Baykal tarafından düzenlenildiğini sandığım ve ahlaki fırtınalara neden olan seks kaseti öyle bir fitneye neden oldu ki, zinacı-fahişe-sapık-sömürücü ve suçluları da mağdur yapabilecek bir açılımı tetiklemiştir. Çünkü düşülmesi dahi fevkalade tehlikeli olan ahlaki değerlerin tartışılması ahlaksızlara meşruiyet kazandırmıştır. Bundan böyle mağduriyetin anahtar kelimesi; komplo, iftira ve tertiptir.
Artık ahlaksızlıktan sıyrılmanın kurtuluşu, Baykal ve CHP’nin topluma angaje ettikleri “özel hayat ve komplo” reçetesi olup, sadece zina, taciz, tecavüz, sarkıntılık ve livatacılık gibi cinselliklerde değil rüşvet ve yolsuzluk gibi bilumum gayri ahlaki ve yasa dışı davranışlar da özel hayatın gizlilik ilkesi ve komplo teorileriyle aklanacak, suçluların işledikleri suçun içeriğine şiddetle karşı çıkılıp, gayri meşruluğu ortaya çıkaran ve kamuoyuna duyuranlar suçlanarak mahkûm edilecektir.
Unutmamalıdır ki pek çok din ve düşünce vardır ama sadece bir tek ahlak vardır.
Toplumu öyle zehirlediler ki bundan böyle zina, fuhuş ve ihanet edenler, rüşvet alıp yolsuzluk yapanlar, mobesa gibi gizli kameraların güvenlik ağına takılan gaspçı, hırsız, soyguncu ve katiller; çekimlerin montaj, komplo, tertip ve iftira gibi argümanlarla maddi-manevi yargıdan ve suçlamalardan kurtulabilecek ve özel hayata müdahale gerekçesiyle haklı çıkabileceklerdir.
Evli kadınlar ve evli erkekler huzur ve güven içinde eşlerini aldatabilecek, aile içi şiddet ve ensest sapkınlıklar özel hayat kapsamına girerek herhangi bir şikâyet ve görüntülere tepki gösterilip kolaylıkla iftira, montaj ve komplo yaklaşımlarıyla üste çıkılabileceklerdir. Rüşvet ve yolsuzlukları deşifre olanlar da aynı gerekçelerle hesap sorulmaktan sıvışabileceklerdir. Böylece hak, adalet ve ahlak savunucuları sanık, ahlaksız suçlular da mağdur olacaklardır. Ne de olsa kutsal mahremiyet…
İşte Türkiye; İşte yeni trend…
Diğer bir örnek ise; Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un utandırıcı zinaları karşısında eş, çocuk ve ailelerin destek çıkabilmeleridir. Bu korkunç sahiplenme toplumu da etkileyerek aile ve çevre ayıbı bertaraf olacak, zina eden eşler kahramanca ödüllendirileceklerdir.
Sevgilisinin karşıt cinse ilgisini ve göz kaçamağını kıskanarak öfkelenen, cinayet işleyen, ayrılabilen bir duygunun yerini sanki hayvani bir his almışçasına ne Baykal’ın karısı ne de Baytok’un kocası hiçbir tepki vermeksizin ahlaksız ihaneti bir zafer edasıyla karşılayabilmişlerdir. Dedikodularla dahi ilişkilerini bitirebilen, hatta cinayetle sonlandırabilen eşlerin böyle bir örneğine rastlanabilinir mi? Acaba onların da bilgisi dâhilinde geliştirilmiş bir senaryo mudur?
Eğer iddia edildiği gibi CHP’ye ve Baykal’a zarar vermek maksadıyla kaset çekilip piyasaya sürülmüşse; neden ilişkinin yataktaki sahnesi değil de giyinme bölümü deşifre edildi? Kamera yatağa odaklanmış ve sansürlenerek yalnızca zina sonrasının deşifresi ne anlama geliyor? İktidar, dış güçler ya da bir yabancının asıl seks sahnelerini değil de giyinme aşamasını sızdırması mantıklı mıdır? Acaba intihar komandoları misali çareyi hükümeti komploculuk ve tertipçilikle suçlayıp millet vicdanında mahkûm kılabilmek ve CHP’yi yeniden tanzim edebilmek maksadıyla hazırlamış bir kurgu mudur?
