BDP konusuna geçmeden önce fevkalade sıcak bir gelişme olan ve son yazımla bağlantılı CHP’li seçmenlere sorum odur ki; kıyasıya zina karşıtı ve genelev yanlısı bir partinin Genel Başkanı ve kadın milletvekili zina yaptı diye, neden istifaları istiyor, namus ve ahlak edebiyatıyla şovda bulunuyorlar? CHP’nin din, namus ve ahlakı irticayla özdeşleştiren bir yapı olduğunu bilmiyorlar mı? CHP için bu tür ilişkiler özgürlüğün ve çağdaşlığın bir gereği değil midir? Şüphe yok ki namusuna düşkün ahlaklı milletime karşı gösteri yapmakta, soğuma işlemi tamamlandıktan sonra Deniz Baykal’ı yeniden bağırlarına basacakları kuvvetle muhtemeldir.
Evet, tertibin içinde İsrail’in yeni gözdesi ve umudu Mustafa Sarıgül olsa da gayriahlaki davranışı mazur göstermeye yeterli değildir. Ne var ki Baykal, helal olan eşini değil de haramların peşine koşmasından Sarıgül’ün tuzağına düştü. Acaba diğer kadın milletvekilleriyle de bir ilişkiye girdi mi?
CHP milletvekili Nesrin Baytok; ya ilişkilerini seyreden kocasının ihanetine uğradı ya da kocasını ekonomik buhrandan kurtulabilmek için sahneleri kayda alıp, Sarıgül’e servis yaptı. Her halükarda karısının Baykal’la ilişkisi olduğunu bilen eş Can Baytok, Şişli Belediyesinden iş alarak borç batağından kurtulabilmek maksadıyla Sarıgül’le işbirliğine girişmiş, böylece Deniz Baykal’ı tuşa getirmişlerdir. Bu durumda zinacıların eşleri ya boşanacak ya da zina yaparak evliliklerini sürdüreceklerdir.
İsrail’in ana unsuru nasıl Siyonist bir ideoloji ise, BDP’nin de temel ilkesi PKK ideolojisidir.
İsrail, Filistin’de kurduğu Siyonist devletinde Yahudi olmayanlara tahammül etmemekte, her türlü baskı, şiddet ve terör yoluyla vatanlarından çıkarabilmek için vahşi işgal ve katliamlarına devam etmektedir. BDP’de aynı politikayı güderek, tıpkı İsrail gibi ırkçı, egoist, gaddar ve insafsızdır. Her ne kadar Kürt Halkı lehine barışçıl ve uzlaşmacı argümanlar kullansa da tamamen çıkarına olan “Anayasa Değişiklik” paketindeki düşünce ve tavrı maskesini düşürmüş; din dışı, kafatasçı, bölücü, saldırgan ve düşmansı duruşu hafızalara kazınmıştır. Ak Parti’nin yapacağı pirimin önüne geçebilmek için MHP ile aynı kulvarda yüzerek, ırkdaşlarına ihanet etmiştir.
Parti programlarında “12 Eylül’lün yargılanması” ve “Askerlerin sivil mahkemede yargılanması” bulunurken, söz konusu Anayasa Değişikliği olan 16. ve 25. maddelerin oylamalarında da, diğer maddelerde olduğu gibi lehte oy kullanmayıp tavana kuvvet meclisten kaçmaları, nasıl içten pazarlıklı, riyakâr, samimiyetsiz ve sinsi olduklarının bir kanıtıydı. Çünkü Apo’ya özgürlük sağlamayan ve siyaset yolu açmayan hiçbir düzenleme, BDP için bir anlam ifade etmiyor. Apo’nun yanında Kürt Halkı’nın refah ve güveninin bir önceliği ve önemi düşünülemez dahi…
PKK’yı ve Apo’yu meşrulaştırabilmek adına TBMM’deki varlığı ve geliştirdiği ırkçı politika, Batı’ya demokrat görüntüsü vererek bağımsız bir PKK federasyonu kurabilmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman Kürtleri de yurtlarından sürerek, Hıristiyan dinli bir devleti inşa edebilme amacındadırlar. Zaten Marksist Apo’nun Hıristiyanlığa geçeceği ile ilgili fikri, bizzat açıklamalarıyla aşikârdır. Zaten din dersini zorunlu olmaktan çıkarma taahhütleri, parti programlarındaki temel ilkelerindendir. Gerek ABD, gerek AB ve gerekse İsrail, politik ve askeri yardımlarını el altından sürdürmekte, ETÖ gibi bir hain de emelleri uğruna destek verebilmektedir.
CHP Diktatörlüğü’nün ve Atatürk milliyetçiliğinin Müslüman Türk Halk’ı gibi Kürt Halkına da zorbalık yapıp din ve ırk düşmanlıklarına karşı “açılım”’ı savunmuş, aşırı sekulerist ve şovenist devletin dışlaması ve ayırıma tabi tutmasına binaen bütünlük ve adaleti müdafaa edip, eşit bir haktan yana olmuştum. Ancak Kürt Halkının temsilcisi sandığım geçmişin DTP’si günümüzün BDP’sinin ifade ettiği gibi barış, adalet ve demokrasiyle yakından bir ilgilerinin olmadığı, amaç ve hedeflerinin “etnik eksen” temelli Apo ve PKK’ya bağımsız bir devlet kurdurma niyeti taşıdıkları artık tartışılmazdır.
TBMM’de olmalarının tek nedeni, kadim liderleri Apo’ya özgürlük ve siyaset yolunu açmak, PKK’ya da özerklik sağlamaktır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, bağımsız bir devlete kavuşmak onlara yetmeyecek, haçlıların yüzyıllardır sürdürdükleri savaşlar gibi kin, nefret ve intikam besledikleri Türk Milleti ve Müslüman Kürtlerle de ölümüne savaşacaklardır.
PKK ne ise BDP’de odur. Bu sebeple BDP ile hiçbir konuda uzlaşma arayışına gidilmemeli, tartışılmamalı, yalnızlaştırılarak şeytani tuzaklarına düşülmemelidir. Batı’nın ve İsrail’in dayatmasıyla uzlaşma ve barış adına gösterilen iyi niyetin nasıl istismar edildiği ve Mehmetçiklerimizi katledenleri törenle kabul edebildiğimizi unutmamalıyız.
