Tabela devleti ve hükümetinin; Türkiye’yi kan denizine dönüştürmeyi amaçlayan azılı bir hainin kışkırtmasıyla meydana gelen Sivas olayını, Allah’ına ve kitabına küfredilen Müslüman topluma fatura ederek, asıl suçlu ve suçluları ödüllendirme ve cesaretlendirme kararını dün olduğu gibi bugünde şiddetle kınıyorum.
Müslüman milletimizin hayati değerlerine savaş açarak, ülkeyi cehenneme çevirme planlarının Sivas ayağıyla oluşan kaosun faili Aziz Nesin ve körükleyen çevrelerin yasalar önünde sorgulanmasına dahi ihtiyaç duyulmayıp, duygusal maneviyata değil de mantıksal cesetlere odaklanılarak Madımak Otelinin kamulaştırılmasıyla aklanıp abideleştirilmeleri, muhakeme edebilen hiçbir aklın ve vicdanın kabul etmeyeceği bir sonuçtur.
Türkiye Halkının Allah’a ve dini İslam’a iman etmesini aptallıkla aşağılayıp sürekli taciz ve tahrik eden, akabinde Kur’an’a şeytan ayetleri diyerek ve yabancı bir sapığın yazdığı nifaksı kitabını Türkiye’de yayınlama girişiminde bulunma fütursuzluğuyla il il dolaşarak konferanslar vereceğini açıklayan Aziz Nesin’in şeytansı eylemine ilk kucak açan Sivas’lı Ali’siz Marksist Aleviler, malum olayın planlayıcısı ve azmettiricisiydiler.
Sivaslı Müslümanların İstiklal Harplerinin kazanmalarına sebep olan imanlarını açığa çıkarmasıyla haklı tepkileri belki kontrolden çıkmış olabilir ama tek başlarına sorumlu tutulup en ağır cezalara çarptırılmaları, şüphesiz İslam karşıtı ideolojik anlayışın taraflı ve intikamsı bir adaletsizliğiydi. Onyedi yıl önce gerçekleşmiş ve tüm ülkeyi saracak bir cehennemin haklılığını savunan bir teslimiyet, asla bir uzlaşma değil bilakis dengesizliği, huzursuzluğu ve yapılan haksızlıkları hatırlatacak bir girişimdir.
O günden bugüne kadar hiçbir hükümetin doğabilecek tepkiden ve haksız bir ayırımcılıktan ötürü cesaret edemediği “şeytan müzesi”’ne Ak Parti Hükümetinin halka danışmadan kamulaştırma onayı, tıpkı Osmanlı Devletinin yıkılma sürecindeki attığı yanlış basmaklardan farksızdır. Üstelik Ak Parti; Allah’a, dinine ve halka savaş açmış simgesel bir kaleyi mabede dönüştürmek suretiyle laneti de sahiplenmiştir. Ayrıca Sivas’ta bir referanduma dahi gerek görmeyerek jakobence karar alması, Allah’larına ve dinlerine hakaret edilen Müslümanları derinden yaralamış, azılı düşman Aziz Nesin ve avanesini meşrulaştırmıştır.
Söz konusu Ali’siz Aleviler; neden Türkiye’yi karıştırıp halkın manevi değerlerine saldıran Aziz Nesin’i dışlamak yerine Sivas’a davet ederek infiali fitillemişlerdi?
Sırf Marksist-ateist Alevileri memnun edebilmek ve oylarını lehe çevirebilmek maksadıyla hükümetin açılım güdümlü aldığı karar; neden aşağılanan milyonlarca türbanlı kadınlar ve dindarlar içinde uygulanmıyor? Türbanlı ve dindarların oyları, Alevilerinkinden değersiz mi?
Milletin hiçbir ferdinin tasvip etmediği 2 Temmuz olaylarını ideolojik bir bakışla yargılayan laik sistem; Müslümanları suçlu ve katil, provokatörleri ise mağdur ve kahraman yaparak, her zamanki gibi adaleti katletmiştir. Adaletin olmadığı bir düzende insanların ölmesi, hapsedilmesi, ailelerin yıkılması, eş ve çocukların dul ve yetim bırakılması normal değil midir? Laik ve putperest bir düzende; inançların savunulması suç sayılmayacak da mükâfatlandırılacakmış gibi saf bir talep ve sorguda bulunmamda ahmaklığın ta kendisi olsa gerek…
Hükümetin kararıyla özel idarece kamulaştırılan binadan ibaret bir Madımak Oteli, bölücü ve yıkıcı taraftarları mutlu etmeyecek, Sivas’ın topyekûn kamulaştırılıp her yere dikilecek heykellerle özrün kabullenilebileceği yolu da açılmış bulunmaktadır. Kimi Alevi önderleri, yanındaki binalarında kamulaştırılarak gül bahçesine dönüştürülme istekleri, ileride olabilecek gelişmelere açık bir ipucudur.
Artık çuvala sokulan mızrak; açılım, barış ve uzlaşma adına gerek Ermenilerin gerekse PKK’lıların öldürüldükleri yerlerinde kamulaştırılarak, müzeye ve gül bahçesine dönüştürülebileceği ihtimal dışı değildir.
İslam düşmanı bir kesimin memnuniyeti için harcanan beyt-ül mal’daki hakkımı haram ediyorum. Sırf dinleri ve ülkeleri uğruna kendilerini feda ederek çeşitli ağır hapislere çarptırılan ve aileleri dağılan yüzlerce insanın elem ve kederlerinin hükümeti saracağı mutlaktır.
Ya Müslümansın, ya değilsin! Hiç kimse Allah ve Resulünün hükümlerini kendi istek ve düşüncelerine, diğer bir ifadeyle siyasi, sosyal veya ekonomik çıkarlarına göre yorumlayamaz.
“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahrette de büyük azap vardır.” Maide.33
Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Haziran 2010 Pazartesi
2 Mart 2010 Salı
Ey acımasız halk cellâtları!
Sözde aydın kimlikleriyle Müslüman Türkiye Milletine savaş açıp provokasyonlarıyla ya katlettirmeyi ya da birbirine kıydırmaya çalışarak, ülkeyi bölüp haçlılara peşkeş çektirmeye odaklanıp yıkıcı kaoslara sebep olan hainleri hala savunanların “demokrasi” manipülasyonuyla haklı oldukları iddiasıyla şahsımı eleştirebilmelerini, ulaşmak istedikleri hedeflerinin bir hezeyanı olarak gördüğümden aslında kale almıyorum.
