlettikleri de akıllardan çıkarılmamalıdır.
Şu çok iyi bilinmelidir ki kurban maddi bir bağış, yardım ve yoksul doyurma amaçlı değildir. Doğrudan bir ibadettir…
Allah’ın ilkelerine değil Atatürk’ün ilkelerine tumturaklı bağlı bir anlayışa bağışlanan kurbanlar, En’am Süresi 121. ayette de buyrulduğu üzere; MUNDARDIR…
“Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.” En’am 121
Müslüman Türk Ordusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müslüman Türk Ordusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Kasım 2009 Cumartesi
24 Eylül 2009 Perşembe
Atatürk, Mustafa Kemal’in dublörüydü…
Şeriat hükümleri, İslam akidesi, Osmanlı kültürü ve yönetim anlayışıyla yetişmiş, ömrünü savaş meydanlarında geçirip Müslüman Türk Ordusunun zaferi ve milletinin bağımsızlığı adına yiğitçe mücadele etmiş bir Osmanlı kumandanı olan Mustafa Kemal’in din karşıtı laikliği benimseyip sadakatle bağlı olduğu devletine, uğruna savaştığı dinine ve milletine ihanet edebilmesi söz konusu değildir.
Kemalistlerin vurguladığı ırkçı bir ulusçuluğu ve laikliği değil, dini birlik ve bütünlüğü önemseyerek milletimizi zaferlere koşturmanın azmi ve tecrübesiyle; “Kanuni esasi Kur’an’ı azimünşandır” ilkesiyle TBMM ve T.C. devletinin temellerini atabilme arzusu damarlarına işlemişti.
Şeriatçı bir Mustafa Kemal’in din düşmanı laik bir Mustafa Kemal’e kökten dönüşebilmesi; inancı, imanı, yaşadığı zorlu ve meşakkatli hayat yolculuğunda dolayı mümkün değildir. Aksi bir düşünce onu hainlikle damgalamak olur ki, maalesef Kemalistlerin dayatıp kutsallaştırdığı Atatürk, ilke ve inkılâpları, kesinlikle Mustafa Kemal ile örtüşmeyecek bir zıtlık içerdiğinden onu kalleşlikle suçlayan bir lekeyle karaladıkları apaçık ortadadır.
Ortada şeriat’a bağlılığını deklare eden kahraman bir Mustafa Kemal, bir de başta İngilizler olmak üzere haçlı emperyalistlerle işbirliği yaparak devletini yıkan ve cephede savaştığı Müslüman halkını kanla asimile eden tanrılaştırılmış bir Atatürk var…
Fotoğrafı Kemalist ideolojinin resimlediği minvalden değil, inanç, mücadele ve eylemlerinden yola çıkarak çeşitli açılardan sorgulamanın çözüme götüreceği, sanıldığı gibi zor değildir.
Mustafa Kemal’in yaptığı ileri sürülen devrimler, hilafetin yıkılması, laikliğe geçiş, sözde yargılanarak idam edilen ya da öldürülen devrimlere muhalif binlerce Müslüman’ın akıbetleri irdelenebilirse, gerçekte kimin imzası olduğu anlaşılacaktır.
Yüzyıllardır savaştıkları Müslüman Türk Ordusunu meydanlarda yenemeyen haçlılar, alışageldikleri içten çökertme komplolarıyla bir çok devleti birbirine düşürmekle kalmayıp, kendi rejimlerini ve hayat düsturlarını angaje etmek suretiyle ülkelerin milli ve maneviyatı baz alan düzenlerini devirmiş, kendileri aleyhine tehlike içermeyen ittifak manipülasyonuyla taşeron devletler oluşturarak, hedeflerine ulaşmışlardı. Bu sürecin en acı ve dehşetli tecrübelerini yaşamış ve bağışlanamaz ihanetlere uğramış bir millet olarak tüm organlarımızla tatmış, böylece küresel egemenliğimiz sona ermişti.
Müslümanların olmazsa olmaz imanlarının gereği kardeşlik inançları; bir arada siyaset yapmayı, Allah adına çıkarları bölüşmeyi, hatta nefes almayı dahi mecbur kıldığından, hiçbir etnik ve milli tasa taşımamamız emperyalistleri korkutmakta, günümüz ABD’nin üstlendiği misyonu, o gün İngilizler uygulayarak, fitne çıkarmak suretiyle kardeşi kardeşe düşman ederek birbirine kıydırmış, böylelikle Osmanlı devletinin İslam birlikteliği ağır darbeler alıp, bildiğiniz üzere darmadağın olmuştu.