Daha önce ifade ettiğim açıdan bakıp, Can Baytok veya ilişkilerine yakinen tanık olan bir yakının şantaj amacıyla çekip, pazarlıkta anlaşamamaları üzerine işin ciddiyetini vurgulayabilmek için önce giyinme sahnesini yayınlayıp, asıl yatak bölümü sonraya mı bıraktılar? Kasetin yataktaki seks görüntüleri konusunda pazarlık tamamlanıp kopyasının olmadığına dair güven sağlandıktan sonra Deniz Baykal geri mi dönecek?
Eğer maddi bir kazanım şantajıyla çekilip pazarlıkta anlaşamamışlarsa, mutlaka benimle veya bir başkasıyla ilişkiye geçecek ve en yüksek fiyatı verene satışı deneyeceklerdir. Ancak kuvvetle ihtimal hükümeti zor durumda bırakabilmek ve CHP’nin önünü açabilmek maksadıyla bizzat kendileri tarafından kurgulanmış ve intihar komandolarının taşıdığı bir inançla Deniz Baykal, Baytok bombasını beline sararak skandalı patlattığını düşünmeye başladım. Eğer sıradan bir şantaj değil de CHP, ETÖ ve Atatürk Diktatörlüğü’nün siyasi geleceği adına yapılmışsa, tertibin sahibi bizzat Deniz Baykal ve etkin Şövalyeleridir.
Parçalar birleştirildiğinde olayın sıradan bir seks rezaleti değil iktidarsal mücadelesi olduğu netlik kazanmaktadır.
Özellikle hükümetin “belden aşağı vurmak” düşüncesinin altında sessizliğe bürünerek meydanı CHP’ye bırakması, oynanan sinsi entrikanın galebe çalmasına fırsat vermektedir. Hükümet, mutlaka kasetin üzerine gitmeli ve düzenledikleri komployu çözerek, CHP’nin fişini çekmelidir.
CHP, mağdur ve komplo suçlamalarından ve göstermelik suç duyurusundan başka hiçbir girişimde bulunmamaktadır. Kaset olayının aydınlatılabilmesi için savcının davetini dahi geri çevirerek soruşturmayı kilitleyen Baykal, sadece hükümete saldırarak komplo teorisinin aydınlatmasını, kaseti çeken ve servis yapanların yakalaması gibi bir manipülasyonla senaryosunu oynamaya devam etmektedir. Bizzat kendilerinin kurgulayıp çektiği ve oynadığı olayı değil hükümet, tüm dünya istihbarat örgütleri bir araya gelse, itiraf olmaksızın tek bir ilerleme kaydedemezler. Çünkü çözüm Baykal, Baytok ve ATŞ’nin ikrarlarıyla mümkündür.
Bilinçli yahut bilinçsiz CHP teşkilatı, Deniz Baykal’ı ve Nesrin Baytok’u kurtarabilmek ve kirlenen adlarını temize çıkarabilmek için milletimize öyle cehennemsi bir kötülük yaptılar ki, 10 şiddetindeki bir deprem veya onlarca atom bombasının tahribatından çok daha büyük yara verdiler. Maddi yıkımın zararı telafi edilebilir ama manevi çöküntü ancak kıyametsi bir felaketle filizlenecek yeni nesillerle giderilebilir. Artık ahlaksızlık meşrulaşmıştır…
Eğer sıradan bir ahlaksızlık ise, zaten Baykal-Baytok ikilisini aşarak tüm CHP’yi sarmıştır. Başına hangi genel başkan gelse ve yönetim tümüyle değişse de ahlaksızlık yaftasından asla kurtulamayacaklardır. Şayet CHP Diktatörlüğü’nün yeniden tanzimi, darbeci terör üyelerinin yargılanmalarını önleyebilmek ve hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek gayesiyle tertiplenmiş bir senaryo ise, hem hükümetin hem de milletin tuşa gelmemeleri için yoğun propagandaya girişmeleri kaçınılmaz bir hayatiyet arz etmektedir.
Oynanan çok tehlikeli ve kirli komploya iştirak ettirilen Fetullah Gülen ve Cübbeli Ahmet, Baykal’a destek çıkarak, ahlak gibi fevkalade yüce manevi değerlere önem veren milletimizi sakinleştirip tepkilerini durdurmak ve Baykal’ı mağdur gösterebilmek için piyon yapılmışlardır. Onlarda zinanın ne kadar büyük bir suç olduğunu ve zina yapan yaşlı insanlarla Allah’ın ahirette bile konuşmayacağını biliyorlar.