Kürt kardeşlerimize BDP gerçeği anlatılmalı, her ne kadar Kürt olsalar da tıpkı CHP’lilerin Müslüman düşmanı olmaları misali PKK ideolojisine karşı olan Kürtlere de amansız bir hasım oldukları ikna edilmeli ve kendi soydaşlarından olanları nasıl hunharca öldürebildikleri, tehdit ettikleri, haraç aldıkları ve yağmaladıkları anlatılmalıdır. PKK yahut BDP’nin bir şeytan olduğu gerçeği vaaz edilmeli, kanmamaları için her türlü gayret sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki Kürt Halkı; dini bütün, erdemli, merhametli ve cömert bir topluluktur. Eğer gerçekler anlatılabilinirse din düşmanı Marksistlere pirim vermeyecek, hatta onlara karşı cihadın bir farz olduğu ölümsüz ibadetiyle şehitlik şerbetini içebilmek için yarışacaklardır.
“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin.62
BDP’nin her üyesi bir PKK’lıdır. Örneğin Ahmet Türk’ün Samsun’da uğradığı saldırı sonrası “Ben herkesi akl-ı selime davet ediyorum. Umut ediyorum ki bu tür şeyler topumda bir gerginlik yaratmaz.” açıklamasının akabinde iki polisimizin şehit edilmesi, sözün değil özün önemine işaret etmiş ve intikam gayesiyle vur emrini BDP’liler vermiştir. Hitabette ve insani gösteride son derece mahir olan BDP’li politikacılara güvenilmemeli ve kalplerinde sakladıkları karanlık aydınlık sanılmamalıdır.
PKK’nın etkisizleştirilip ortadan kaldırabilmesi için ETÖ’nün tamamıyla çökertilmesi kaçınılmazdır. Ancak ETÖ’nün çökertilebilmesi için de Genelkurmay’da kökten bir devrim gerçekleşmesi zaruridir. PKK’yı nasıl ETÖ besliyor ise, ETÖ’nü de Genelkurmay güçlendirmektedir. Gerek Anayasa, gerek yargı, gerekse Genelkurmay’ın numunelik değişikliklerle ıslah edilebilmesi mümkün değildir. Ancak güçlü, kararlı ve korkusuz bir iktidar, tüm yasadışı yapılanmaları ve adaletsizliği kökünden silip süpürür.
Anayasa Değişikliği ve referandum süreciyle şiddetlenen terör, ETÖ ve PKK işbirliğiyle gerçekleşmekte, dolayısıyla halk korkutularak ve sindirilerek, reform aleyhine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Kim değişiklik aleyhine ise, o terörün içinde ve şehitlerin katilidir…
BDP öyle utanmaz, pişkin ve haddi aşan bir yapılanmadır ki, yatırımları ve kalkınmalarını önleyerek Kürt kardeşlerimizi tahrik edip teröre ve isyana teşvik etmekte, sanki Müslümanlara vurulan zincirlere ve kamu alanı diye belirtilen yerlere sınır konularak etraflarına duvarlar örülüp yaşama, okuma ve çalışma hakları ellerinden alınmış gibi silahlanabilmeyi hak görebilmekte, terörizmi kurtuluş mücadelesine çevirebilmektedirler.
Oysa inançlarından ötürü her türlü zulme uğrayan, mülteciliğe zorlanan, devletten dışlanan, hakaretlere maruz kalan, 1.derece tehlikelikle yaftalanan, yalnızlığa mahkûm edilen, önü kesilen, milletvekilliği dahi hazmedilemeyip meclisten kovularak bir-kaç saat dahi barındırılmayan, dinlerine ve peygamberlerine saldırılan, insan olmamakla aşağılanan, zorla devşirilmeye çalışılan ve sorgu odalarında faşist muamelelere muhatap kalan Müslümanlar değil de Marksist Kürtler midir?
Atatürk Diktotaryasının sürekli sopa indirdiği kafalara Müslümanlar, inançsı sabır ve insani değerleri üstün tutmalarından ötürü silahlı bir direnişte bulunmamış, terörden uzak siyasi bir mücadeleyi halkının yararına gözetmişlerdir. Dolayısıyla ne SP ne de Ak Parti, hiçbir isyanın içinde olmamışlar ama diktatörlükçe PKK’dan daha tehlikeli sayılabilmişlerdir.
Neden Müslümanlar devlete başkaldırıp bebek-çocuk-kadın-yaşlı demeden halkını katledebilecek vahşi bir direnişte bulunmuyorlar da, BDP’liler cesaret edebiliyorlar? Hâlbuki Ak Parti Hükümeti, ırkçı diasporayı karşısına alarak süregelen şikâyetlerini telafi etmedi mi? Uzlaşı adına askerimize acımasızca kıyan teröristleri dahi törenlerle ağırlamadı mı?
BDP, terörist bir partidir, son derece samimi bir uzlaşıyı dahi istismar ederek İmralı’yı muhatap gösterebilmişlerdir. Eğer Apo ile herhangi bir pazarlık ve uzlaşı imkânsız ise, BDP ile neyi tartışıyorlar? Arkalarında ABD, AB, İsrail ve ETÖ’de olsa, asla sinsi amaçlarına ulaşamayacaklardır.
Çocuk da olsa PKK yaltakçılarına ve teröristlerine düşünülen affa; canlarını veren şehitlerimize acımasız bir ihanet olacağından tamamen karşıyım. Devlet Bahçeli ve MHP’ye de duyurulur…
İsrail, nasıl ki hep barıştan, demokrasiden ve insan haklarından bahsedip bir türlü uzlaşmaya yanaşmaz ise, BDP’de öyledir.
Hiçbir gerekçe, yapıcı ve ikna edici taahhüt; şiddet yanlısı olup huzur ve güvenliği tehdit eden PKK ideolojisinin sadece Türklere değil Kürtlere de ezeli düşman olduğu gerçeğini örtbas edemez. PKK ideolojisinden vazgeçmeyen ister DTP, ister BDP, isterse başka bir parti olsun; barışın veya uzlaşmanın sağlanabilmesi söz konusu değildir.