Diktatörlere ve söz konusu bölücü amansızlara karşı onur ve cesaretle mücadele veren Taraf Gazetesi’ne verdiğim sitemin adresiyle ilgili ilandan paniğe kapılarak tedirgin olan mihraklar, geçmişte ülkem ve milletim adına Aziz Nesin adlı hain bir yazar müsveddesinin şeytani planlarını bozup kendisini hapsetmemden dolayı bugün bile intikam peşinde koşmakta, Sayın Ahmet Altan ve Taraf Gazetesini etkileyerek, reklamımı engellemek niyetindedirler.
“Taraf Gazetesi aydınların katliamını destekliyor” başlığıyla aleyhime başlatılan kampanyaya, bugün o hunhar hainin oğlu Ahmet Nesin’in babasını savunan açıklamaları, artık susmamın mümkün olamayacağını ortaya koymuştur. Ölen; ister iyi ister zorba olsun asla arkasından çekiştirmemenin bir fayda temin etmeyeceği gibi bir prensibe sahip olmamdan hep sessiz kalmış ve Yaratıcı Allah’ın hesabına duçar olan ölüleri dilime dolamayarak, sadece fikirleri çerçevesinde tartışmaya girişmişimdir. Ancak Aziz Nesin gibi çocuk kitabı yazan birinin de tartışılacak hiçbir fikri olmadığını belirtmek isterim.
Yüzyıllardır Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız teslim olmayı emreden İslam dinine muharebe yaparak, canavarca iman etmiş Müminleri katleden, işkence yapan, her türlü baskı ve yasaklarla sindirmeye çalışan cehennemliler, bir taraftan özgürlük, demokrasi, temel hak ve hürriyetler konusunda sinsi bayraktarlık yaparlarken, diğer taraftan maskeledikleri o korkunç riyakârlıklarını sergileyerek, kalleşçe insanlığı doğramışlardır.
Oysa kişi neye inanırsa inansın onunla barış içinde yaşamak, inancı ve düşüncesine tahammül edip hoşgörüde bulunmak, insanlığın en temel ilkesidir. Çünkü herhangi bir kimsenin başkasını zorlayabilmesi vahyen de yasaktır.
Benlikleri galebe çalmış Müslüman kimlikli azgın münafıkları kolayca satın alan haçlılar, Salman Rüsdi adlı İngiltere’de yaşayan bir Hintli’yi, Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’ı Kerim’e saldırtarak, güya bir kısım ayetlerin şeytan tarafından indirildiği gibi affedilmez bir iftiraya yönlendirmiş, dolayısıyla tüm dünyada gerginlik çıkartarak Müslümanları ayağa kaldırmışlardı. Zaten İngilizlerin tarih boyunca yaptıkları kahpeliklerinin insafı ve sınırı yoktur.
Bunu fırsat bilen Aziz Nesin adlı hain, herkesin hatırlayacağı üzere yaşamı boyunca İslam’ı ve Müslümanları küçümsemiş, yaşam hakkı tanımak istemeyerek, Allah varlığının yalan olduğu propagandasıyla toplumuzun lanetine uğramıştı. Onun bir ateist olması tamamen kadersel bir hükmün gereğinden nasıl kimseyi ilgilendirmeyecekse, karşısındakinin de Müslüman veya başka bir dine sahip olması kendisini ilgilendirmemeliydi. Önem verilmesi gereken kişinin erdemli bir insan mı, yoksa riyakâr bir şeytan mı olduğudur!
Ancak o, azılı ve amansız bir Müslüman hasmıydı ve milletimizin Müslüman oluşundan da “aptal” olduğunu söyleyebilecek kadar saldırgan ve hadsizdi.
Salman Rüşdi’nin çıkardığı ve küresel bir din savaşına yol açacak fitnesi dünyayı kasıp kavururken, ünlü terörist Doğu Perinçek’in dergisi ve kendisinin başyazarlık yaptığı Aydınlık Dergisin’de; söz konusu şeytan ayetleri kitabını Türkiye’de yayınlayacağını, eğer izin vermezler ise il il dolaşarak elden dağıtacağını ve halka anlatacağını ifade etmesi, takdir edersiniz ki Türkiye’yi de karıştırmış ve kıyamet kopmasına neden olmuştu. Ne var ki fevkalade büyük tehlikenin çanları; ne yargıyı ne de iktidardaki DYP-SHP koalisyonun işitmesine yetiyordu. Zaten SHP’nin, bugünün CHP’sinin hükümette oluşu Aziz Nesin’i yüreklendirmiş ve dilediği gibi at koşturabileceğini sanmıştı.
Her ne kadar yargıya ve hükümete güvenmiş ve kendini emniyette hissetmişse de, aptal olarak aşağıladığı Müslüman Türk evlatlarını hesaba katmamış, dolayısıyla hak ettiği zincirlere vurulmaktan kurtulamamıştı.
Beyanatının akabinde ihanetsi yıkıcı amacını gerçekleştirebilmek için 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’a giderek, o yürekleri dağlayan malum 37 insanın öldüğü “Sivas Katliamı”nı gerçekleştirdi. İdeolojik rejimin irtica adına din karşıtlığı, önyargıyla suçluların İslamcı ve aşırı milliyetçi çevreler olduğuna karar kılmış, asıl katliamın müsebbibi Aziz Nesin’e özenle dokunulmayarak, bir de kahraman ilan edilebilmişti.
Devletin gerçeği görmemezlikten gelip Aziz Nesin’i teşvik edici toleransı, diğer illere de giderek aynı kaos, infial ve katliamların doğabileceğine bir işaretti. Dinini, vatanını ve milletini seven hiçbir insan, olabileceklere seyirci kalamazdı ve İstiklal Savaşlarının yiğit atalarını boynu bükük bırakamazdı.
Aziz Nesin denen şeytan mutlaka durdurulmalıydı. 10 Temmuz ve 11 Temmuz 1993 tarihlerinde Aziz Nesin’in değersiz başına 250.000 Dolar ödül koyarak, onu hapsetmiştim. Bir daha ağzını açamayarak ve evinden çıkamayarak 6 ay sonra 30’a yakın polis korumasında gittiği sanırım Bodrum olacak, öldüğü haberi bozguncu, bölücü ve terörist sözde aydın ve çağdaşlar dışında milletimizi sevindirmişti.