Ancak onlar için hilafeti muhafaza eden Osmanlının zayıflaması yeterli değildi, dünyadan külliyen silinmeli, adı ve şanı kalmamalıydı. Ne var ki savaşarak başaramayacakları amansız bu planlarını ajanları vasıtasıyla devreye sokmuş, çeşitli pazarlıklarla Mustafa Kemal’in üzerinde yoğunlaşarak emellerine ulaşabileceklerini, böylece “cihad” olgusunu ortadan kaldırabileceklerini düşünmüşlerdi.
Lakin şeriatı ve hilafeti savunan Mustafa Kemal, vicdanının sesini dinleyerek ve imanına danışarak böylesi bir ihaneti halkına reva görmedi. Çünkü barbar emperyalist haçlılara karşı çocuk-kadın demeden birlikte savaştığı halkına böylesi acımasız bir hainliği yapamayacağını bildirmesi üzerine, Mustafa Kemal şehit edilmiş, yerine tıpa tıp ona benzeyen bir dublörünü geçirip, Müslüman Türk milletine inandırarak, Atatürk’ü doğurmuşlardı.
Şeytanın pabucunu dama atacak öylesine inanılmaz Bizans entrikaları dönüyor ve kanın su gibi aktığı bir kaos ortamı cereyan ediyordu ki, sadece fizikken değil, akli ve duyu organlarına dahi Mustafa Kemal’i işleyerek öncesinde gerekli hazırlık yapılmış, herkesin canının derdine düştüğü bir ortamda hiç kimse gerçeği fark edememişti. Tüm bu olanlardan haberdar, sadece Komünist İsmet İnönü idi.
Mustafa Kemal’in şehit edilip yerine geçirilen dublörünün ünlü Müslüman kasabı Drakula namlı Vlad Tepeş’i aratmayacak zulümsel köklü değişimlere süratle başlaması ve vatanları uğruna savaşan gazileri birer birer darağacına göndererek, sürerek, hatta Osmanlı Sultanlarına karşı dahi hiçbir merhamet göstermeyerek, vatan hainleriymişçesine sürgüne gönderip, sürgünde yaşadıkları yabancı ülkelerde ölen Sultanların naaşlarını vatan topraklarına getirilmelerine bile izin vermeyerek ve eşi görülmemiş barbarlıkları peşi sıra işlemesi, bütün bunların sorumlusunun o kahraman Mustafa Kemal değil, mutlaka bir başkasının, intikam ve kin hırsıyla yanıp tutuşan yabancı bir haçlının olabileceğini hiç kimse düşünemedi.
“Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” gibi vahşetsi bir düşüncenin Mustafa Kemal’e ait olabilmesi imkânsızdır. Halkının her türlü acısını derinliğinde yaşamış, hunharca katledilmelerine, tecavüze uğramalarına, yakılmalarına ve kıyılmalarına bizzat şahit olup omuz omuza mücadele etmiş erdemli bir kahramana böylesi bir insaniyetsizliği yakıştırmak, hiç kimsenin haddi olamaz.
Gerek Mustafa Kemal’in vicdani ve onurlu karakterini, gerek şeriata olan bağlı bir mümin oluşunu, gerek haçlılarla ölümüne giriştiği savaşları, gerekse dini ve halkı için yanıp tutuşan kalbini muhakeme ettiğimizde; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ve kuruluşundan sonraki devrimlerin ilgasında işlenen zorbalıklar ve vahşetleri, Müslüman milletimizi dinsizleştiren laikliği ve haçlıların dileği doğrultusundaki anlaşma ve sonrasındaki hegemonyalığı; Mustafa Kemal gibi vakarlı, imanlı ve vatanperver bir önderin yapabilmesi asla mümkün değildir.
Şüphe yok ki ortaya koyduğum gerçekler kimilerine absürt gelse, Allah ve İslam düşmanı Kemalistlerin “tanrı Atatürk” oyunlarını bozacak olsa da, şehit Mustafa Kemal gibi imanlı bir kahramanı mürted, hain, gaddar, ajan ve işbirlikçi olmakla itham edebilen yaklaşımların tamamını püskürtebilecek açıklıktadır.
