etkin akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
etkin akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2018 Salı

Akıl var; idrak yok!

Öyleyse idraksiz yani muhakemesiz bir akıl mümkün müdür? Ya da iradesiz bir akıl ne işe yarar?

Ünlü İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno, aynı zamanda rahip olmasına rağmen 1600 yılında Engizisyon mahkemesi tarafından idam edilmiş birisiydi. “Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider” sözüyle gerek dini gerek siyasi gerek sosyal gerekse ekonomi yaşamdaki manipülasyonlara dikkat çekmiş; temele yani öze odaklanılması üzerinde durarak; “İlk Aklın” doğruluğundan asla şaşılmamasını vurgulayıp, yanlışlar tuzağına düşülmemesine salık vermiştir.

İlk Akıl, yaratıcının Etkin Aklı’dır. Çünkü yaratıcıdan çıkan ilk birlik akıldır. Bu esasa göre ruhlar ve ona bağlı akıllar yaratılır. Etkin Akıl olan yaratıcı Allah, bu dünyadaki varlıkların maddi unsurlarını ve insanların ruhlarını yaratan varlıktır. Etkin Akıl, aynı zamanda insanların zihinlerine bilgi için gerekli olan form ve kategorileri aktarır.

Mümkün bir varlık olan insan, dolayısıyla mümkün olan bir ruha ve ondan türeyen akla sahiptir. Ancak ne ruh ne de akıl kesinlikle özgür olmayıp Etkin Akıl’a bağımlıdır.

İnsan›n özü varoluşundan ayrıdır; bundan dolay› insanın özü ne kendiliğinden ne dış bir müdahaleyle ne de otomatik olarak gerçekleşir Yani, insanın varolmasıyla varolmaması eşit derecede mümkündür. Onun özü gerçekleşebilir de, gerçekleşmeyebilir de. Ona varoluş veren ve onun özünün gerçekleşmesini sağlayan yaratıcı Allah’tır.

Aklın idrak edebilmesi için indirdiği kuralları fiziki örneklerle kanıtlayan Allah’a itiraz edilemeyecek olmasına rağmen aksi düşünce ve davranışlar aklın tek başına yeterli olmadığı ve idrakin ehemmiyetini ortaya koymaktadır.   

Oysa arkaya dönüp bakılabilse muhakeme yetisine kavuşabilecek bir ön, idrak edilebilecektir. Tıpkı mağdurun gömüldükten sonra unutulup, katilin insan hakları adına savunulması nasıl idraksiz bir mantık ise, haksızlık ve adaletsizlikte öyledir.  Hâlbuki hak, adalet ve gerçeğe ulaşılabilmenin yolu, fiziki önceliklerden ziyade ruhsal değerlerle sağlanır. Olaylara neden olan etkinin evveliyatı irdelenerek idrake kalkışılabilinse, nefisin güdümünde olmayan doğru veya yanlış anlaşılabilecektir.  

Aslında, en sıradan ve basit olarak değerlendirilen doğru veya yanlış bir düşünce ve hareketin nasıl akıl almaz sonuçlara neden olduğu malûmdur. Dolayısıyla ancak idraksiz bir beyin bakışıyla olaylar fiziksel nitelikte değerlendirilmekte; dolayısıyla müspet bir sonuca ulaşılamamaktadır. Bir maddenin fiziksel gücünü ve hareket ivmesini kazandıran ruhsal etkidir. Enerji olmadan hiçbir şey ivme kazanamaz, hareket edemez ve biçimlenemez. Fizik mazeret; bilgi ve irade ruhsaldır.

Seküler-laik bir devlet, hatta Türkiye’yi düşünün. Devlet ateist ama halk teist; yani Allah inancına sahip Müslüman! Devlete göre hâkimiyet beşerde, halkta ya da diğer bir ifadeyle insandadır. Oysa İslam’da ise hâkimiyet kayıtsız-şartsız yaratıcı Allah’ta! Öyleyse kimin hükümlerine boyun eğilerek iman edilmelidir? Ateizmin siyasi terminolojisi olan laik düşünceye göre sokakta ya da camide Allah’a; devlette insana iman eden Müslüman olabilir mi?  

Allah’a olan inanç ve imanı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laik anlayış öyle manipüle edilmiş ki, hem din hem de dinsizlik bir arada kabul edilebilmiştir. Böylece ‘gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerlerinin de yanlış gitmesi’ misali düzen bozulmuş; dolayısıyla düzenin doğrulaştırılabilmesi imkânsızlaşmıştır. Nasıl ki bir çeliğin izabe fırınlarında eritilmeden biçim verilerek doğrulaştırılabilmesi olanaksız ise, yanlış iliklenmiş düğmede düzeltilmeden gömlek giyinemez.  

Seküler-laik bir devlet düzeninde İslam mevzubahis olamaz! Çünkü İslam, kendini yok sayan ya da kısıtlayan bir düşüncenin müdahalesine asla izin vermez. Dolayısıyla İslam’ın hâkim olmadığı bir devlette İslami müesseseler, dernekler, partiler, ekonomik ve sosyal faaliyetler, bankalar ve siyaset; tıpkı ölünün kırık kolunu tedavi etmek gibidir. Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız ALLAH’ın olmadığı bir düzende sözde olan İslam’ın ölü bir bedenden hiçbir farkı yoktur.  Zaten cenazelerde İslam’ın hatırlanması, İslam’ın ölü düşünülmesindendir.