Siyasi ve terör alanında renkten renge giren PKK’nın gerçek yüzünü görenler ve asıl amacını anlayanlar, tehlikenin boyutlarını kavrayabilmektedirler. Bilgi eksikliği ya da yanlış yönlendirmeler sebebiyle PKK’nın siyasi aktörü BDP’nin etkisine kapılanlar, bilerek veya bilmeyerek çok büyük tehlikeli bir oyunun parçası haline geldiklerinin farkında değillerdir. Bu sebeple PKK sorununu silahla değil de siyasi arenada çözme girişimi, PKK’ya özerklik tanıma anlamı taşıyacak ve meşru açıdan daha da kuvvetlenerek haçlılaşacaktır.
PKK’nın siyasi sözcülerinin kümelendiği BDP’nin sapkın ırkçı ideolojisinin etkisi altına girenleri yanılgılarından kurtarmak ve yoğun bir çaba göstermek, insani ve vatani bir sorumluluktur. İnanıyorum ki her türlü kişisel çıkarlardan uzak samimi bir girişim PKK’ya karşı ittifakı güçlendirecek ve kısa sürede netice verecektir.
BDP propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, Türkiye’deki terörü bitirecek ve barışı egemen kılacaktır. Kürt Halkı ülkenin sahibidirler ama PKK ve BDP, tartışmasız düşmanıdırlar…
Cesetle ve gözyaşlarıyla beslenen caniler, kendilerini aç bırakabilecek bir barışın içinde var olamazlar…
ırkçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ırkçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Mayıs 2010 Salı
17 Kasım 2009 Salı
Faşist, şovenist ve jenosit bir parti…
Almanya’nın Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi NSDAP ve İtalya’nın Nasyonalist sağcı Partisi MS-FT ile hiçbir farkı olmayan CHP, geçmişteki acımasız soykırım vahşetlerini ve barbar politikalarını zihinlerinde ve kalplerinde söndürmeyerek, zamanın dahi küle çeviremediği közlerini fırsatını buldukları anda aleve dönüştürebileceklerini alçakça itiraf edebilmişlerdir. CHP’nin bacasından ihanet, zalimlik, ırkçılık, bölücülük ve soykırım tütmektedir.
Kurtuluş Savaşlarında verdiğimiz kayıpların on mislinden fazlasını halkının dini ve ırki fıtratlarını bahane edip, batıda Engizisyon benzeri İstiklal Mahkemeleri kurarak Müslümanları idam edip kurşuna dizen, doğuda ise Kürtleri hunharca katlederken tek bir canlı bırakmayarak, Müslüman ve Kürtlere “aman” dedirtmeyen CHP, ne acıdır ki hala aynı düşünce, duygu ve politikaları savunmasından ne denli cehennemî bir haçlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Atatürkçülük ve ulusçuluk baskısıyla ektikleri fitnesel zehir, ülkeyi bölünmeye, huzursuzluğa ve güvensizliğe sürüklerken her ne kadar fark edilmeyip hayati bir dirence neden olmasa da; Önder Sav ile peygamber, Onur Öymen’le de ırkçı düşmanlığını alenen itiraf etmeleri kamuoyunda derin etki uyandırmış, böylece CHP’nin Müslümanlara ve Kürtlere olan amansız jenositsi kininin devam ettiği açıklığa kavuşmuştur.
Halkımızın Mustafa Kemal sevgisi ve çağdaş yaşam talepleri CHP’nin asıl yüzünü örtüp tehlikeye perde çekmiş olsa da, güdülen Ataist politikalarının amacı; gerçekte ilericilik, halkçılık, eşitçilik, sosyal adaletçilik ve sulhçuluk olmadığı, dolayısıyla dolaştıkları maskelerden yansıyan ateş gözlerinin canavarsı arzuları, artık şüphe götürmemektedir. Ancak yediden yetmişe katledilen alevi ve Kürtlerin CHP’ye olan ilgi, sevda ve desteklerini idrak edemiyor ve katledilen atalarına bir ihanet olarak vurguluyorum. Örneğin alevi ve Dersim’li olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, geçmişteki soykırımı savunan ve bugünde aynısını talep eden Öymen’i sözlerinden ötürü önce alkışlayıp, sonra istifaya çağırması; ancak ya aptalların ya da riyakârların gösterebileceği bir tepkidir.
CHP, Atatürk’e ve kanlı tarihine ihanet etmeyi göze alamayacağından aynı ilkeyi paylaştığı militarist faşist Onur Öymen’i ne ihraç edebilir ne de dışlayabilir…
Mustafa Kemal’in Atatürk olmadığı bir kez daha berraklaşmış ve tüm bu soykırım ve vahşetlerin sorumlusunun Atatürk’ün CHP’si olduğu, Onur Öymen’in savunmasıyla da açığa çıkmıştır. “Ben faşistsem, Atatürk de mi faşistti?” Haydi, onurunuz, cesaretiniz ve ağzınızdan düşürmediğiniz bir insanlığınız var ise, cevap verin bakalım.
Hiçbir gerekçe; faşizmi, soykırımı ve katliamı haklı kılamaz…
Emrinde görevli bir subay olduğu Devleti Osmanlı’ya başkaldırıp gücünü ve egemenliğini zafiyete uğratarak yıkan Atatürk’e ve arkadaşlarına Sultan II. Abdülhamit, sırf halkı bir halel görmesin ve kardeşler birbirlerini kıymasın diye ne bir direnişte bulunmuş ne de bir katliama girişmişti. Halkının bekası için ülkesinden bile kovulmayı içine sindirmemiş miydi? Peki, Kurtuluş Savaşlarında vatan müdafaası yaparak canlarını veren şehitlerin geriye bıraktığı dul ve yetimlerle, haçlılara karşı bizzat savaşmış gazilere yapılan soykırım niteliğindeki katliamların nasıl haklı ve meşru bir gerekçesi olabilir? Devletin suçluyu cezalandıracağı hukuk sistemi, acaba toplu bir soykırım mıydı?
CHP Genel başkan yardımcısı faşist Öymen, kanunlara ve başkaldırılara karşı işlenen insanlık dışı katliamları savunmaya devam edip, kendi halkını Çanakkale’de savaşılan haçlı düşmanlarıyla özdeşleştirmesi ve sonuna kadar mücadele yapılmasının zorunluluğundan söz etmesi, ancak şeytansı bir vahşi olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nasıl bir yaratıktır ki, acımasız haçlı düşmanlarını kendi halkıyla eşit tutabilmektedir? Acaba ülkenin her bir yerini işgal eden haçlılara karşı vatanlarını ve ırzlarını savunan o insanlar değil miydi?