Unutulmamalıdır ki haçlı-batı sevdalısı dönme bu hainler, kendi ırklarından tiksinerek, batıdan damızlık erkek getirmek suretiyle soylarını değiştirmek istemişlerdir.
Kemalistlerin işgal ettikleri devlet ve Müslüman milletimize karşı nas olarak kullandıkları sözde Mustafa Kemal’in sözleri ve ilkeleriyle; vahyi devletin ve milletin öncelikli düşmanı, Peygamberimizi din kurucusu bir Arap, Kur’an hükümlerini ise akıl dışı, mantık dışı, çağ dışı ve gerçeklere tamamen aykırı bularak aşağılamaları ve dışlamalarının karşısında, şehit Mustafa Kemal’in millete hitabındaki: “Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-i Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimussan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır” açıklamasına bir cevapları var mı?
Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in, tıpkı cennette yaşayan şeytanın lanetlenerek ebedi cehenneme gark olan dönüşümü misali saptığını mı ifade etmek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in canından çok sevdiği halkını kandırarak ihanet ettiğini mi demek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in acımasız bir gaddar olduğunu ve bu yüzden Müslüman halkına zulmü reva gördüğünü mü iddia ediyorlar?
Hayır, hayır, hayır…
Emperyalistlere boyun eğmeyerek dini ve milleti adına şehit edilen Mustafa Kemal’in dünyadan ahrete göç etmesinin akabinde yabancı bir haçlının Mustafa Kemal’in yerine geçmesiyle tüm milletimiz aldatılmış ve başkalaştırılarak haçlılara peşkeş çekilmiştir. Bu sebeple “tanrı Atatürk” olarak tabulaştırılan yabancı, bilinmelidir ki bizden biri değildir…
Ey Millet! Detaylara girmiyor ve her şeyin son derece aleni olduğu bir gerçeği dikkatlerinize sunuyorum. Yıllarca ziyaret edilen ve katafalkı karşısında kıyam durularak saygı duruşundan bulunan, dini ve vatanı uğruna savaşmış o kahraman Mustafa Kemal değildir. Söz konusu ilke ve inkılâplar da ona ait değildir. Doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir muhakeme yeteneğiniz var ise; yıllardır esir olduğunuz inanılmaz yalanlardan sıyrılmanız da herhangi bir zorlukla karşılaşmayacak, mutlaka doğruda karar kılacaksınız.
Hatırlayınız ki, Mustafa Kemal’in dublörü olan Atatürk’ün ölümü sonrası resmi otopsisine gerek olmadığına karar verilerek, gerçekte kim olduğu gizlenmiş, dolayısıyla DNA’sının tespit edilebileceği kuşkusuyla alelacele gömülmüştü…
“Bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.” T.S.ELIOT
Kemalistlerin vurguladığı ırkçı bir ulusçuluğu ve laikliği değil, dini birlik ve bütünlüğü önemseyerek milletimizi zaferlere koşturmanın azmi ve tecrübesiyle; “Kanuni esasi Kur’an’ı azimünşandır” ilkesiyle TBMM ve T.C. devletinin temellerini atabilme arzusu damarlarına işlemişti.
Şeriatçı bir Mustafa Kemal’in din düşmanı laik bir Mustafa Kemal’e kökten dönüşebilmesi; inancı, imanı, yaşadığı zorlu ve meşakkatli hayat yolculuğunda dolayı mümkün değildir. Aksi bir düşünce onu hainlikle damgalamak olur ki, maalesef Kemalistlerin dayatıp kutsallaştırdığı Atatürk, ilke ve inkılâpları, kesinlikle Mustafa Kemal ile örtüşmeyecek bir zıtlık içerdiğinden onu kalleşlikle suçlayan bir lekeyle karaladıkları apaçık ortadadır.
Ortada şeriat’a bağlılığını deklare eden kahraman bir Mustafa Kemal, bir de başta İngilizler olmak üzere haçlı emperyalistlerle işbirliği yaparak devletini yıkan ve cephede savaştığı Müslüman halkını kanla asimile eden tanrılaştırılmış bir Atatürk var…
Fotoğrafı Kemalist ideolojinin resimlediği minvalden değil, inanç, mücadele ve eylemlerinden yola çıkarak çeşitli açılardan sorgulamanın çözüme götüreceği, sanıldığı gibi zor değildir.