Öyle ki, seküler-laik düzene bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kesinlikle İslami bir kurum değildir. Her dini kapsamak suretiyle din işlerini yürüten bir kuruldur.  Laiklik ilkelerinin yani kapsamının dışına çıkmayarak devlete sadece bilgilendirme sunup görüş bildirir. Diyanette İslam dini, hıristiyanlık ve yahudilikle eş değer tutulmakta; dolayısıyla Kur’an hükmüne aykırı fetvalarla küfrün dibi işlenebilmektedir.

Oysa Allah, gerek Al-i İmran Süresi 19. ve 85. Ayetlerinde “hak dinin İslam olduğunu ve İslam’dan başka bir din aranmayacağını” buyurduğu halde, Diyanet İşleri Başkanlığı hıristiyanlık ve yahudilik gibi dinleri de meşrulaştırarak İslam ile müsavileştirebilmiştir.  Ki, başkanı Ali Erbaş’ın yazdığı hıristiyanlık ile ilgili kitaplarında onları muhkemleştirircesine
Kur’an geldikten sonra dinlerine devam edebileceklerini ve cehennemlik olmadıklarını belirtmesi, kendisinin kim olduğunu ortaya koymaktadır.

Allah’ın indirdiği esasa göre bir devlet ve siyasi düzen iddiasında bulunmayan bir Diyanet İşleri Başkanlığı, İslami olabilir mi?

Diğer taraftan; faizi, murabaha adı altında İslam’ı manipüle etmek suretiyle haramı helalleştiren katılım bankalarına ne demeli!   Söz konusu katılım bankalarının faiz esaslı bankalardan kullandıkları kredilere her ne kadar sendikasyon kredisi olarak adlandırsalar da faiz öderler. Faiz alan ya da veren bankalarla aralarındaki fark; kredide banka ile müşteri karşı karşıya gelip arada başka bir taraf bulunmazken; sözde adına murabaha verilen katılım bankasında ise satıcı-banka-müşteri üçlüsü devrededir. Diğer açık bir ifadeyle; aynı sistemden beslenen faizci bankalar doğrudan fahişelik yaparken; katılım bankaları ise pezevenklik yapmak suretiyle harama yani fuhşa aracı olurlar. .

Gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmesi sonucu hatalı olan gömleğin üzerine kazak, ceket veya pardösü ile örtülmesi yanlışı ortadan kaldırmamakta; dolayısıyla yanlış daha da kronikleşerek kangrene dönüşmektedir. Kangrenli yanlış kesilip atılmadan sağlığa ulaşılabilmek mümkün olmadığından hem dini hem siyasi hem sosyal hem de ekonomideki yanlışlar sürmekte; böylece beşeri hâkimiyet sözden öteye geçememektedir.   

Aslında gerek gökyüzünde gerekse yeryüzünde anlaşılmayacak hiçbir gizlilik olmayıp her şey aşikârca cereyan etmektedir. Ancak muhakeme yani idrak sorunu vardır. Zaten vuku bulan herhangi bir olayın fiziki bir gizliliği olamaz!

Alenen belli olan bir olayın açıklanmasına ihtiyaç yoktur. Çünkü o, yeterince açık olduğundan tartışmaya mahal bulunmamaktadır. Tıpkı görünen köyün kılavuz istememesi gibi! Ne var ki, ortada apaçık duran bir gerçeği seküler-laik düşünce düzeyinde çeşitli bahanelerle eğip bükmeye çalışma amaçlı gayretler akılları karıştırdığından idraki zora sokmakta; dolayısıyla Allah’ın takdiriyle yanlış yol edinilebilmektedir.

Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” Yunus 99

“Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar.” Yunus 100

“Allah nezdinde hak din İslam'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın ayetlerini inkar edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur. “Al-i İmran 19


“Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır. “ Al-i İmran 85

12 Şubat 2018 Pazartesi

Geçmişle yüzleş ki…

Kaderden kaçabileceğin düşüncesiyle geleceğin tutsağı olmayasın!

Geçmiş insanlar ne başarabilmiş ki, gelecektekiler umut verebilsin?

İlk insanların yaşamları için elzem olan ihtiyaçları ne ise, günümüz insanlarında da geçerliliği aynen sürmekte; bunun dışında gelişen ve modernleşen makyajsı yeniliklerle daha rahat ve gösterişli bir hayatın devamlılığına çalışıldığı aşikardır.  Ancak onca bilim, teknoloji ve reformlara rağmen ecel durdurulamamış, hastalıkların üremesi önlenememiş, sağlıklı bir yaşam verilememiş; musibetler engellenememiş, kötülükler yok edilememiş, nefisler dizginlenememiş ve dilenilen düzenler kurulamayıp ilk çağdaki insanlardan daha kötü şartlarda yaşam sürdürebilen ve katledilen toplulukların var olabilmiş; sorunlar çözülemeyip bilakis artmış; niyete karşın küresel bir istikrarla dilenilen seviye elde edilememiş; eşitlik, barış, huzur, güven, zenginlik, adalet, mal ve can mutlakıyeti sağlanamamıştır.