Şüphe yoktur ki iman ve inancın olmadığı bir kütlede, vicdan ve adalet var olamaz…
Ey milletim!
Huzur, güven, birlik, barış, sevgi, insanlık, hak ve adalet, ancak CHP zihniyetinin kireçlenip gömülmesiyle mümkündür. Eğer bir vicdanınız kalmış ise, yaşam sebebiniz CHP’yi ezmek olmalıdır. Önce aile efradı ve yakınlarınız başta olmak üzere, herkese, sokaktaki hayvanlara, ağaçlara ve bitkilere, tımarhanedeki delilere, yoğun bakımda can çekişen hastalara, hatta mezardaki ölülere dahi CHP gerçeğini anlatınız, onları aydınlatınız ve nasıl felaketsel bir virüsü içimizde barındırdığımızı bildiriniz ki, en azından insan olma erdemliğini yerine getirmiş olunuz. Herkes bilmelidir ki CHP, kara bir lanettir, silinip süpürülmedikçe barış ve kurtuluş söz konusu değildir…
Milliyetçilik ve Ulusçuluk; her ne kadar toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanılan bir görüş olarak tanımlansa da, felaketlerin, ayırımcılığın, ırkçılığın, isyanların ve emperyalizmin müsebbibidir.
Nasyonalizm; yani ulusçuluk ya da milliyetçilik; kendi ulusunun kültür ve geleneklerine bağlı kalmak ve onun varlığını her değerin üstünde tutarak yaşayabileceğine inanmak biçimindeki hayat görüşüdür. Daha açarsak; kendi ırkını tüm dünya insanlarına üstün ve egemen kılmaya kadar bütün barbarsal öğretileri içinde barındırır. Tıpkı Hitler ve Mussolinin ulusçuluk politikaları, dünyayı perişan etmeye yetmiştir.
19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa'da, 20. yüzyılda ise tüm dünyada egemen siyasi düşünce tarzı olmuştur. Dünya siyasi haritası bu dönemde milliyetçilik ilkelerine göre biçimlenmiştir. Günümüzde, özellikle azgelişmiş toplumlarda halâ yaygın bir değer olmakla birlikte, Anglosakson kültürüne bağlı toplumlarda ve Avrupa Birliği fikrini savunan çevrelerde tehlikeli bir anlayış olduğu benimsenmiştir. İşte Atatürkçü ataistler, bu sebepten dolayı Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmakta, nasyonalist bir Atatürkçülükten asla taviz vermeyeceklerini ifade etmektedirler.
Ulusçuluk veya milliyetçilik; Fransız devriminin fikirlerinden doğmuş olup, Fransız emperyalist akımının bir tanımıdır. Bugünkü temsili ile her ne kadar farklılık gösteren siyasi bir akım ise de, özellikle II. Dünya savaşı sonrasında mimlenen faşizm ve kaynağı ırkçılık, savaş sonrası acıları ve sebep olduğu yıkımları nedeniyle evirilerek politik olarak bugünkü milliyetçilik anlayışına dönüştürülse de, beslendiği duygular itibariyle vahşi kafatasçı ayırımcılığı fikri, asla bastırılamamıştır.
Milliyetçilik ideolojisine gönül verenler, ısrarla ırkçılık kavramını reddetseler de, düşünce ve uygulamalar yönünden takiyyeci bir üslup sergiledikleri tartışılmazdır. “Açılım” ile ilgili CHP ve MHP’nin ulusçuluk yahut milliyetçilik adına ortaya koydukları savlar, ırkçılık ile milliyetçilik arasında hiçbir fark bulunmadığını, ancak şeytani bir hileyle anlatım üslubunda lezzete ihtiyaç duyularak, içine biraz hümanizm, biraz bilim, biraz da vatani değerler ve çok gerektiğinde dini söylemlerde ekilerek cazibeleştirilmiştir.
Osmanlı’nın parçalanmasında da hayati etken olan nasyonalizm, diğer bir adıyla modern milliyetçilik; 1789-1799 tarihlerinde Fransız Devriminden sonra doğmasıyla beraber Napoleon’un Almanya’yı istilasından sonra ilk milliyetçi akımlar baş göstermiştir. Aynı yıllarda, Rus işgalindeki Polonya'da da güçlü bir milliyetçi akım doğmuştu. 1821'de Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan Yunanistan, Avrupa'nın milliyetçi çevrelerinde çok heyecanlı destek bulması akabinde, sırasıyla Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Araplar ve Kürtler de başkaldırarak, Osmanlı’yı güçsüz bırakıp parçalanmasına neden olmuşlardı. 1848'de Avusturya İmparatorluğu'na karşı ayaklanan Macarlar, daha sonra Çekler ve Sırplar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa'ya taşımışlardı. 1860-1870 yılları arasında gerçekleşen İtalya birliği, devrimci milliyetçiliğin en büyük zaferlerinden biri olarak algılanmıştı.1870'lerde Rusya'da doğan Pan-Slavizm akımı, yayılmacı milliyetçiliğin ilk ve acımasız örneklerinden biri olmuştur.
Osmanlı toplumunu oluşturan İslam, Rum, Ermeni ve Yahudiler “millet” olarak tanımlanmakta ve böylece yüzyıllar süren mucizesel birlikteliği hiçbir güç ve fitne yıkamamaktaydı. Ancak 1839’daki Tanzimat fermanıyla birlikte "millet"leri ortak bir ulusal kimlik altında bir araya getirme düşüncesi, iddia edildiği gibi Osmanlı’ya güç mü kazandırmıştı, yoksa parçalanmasına yönelik tetikleyici bir faktör mü olmuştu? Osmanlı seçkinlerine, özellikle batı yandaşlarına göre devlet, ancak bir Osmanlı milleti'ne dayandığı takdirde ayakta durabilir ve canlanabilirdi. Osmanlı milleti padişahın sembolik egemenliği altında, ortak bayrak, marş ve simgelere sahip olacak, din ve dil ayrımı gözetmeden toplumsal birliği gözetecekti düşüncesi, sanıldığı gibi canlanmasına değil bizzat mevta olmasına yol açmıştı.