“Allah kıyamet gününde 3 zümreyle konuşmaz, onlara bakmaz, onları (günahlardan) temizlemez (affetmez), onlar için elem verici bir azab vardır. Onlar; zina eden ihtiyar adam, çok yalancı hükümdar (devlet başkanı), kibirli fakirdir ” Hz. Muhammed (S.A.V)
Yoksa ne Fetullah Gülen ne de Cübbeli Ahmet, zina eden bir kadın veya zina eden bir erkeğe mutlaka ceza uygulanmasının ve uygulanacak cezaya çarptırılan kişilere de acınmasının yasak olduğu ilmine sahiptirler.
Allah, Nu Suresi 2. Ayette; “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”
Peki, nasıl oluyorlar da Deniz Baykal’a üzülebiliyor, acıyabiliyor ve yanında olabiliyorlar?
Baykal, irticacı diye savaş açtığı onlara her ne kadar uzak görünse de, söz konusu komplonun planlama aşamasında yakınlık kurmuş ve dini kesimin desteğini alabilmek için de gizli temaslarını sürdürmüştü. Hatta Cübbeli Ahmet ile ilgili ilişkilerini daha önce deşifre etmiş ama pek inandırıcı bulunmamıştı. Oysa hepsi doğruydu.
Gerek Fetullah Gülen’in gerekse Cübbeli Ahmet’in Deniz Baykal gibi devlet sahibinin uzattığı eli atlarcasına havada kapmaları bulunmaz bir fırsattı. Önce Cübbeli Ahmet’le olan ilişkisini bir hasta arayışı gerekçesiyle kamuoyuna duyurmuş, namaz kıldığı dedikodularını yaydırmış, sonra inanmadığı ve hayatı boyunca savaştığı peygamberimizin Kutlu Doğum Şöleni’ne katılarak, milletimizin beğenisini kazanmıştı. Ancak peygamberimizle alay eden Genel Sekreteri Önder Sav’a arka çıkması ve aşırı peygamber düşmanı milletvekillerinin hakaretsi ve aşağılayıcı düşünce ve davranışlarını sessizce desteklemesi, onun samimiyetsizliğini, içten pazarlılıklığı ve art niyetini kanıtlamaya yeterliydi ama ne Gülen ne de Cübbeli, Baykal’ın hangi senaryo peşinde koştuğunu okuyamadılar. Daha açık bir ifadeyle hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek, sallanan dikatatörlüğü kurtarabilmek ve CHP’yi yeniden şaha kaldırabilmek için cemaat potansiyeli yüksek ve toplumca saygınlığı olan dini önderleri ele geçirdi.
Baykal’ın yaşamı boyunca Atatürk’ü yol belirleyici bir önder belleyip, tıpkı cenaze namazı misali istifası anında inanmadığı Hz. Muhammed’e gönderme yaparak sığınması, sinsi taktiğinin bir göstergesiydi. Dikkat çekmemesi için Gülen ve Cübbeli’den abartısız geçmiş olsun dileklerini kamuoyuyla paylaşarak, zinaya karşı olabilecek tepkiyi etkisizleştirmek ve iktidarca gerçekleştirilen komployu inandırıcı kılabilmek amacıyla senaryosunu eksiksiz uyguladı.
Ne Gülen’in ne de Cübbeli’nin çok kötü bir ahlaksızlık ve her türlü suçun azmettiricisi olan zinanın yaygınlaşmasına müsamaha gösterebilecek bir münafıklığı yapabilmeleri mümkün değildir. Ancak yaşamları boyunca Baykal zihniyeti tarafından aşağılanmalarından, horlanmalarından ve dışlanmalarından tuzağa düşmüşler, varlıklarına ve adlarına dahi tahammül edemeyen Baykal’ı sıradan bir geçmiş olsun dilekleriyle, iktidarca hazırlandığını iddia ettiği kaset komplosunun toplumdaki kabulünü sağlamışlardır.
Bu komplo, darbecilerin ve tüm ihanet planlarının ortaya dökülmesiyle, hükümetin hiçbir tavize yanaşmaksızın üzerlerine gitmesi ve hukuk karşısında çaresizlik baş göstermesiyle hazırlığı başlanmış ve kongre öncesi devreye sokulmuştur.