Öyle ki, güneş dünyadan binlerce kat büyüktür ve bu devasa kütle yakıt olarak kullanılabilecek hidrojenden oluşmuştur. Güneş, her gün 700 milyar tonluk hidrojeni yakıt olarak kullanır. Japonya’ya atılan bomba yalnızca bir kilodan az uranyumu enerjiye dönüştürdüğü halde koca bir şehri yok etmişti. Güneşin akıl almaz güçlü olmasının nedeni her saniyede dört milyon ton hidrojeni saf enerjiye dönüştürmesidir. Her gün uyandığımızda güneş bu enerjiyi yayıyor; Hz. Adem yaratıldığında da aynı şey; Hz. Musa kızıl denizi ikiye yardığında da; Kharun hazineleriyle beraber yere battığında da, Hz. İsa doğduğunda da; Hz. Muhammed Medine’ye hicret ettiğinde ve miraca yükseldiğinde de; Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde de; Çin’de ilk hanedan kurulduğunda da; Firavunlar saltanat sürdüğünde de, Uzay Çağı olarak nitelendirilen günümüzde de…

Geçmişi önemsememenin, reddetmenin ya da inkarda bulunmanın karanlığa götüren nasıl bir aşağılık kompleks olduğu maddenin; dolayısıyla bedenin varlık süreciyle kanıtlıdır.

Şöyle ki! Bütün maddelerin ilk var olduklarındaki toplam miktarı ne ise, kullanılıp çöpe atıldıkları ya da gömüldüklerinde de miktarı aynıdır. Mesela, havada var olan oksijenin daha sonra orada olmaması onun yok olmuş olması değildir. Herhangi bir metale yapışmıştır. Çünkü soluduğumuz havada çeşitli gazlar vardır ve bu gazlardan bir kısmı metale yapışmıştır. Havayı ölçerseniz biraz hafiflemiş olduğunu, demir parçasını tartmanız halinde ise biraz ağırlaşmış olduğunu görürsünüz. Havanın yitirdiği ağırlığa tamamen eşit miktardadır.

Fransız bilim adamı Lavoisier’in bir kutu içinde yaptığı deney sonrası paslanmış bir metalin yitirilen hava kadar öncekiden daha ağır olması, gerçekte hiçbir şeyin yok olmadığını, sadece şekil değiştirdiğini ortaya çıkarmıştır.

Tıpkı enerji, yani ruh gibi yaratıcı Allah, yarattığı evrene gerekli olan sabit miktarda madde koydu. Yıldızlar büyüyüp parladı; dağlar oluşup çarpıştı; rüzgâr ve buzlarla aşındı; metaller paslanıp dağıldı. Ama bütün bunlar olurken evrendeki toplam madde miktarı asla değişmedi; bir gramın milyonda biri kadar bile değişmedi ve sonsuza dek değişmeden kalmaktadır. Mesela, bir şehrin ağırlığı hesaplansa, sonra bu şehir kuşatma altında kalıp binaları yıkılsa, bütün dumanlar, küller, yıkılmış surlar ve tuğlalar toplanıp tartılsa, ilk ağırlıkta bir değişim olmaz. Hiçbir şey kaybolmaz, en küçük toz zerreciğinin ağırlığı bile!

Öyleyse tartışılan nedir ki, geleceğin galebe çalmış olabileceği varsayılabilmektedir?

Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek nasıl ki bir icat değil keşif ise; Yaratıcının etkisi ve yönlendirmesi altında olan akıl da özgür ve mutlak bir güç değildir.

Mümkün olan bir şey, başlı başına bir şeyi yoktan var edemez. Çünkü o, kendinin malik olmadığı bir şeyi kendi dışındaki şeylere vermek imkânına sahip değildir. Nasıl ki, sıfırdan pozitif bir sayı türetmek mümkün değil ise, mümkün olmayan bir şeyden de yeni bir şey meydana getirmek mümkün değildir. Bunun için muhakkak harici bir sebebe ihtiyaç vardır ve ancak o sebeple etkilenip varlık kazanabilir. Bu harici sebep kendiliğinden mevcut değil ise, elbette ki bir başkasına ihtiyaç duyacaktır. Bu sebepler zinciri neticede bütün sebeplerin ana sebebi durumunda olan bir sebebin varlığını zaruri kılmaktadır.   

İlk neden, ilk gerçekliktir. Yaratıcı Allah’tan ilk ruh ve akıl ortaya çıkar. Çokluk, ruhla ve akılla başlar. Bundan da âlem ve nefsin akılları türer. Her akıldan da, o aklın özü ve cismi oluşur. Akıl, cismi ruhsuz hareket edemeyeceğinden, akıllar sırasının ilkinde Etkin Ruh bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri, insan özleri ve bilgileri doğar. Etkin Akıl, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk akıl, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk akıl kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her soyut âlemin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan ruhtur.

İnsan zihninin özü, bilmektir, ancak insan her zaman biliyor değil ya da bildiğini yapabiliyor demek değildir. İnsan aklı, bilebilmeye yetilidir, fakat insanın bilme tarzı yalnızca mümkündür. İnsan zihni gerçekte herhangi bir bilgi olmadan, ancak bilebilme gücüyle bezenmiş olarak yaratılmıştır. İnsan zihninde bilginin varoluşu için, iki öğenin zorunlu olduğunu belirtir. Duyusal nesneleri algılamamızı sağlayan duyular ve algıladığımız bu nesnelerin suret ya da imgelerini bellekte saklama gücü ve soyutlama yoluyla nesnelerdeki özü ya da tümel unsuru yakalama yetisidir. Lakin söz konusu yeti, insan zihni tarafından kendiliğinden gerçekleşmeyip, Allah’ın yani Etkin Aklı’nın bir eseridir. Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini aydınlatır. Allah, bundan dolayı insanın yaratıcısı ve buna ek olarak, insan bilgisindeki aktif güçtür. Buradan da anlaşılacağı üzere; tüm insanlarda hepsinin birden pay aldığı tek bir Etkin Akıl vardır. O’da Yaratıcı Allah’tır; diğer bir ifadeyle kaderdir.