Osmanlılık milliyetçi fikri bir yandan egemen İslam toplumunda, diğer yandan da imparatorluğun Hıristiyan unsurlarında direnişle karşılaştı. 1860'larda Namık Kemal öncülüğündeki Genç Osmanlılar, İslam milletinin geleneksel ayrıcalıklarını gayrimüslimlerle paylaşmayı reddeden bir milliyetçilik türünü savunmalarıyla adalet lağvedildi ve yıkımı körükleyen ulusalcı anlayış taraftar toplamaya, dolayısıyla çözülmeye başlandı. Gayrimüslim toplumları içinde Osmanlı Devleti'nden koparak ayrı ulusal varlıklar oluşturma fikri öyle hız kazandı ki, önceleri daha çok Rum toplumunu etkileyen ayrılıkçı akımlar, 1878 yenilgisinden sonra imparatorluğun diğer gayrimüslim ve Müslim halklarına da yayılarak, sonun başlangıcı ihanet, şiddet ve dehşet, tüm toprakları sardı.
“Millet” sözcüğü; aslen Arapça olup, "din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat" anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar bu anlamda kullanılmıştır. 19. yüzyıl ortalarından itibaren aynı sözcük Fransızca/İngilizce “nation” kavramına karşılık olarak kullanılmıştır. Moğolcadan alınan "ulus" sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.
Benliğe galebe çaldıran kavramlara yeni anlamlar yüklenmek suretiyle sadece Osmanlı değil, dünyadaki köklü devletler parçalanmış, gözyaşı ve kan, evreni acı renklerle boyamıştır.
Amerikan ulusu farklı kökenlerden gelen göçmenlerin ortak bir siyasi yapıda bir araya gelmesi; Yahudi ulusunun tanımlayıcı öğesi din; Yunan ulusçuluğunun dil, din ve köken ortaklığı; Müslüman Türk milleti ise, ulusalcılığa dönüşle beraber laiklik ve Atatürkçülük, yani dinsizlik ve putperestlikle asimilasyona uğratılmıştır.
Ataistler, yani Kemalistler; teorik düzlemde din ve etnik köken konularını vurgulamaktan çok, dil ve kültür üzerinde durarak, bir ulus tanımı yapmaya çalıştılar ve o zamana kadar Türk ulusu içinde asimile olmamış etnik grupların böylesi bir “Türkleştirme politikası” ile kaynaşacaklarını umarak, baskı, şiddet, terör ve katliamları meşrulaştırmışlardır.
Kemalizm, dil ve kültür birliği kartlarını oynamaya karar vermiş ise de, henüz toplumla kaynaşmamış azınlıkların sorunlarını çözmek için dil ve kültürleri fethetme ilkesine dayanıyordu. Ancak bu arada, gerekli olduğu zaman kullanabilmek amacıyla bazı belirsiz kartları da koz olarak saklayarak, ısrarla reddettikleri dinin uzlaştırıcı ve birleştirici gücünü hiçbir zaman yakalayamamışlardır.
Irkçılık ya da milliyetçilik yahut ulusçuluk; benliği yücelten şeytani savaşçı bir argüman olup, doğrudan asiliği, bölücülüğü ve terörü körükler. Millet ise, barışçıl bir fıtrattır.
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.” Hud. 118
Vahiy milletten söz eder, şeytani kılavuz olan ulusçuluk ve milliyetçilikten asla bahsetmez.
Şeytanla bütünleşen yaratıkların kahraman veya kurtarıcı yapılabildiği ve peşlerine düşülerek köleler olunabildiği bir dünyada; hakkın ve adaletin egemen olabilmesi düşünülemez. İnsanı insan yapan değerler ve aklı akıl yapan muhakemenin yitirilmesiyle insan görünümünde vicdansız yaratıklar çoğalmış, böylece affı asla mümkün olamayacak yanlışlar, kusur ve kabahatler örtbas edilmeye çalışılarak, savunma gaflet ve delaleti bile gösterilmeye devam edilebilmektedir. Öyle ki tıpkı cephede bir hiç uğruna canlarını feda etmeleri gibi, önderleri uğruna da kendilerini öylesine siper ederler ki, sorgulanmalarına ve eleştirilmelerine dahi tahammül edemezler. Böylesi bir aşk ve tazimin Yaratıcı’dan başkasına duyulabilmesi normal midir?
Ancak Yaratıcı’yı egemen kabul edip hükümlerine boyun eğmiş kimseler, devlet başkanı Hz. Ömer’i örnek alarak halkına ve düşmanlarına dahi adaletle hükmedip kıl kadar haksızlık ve ayırımcılık yapmaz, insani değerlerden ve barıştan asla taviz vermezler. Ne var ki benliğini yüceltmiş ırkçı kafatasçıları; şeytanla işbirliklerinden ötürü batıl düzenlere inanır, dolayısıyla Kazıklı Voyvada ve vampir lakaplı Vlad Tepeş’i rehber edinerek, dehşet saçarlar.
Arabası mal ve para yüklü Floransalı bir tüccarın Eflak başkenti Tirgovifl’de konaklamasıyla öykü başlar. Tüccar, arabasının çok değerli olduğunu ve korunması gerektiğini prens Vlad Tepeş’e söylediğinde, Drakula; ondan arabasını şehrin meydanına bırakmasını ister. Tüccar, sabah arabasına geldiğinde o kadar mal içinde sadece 160 duka altının kaybolduğunu prense söyler. Drakula da kent halkına hırsızın bulunmasını, yoksa bütün kenti yerle bir edeceğini söyleyerek, yüzlerce insanı katleder.
Bir gün, Medine’ye çok zengin bir kervan gelir. Kervan sahibi malına bir zarar gelmemesi için Hz. Ömer’den yardım talep eder. Bunun üzerine Hz. Ömer, sabaha kadar kervanın başında bizzat bekleyerek, kendine emanet edilen malı ertesi sabah sahibine teslim eder. Dolayısıyla batıl Drakula gibi kentin ortasına bıraktırıp ertesi gün halkını katletmeyerek, ne tüccar ne de halk zarar görmemiş, böylece erdemliğin gücü olan adalet yüceltilmişti.
İnsanın fıtratını hesap etmeyip yüzeysel değerlendirenler, zalimliklerinden asla gocunmazlar.