Mustafa Kemal’in yaptığı ileri sürülen devrimler, hilafetin yıkılması, laikliğe geçiş, sözde yargılanarak idam edilen ya da öldürülen devrimlere muhalif binlerce Müslüman’ın akıbetleri irdelenebilirse, gerçekte kimin imzası olduğu anlaşılacaktır.
Yüzyıllardır savaştıkları Müslüman Türk Ordusunu meydanlarda yenemeyen haçlılar, alışageldikleri içten çökertme komplolarıyla bir çok devleti birbirine düşürmekle kalmayıp, kendi rejimlerini ve hayat düsturlarını angaje etmek suretiyle ülkelerin milli ve maneviyatı baz alan düzenlerini devirmiş, kendileri aleyhine tehlike içermeyen ittifak manipülasyonuyla taşeron devletler oluşturarak, hedeflerine ulaşmışlardı. Bu sürecin en acı ve dehşetli tecrübelerini yaşamış ve bağışlanamaz ihanetlere uğramış bir millet olarak tüm organlarımızla tatmış, böylece küresel egemenliğimiz sona ermişti.
Müslümanların olmazsa olmaz imanlarının gereği kardeşlik inançları; bir arada siyaset yapmayı, Allah adına çıkarları bölüşmeyi, hatta nefes almayı dahi mecbur kıldığından, hiçbir etnik ve milli tasa taşımamamız emperyalistleri korkutmakta, günümüz ABD’nin üstlendiği misyonu, o gün İngilizler uygulayarak, fitne çıkarmak suretiyle kardeşi kardeşe düşman ederek birbirine kıydırmış, böylelikle Osmanlı devletinin İslam birlikteliği ağır darbeler alıp, bildiğiniz üzere darmadağın olmuştu.
Ancak onlar için hilafeti muhafaza eden Osmanlının zayıflaması yeterli değildi, dünyadan külliyen silinmeli, adı ve şanı kalmamalıydı. Ne var ki savaşarak başaramayacakları amansız bu planlarını ajanları vasıtasıyla devreye sokmuş, çeşitli pazarlıklarla Mustafa Kemal’in üzerinde yoğunlaşarak emellerine ulaşabileceklerini, böylece “cihad” olgusunu ortadan kaldırabileceklerini düşünmüşlerdi.
Lakin şeriatı ve hilafeti savunan Mustafa Kemal, vicdanının sesini dinleyerek ve imanına danışarak böylesi bir ihaneti halkına reva görmedi. Çünkü barbar emperyalist haçlılara karşı çocuk-kadın demeden birlikte savaştığı halkına böylesi acımasız bir hainliği yapamayacağını bildirmesi üzerine, Mustafa Kemal şehit edilmiş, yerine tıpa tıp ona benzeyen bir dublörünü geçirip, Müslüman Türk milletine inandırarak, Atatürk’ü doğurmuşlardı.
Şeytanın pabucunu dama atacak öylesine inanılmaz Bizans entrikaları dönüyor ve kanın su gibi aktığı bir kaos ortamı cereyan ediyordu ki, sadece fizikken değil, akli ve duyu organlarına dahi Mustafa Kemal’i işleyerek öncesinde gerekli hazırlık yapılmış, herkesin canının derdine düştüğü bir ortamda hiç kimse gerçeği fark edememişti. Tüm bu olanlardan haberdar, sadece Komünist İsmet İnönü idi.
Mustafa Kemal’in şehit edilip yerine geçirilen dublörünün ünlü Müslüman kasabı Drakula namlı Vlad Tepeş’i aratmayacak zulümsel köklü değişimlere süratle başlaması ve vatanları uğruna savaşan gazileri birer birer darağacına göndererek, sürerek, hatta Osmanlı Sultanlarına karşı dahi hiçbir merhamet göstermeyerek, vatan hainleriymişçesine sürgüne gönderip, sürgünde yaşadıkları yabancı ülkelerde ölen Sultanların naaşlarını vatan topraklarına getirilmelerine bile izin vermeyerek ve eşi görülmemiş barbarlıkları peşi sıra işlemesi, bütün bunların sorumlusunun o kahraman Mustafa Kemal değil, mutlaka bir başkasının, intikam ve kin hırsıyla yanıp tutuşan yabancı bir haçlının olabileceğini hiç kimse düşünemedi.
“Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” gibi vahşetsi bir düşüncenin Mustafa Kemal’e ait olabilmesi imkânsızdır. Halkının her türlü acısını derinliğinde yaşamış, hunharca katledilmelerine, tecavüze uğramalarına, yakılmalarına ve kıyılmalarına bizzat şahit olup omuz omuza mücadele etmiş erdemli bir kahramana böylesi bir insaniyetsizliği yakıştırmak, hiç kimsenin haddi olamaz.
Gerek Mustafa Kemal’in vicdani ve onurlu karakterini, gerek şeriata olan bağlı bir mümin oluşunu, gerek haçlılarla ölümüne giriştiği savaşları, gerekse dini ve halkı için yanıp tutuşan kalbini muhakeme ettiğimizde; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ve kuruluşundan sonraki devrimlerin ilgasında işlenen zorbalıklar ve vahşetleri, Müslüman milletimizi dinsizleştiren laikliği ve haçlıların dileği doğrultusundaki anlaşma ve sonrasındaki hegemonyalığı; Mustafa Kemal gibi vakarlı, imanlı ve vatanperver bir önderin yapabilmesi asla mümkün değildir.
Şüphe yok ki ortaya koyduğum gerçekler kimilerine absürt gelse, Allah ve İslam düşmanı Kemalistlerin “tanrı Atatürk” oyunlarını bozacak olsa da, şehit Mustafa Kemal gibi imanlı bir kahramanı mürted, hain, gaddar, ajan ve işbirlikçi olmakla itham edebilen yaklaşımların tamamını püskürtebilecek açıklıktadır.
Unutulmamalıdır ki haçlı-batı sevdalısı dönme bu hainler, kendi ırklarından tiksinerek, batıdan damızlık erkek getirmek suretiyle soylarını değiştirmek istemişlerdir.
Kemalistlerin işgal ettikleri devlet ve Müslüman milletimize karşı nas olarak kullandıkları sözde Mustafa Kemal’in sözleri ve ilkeleriyle; vahyi devletin ve milletin öncelikli düşmanı, Peygamberimizi din kurucusu bir Arap, Kur’an hükümlerini ise akıl dışı, mantık dışı, çağ dışı ve gerçeklere tamamen aykırı bularak aşağılamaları ve dışlamalarının karşısında, şehit Mustafa Kemal’in millete hitabındaki: “Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-i Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimussan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır” açıklamasına bir cevapları var mı?
Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in, tıpkı cennette yaşayan şeytanın lanetlenerek ebedi cehenneme gark olan dönüşümü misali saptığını mı ifade etmek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in canından çok sevdiği halkını kandırarak ihanet ettiğini mi demek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in acımasız bir gaddar olduğunu ve bu yüzden Müslüman halkına zulmü reva gördüğünü mü iddia ediyorlar?
Hayır, hayır, hayır…
Emperyalistlere boyun eğmeyerek dini ve milleti adına şehit edilen Mustafa Kemal’in dünyadan ahrete göç etmesinin akabinde yabancı bir haçlının Mustafa Kemal’in yerine geçmesiyle tüm milletimiz aldatılmış ve başkalaştırılarak haçlılara peşkeş çekilmiştir. Bu sebeple “tanrı Atatürk” olarak tabulaştırılan yabancı, bilinmelidir ki bizden biri değildir…
Ey Millet! Detaylara girmiyor ve her şeyin son derece aleni olduğu bir gerçeği dikkatlerinize sunuyorum. Yıllarca ziyaret edilen ve katafalkı karşısında kıyam durularak saygı duruşundan bulunan, dini ve vatanı uğruna savaşmış o kahraman Mustafa Kemal değildir. Söz konusu ilke ve inkılâplar da ona ait değildir. Doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir muhakeme yeteneğiniz var ise; yıllardır esir olduğunuz inanılmaz yalanlardan sıyrılmanız da herhangi bir zorlukla karşılaşmayacak, mutlaka doğruda karar kılacaksınız.
Hatırlayınız ki, Mustafa Kemal’in dublörü olan Atatürk’ün ölümü sonrası resmi otopsisine gerek olmadığına karar verilerek, gerçekte kim olduğu gizlenmiş, dolayısıyla DNA’sının tespit edilebileceği kuşkusuyla alelacele gömülmüştü…
“Bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.” T.S.ELIOT
Etiketler:
Atatürk,
İngiliz,
Kur'an,
Mustafa Kemal,
Müslüman Türk Ordusu,
Osmanlı,
şeriat
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)