Geçmiş ile gelecek asla birbirlerinden ayrılamaz; çükü yaradılış ve kulluğu itibariyle insan aynıdır yani kadersel ağ ile örtülüdür. Her ne kadar makyajın getirdiği değişim geçici bir yanılgı doğursa da, öz aynı olduğundan özün dışına çıkabilmek ancak başka bir öz yaratmakla mümkündür.  
   
“Sizden önce nice (milletler hakkında) ilahi kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah'ın ayetlerini) yalan sayanların akıbeti ne olmuş, görün! Al-i İmran 137

“Onlar, kendilerinden önce gelip geçmiş toplumların (acıklı) günlerinin benzerlerinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: Haydi bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. Yunus 102

“Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? Mü’minun 68


(Onların durumu) kendilerinden az önce geçmiş ve yaptıklarının cezasını tatmış olanların durumu gibidir. Onlara acıklı bir azap vardır. “ Haşr 15

7 Ocak 2017 Cumartesi

Günahkârlardan günahları sorulmaz!

Ya egemen olduğu büyüklenmesinde bulunan insan öyle midir?

İnsan ne kadar güçlü ve iktidar olsa da; mülke sahip olduğunu iddia etse de; hâkimiyeti elinde bulundurduğu ahkâmı kesse de; aldığı tedbirlerle takdiri önlemeye çalışsa da; olayların arkasını aydınlatmaya kalkışsa da; kaderin önüne set çekmeye koyulsa da; bilgisine güvense de; fayda veya zarar verici olduğuyla böbürlense de; üstün gelebilmek için düşüncelerde sınır tanımasa da; kendisine muhtaç olunduğu kanısı taşısa da; verici ya da alıcı olmakla kibirlense de; varoluş sebebini inkâr etse de; ebediyetlik nutukları atsa da; kul değil bağımsız ve özgür olduğu hülyasıyla hakikate itirazda bulunsa da helak olmaktan kurtulamamış, ince ayrıntısına kadar hiçbir şeyi bilememiş, bildiğini fiiliyata geçirememiş, müdahaleden kaçınamamış, başına gelen musibetten sakınamamış, bazen kaderi doğrultusunda sıyrılmış ise de kalıcılığını muhafaza edememiştir.

İdrak edememenin ya da kavrayamamanın sebebi, o şeyi bilmemekle orantılıdır. Lakin bir şeyi iyi bilebilmek için özünü yani teferruatını bilmek gerekir. Ancak bütün ilimler hatmedilse bile yeterli değildir; ki, asıl olan bilinenin mutlak surette yapılabilir iradesinin ortaya konabilmesi ve hiçbir gizem olmaksızın en ince ayrıntılara hükmedilebilmektir.

Yaratıcıdan çıkan ilk birlik ‘akıl’dır. Buna göre ruhlar, bedenler ve akıllar yaratılır. Aslında beşeri güçlere atıfta bulunan ‘üst akıl’ nedir bilir misiniz; yaratıcı Allah’ın Etkin Aklı’dır. Ancak seküler-laik düşüncede yaratıcı mevzubahis olmadığından Etkin Akıl, üst akıl olarak beşere konumlandırılarak muhatap açısı edinilmektedir.

Yaratıcı Allah’tan çıkan ilk birlik akıl; asla özgür ve mutlak bir güç değil, yaratıcının Etkin Aklı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. İnsan zihninin özü bilebilmeye yetili olsa da, her zaman biliyor demek değildir. Çünkü kendiliğinden bilebilmesi mümkün olmadığından aktif güç olarak Etkin Aklın donanımına ihtiyacı vardır. Bu sebeple akıllar arasındaki bilgi uçurumu ve dengesizlik apaçık bir kanıttır.

Ne bilgi ne irade ne düşünce ne de güç kendiliğinden gerçekleşmediği için mümkün olabilen kuvvet ve kıymetler beşere yamanamaz.  Bir yaprağın yere düşmesi dahi Allah’ın dileğine bağlı ise, evrendeki her şey O’nun eseridir. Dolayısıyla Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini dilediği ölçüde ya aydınlatır ya da karartır; böylece tüm insanların pay aldığı tek bir Etkin Akıl’ın varlığı tartışılmaz kılınır.  

Yoktan var etme yani yaratıcı olabilme kudretine erişememiş insanın vahiy dışı her düşüncesi, duygusu ve sözü yalandır; iddiaları ve vaatleri abartılıdır; kaderi engelleyebilme gücü yoktur; hiçbir konuda irade sahibi olamayıp sadece araçtır; her ne kadar istihbarı bilgilere sahip olsa dahi muktedir olabilme inisiyatifi yoktur; ecelini kestirebilmesi mümkün değildir; fayda yahut zarar verebilme salahiyeti fıtratını aşar; dilediğini gerçekleştiremez;  aracı dahi olamamaktadır; rivayet, söylenti veya dedikodu batıl yoldaki argümanlarıdır; az bilgiye sahip olduğundan çok şey bildiğini sanır; ne istediğini bilmediğinden aslı dururken gölgenin peşinde koşar; çözemediği ya da ulaşamadığı şeyleri manipülasyonlarla örtbas eder; Allah’ın lütfettiklerini sahiplenir; sıkıntıya düştüklerinde Allah, rahata kavuştuklarında ‘ben’ diyerek tutarsızlıkta yani münafıklıkta sınır tanımazlar; suçlunun ne suç işleyeceğini bilemez; ne suçu ne de suçluları önleyemez; suçluyu bildiği halde yakalayamaz; kalplerde saklı olanları bilemez; seküler-laik insan hakları adına suçluyu muhafaza eder; didinip çabalayarak elindeki her türlü bilgiye başvurur ama kaderce hükmedilen menfiliği müspet hale dönüştüren bir irade ortaya koyamaz…