Aslında herkesin sandığı gibi Aziz Nesin cesur değil, son derece korkak bir yaratıktı. İst. 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığım sırada mahkemeye gelen ve tüm adliye çevresi, koridorları ve mahkemenin salonu otomatik silahlı polisler tarafından ablukaya alınmış ve cesedine bir halel gelmemesi için özenle korunuyordu. Mahkeme sırasında gözlerime bakamıyor; Müslüman bir ailenin çocuğu olduğunu, Müslümanları sevdiğini ve asla öyle bir niyeti olmadığını ifade ederek, sanki o canavar ve bölücü halk düşmanı Nesin’in yerine son derece mülayim, hoşgörülü ve hümanist başka bir Nesin gelmişti. Ancak gerçeğin açık perdelerini hiçbir maske örtbas edemez…
Kalplerinde vicdan, beyinlerinde akıl olmayan o sefiller; neden Aziz Nesin Türkiye’yi karıştırırken ve 37 kişiyi katlederken kendisini uyarmadılar da aksine desteklediler? Tüm Türkiye’yi birbirine kıydırmayı planlarken onlarda mı işbirlikçiydiler? Bugün darbecileri, katliamcıları ve teröristleri savunanlar kendileri değil mi? İnsan olmayan aydın müsveddelerinin gerçeği muhakeme edebilmelerinin imkânsızlığı tartışılmazdır. Çünkü insan olmadıklarından insanca düşünememekte ve vicdanlaşamamaktadırlar.
Aziz Nesin’in oğlu Ahmet Nesin de milletimize aynı kin ve nefretle dolu olmalı ki, hala utanılası o hain babasını savunabiliyor, güya başına ödül koyduğum babasının güldüğünü ve parayı hesabına yatırdığımda intihar edebileceğini söylediğini iddia ediyor. Oysa röportaj yaptığım dergilerden biri bu öneriyi bana sunmuş, derhal hesabını bildirdiğinde parayı derhal yatıracağımı ve o değersiz bedenini sırf milletim adına 250.000 Dolara satın almaya hazır olduğumu deklare etmiştim. Özellikle Tempo Dergisinde söz konusu taahhüdüm belgelidir.
Madem babası çok cesurdu; neden ifade ettiği gibi hiçbir il’e gidemedi, meydan okuyuşunu sürdüremedi ve şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlayamadı? Neden mahkemede Müslüman olduğunu ve asla şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlamak istemediği inkârına yeltendi? Mahkeme sırasında elimi kaldırarak kendini hainlikle suçladığımda ve aramızda neredeyse 7 metre mesafe ve salon polislerle dolu iken; neden irkilerek geriye kaçmaya çalıştı? Ebu Cehil’in evinin tuvalete döndürülmesini örnek göstererek, mezarını tuvalet yaptıracağımı söylediğimde; neden kabrini saklamak maksadıyla dokuz çukur açtırarak, bilinmeyen bir dehlize cesedini gömdürdü? Bırakın sağlığını, öldükten sonra dahi cesedinin başına bir şey gelebilir endişesi taşıyandan daha korkak kim olabilir?
Bir ölünün arakasından daha fazla detaya girmeyi düşünce ve inancıma yakıştırmadığımdan, özellikle yeni neslin doğruyu bilmesi adına yapılan yanlı karalamalara her ne kadar aldırış etmeme gibi bir özgüvenim olsa da, aleyhimde hiçbir açık bulamayanların Aziz Nesin’i hortlatmaları, tamamen ideolojik bir yaklaşımdır. Aziz Nesin’in kim olduğunu öğrenmek isteyenlere somut adres; Doğu Perinçek’tir. Türkiye’yi parçalamaya Doğu Perinçek’le birlikte başlamış ve Aydınlık Dergisinde zehir saçarak, halkı birbirlerine düşman kılmışlardır. Biri meçhul bir dehlizde, diğeri de işlediği ihanetlerden zindanda çürüyor. Bu sebeple bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya hiçbir zaman gerek duymamışımdır.
Uluyanların ulumalarına kulaklarım her zaman tıkalıdır. Eğer tıkamayıp onların safında yer alsaydım, şüphesiz ben de o terör örgütlerinin bir üyesi, hukuk, adalet ve vicdan kasabı, acımasız bir din ve halk düşmanı olacaktım.
“Fil olduğundan küçük, bit ise olduğundan büyük çizilir hep.” J.W.Swift
Diktatörlere ve söz konusu bölücü amansızlara karşı onur ve cesaretle mücadele veren Taraf Gazetesi’ne verdiğim sitemin adresiyle ilgili ilandan paniğe kapılarak tedirgin olan mihraklar, geçmişte ülkem ve milletim adına Aziz Nesin adlı hain bir yazar müsveddesinin şeytani planlarını bozup kendisini hapsetmemden dolayı bugün bile intikam peşinde koşmakta, Sayın Ahmet Altan ve Taraf Gazetesini etkileyerek, reklamımı engellemek niyetindedirler.
“Taraf Gazetesi aydınların katliamını destekliyor” başlığıyla aleyhime başlatılan kampanyaya, bugün o hunhar hainin oğlu Ahmet Nesin’in babasını savunan açıklamaları, artık susmamın mümkün olamayacağını ortaya koymuştur. Ölen; ister iyi ister zorba olsun asla arkasından çekiştirmemenin bir fayda temin etmeyeceği gibi bir prensibe sahip olmamdan hep sessiz kalmış ve Yaratıcı Allah’ın hesabına duçar olan ölüleri dilime dolamayarak, sadece fikirleri çerçevesinde tartışmaya girişmişimdir. Ancak Aziz Nesin gibi çocuk kitabı yazan birinin de tartışılacak hiçbir fikri olmadığını belirtmek isterim.
Yüzyıllardır Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız teslim olmayı emreden İslam dinine muharebe yaparak, canavarca iman etmiş Müminleri katleden, işkence yapan, her türlü baskı ve yasaklarla sindirmeye çalışan cehennemliler, bir taraftan özgürlük, demokrasi, temel hak ve hürriyetler konusunda sinsi bayraktarlık yaparlarken, diğer taraftan maskeledikleri o korkunç riyakârlıklarını sergileyerek, kalleşçe insanlığı doğramışlardır.
Oysa kişi neye inanırsa inansın onunla barış içinde yaşamak, inancı ve düşüncesine tahammül edip hoşgörüde bulunmak, insanlığın en temel ilkesidir. Çünkü herhangi bir kimsenin başkasını zorlayabilmesi vahyen de yasaktır.
Benlikleri galebe çalmış Müslüman kimlikli azgın münafıkları kolayca satın alan haçlılar, Salman Rüsdi adlı İngiltere’de yaşayan bir Hintli’yi, Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’ı Kerim’e saldırtarak, güya bir kısım ayetlerin şeytan tarafından indirildiği gibi affedilmez bir iftiraya yönlendirmiş, dolayısıyla tüm dünyada gerginlik çıkartarak Müslümanları ayağa kaldırmışlardı. Zaten İngilizlerin tarih boyunca yaptıkları kahpeliklerinin insafı ve sınırı yoktur.