Faşist ve gaddar Öymen; eğer Atatürk yaşasaydı, AKP gibi barışçı ve uzlaşıcı bir politika izleyerek Kürtlere hoşgörülü davranıp taviz vermez, geçmişte yaptığı gibi topyekûn yok ederek, devletin gücünü ortaya koyardı diyor. Cevap versin bakalım; Drakula Vlad Tepeş’in yaptığı mı, yoksa Hz. Ömer’in yaptığı mı bir insanlık ve adalet örneğidir?
Eğer bir devlet; suç işleyenleri cezalandırmak ve sindirmek maksadıyla bir kentte yaşayan tek bir canlı kalmamacasına yerle bir ediyorsa, o bir devlet olabilir mi? Ya emreden insan olabilir mi?
Devletten korkmayın, devlet sizden korksun, çünkü siz olmazsanız, devlette var olamaz…
"Zaten bu millet mazoşisttir. Ne kadar eziyet yaparsanız, o kadar..." Mustafa Özyürek-CHP Genel başkan yardımcısı
Kurtuluş Savaşlarında verdiğimiz kayıpların on mislinden fazlasını halkının dini ve ırki fıtratlarını bahane edip, batıda Engizisyon benzeri İstiklal Mahkemeleri kurarak Müslümanları idam edip kurşuna dizen, doğuda ise Kürtleri hunharca katlederken tek bir canlı bırakmayarak, Müslüman ve Kürtlere “aman” dedirtmeyen CHP, ne acıdır ki hala aynı düşünce, duygu ve politikaları savunmasından ne denli cehennemî bir haçlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Atatürkçülük ve ulusçuluk baskısıyla ektikleri fitnesel zehir, ülkeyi bölünmeye, huzursuzluğa ve güvensizliğe sürüklerken her ne kadar fark edilmeyip hayati bir dirence neden olmasa da; Önder Sav ile peygamber, Onur Öymen’le de ırkçı düşmanlığını alenen itiraf etmeleri kamuoyunda derin etki uyandırmış, böylece CHP’nin Müslümanlara ve Kürtlere olan amansız jenositsi kininin devam ettiği açıklığa kavuşmuştur.
Halkımızın Mustafa Kemal sevgisi ve çağdaş yaşam talepleri CHP’nin asıl yüzünü örtüp tehlikeye perde çekmiş olsa da, güdülen Ataist politikalarının amacı; gerçekte ilericilik, halkçılık, eşitçilik, sosyal adaletçilik ve sulhçuluk olmadığı, dolayısıyla dolaştıkları maskelerden yansıyan ateş gözlerinin canavarsı arzuları, artık şüphe götürmemektedir. Ancak yediden yetmişe katledilen alevi ve Kürtlerin CHP’ye olan ilgi, sevda ve desteklerini idrak edemiyor ve katledilen atalarına bir ihanet olarak vurguluyorum. Örneğin alevi ve Dersim’li olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, geçmişteki soykırımı savunan ve bugünde aynısını talep eden Öymen’i sözlerinden ötürü önce alkışlayıp, sonra istifaya çağırması; ancak ya aptalların ya da riyakârların gösterebileceği bir tepkidir.
CHP, Atatürk’e ve kanlı tarihine ihanet etmeyi göze alamayacağından aynı ilkeyi paylaştığı militarist faşist Onur Öymen’i ne ihraç edebilir ne de dışlayabilir…
Mustafa Kemal’in Atatürk olmadığı bir kez daha berraklaşmış ve tüm bu soykırım ve vahşetlerin sorumlusunun Atatürk’ün CHP’si olduğu, Onur Öymen’in savunmasıyla da açığa çıkmıştır. “Ben faşistsem, Atatürk de mi faşistti?” Haydi, onurunuz, cesaretiniz ve ağzınızdan düşürmediğiniz bir insanlığınız var ise, cevap verin bakalım.
Hiçbir gerekçe; faşizmi, soykırımı ve katliamı haklı kılamaz…
Emrinde görevli bir subay olduğu Devleti Osmanlı’ya başkaldırıp gücünü ve egemenliğini zafiyete uğratarak yıkan Atatürk’e ve arkadaşlarına Sultan II. Abdülhamit, sırf halkı bir halel görmesin ve kardeşler birbirlerini kıymasın diye ne bir direnişte bulunmuş ne de bir katliama girişmişti. Halkının bekası için ülkesinden bile kovulmayı içine sindirmemiş miydi? Peki, Kurtuluş Savaşlarında vatan müdafaası yaparak canlarını veren şehitlerin geriye bıraktığı dul ve yetimlerle, haçlılara karşı bizzat savaşmış gazilere yapılan soykırım niteliğindeki katliamların nasıl haklı ve meşru bir gerekçesi olabilir? Devletin suçluyu cezalandıracağı hukuk sistemi, acaba toplu bir soykırım mıydı?
CHP Genel başkan yardımcısı faşist Öymen, kanunlara ve başkaldırılara karşı işlenen insanlık dışı katliamları savunmaya devam edip, kendi halkını Çanakkale’de savaşılan haçlı düşmanlarıyla özdeşleştirmesi ve sonuna kadar mücadele yapılmasının zorunluluğundan söz etmesi, ancak şeytansı bir vahşi olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nasıl bir yaratıktır ki, acımasız haçlı düşmanlarını kendi halkıyla eşit tutabilmektedir? Acaba ülkenin her bir yerini işgal eden haçlılara karşı vatanlarını ve ırzlarını savunan o insanlar değil miydi?
Şüphe yoktur ki iman ve inancın olmadığı bir kütlede, vicdan ve adalet var olamaz…
Ey milletim!
Huzur, güven, birlik, barış, sevgi, insanlık, hak ve adalet, ancak CHP zihniyetinin kireçlenip gömülmesiyle mümkündür. Eğer bir vicdanınız kalmış ise, yaşam sebebiniz CHP’yi ezmek olmalıdır. Önce aile efradı ve yakınlarınız başta olmak üzere, herkese, sokaktaki hayvanlara, ağaçlara ve bitkilere, tımarhanedeki delilere, yoğun bakımda can çekişen hastalara, hatta mezardaki ölülere dahi CHP gerçeğini anlatınız, onları aydınlatınız ve nasıl felaketsel bir virüsü içimizde barındırdığımızı bildiriniz ki, en azından insan olma erdemliğini yerine getirmiş olunuz. Herkes bilmelidir ki CHP, kara bir lanettir, silinip süpürülmedikçe barış ve kurtuluş söz konusu değildir…
Milliyetçilik ve Ulusçuluk; her ne kadar toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanılan bir görüş olarak tanımlansa da, felaketlerin, ayırımcılığın, ırkçılığın, isyanların ve emperyalizmin müsebbibidir.