Dolayısıyla insan bildiğini yaratıcı Allah’ın Etkin Aklı güdümüyle elde ediyorsa; Allah’a karşı galebe çalabilmesi mümkün müdür? Allah’a karşı ayak diretmesinden pozitif bir sonuç çıkarabilir mi? Allah’ı devletten, siyasetten ve dünya işlerinden dışlayarak huzur ve güvene kavuşabilir mi? Bilmediklerini öğreten ve sahip olduklarını veren Allah’a nankörlük ve hainlik yaparak selamete kavuşabilir mi? Yapılan dualar kabul görür mü; dilekler karşılık bulur mu?

 “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra 85

“Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).” Kasas 78

“İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra, kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, «Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir» der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.” Zümer 49


“Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir? Bu, bir kitapta (levh-i mahfuzda) mevcuttur. Bu (eşya ve olayların bilgisine sahip olmak), Allah için çok kolaydır. Hac 70

11 Aralık 2009 Cuma

Yaratıcı, Var oluş, Akıl ve İradeyi ne kadar biliyoruz?

Gelin, çirkef oyunlardan bir nebze uzaklaşarak, bütün bu inanılmaz ve gayri ahlaki olumsuzlukları güdenin özgür düşünceler mi sorusunu ve nefsin kimin iradesinde olduğunu bir inceleyelim. Sayın Talat Yavaş adlı okuyucumun yaptığı yorumda; “bir köpek bile sahibine bunlar gibi ihanet etmez” sözü, neden akıllı insanların hayvanlar kadar sadık ve vicdanlı olamadıkları sorgusunu, İbn Sina’nın dinsel, felsefisel ve bilimsel bakışından çözmeye çalışalım…

Suçlunun suçsuz, suçsuzun suçlu, okulsuzun başarısı, akademisyenin pespayeliği, mazlumun hakirliği, gaddarın saygınlığı, inançlının sahtekârlığı, inkârcının dürüstlüğü, ilâhiyatçının korkaklığı, ateistin cesareti, politikacının ihaneti, devletin zulmü, askerin diktatörlüğü, bireyin sadakati, rütbelinin faşistliği, erin ölümüne fedakârlığı, duyguların insancıllığı, mantığın bencilliği; özgür aklın mı, Etin Aklın mı bir tasarrufudur?

Yaratıcı Allah nezdinde en yüksek mertebede bulunan peygamberlerin dahi özgür iradeleri ve hür bir akılları yokken; sıradan insanların olabilmesi mümkün mü?

“Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.”
İsra. 74

Akılsal kuralları, iradeyi ve mantığı bertaraf eden olaylar, düşünsel ve davranışsal bir ayniyet sağlayamıyor ve yaşanan ikilemler önlenemiyorsa; iddia edilen akılcı bir muhakeme ve yargıyla mutlak olmayan bilime dayalı iradesel bir çözümü gerçekleştirebilmek söz konusu değildir. Sadece verimsiz ve iradesiz entelektüellerin tartıştığı; okullarda, ekonomik, sosyal ve siyasi münazaralarda dolgu malzemesi olarak kullandığı asırlar öncesine dayalı ütopik doktrinlerin karşılığı olmayan kuramsal döküntüleriyle bilim adına “bilgi terörü” estirilmekte, böylece kaderin güttüğü pratik hayat, serapsı fikirlerle örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Bu yüzden ne politikacıların, ne entelektüellerin, ne de eğiticilerin insanlara hiçbir katkıları bulunmamakta, dolayısıyla düzenlenen tartışma şovlarıyla en iyi laf ebeliği yarışmaları yapılarak, insanların etkilenebileceği sanılmaktadır. Ancak kaderle örtüşenler istisna…

Kafatası devletlerce incelenen dünyaca ünlü bilim adamı, İslam bilgini ve filozofu İbn Sina; gençliğinde geometri, matematik, astronomi, kimya, mantık, fıkıh, fizik, kelam ve tıp alanlarında çığır açmış, daha 16 yaşında uzman hekim düzeyine yükselmişti. Çocuk yaşta bütün ilimleri hatmettikten sonra “İşte insan, nerede ilim”, musikiyle tanıştıktan sonra da “İşte ilim, nerede insan” diyerek, tüm dünyayı kendisine hayran bırakan bir şöhrete kavuşmuştu. İbn Sina, Batının inanıp güvendiği çok yüksek bir kaç otoriteden biridir. Elbette başkaları gibi oda tartışılmış ve fikirleri ateistlerce reddedilmiştir.

Batı düşüncesinde, Hipokrat ve Galen’den sonra gelen klasik tıbbın üç babasından biridir. Eserleri bütün zamanların en çok okunan tıp kitaplarından biri olmuştur. Tıbbın yeni paradigmalar kazanarak, modernleşmesi sürecine kadar hem doğu ülkelerinde hem de Batı’da en büyük otorite sahibi bir bilim adamı kabul edilmiş; eserleri, dünyanın birçok üniversitelerinde baş kaynak okutularak; dinin, aydınlanmanın, gelişmenin ve bilimin önünün açılmasına önemli katkılar sağlamıştır.