Bunu fırsat bilen Aziz Nesin adlı hain, herkesin hatırlayacağı üzere yaşamı boyunca İslam’ı ve Müslümanları küçümsemiş, yaşam hakkı tanımak istemeyerek, Allah varlığının yalan olduğu propagandasıyla toplumuzun lanetine uğramıştı. Onun bir ateist olması tamamen kadersel bir hükmün gereğinden nasıl kimseyi ilgilendirmeyecekse, karşısındakinin de Müslüman veya başka bir dine sahip olması kendisini ilgilendirmemeliydi. Önem verilmesi gereken kişinin erdemli bir insan mı, yoksa riyakâr bir şeytan mı olduğudur!
Ancak o, azılı ve amansız bir Müslüman hasmıydı ve milletimizin Müslüman oluşundan da “aptal” olduğunu söyleyebilecek kadar saldırgan ve hadsizdi.
Salman Rüşdi’nin çıkardığı ve küresel bir din savaşına yol açacak fitnesi dünyayı kasıp kavururken, ünlü terörist Doğu Perinçek’in dergisi ve kendisinin başyazarlık yaptığı Aydınlık Dergisin’de; söz konusu şeytan ayetleri kitabını Türkiye’de yayınlayacağını, eğer izin vermezler ise il il dolaşarak elden dağıtacağını ve halka anlatacağını ifade etmesi, takdir edersiniz ki Türkiye’yi de karıştırmış ve kıyamet kopmasına neden olmuştu. Ne var ki fevkalade büyük tehlikenin çanları; ne yargıyı ne de iktidardaki DYP-SHP koalisyonun işitmesine yetiyordu. Zaten SHP’nin, bugünün CHP’sinin hükümette oluşu Aziz Nesin’i yüreklendirmiş ve dilediği gibi at koşturabileceğini sanmıştı.
Her ne kadar yargıya ve hükümete güvenmiş ve kendini emniyette hissetmişse de, aptal olarak aşağıladığı Müslüman Türk evlatlarını hesaba katmamış, dolayısıyla hak ettiği zincirlere vurulmaktan kurtulamamıştı.
Beyanatının akabinde ihanetsi yıkıcı amacını gerçekleştirebilmek için 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’a giderek, o yürekleri dağlayan malum 37 insanın öldüğü “Sivas Katliamı”nı gerçekleştirdi. İdeolojik rejimin irtica adına din karşıtlığı, önyargıyla suçluların İslamcı ve aşırı milliyetçi çevreler olduğuna karar kılmış, asıl katliamın müsebbibi Aziz Nesin’e özenle dokunulmayarak, bir de kahraman ilan edilebilmişti.
Devletin gerçeği görmemezlikten gelip Aziz Nesin’i teşvik edici toleransı, diğer illere de giderek aynı kaos, infial ve katliamların doğabileceğine bir işaretti. Dinini, vatanını ve milletini seven hiçbir insan, olabileceklere seyirci kalamazdı ve İstiklal Savaşlarının yiğit atalarını boynu bükük bırakamazdı.
Aziz Nesin denen şeytan mutlaka durdurulmalıydı. 10 Temmuz ve 11 Temmuz 1993 tarihlerinde Aziz Nesin’in değersiz başına 250.000 Dolar ödül koyarak, onu hapsetmiştim. Bir daha ağzını açamayarak ve evinden çıkamayarak 6 ay sonra 30’a yakın polis korumasında gittiği sanırım Bodrum olacak, öldüğü haberi bozguncu, bölücü ve terörist sözde aydın ve çağdaşlar dışında milletimizi sevindirmişti.
Aslında herkesin sandığı gibi Aziz Nesin cesur değil, son derece korkak bir yaratıktı. İst. 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığım sırada mahkemeye gelen ve tüm adliye çevresi, koridorları ve mahkemenin salonu otomatik silahlı polisler tarafından ablukaya alınmış ve cesedine bir halel gelmemesi için özenle korunuyordu. Mahkeme sırasında gözlerime bakamıyor; Müslüman bir ailenin çocuğu olduğunu, Müslümanları sevdiğini ve asla öyle bir niyeti olmadığını ifade ederek, sanki o canavar ve bölücü halk düşmanı Nesin’in yerine son derece mülayim, hoşgörülü ve hümanist başka bir Nesin gelmişti. Ancak gerçeğin açık perdelerini hiçbir maske örtbas edemez…
Kalplerinde vicdan, beyinlerinde akıl olmayan o sefiller; neden Aziz Nesin Türkiye’yi karıştırırken ve 37 kişiyi katlederken kendisini uyarmadılar da aksine desteklediler? Tüm Türkiye’yi birbirine kıydırmayı planlarken onlarda mı işbirlikçiydiler? Bugün darbecileri, katliamcıları ve teröristleri savunanlar kendileri değil mi? İnsan olmayan aydın müsveddelerinin gerçeği muhakeme edebilmelerinin imkânsızlığı tartışılmazdır. Çünkü insan olmadıklarından insanca düşünememekte ve vicdanlaşamamaktadırlar.
Aziz Nesin’in oğlu Ahmet Nesin de milletimize aynı kin ve nefretle dolu olmalı ki, hala utanılası o hain babasını savunabiliyor, güya başına ödül koyduğum babasının güldüğünü ve parayı hesabına yatırdığımda intihar edebileceğini söylediğini iddia ediyor. Oysa röportaj yaptığım dergilerden biri bu öneriyi bana sunmuş, derhal hesabını bildirdiğinde parayı derhal yatıracağımı ve o değersiz bedenini sırf milletim adına 250.000 Dolara satın almaya hazır olduğumu deklare etmiştim. Özellikle Tempo Dergisinde söz konusu taahhüdüm belgelidir.
Madem babası çok cesurdu; neden ifade ettiği gibi hiçbir il’e gidemedi, meydan okuyuşunu sürdüremedi ve şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlayamadı? Neden mahkemede Müslüman olduğunu ve asla şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlamak istemediği inkârına yeltendi? Mahkeme sırasında elimi kaldırarak kendini hainlikle suçladığımda ve aramızda neredeyse 7 metre mesafe ve salon polislerle dolu iken; neden irkilerek geriye kaçmaya çalıştı? Ebu Cehil’in evinin tuvalete döndürülmesini örnek göstererek, mezarını tuvalet yaptıracağımı söylediğimde; neden kabrini saklamak maksadıyla dokuz çukur açtırarak, bilinmeyen bir dehlize cesedini gömdürdü? Bırakın sağlığını, öldükten sonra dahi cesedinin başına bir şey gelebilir endişesi taşıyandan daha korkak kim olabilir?