Nasyonalizm; yani ulusçuluk ya da milliyetçilik; kendi ulusunun kültür ve geleneklerine bağlı kalmak ve onun varlığını her değerin üstünde tutarak yaşayabileceğine inanmak biçimindeki hayat görüşüdür. Daha açarsak; kendi ırkını tüm dünya insanlarına üstün ve egemen kılmaya kadar bütün barbarsal öğretileri içinde barındırır. Tıpkı Hitler ve Mussolinin ulusçuluk politikaları, dünyayı perişan etmeye yetmiştir.
19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa'da, 20. yüzyılda ise tüm dünyada egemen siyasi düşünce tarzı olmuştur. Dünya siyasi haritası bu dönemde milliyetçilik ilkelerine göre biçimlenmiştir. Günümüzde, özellikle azgelişmiş toplumlarda halâ yaygın bir değer olmakla birlikte, Anglosakson kültürüne bağlı toplumlarda ve Avrupa Birliği fikrini savunan çevrelerde tehlikeli bir anlayış olduğu benimsenmiştir. İşte Atatürkçü ataistler, bu sebepten dolayı Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmakta, nasyonalist bir Atatürkçülükten asla taviz vermeyeceklerini ifade etmektedirler.
Ulusçuluk veya milliyetçilik; Fransız devriminin fikirlerinden doğmuş olup, Fransız emperyalist akımının bir tanımıdır. Bugünkü temsili ile her ne kadar farklılık gösteren siyasi bir akım ise de, özellikle II. Dünya savaşı sonrasında mimlenen faşizm ve kaynağı ırkçılık, savaş sonrası acıları ve sebep olduğu yıkımları nedeniyle evirilerek politik olarak bugünkü milliyetçilik anlayışına dönüştürülse de, beslendiği duygular itibariyle vahşi kafatasçı ayırımcılığı fikri, asla bastırılamamıştır.
Milliyetçilik ideolojisine gönül verenler, ısrarla ırkçılık kavramını reddetseler de, düşünce ve uygulamalar yönünden takiyyeci bir üslup sergiledikleri tartışılmazdır. “Açılım” ile ilgili CHP ve MHP’nin ulusçuluk yahut milliyetçilik adına ortaya koydukları savlar, ırkçılık ile milliyetçilik arasında hiçbir fark bulunmadığını, ancak şeytani bir hileyle anlatım üslubunda lezzete ihtiyaç duyularak, içine biraz hümanizm, biraz bilim, biraz da vatani değerler ve çok gerektiğinde dini söylemlerde ekilerek cazibeleştirilmiştir.
Osmanlı’nın parçalanmasında da hayati etken olan nasyonalizm, diğer bir adıyla modern milliyetçilik; 1789-1799 tarihlerinde Fransız Devriminden sonra doğmasıyla beraber Napoleon’un Almanya’yı istilasından sonra ilk milliyetçi akımlar baş göstermiştir. Aynı yıllarda, Rus işgalindeki Polonya'da da güçlü bir milliyetçi akım doğmuştu. 1821'de Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan Yunanistan, Avrupa'nın milliyetçi çevrelerinde çok heyecanlı destek bulması akabinde, sırasıyla Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Araplar ve Kürtler de başkaldırarak, Osmanlı’yı güçsüz bırakıp parçalanmasına neden olmuşlardı. 1848'de Avusturya İmparatorluğu'na karşı ayaklanan Macarlar, daha sonra Çekler ve Sırplar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa'ya taşımışlardı. 1860-1870 yılları arasında gerçekleşen İtalya birliği, devrimci milliyetçiliğin en büyük zaferlerinden biri olarak algılanmıştı.1870'lerde Rusya'da doğan Pan-Slavizm akımı, yayılmacı milliyetçiliğin ilk ve acımasız örneklerinden biri olmuştur.
Osmanlı toplumunu oluşturan İslam, Rum, Ermeni ve Yahudiler “millet” olarak tanımlanmakta ve böylece yüzyıllar süren mucizesel birlikteliği hiçbir güç ve fitne yıkamamaktaydı. Ancak 1839’daki Tanzimat fermanıyla birlikte "millet"leri ortak bir ulusal kimlik altında bir araya getirme düşüncesi, iddia edildiği gibi Osmanlı’ya güç mü kazandırmıştı, yoksa parçalanmasına yönelik tetikleyici bir faktör mü olmuştu? Osmanlı seçkinlerine, özellikle batı yandaşlarına göre devlet, ancak bir Osmanlı milleti'ne dayandığı takdirde ayakta durabilir ve canlanabilirdi. Osmanlı milleti padişahın sembolik egemenliği altında, ortak bayrak, marş ve simgelere sahip olacak, din ve dil ayrımı gözetmeden toplumsal birliği gözetecekti düşüncesi, sanıldığı gibi canlanmasına değil bizzat mevta olmasına yol açmıştı.
Osmanlılık milliyetçi fikri bir yandan egemen İslam toplumunda, diğer yandan da imparatorluğun Hıristiyan unsurlarında direnişle karşılaştı. 1860'larda Namık Kemal öncülüğündeki Genç Osmanlılar, İslam milletinin geleneksel ayrıcalıklarını gayrimüslimlerle paylaşmayı reddeden bir milliyetçilik türünü savunmalarıyla adalet lağvedildi ve yıkımı körükleyen ulusalcı anlayış taraftar toplamaya, dolayısıyla çözülmeye başlandı. Gayrimüslim toplumları içinde Osmanlı Devleti'nden koparak ayrı ulusal varlıklar oluşturma fikri öyle hız kazandı ki, önceleri daha çok Rum toplumunu etkileyen ayrılıkçı akımlar, 1878 yenilgisinden sonra imparatorluğun diğer gayrimüslim ve Müslim halklarına da yayılarak, sonun başlangıcı ihanet, şiddet ve dehşet, tüm toprakları sardı.
“Millet” sözcüğü; aslen Arapça olup, "din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat" anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar bu anlamda kullanılmıştır. 19. yüzyıl ortalarından itibaren aynı sözcük Fransızca/İngilizce “nation” kavramına karşılık olarak kullanılmıştır. Moğolcadan alınan "ulus" sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.