Yaşamı boyunca türlü zevk ve çileleri en uç boyutlarda tatmış, görmüş, geçirmiş, hapis yatmış, sürgüne gönderilmiş, kaçmış ve genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiştir. On altı yaş gibi çocuk yaşta otorite sahibi bir bilgeliğe kavuşması, şüphe yok ki diğer seçilmişler gibi İbn Sina’nın da mutlak iradenin bir takdiriyle yüceldiği tartışılmazdır.

İbn Sina’nın öğretileri arasında yaratılış öğretisi özellikle önem taşır. O, bu konuda, özellikle 13. yüzyılda çokça tartışılmış olan yaratılıştaki kadersel gerçeği şöyle vurgulamıştı: Varlığa gelen her şeyin bir nedeni olması gerekir. Varlığa gelmek için bir nedene gerek duyan varlıklara ”mümkün varlıklar” adını verdi. Kendisi de mümkün bir varlık olan bir nedene, ondan önce gelen bir neden yol açmış olmalıdır. Bununla birlikte bu nedenler dizisi, sonsuz bir dizi meydana getirmez. Bundan dolayı, varlığı mümkün değil de zorunlu olan, varoluşunu bir nedenden değil de kendisinden alan bir “ilk” neden var olmalıdır. Bu ilk neden zorunlu varlık olan Yaratıcı’dır. O’nun zaman içinde bir başlangıcı yoktur; O, ezeli ve ebedidir. Yaratıcı, tam ve gerçek varlığını her zaman sergiler. O, her zaman fiil halinde olduğu için hep yaratmıştır. Yaratılış, İbn Sina’ya göre; hem zorunlu hem de ezeli ve ebedidir. Yaratıcı’nın kendi ruhundan üfürerek canlıları yaratması ve bilgilendirmesi, ruhların ölümsüzlüğü ve fiziksel bedenlerin ölümlülüğünü, dolayısıyla yaratmanın ezeli ve ebedi olduğunu kanıtlamaktadır.

Varlığa gelen her şeyin bir nedeni vardır. Yaratıcı’dan çıkan ilk birlik, akıldır. Buna göre ruhlar ve ona bağlı akıllar yaratılır. “Etkin Akıl” olan Yaratıcı, bu dünyadaki varlıkların maddi unsurları ve ruhları yaratan varlıktır. Etkin Akıl, aynı zamanda insanların ruhlarına yahut zihinlerine bilgi için gerekli olan form ve kategorileri aktarır. İbn Sina, bir insan zihninin bir başlangıcı olduğu için, insanın mümkün bir varlık olduğunu söyler. İnsan, aynı zamanda mümkün olan bir ruha ve ondan türeyen akla sahiptir. İbn Sina, yaratıklarda iki farklı unsur bulunduğunu ifade ederek, burada özle varoluş arasında bir ayırım yapar. İnsanın özü varoluşundan ayrıdır; bundan dolayı insanın özü kendiliğinden gerçekleşmez. Yani, insanın var olmasıyla var olmaması eşit derecede mümkündür. Onun özü gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de. Ona varoluş veren ve onun özünün gerçekleşmesini sağlayan varlık Yaratıcı, dolayısıyla ruhudur.

İbn Sina’ya göre Yaratıcı, mutlak olarak birdir. Bir olandan ise yalnızca bir çıkar. Bu durumda evrendeki varlıkları açıklamak nasıl mümkün olabilir? İbn Sina, Yaratıcı’dan çıkan ilk birliğin, ilk Akıl olduğunu söyler. Çünkü akıl olmazsa bilgilerin toplanma yeri olan hafıza olmaz. Akıl, iddia edildiği gibi özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Tüm varlıkların en tepesinde bulunan Yaratıcı’nın kendi kendisini düşünmesi, O’ndan ilk aklın var olmasına yol açar. İlk aklın kendi nedenini, yani Yaratıcı’yı düşünmesi, ilk akıldan sonra gelen akılların doğuşuna neden olur.

Bu sebeple insanın özgür bir iradeye, hür bir düşünceye ve egemen bir güce sahip olabilmesi nasıl mümkün olabilir? Şayet mümkün olsaydı, hiçbir olumsuzluğu sahiplenmez, menfi her şeyi bertaraf ederdi…

İnsan zihninin özü, bilmektir, ancak insan her zaman biliyor değil ya da bildiğini yapabiliyor demek değildir. İnsan aklı, bilebilmeye yetilidir, fakat insanın bilme tarzı yalnızca mümkündür. İnsan zihni gerçekte herhangi bir bilgi olmadan, ancak bilebilme gücüyle bezenmiş olarak yaratılmıştır. İbn Sina bilgi anlayışında, insan zihninde bilginin varoluşu için, iki öğenin zorunlu olduğunu belirtir. Duyusal nesneleri algılamamızı sağlayan duyular ve algıladığımız bu nesnelerin suret ya da imgelerini bellekte saklama gücü ve soyutlama yoluyla nesnelerdeki özü ya da tümel unsuru yakalama yetisi. Fakat bu soyutlama, İbn Sina’ya göre insan zihni tarafından kendiliğinden gerçekleşmeyip, Yaratıcı’nın Etkin Aklı’nın bir eseridir. Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini aydınlatır. Allah, bundan dolayı insanın yaratıcısı ve buna ek olarak, insan bilgisindeki aktif güçtür. Demek ki tüm insanlarda hepsinin birden pay aldığı tek bir Etkin Akıl vardır. O’da Yaratıcı’dır.