Bir ölünün arakasından daha fazla detaya girmeyi düşünce ve inancıma yakıştırmadığımdan, özellikle yeni neslin doğruyu bilmesi adına yapılan yanlı karalamalara her ne kadar aldırış etmeme gibi bir özgüvenim olsa da, aleyhimde hiçbir açık bulamayanların Aziz Nesin’i hortlatmaları, tamamen ideolojik bir yaklaşımdır. Aziz Nesin’in kim olduğunu öğrenmek isteyenlere somut adres; Doğu Perinçek’tir. Türkiye’yi parçalamaya Doğu Perinçek’le birlikte başlamış ve Aydınlık Dergisinde zehir saçarak, halkı birbirlerine düşman kılmışlardır. Biri meçhul bir dehlizde, diğeri de işlediği ihanetlerden zindanda çürüyor. Bu sebeple bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya hiçbir zaman gerek duymamışımdır.
Uluyanların ulumalarına kulaklarım her zaman tıkalıdır. Eğer tıkamayıp onların safında yer alsaydım, şüphesiz ben de o terör örgütlerinin bir üyesi, hukuk, adalet ve vicdan kasabı, acımasız bir din ve halk düşmanı olacaktım.
“Fil olduğundan küçük, bit ise olduğundan büyük çizilir hep.” J.W.Swift
20 Kasım 2009 Cuma
Millete düşman Ataistler durdurulabilinir mi?
Onur, namus ve adaletin doğrandığı öylesine kaypak, bencil, zorba ve despot bir ülkede yaşıyoruz ki; neyin doğru veya yanlış, kimin mücrim yahut masum, hak ve kanunların hukuki mi yoksa kişi ya da ideolojiye özel bir bütüncül mü olduğu karmaşası içinde devletçiliği ve milletçiliği oynuyoruz. Adaletin peşinde koşmayıp önüne geçen bir hukuk, ancak totalitarizmin bayraktarlığını yapar.
Sözde vahye iman etmiş Türkiye toplumu, pratikte putperestliği özümlemenin keşmekeşliği içinde yaşamda Atatürk, ölümde de Allah’ı tanrı edinerek, ilkesel varlıklarını kabul etmenin teslimiyeti içinde küfürle imanı birarada barındırmanın riyakâr karakterini tüm panikliğiyle sürdürmektedir.
Sivil ve askeri ataistler, kendilerini Atatürk’ün askerileri olmakla övünüp haykırırlarken, terörizmi, soykırımı, darbeyi, ayırımcılığı, katliamları, yasakları, isyanı, komploları ve Müslüman düşmanlığını açık bir cüretkârlıkla savunurlarken; Müslümanlar ise bırakın inançlarını himaye etmeyi, vicdansız canavarlarla aynı kulvarda aşık atmayı başarı addederek, insanlık adına tartışılmaz hakları olan bir duruşu dahi sergilemekte çekimser davranabilmektedirler.
Oysa Atatürk’ün putperest askerlerinin inandıkları sadece geçici bu dünyaları, onların ise ebedi bir hayat olan ahret inançları yalan mı?
İnanç ile imanın farklı kuvvetler olduğunu defalarca vurgulamış; ataistlerin Atatürk’e karşı ölümüne imanları, neden Müslümanların Allah’a karşı olamadığını sorgulayarak, küfürle imanı yaşamalarından ötürü mühürsel bir lanete çarptırıldıkları sonucuna vardığımı ifade etmek isterim. Bu sebeple samimi imanlarından ötürü Atatürkçü ataistlere gıpta ediyor, Allah ve Resulünün emrettiği muhlis bir mümin olamayışımızın kahrını çekerek, hor ve hakir bir zilleti hak ettiğimizi düşünüyorum.
Millete meydan okuyan, darbeyi, soykırımı ve katliamı rejim adına meşru sayabilen ataistlere karşı işlemeyen hukuk, kanun ve yasalar; ancak Müslüman ve Kürtler aleyhine çalışıyor ise, deşifre olan belgeler, planlar ve suçluların karşılığını kim verecek?
CHP’nin halka karşı hiçbir kaygı gütmeyerek akıl almaz bir cesaret ve kararlıkla teröristleri, darbecileri ve soykırımı savunup desteklemeleri; bu nasıl devlet, bu nasıl millet, bu nasıl hukuk demekten kendimi alıkoyamıyor; barış, huzur ve güven içinde yaşayabilmenin imkânsızlığı aşikârlığında ninnilerle sorunlar daha da derinleşerek, günü kurtarmanın politiksi telaşı CHP dayanaklı suçluları daha da azgınlaştırmaktadır. Mücadelede soykırım çığırtkanlığı nasıl bir çılgınlığın hezeyanıdır? Çünkü CHP için tek halk, Atatürk’e tapan putperestlerdir, geri kalan ise gerici süprüntülerdir.
Atatürk’ü referans göstererek, Kürtlere karşı açıkça soykırımsı bir vahşetin müdahalesinden söz eden Onur Öymen adlı düşsel canavar, ne gariptir ki gerekli tepkiyi almamış, Atatürk’e bir zarar gelmemesi maksadıyla özellikle medya, muhalefet ve sivil toplum örgütleri tarafından özenle kollanabilmiştir. Oysa yıllar önce Hasan Mezarcı ve dokuz arkadaşının Atatürk ile ilgili verdiği meclis araştırmasında kopan kıyameti, sanırım hatırlarsınız…
25.02.1994 tarihinde şahsımın da bizzat lehte müdahil olduğu olayla ilgili Cumhuriyet Gazetesi “Şadoğlu yine sahnede” başlıklı haberiyle beyanatımı kırparak kamuoyuna duyurmuş, Hasan Mezarcı acımasızca hem medya hem de yargıda infaz edilerek, partisi RP tarafından sahip çıkılması bir yana, üstelik ihracına karar kılınarak yapayalnız bırakılmıştı. İşte CHP, nerede RP ya da SP!
Cumhuriyet Gazetesinin hakkımda yayınladığı haberi aynen bilgilerinize sunuyorum.
Şadoğlu yine sahnede…
Haber merkezi- Aziz Nesin’i öldürene ödül vereceğini açıklayan ve beş ay hapis cezasına mahkûm olan Karadenizli işadamı Mehmet Ali Şadoğlu, Hasan Mezarcı ve arkadaşlarını sonuna kadar desteklediğini açıkladı. Şadoğlu, destek mesajında “Atatürk’ün bir hiç olduğunu” söyledi ve laiklikten ve Atatürk’ten nefret ettiğini belirtti.