Benliğe galebe çaldıran kavramlara yeni anlamlar yüklenmek suretiyle sadece Osmanlı değil, dünyadaki köklü devletler parçalanmış, gözyaşı ve kan, evreni acı renklerle boyamıştır.
Amerikan ulusu farklı kökenlerden gelen göçmenlerin ortak bir siyasi yapıda bir araya gelmesi; Yahudi ulusunun tanımlayıcı öğesi din; Yunan ulusçuluğunun dil, din ve köken ortaklığı; Müslüman Türk milleti ise, ulusalcılığa dönüşle beraber laiklik ve Atatürkçülük, yani dinsizlik ve putperestlikle asimilasyona uğratılmıştır.
Ataistler, yani Kemalistler; teorik düzlemde din ve etnik köken konularını vurgulamaktan çok, dil ve kültür üzerinde durarak, bir ulus tanımı yapmaya çalıştılar ve o zamana kadar Türk ulusu içinde asimile olmamış etnik grupların böylesi bir “Türkleştirme politikası” ile kaynaşacaklarını umarak, baskı, şiddet, terör ve katliamları meşrulaştırmışlardır.
Kemalizm, dil ve kültür birliği kartlarını oynamaya karar vermiş ise de, henüz toplumla kaynaşmamış azınlıkların sorunlarını çözmek için dil ve kültürleri fethetme ilkesine dayanıyordu. Ancak bu arada, gerekli olduğu zaman kullanabilmek amacıyla bazı belirsiz kartları da koz olarak saklayarak, ısrarla reddettikleri dinin uzlaştırıcı ve birleştirici gücünü hiçbir zaman yakalayamamışlardır.
Irkçılık ya da milliyetçilik yahut ulusçuluk; benliği yücelten şeytani savaşçı bir argüman olup, doğrudan asiliği, bölücülüğü ve terörü körükler. Millet ise, barışçıl bir fıtrattır.
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.” Hud. 118
Vahiy milletten söz eder, şeytani kılavuz olan ulusçuluk ve milliyetçilikten asla bahsetmez.
Şeytanla bütünleşen yaratıkların kahraman veya kurtarıcı yapılabildiği ve peşlerine düşülerek köleler olunabildiği bir dünyada; hakkın ve adaletin egemen olabilmesi düşünülemez. İnsanı insan yapan değerler ve aklı akıl yapan muhakemenin yitirilmesiyle insan görünümünde vicdansız yaratıklar çoğalmış, böylece affı asla mümkün olamayacak yanlışlar, kusur ve kabahatler örtbas edilmeye çalışılarak, savunma gaflet ve delaleti bile gösterilmeye devam edilebilmektedir. Öyle ki tıpkı cephede bir hiç uğruna canlarını feda etmeleri gibi, önderleri uğruna da kendilerini öylesine siper ederler ki, sorgulanmalarına ve eleştirilmelerine dahi tahammül edemezler. Böylesi bir aşk ve tazimin Yaratıcı’dan başkasına duyulabilmesi normal midir?
Ancak Yaratıcı’yı egemen kabul edip hükümlerine boyun eğmiş kimseler, devlet başkanı Hz. Ömer’i örnek alarak halkına ve düşmanlarına dahi adaletle hükmedip kıl kadar haksızlık ve ayırımcılık yapmaz, insani değerlerden ve barıştan asla taviz vermezler. Ne var ki benliğini yüceltmiş ırkçı kafatasçıları; şeytanla işbirliklerinden ötürü batıl düzenlere inanır, dolayısıyla Kazıklı Voyvada ve vampir lakaplı Vlad Tepeş’i rehber edinerek, dehşet saçarlar.
Arabası mal ve para yüklü Floransalı bir tüccarın Eflak başkenti Tirgovifl’de konaklamasıyla öykü başlar. Tüccar, arabasının çok değerli olduğunu ve korunması gerektiğini prens Vlad Tepeş’e söylediğinde, Drakula; ondan arabasını şehrin meydanına bırakmasını ister. Tüccar, sabah arabasına geldiğinde o kadar mal içinde sadece 160 duka altının kaybolduğunu prense söyler. Drakula da kent halkına hırsızın bulunmasını, yoksa bütün kenti yerle bir edeceğini söyleyerek, yüzlerce insanı katleder.
Bir gün, Medine’ye çok zengin bir kervan gelir. Kervan sahibi malına bir zarar gelmemesi için Hz. Ömer’den yardım talep eder. Bunun üzerine Hz. Ömer, sabaha kadar kervanın başında bizzat bekleyerek, kendine emanet edilen malı ertesi sabah sahibine teslim eder. Dolayısıyla batıl Drakula gibi kentin ortasına bıraktırıp ertesi gün halkını katletmeyerek, ne tüccar ne de halk zarar görmemiş, böylece erdemliğin gücü olan adalet yüceltilmişti.
İnsanın fıtratını hesap etmeyip yüzeysel değerlendirenler, zalimliklerinden asla gocunmazlar.
Faşist ve gaddar Öymen; eğer Atatürk yaşasaydı, AKP gibi barışçı ve uzlaşıcı bir politika izleyerek Kürtlere hoşgörülü davranıp taviz vermez, geçmişte yaptığı gibi topyekûn yok ederek, devletin gücünü ortaya koyardı diyor. Cevap versin bakalım; Drakula Vlad Tepeş’in yaptığı mı, yoksa Hz. Ömer’in yaptığı mı bir insanlık ve adalet örneğidir?
Eğer bir devlet; suç işleyenleri cezalandırmak ve sindirmek maksadıyla bir kentte yaşayan tek bir canlı kalmamacasına yerle bir ediyorsa, o bir devlet olabilir mi? Ya emreden insan olabilir mi?
Devletten korkmayın, devlet sizden korksun, çünkü siz olmazsanız, devlette var olamaz…
"Zaten bu millet mazoşisttir. Ne kadar eziyet yaparsanız, o kadar..." Mustafa Özyürek-CHP Genel başkan yardımcısı
Etiketler:
Adolf Hitler,
alevi,
Atatürk,
chp,
faşist,
II.Abdülhamit,
ırkçı,
jenosit,
Katliam,
kürt,
laik devlet,
millet,
milliyetçilik,
Mussolini,
Osmanlı,
soykırım,
ulusçuluk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)