İbn Sina, Aristo ve Plato’nun etkisinde kalarak Aristotolesçi felsefeyi İslam anlayışına göre felsefik yorumlarından dolayı; Yaratıcı, ruh ve yaratık, peygamber ve şeytan, mutlak irade ve özgür irade, duygu ve mantık konusunda paradokslar göstermiş, kaderin halkasal zincirinde birbirinden farklı ve aykırı tezler üreterek, inanç ve düşünceleriyle çelişkiye düşmüştür.

İbn Sina, ünlü Yunan filozof Aristotales'in ortaya koyduğu varoluş felsefesini, İslam-Doğu medeniyetleri düzleminde yorumlamasından ötürü Kur’an’ı temel almak yerine, Aristocu özgür iradeye ve mantığa odaklanarak, varoluş, gelişim ve yok oluş sürecini oluşturan kadersel yazgıyı pratik olarak değil, teori bazında değerlendirmiş, dolayısıyla mutlak irade ile özgür irade arasında tereddüt yaşayarak, büyük bir hataya düşmüştür.

Şöyle diyor; insanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür iradeyle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İrade özgürlüğü, akılla başarı arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşir. Özgür irade tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak onlarda, insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin Etkin Akıl ile buluşmalarını ve gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahiy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar. Akıl bütün insanlarda ortak olup, kavramayı ve bilmeyi sağlayan bir yetenektir.

Bir yeti olarak işlek akıl; yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel akıl, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan akıldan daha üstündür. Kazanılmış akıl, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından aklın olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada aklın kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır.

Yaratıcı’ya ait olan Etkin Akıl, aklın en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan bir bütünlük içinde kavrar, bilgilendirir ve yönlendirir. Bu yüzden insan, ayrıntıları duyularla algılar, bütününü akılla kavrar. Her şeyi kavrayan yetkin akla, nesneleri anlama yeteneği olan Etkin Akıl olanak sağlar. İnsan aklının algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Akıl, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için, ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini aklın genel kurallarına göre işlemden geçirir ve yargıları ortaya koymada onları aşar. Her şeyi önceden belirleyen Etkin Akıl, yönlendirmeyle mutlak iradeyi hâkim kılar.

İbn Sina, bir taraftan insanın özgür iradesiyle iyi ile kötüyü seçme olanağı bulunduğunu iddia ederken, diğer taraftan insan elinden çıkan bütün eylemlerin tanrısal ihsan ile gerçekleştiğini belirtmektedir. Eğer bütün eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşiyorsa, özgür irade nasıl ve nerede etkili olmaktadır? Akıl ile irade arasında bir çatışma olması ve sonunda aklın üstün gelmesi, Etkin Akıl’ın üstünlüğüdür ki o zaman özgür bir irade ve düşünceden bahsedebilmek imkânsızdır. Yani özgür irade ile kader!

Üstün bir aklın başarısızlığa uğraması, ancak mutlak bir gücün ve müdahalenin sonucudur. İnsan zihninin aydınlanmasını ve bilgilenmesini sağlayan aktif gücün Yaratıcı’nın Etkin Aklı ve mutlak irade olan kaderin ruhla bütünleşmesi olduğunu açıklayan İbn Sina; nasıl oluyor da böyle bir denklemde otomatikman özgür bir iradenin varlığının imkânsız kılınabileceğini hesap edememektedir? İfadesinde, “Akıl; özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır” diyor. Buna göre; Etkin Akıl’la bilgilendirilen akılların bağımsız olabilmesi, özgürce düşünebilmesi ve dilediğini yapabilecek hür bir iradeye sahip olabilmesi müthiş bir yanılgı ve kabul edilemez bir paradoks değil midir?

Peygamberler ve bilginlerin bilgilerinde bir seziş olduğu, bu sebeple, kavrayış yeteneğinin Etkin Akıl’la buluştuğunu ve gerçeklerin kavrandığını ifade ediyor. Dolayısıyla ruhun otoritesi altında gelişen duyuların egemenliği altında akıl işlerlik kazanarak, programı doğrultusunda yönlendiği ortaya çıkmıyor mu?

İbn Sina, bir taraftan vahyin ve mutlak iradenin kayıtsız hâkimiyetini kabul ederken, diğer taraftan Aristocu bakışla özgür iradenin de var olabileceğini beyan edebilmesi anlaşılır gibi değildir. Maalesef Aristotoles felsefesine bağlı İslami bir sentez oluşturarak, mantığa dayalı rasyonalizmle vahyi harmanlama girişimi onu ikileme ve korkunç bir çıkmaza sokmuştur. Bu anlayışın hemen hemen tüm İslâm bilginlerinde var olması, Aristo felsefesinin rasyonalist mantığına hayranlıklarından değil, kendilerini yücelten benlik ve mantıklarının nefsi yargılarındandır. Akıl ile vahyin ruhsal bağı ve Etkin Aklı ile olan bütünlüğünü pratikte ilişkilendiremediklerinden irade ve yetki karmaşası yaşamaktadırlar.

Yaratılış konusunda İbn Sina, “bir’den bir çıkar” ilkesiyle hareket eder. İlk “bir”, zorunlu varlık olan Tanrı’dır. O’nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma, Tanrı’nın özünden gelen gereksimdir.

İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı’dan ilk ruh ve akıl ortaya çıkar. Çokluk, ruhla ve akılla başlar. Bundan da felek ve nefsin akılları türer. Her akıldan da, o aklın özü ve cismi oluşur. Akıl cismi, ruhsuz hareket edemeyeceğinden, akıllar sırasının sonunda Etkin Ruh bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri, insan özleri ve bilgileri doğar. Etkin Akıl, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk akıl, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk akıl kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her soyut feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan ruhsal enerjidir.

Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin eylemini “Etkin Ruh”, şeytan aracılığıyla dürter. Evrenin varlığı, zorunlu olan Yaratıcı’yı gerektirir. Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Hareket, nesnenin özünde saklı ruhsal güçten doğar. Her nesnenin özünde hareket ettirici ruhsal bir güç vardır. Nesne kendi kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye biçim de kazandırmaktadır. Yaratıcı, özgün bir yapıcı değil, zorunludur. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve bozulma vardır, dolayısıyla değersel bir nitelikleri yoktur, ancak yaratıksal nicelikleri vardır. Bu yaratma olayı da yanardağ misali bir fışkırmadır.

Ölüm, ruhun gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan ruhların geldikleri kaynakta toplanmaları, insan da ahret kavramını oluşturur. Ruh, soyut bir özdür, ölümsüzdür, vücuda yani maddeye egemendir. İnsana ve maddeye bireyselliğini kazandıran O’dur. Vücudun yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme ruhsaldır, fizik mazerettir.

Yaratıcı, her şeyi çift yaratarak tek kalmayı kendisine has kılmıştır. Sahibi olduğu canlıları istediği gibi yönlendirmesi ve farklılıklar oluşturması, hiç kimsenin sorgulayamayacağı ve değiştiremeyeceği mutlak kimliğindendir. Yaratığın Yaratıcı’ya özgürce hesap sorabilmesi veya baş kaldırabilmesi özde kabil değildir, ancak sebepte ve “bir bilgi”’deki şeytani misyonun gereğinden mümkündür. Allah, melekler ve cinler âleminde olduğu gibi, dünyada da dengenin sağlanabilmesi için, hidayete erdirdiği iyi ruhlar ve saptırdığı kötü ruhlar programlamıştır. Zaten peygamber ve şeytanın varlık sebebi de bu yüzdendir.

Ruhların her birine değişik bilgiler ve görevler yükleyerek, kimi yaşamın sonuna kadar iyi, kimi kötü olarak bedendeki ve dünyadaki görevlerini sürdürürler. Kimileri de farklı davranışlar sergileyerek iyiyle kötü arasında gidip gelirler.

Ruhların programları gereği bedenlerinde olduğu insanlara işlev kazandırması ve yönlendirmesi, mutlak iradenin “o kitap”ta ki yazgısındandır. Her ruh; çirkin veya güzel, sakat veya sağlam, sağlıklı veya hastalıklı, kudretli veya zayıf bir oluşumla bedenleri biçimlendirmekte ve programı doğrultusunda fiziği meydana getirmektedir. Bu oluşumun zaman içinde farklılıklar doğurması tamamen fıtratsal yapıdandır.

Cennet ve cehennem de dünyadaki yansımanın sonsuz hayattaki ezeli ve ebedi uzantısıdır. Dünyada olduğu gibi ahiret hayatında da Allah, dilediği kulunu mükâfatlandıracak, dilediğini ise cezalandıracak; yaratık olan, yani kul olan hiç kimsenin hesap sorma hak ve salahiyeti bulunmayacaktır. Sadece layık olunan, hak edilen tadılacaktır.

“Biz dilesek elbette herkese hidayet verirdik. Fakat ‘Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım’ diye benden kesin söz çıkmıştır.” Secde. 13

İbn Sina gibi her türlü ilim hatmetmiş ve buluşlar gerçekleştirmiş nice bilim adamları ve düşünürleri şöyle bir inceleyin de; kıyaslanabilmeleri dahi kabil olmayan bilgilerini irdeleyerek, nasıl dağları yaratmışçasına böbürlenebildiklerini ve peşlerine düşerek himmet dilenebildiğinizi sorgulayınız.

Amaçları şöhret, para ve saltanat olan eçhel ezbercilerin hissiz dolguları toplumları da körelterek, hem ilmen hem de ahlaken korkunç bir çöküşe neden olmakta, yüzeysel kopyalarını paraya ve güce tahvil edebilme gayreti içinde gerek dini gerekse bilimi sömürerek, insanları istismar etmeleri nasıl benliksi bir aklın sapmasıdır?

‘Benim’ diyenin suratına tükür ki bir hiç olduğunu anlasın…

Oysa İbn Sina; Buhara prensi Nuh bin Mansur'un hastalanması üzerine, bilgisine başvurulduğunda, uyguladığı tedavi yöntemi başarıya ulaşınca, Samanoğulları sarayında hükümdarın özel doktoru olarak görevlendirilmişti. Karşılığında para yerine, devrin bilinen ve bilinmeyen en önemli bilimsel eserlerinin orijinal nüshalarını içeren, eşsiz bir kaynak zenginliğine sahip saray kütüphanesinden istediği şekilde yararlanma hakkı talep etmişti. Böylece kendini birçok değerli eserin yardımında oldukça geliştiren İbn Sina, henüz 17 yaşındayken, fıkıhtaki, felsefedeki ve bilimdeki dâhiliklerinin yanı sıra, tıbbın temelini atan bir "tıp bilgini" olabilmesini sağlayan, nasıl rahmetsel bir aklın doğrusuydu sorusunu, sanırım çözüme kavuşmuşsunuzdur.

“Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.” İbn Sina

“İnsanın ruhu kandil, bilim onun aydınlığı ve Tanrısal bilgelik de kandilin yağı gibidir. Bu yanar ve ışık saçarsa o zaman sana "diri" denilir.” İbn Sina