Sivas Madımak Oteli’nde 37 aydının yakılması olayından sonra yazar Aziz Nesin’i öldürecek olan kişiye ödül vereceğini açıklayan işadamı Mehmet Ali Şadoğlu, bu kez de Hasan Mezarcı ve arkadaşlarını desteklediğini açıklayarak sahneye çıktı. Şadoğlu, Aziz Nesin’e vatan haini diyerek vaat ettiği ödül nedeniyle İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştı. Yargılama sonunda TCK’nın 311/2. Maddesi gereğince önce üç ay hapis cezasına çarptırılan, daha sonra suçu basın yoluyla işlediği için cezası altı aya çıkarılan ve iyi hal nedeniyle beş aya mahkûm edilen Şadoğlu, karardan sonra da Aziz Nesin’i mutlaka öldüreceğini, kendisinin de Nesin’in mezarını tuvalet yaptıracağını söylemişti.
Mehmet Ali Şadoğlu, dün Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, milletvekilleri ve basın mensuplarının dikkatine sunduğu bir sayfalık faks mesajında, Mezarcı ve arkadaşlarını demokrasi ve özgürlük adına gösterdikleri cesaretten dolayı kutladı ve sonuna kadar desteklediğini açıkladı. Şadoğlu mesajında şu görüşlere yer verdi:
“Bugün demokrasi ve özgürlük adı altında Allah’a, Peygambere ve İslam’a alçakça saldırılıp, bu eşsiz manevi değerler ayaklar altına alınırken, Atatürk ile ilgili basit bir Meclis araştırması ise kıyamet koparttı. Neden aynı hassasiyet Allah’ın ayetlerine şeytan ayeti denirken, peygamberimiz hakarete uğrarken, Türk milleti geri zekâlı, aptal ve sahtekâr olarak aşağılanırken gösterilmedi ve alçak Nesin mükâfatlandırıldı? Yoksa Müslümanlar bu ülkede işgal altında mıdır? Bu çifte standart neden? Sizlerin ilahı Atatürk ise, bu milletin ilahı Allah’tır! Allah ve resulünün yanında Atatürk bir hiçtir!”
Şadoğlu, ”Atatürk kim ki ve ne yaptı ki böylesine sakınılıyor ve söz söyletilmiyor?” diye sorduktan sonra şu görüşlere yer verdi:
“Hasan Mezarcı ve onbir arkadaşını demokrasi ve özgürlük adına gösterdikleri cesaretten dolayı kutluyor ve sonuna kadar destekliyorum. Ben de laiklikten ve Atatürk’ten nefret ediyor, Allah’a ve dinime olan aşkımı ve sonsuz bağlılığımı açıkça ifade ediyorum. Bugün Allah, resulü ve dini eleştiriliyorsa, Atatürk de eleştirilmelidir. Bunun için halkına baskı uygulayan ve tehdit eden, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne göz dikenler hainlerin ta kendileridir. Yasak ve demokrasi var ise, her şey için aynı eşdeğerde olmalıdır.”
Ancak kurtarıcı ulu önder olarak zihinlere ve gönüllere kazınılıp milletçe tazimde ve ibadette kusur edilmeyen Atatürk’ün, Onur Öymen’in geçmişi örnek göstererek soykırımsı katliam çözümüyle ilgili “Ben faşistsem, Atatürk de mi faşistti?” sorusu, neden Atatürk hakkında herhangi bir meclis araştırması istenmediğini ve kalkışanların şiddetle püskürtüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Oysa verilen meclis araştırma önergesi, iç tüzük çerçevesinde serinkanlılıkla reddedilseydi, ülkeyi geren böyle bir anarşiye gerek kalmaz ve milletin çoğunluğu olan Müslümanlara amansızca saldırılmazdı. Ama öğrenilecek o kadar çok dehşetsi sırlar var ki…
Mesela; Topal Osman adlı eşkıya kimin silahşoruydu ve Atatürk’ün emriyle kimleri öldürdü ve katletti. Dersim soykırımında ki rolü neydi?
Hapishanelerde süründürülerek ve başı dipçikle ezilerek öldürülen ve Lenin’in “o bir kartaldı ve kartal kalmaya devam edecek” dediği devrimci kadın Rosa Luxemburg’un ifade ettiği gibi, “asıl özgürlük ötekinin özgürlüğüydü.”
Laik ve ataist ideolojinin tahakkümü altında ötekileştirilen Müslümanlar, potansiyel bir tehlike olarak sürekli aşağılanarak baskı ve ayırımcılığa tabi tutulmakta, imani ve ahlaki evrensel hakları ellerinden alınarak, onursuzca boyun eğdirilmeleri siyaset yapmalarına, bürokraside çalışmalarına, eğitim görmelerine ve kamu alanına girmelerine fırsat tanımaktadır. Tıpkı İstiklal savaşçısı Nelson Mandela’nın “Ben beyazların tahakkümüne karşı savaştım, siyahların tahakkümüne karşı savaştım, demokratik ve özgür toplum fikrini öğütledim, bunun için ve bunu başarmak için yaşadım; bunun için ölmeye de hazırım.” ilkesi, dışlanan ve tehdit edilen Müslüman ve Kürtlere bir kılavuz olmalıdır.
Ancak böylesi bir yürek, 1992 yılında kendisine verilmek istenen “Atatürk Barış Ödülünü” reddeder.
21. yüzyılın katliam iştahlısı ceberut CHP’lileri mahkûm etmeyen bir ülke, asla saygı göremez, sevgi ve barış gibi yüce değerlerin içinde yer alamaz. İçlerinde vicdana sahip tek bir insan yok mu ki, hala o barbar örgütlenmenin bir üyesi olma erdemsizliğini sürdürebilmektedir?
Yargıcın olmazsa olmaz önkoşulu vicdandır. Laik ve pozitivist bir yargıçtan tarafsız bir yargı beklenemez. Yargıcı adil bir yargıç yapan ve hiçbir tarafa meylettirmeyen vicdandır. Vicdansız bir yargıç adalet dağıtamaz. Velev ki ana ve babasının aleyhine dahi olsa adaletle hükmetmesi, ancak vicdanıyla mümkün olur. Vicdansız bir hukuk, ruhsuz bir beden misali ölüdür…
Türkiye’de tamamen Atatürk vesayetindeki yargı, Atatürk’ün şövalyesi Genelkurmay diktasında varlığını sürdürerek, davalara ideolojik çerçeveden bakmaya zorlanmakta, dolayısıyla ötekileştirilenlere karşı taraflı davranarak, adalet paçavraya çevrilmektedir.
Hükümetin yargıyı etkilediği ve direktifle yönettiği iddiası, hiçbir zaman iktidar olamayan hükümetlerin haddine mi ki inandırıcılığı olabilsin… Atatürk diktasında varlığını sürdüren yargı; ne darbecileri, ne kışkırtıcıları, ne katliamcıları ne de Atatürk lehine teröre kalkışan teröristleri mahkûm edemez. Yargı ve yargıç, hiçbir ideolojinin etkisiyle hareket etmemeli ki vicdan ve adalet mukim olsun.
Unutulmamalıdır ki vicdanların kimliklere ve ideolojilere yenik düştüğü ülkelerde hiç kimse özgür ve adil olamaz…
SANIK : Genelkurmay
AVUKATI : Cumhuriyet Halk Partisi
MÜŞTEKİ : Müslüman Türkiye Milleti
AVUKATI : ALLAH
Sözde vahye iman etmiş Türkiye toplumu, pratikte putperestliği özümlemenin keşmekeşliği içinde yaşamda Atatürk, ölümde de Allah’ı tanrı edinerek, ilkesel varlıklarını kabul etmenin teslimiyeti içinde küfürle imanı birarada barındırmanın riyakâr karakterini tüm panikliğiyle sürdürmektedir.
Sivil ve askeri ataistler, kendilerini Atatürk’ün askerileri olmakla övünüp haykırırlarken, terörizmi, soykırımı, darbeyi, ayırımcılığı, katliamları, yasakları, isyanı, komploları ve Müslüman düşmanlığını açık bir cüretkârlıkla savunurlarken; Müslümanlar ise bırakın inançlarını himaye etmeyi, vicdansız canavarlarla aynı kulvarda aşık atmayı başarı addederek, insanlık adına tartışılmaz hakları olan bir duruşu dahi sergilemekte çekimser davranabilmektedirler.
Oysa Atatürk’ün putperest askerlerinin inandıkları sadece geçici bu dünyaları, onların ise ebedi bir hayat olan ahret inançları yalan mı?
İnanç ile imanın farklı kuvvetler olduğunu defalarca vurgulamış; ataistlerin Atatürk’e karşı ölümüne imanları, neden Müslümanların Allah’a karşı olamadığını sorgulayarak, küfürle imanı yaşamalarından ötürü mühürsel bir lanete çarptırıldıkları sonucuna vardığımı ifade etmek isterim. Bu sebeple samimi imanlarından ötürü Atatürkçü ataistlere gıpta ediyor, Allah ve Resulünün emrettiği muhlis bir mümin olamayışımızın kahrını çekerek, hor ve hakir bir zilleti hak ettiğimizi düşünüyorum.
Millete meydan okuyan, darbeyi, soykırımı ve katliamı rejim adına meşru sayabilen ataistlere karşı işlemeyen hukuk, kanun ve yasalar; ancak Müslüman ve Kürtler aleyhine çalışıyor ise, deşifre olan belgeler, planlar ve suçluların karşılığını kim verecek?
CHP’nin halka karşı hiçbir kaygı gütmeyerek akıl almaz bir cesaret ve kararlıkla teröristleri, darbecileri ve soykırımı savunup desteklemeleri; bu nasıl devlet, bu nasıl millet, bu nasıl hukuk demekten kendimi alıkoyamıyor; barış, huzur ve güven içinde yaşayabilmenin imkânsızlığı aşikârlığında ninnilerle sorunlar daha da derinleşerek, günü kurtarmanın politiksi telaşı CHP dayanaklı suçluları daha da azgınlaştırmaktadır. Mücadelede soykırım çığırtkanlığı nasıl bir çılgınlığın hezeyanıdır? Çünkü CHP için tek halk, Atatürk’e tapan putperestlerdir, geri kalan ise gerici süprüntülerdir.
Atatürk’ü referans göstererek, Kürtlere karşı açıkça soykırımsı bir vahşetin müdahalesinden söz eden Onur Öymen adlı düşsel canavar, ne gariptir ki gerekli tepkiyi almamış, Atatürk’e bir zarar gelmemesi maksadıyla özellikle medya, muhalefet ve sivil toplum örgütleri tarafından özenle kollanabilmiştir. Oysa yıllar önce Hasan Mezarcı ve dokuz arkadaşının Atatürk ile ilgili verdiği meclis araştırmasında kopan kıyameti, sanırım hatırlarsınız…
25.02.1994 tarihinde şahsımın da bizzat lehte müdahil olduğu olayla ilgili Cumhuriyet Gazetesi “Şadoğlu yine sahnede” başlıklı haberiyle beyanatımı kırparak kamuoyuna duyurmuş, Hasan Mezarcı acımasızca hem medya hem de yargıda infaz edilerek, partisi RP tarafından sahip çıkılması bir yana, üstelik ihracına karar kılınarak yapayalnız bırakılmıştı. İşte CHP, nerede RP ya da SP!
Cumhuriyet Gazetesinin hakkımda yayınladığı haberi aynen bilgilerinize sunuyorum.
Şadoğlu yine sahnede…
Haber merkezi- Aziz Nesin’i öldürene ödül vereceğini açıklayan ve beş ay hapis cezasına mahkûm olan Karadenizli işadamı Mehmet Ali Şadoğlu, Hasan Mezarcı ve arkadaşlarını sonuna kadar desteklediğini açıkladı. Şadoğlu, destek mesajında “Atatürk’ün bir hiç olduğunu” söyledi ve laiklikten ve Atatürk’ten nefret ettiğini belirtti.
Sivas Madımak Oteli’nde 37 aydının yakılması olayından sonra yazar Aziz Nesin’i öldürecek olan kişiye ödül vereceğini açıklayan işadamı Mehmet Ali Şadoğlu, bu kez de Hasan Mezarcı ve arkadaşlarını desteklediğini açıklayarak sahneye çıktı. Şadoğlu, Aziz Nesin’e vatan haini diyerek vaat ettiği ödül nedeniyle İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştı. Yargılama sonunda TCK’nın 311/2. Maddesi gereğince önce üç ay hapis cezasına çarptırılan, daha sonra suçu basın yoluyla işlediği için cezası altı aya çıkarılan ve iyi hal nedeniyle beş aya mahkûm edilen Şadoğlu, karardan sonra da Aziz Nesin’i mutlaka öldüreceğini, kendisinin de Nesin’in mezarını tuvalet yaptıracağını söylemişti.
Mehmet Ali Şadoğlu, dün Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, milletvekilleri ve basın mensuplarının dikkatine sunduğu bir sayfalık faks mesajında, Mezarcı ve arkadaşlarını demokrasi ve özgürlük adına gösterdikleri cesaretten dolayı kutladı ve sonuna kadar desteklediğini açıkladı. Şadoğlu mesajında şu görüşlere yer verdi:
“Bugün demokrasi ve özgürlük adı altında Allah’a, Peygambere ve İslam’a alçakça saldırılıp, bu eşsiz manevi değerler ayaklar altına alınırken, Atatürk ile ilgili basit bir Meclis araştırması ise kıyamet koparttı. Neden aynı hassasiyet Allah’ın ayetlerine şeytan ayeti denirken, peygamberimiz hakarete uğrarken, Türk milleti geri zekâlı, aptal ve sahtekâr olarak aşağılanırken gösterilmedi ve alçak Nesin mükâfatlandırıldı? Yoksa Müslümanlar bu ülkede işgal altında mıdır? Bu çifte standart neden? Sizlerin ilahı Atatürk ise, bu milletin ilahı Allah’tır! Allah ve resulünün yanında Atatürk bir hiçtir!”
Şadoğlu, ”Atatürk kim ki ve ne yaptı ki böylesine sakınılıyor ve söz söyletilmiyor?” diye sorduktan sonra şu görüşlere yer verdi:
“Hasan Mezarcı ve onbir arkadaşını demokrasi ve özgürlük adına gösterdikleri cesaretten dolayı kutluyor ve sonuna kadar destekliyorum. Ben de laiklikten ve Atatürk’ten nefret ediyor, Allah’a ve dinime olan aşkımı ve sonsuz bağlılığımı açıkça ifade ediyorum. Bugün Allah, resulü ve dini eleştiriliyorsa, Atatürk de eleştirilmelidir. Bunun için halkına baskı uygulayan ve tehdit eden, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne göz dikenler hainlerin ta kendileridir. Yasak ve demokrasi var ise, her şey için aynı eşdeğerde olmalıdır.”
Ancak kurtarıcı ulu önder olarak zihinlere ve gönüllere kazınılıp milletçe tazimde ve ibadette kusur edilmeyen Atatürk’ün, Onur Öymen’in geçmişi örnek göstererek soykırımsı katliam çözümüyle ilgili “Ben faşistsem, Atatürk de mi faşistti?” sorusu, neden Atatürk hakkında herhangi bir meclis araştırması istenmediğini ve kalkışanların şiddetle püskürtüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Oysa verilen meclis araştırma önergesi, iç tüzük çerçevesinde serinkanlılıkla reddedilseydi, ülkeyi geren böyle bir anarşiye gerek kalmaz ve milletin çoğunluğu olan Müslümanlara amansızca saldırılmazdı. Ama öğrenilecek o kadar çok dehşetsi sırlar var ki…
Mesela; Topal Osman adlı eşkıya kimin silahşoruydu ve Atatürk’ün emriyle kimleri öldürdü ve katletti. Dersim soykırımında ki rolü neydi?
Hapishanelerde süründürülerek ve başı dipçikle ezilerek öldürülen ve Lenin’in “o bir kartaldı ve kartal kalmaya devam edecek” dediği devrimci kadın Rosa Luxemburg’un ifade ettiği gibi, “asıl özgürlük ötekinin özgürlüğüydü.”
Laik ve ataist ideolojinin tahakkümü altında ötekileştirilen Müslümanlar, potansiyel bir tehlike olarak sürekli aşağılanarak baskı ve ayırımcılığa tabi tutulmakta, imani ve ahlaki evrensel hakları ellerinden alınarak, onursuzca boyun eğdirilmeleri siyaset yapmalarına, bürokraside çalışmalarına, eğitim görmelerine ve kamu alanına girmelerine fırsat tanımaktadır. Tıpkı İstiklal savaşçısı Nelson Mandela’nın “Ben beyazların tahakkümüne karşı savaştım, siyahların tahakkümüne karşı savaştım, demokratik ve özgür toplum fikrini öğütledim, bunun için ve bunu başarmak için yaşadım; bunun için ölmeye de hazırım.” ilkesi, dışlanan ve tehdit edilen Müslüman ve Kürtlere bir kılavuz olmalıdır.
Ancak böylesi bir yürek, 1992 yılında kendisine verilmek istenen “Atatürk Barış Ödülünü” reddeder.
21. yüzyılın katliam iştahlısı ceberut CHP’lileri mahkûm etmeyen bir ülke, asla saygı göremez, sevgi ve barış gibi yüce değerlerin içinde yer alamaz. İçlerinde vicdana sahip tek bir insan yok mu ki, hala o barbar örgütlenmenin bir üyesi olma erdemsizliğini sürdürebilmektedir?
Yargıcın olmazsa olmaz önkoşulu vicdandır. Laik ve pozitivist bir yargıçtan tarafsız bir yargı beklenemez. Yargıcı adil bir yargıç yapan ve hiçbir tarafa meylettirmeyen vicdandır. Vicdansız bir yargıç adalet dağıtamaz. Velev ki ana ve babasının aleyhine dahi olsa adaletle hükmetmesi, ancak vicdanıyla mümkün olur. Vicdansız bir hukuk, ruhsuz bir beden misali ölüdür…
Türkiye’de tamamen Atatürk vesayetindeki yargı, Atatürk’ün şövalyesi Genelkurmay diktasında varlığını sürdürerek, davalara ideolojik çerçeveden bakmaya zorlanmakta, dolayısıyla ötekileştirilenlere karşı taraflı davranarak, adalet paçavraya çevrilmektedir.
Hükümetin yargıyı etkilediği ve direktifle yönettiği iddiası, hiçbir zaman iktidar olamayan hükümetlerin haddine mi ki inandırıcılığı olabilsin… Atatürk diktasında varlığını sürdüren yargı; ne darbecileri, ne kışkırtıcıları, ne katliamcıları ne de Atatürk lehine teröre kalkışan teröristleri mahkûm edemez. Yargı ve yargıç, hiçbir ideolojinin etkisiyle hareket etmemeli ki vicdan ve adalet mukim olsun.
Unutulmamalıdır ki vicdanların kimliklere ve ideolojilere yenik düştüğü ülkelerde hiç kimse özgür ve adil olamaz…
SANIK : Genelkurmay
AVUKATI : Cumhuriyet Halk Partisi
MÜŞTEKİ : Müslüman Türkiye Milleti
AVUKATI : ALLAH
Etiketler:
adalet,
Atattürk Barış Ödülü,
Atatürk,
Aziz Nesin,
chp,
Hasan Mezarcı,
hukuk,
Nelson Mandela,
vicdan,
yargı,
yargıç
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)