İktidar aleyhine düzenlenen komplo kasetinin montaj ve çıplak kadının da Nesrin Baytok olmadığını öğrendiğinizde sakın ha şaşırmayın. Her şey öyle ayrıntısına kadar düşünülmüş ki, Baykal’ın yeniden Genel Başkanlığa mağdur ve haksızlığa uğramış bir lider mazlumluğuyla geri dönebilmesi, hükümetinde komplocu ve tertipçi yaftasıyla damgalanıp oy patlaması yapabilmesi için yayına sürdükleri kasetin hileli olabileceği abartı değildir.
Aslında derine inildiğinde her şey açık. CHP Diktatörlüğü’nün gerçekleştirdiği senaryoyla mağdur, komplo ve iftira propagandalarını ustalıkla işleyip önce altyapıyı hazırlayıp sonra da kasetin düzmece olduğunu belgelemeleri akabinde hükümeti vuracakları düşüncesindeyim.
Bir bakalım; CHP’nin askeri- yargı darbesi ve terör isyanıyla gerçekleştiremediği fiziksel iktidar hâkimiyetini kurguladığı komployla başarabilecek mi?
“Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.” Tarık.15-16
Her açıdan değerlendirdim, hangisinin doğru olduğu kongre öncesi netleşecek ama milletimizin aldığı ölümcül darbe giderilemeyecekdir… Ne acımasız bir iktidar hırsı!
22 Mayıs 2010 Cumartesi
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Ahlaksızlık yerine terörü tercih ederim…
Terör bastırılabilir ama en korkunç ve toptan yok edici virüs olan ahlaklısızlık bir salgınlaştığı zaman; geçmişteki Knidos, Herkülüm ve Pompei gibi birçok medeniyetin müstahak olduğu lanet, hayvanlar ve bitkiler dâhil olmak üzere tek canlı bırakmaksızın yerin yüzlerce metre altına gömer.
Türkiye gibi bir ülkede Cumhuriyetle birlikte anılan Deniz Baykal’ın ahlakı katleden hoyratlığı pirim yaptırabiliyor ve desteğe sebep olabiliyorsa; neden Türkiye’nin çocuk pornosu sapıklığında dünya birincisi olabildiğine, bebeklere tecavüz edebildiğine, cinselliğin, zinanın, fuhşun ve sapkınlığın merkezi durumuna gelebildiğine yeterli cevaptır.
Politikacısıyla, gazetecisiyle ve halkıyla öyle bir koruma altına alınmış ki, sanki her ev bir genelev, her kadın potansiyel bir fahişe, her erkek zinacı, eşcinsel veya kadın pazarlayan bir satıcı imajı doğurmuştur.
İktidara aday bir lider ve milletin temsilcisi Baykal’ın evli ve çocuklu bir milletvekiliyle onurlu başları öne eğen pespaye ilişkisinin kamuoyuna deşifresi Cumhuriyete karşı bir saldırı olarak değerlendirilebiliyorsa; benim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil de Baykal’ın vatandaşı mı olduğum sorusunu gündeme getirmektedir.
Artık CHP, Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’a ölümüne kol kanat germesinden ahlaksızlığın simgesi olmuştur. Başbakan Erdoğan, hiçbir çıkar düşünmeksizin milletvekillerinden herhangi birinin söylemsel suçunu affetmemekte, hatta bir polise haksız hakaretinden dolayı milletvekilini ihraç edebilecek erdemliği gösterebilmesine rağmen, CHP’liler gerek Deniz Baykal’ı gerekse Nesrin Baytok’u sahiplenebilmektedir. Ayrıca Devlet Bahçeli’de aynı onurlu duruşu sergileyerek, adı rüşvete karışmış bir belediye başkanını istifa ettirebilmiştir. Ki onların suçu, Baykal ve Baytok gibi rezillerin yanında lafı bile edilmez. Toplumsal ahlakı doğrayan Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’u müdafaa edebilen bir CHP’nin olası bir iktidarı, şüphesiz Türkiye’nin her türlü ahlaksızlığı meşrulaştıran bir ülke olacağına apaçık bir delildir.
Yaşamı boyunca milletimizin ahlaki değerlerine, dinine ve peygamberine savaş açmış Genel Sekreter Önder Sav; “Sayın Baykal, yıllardır çizdiği, politika ve arkadaşları tarafından duraksamadan geriye dönüş yapmadan sürdürecektir. Artık Baykal'a sadece çalışma arkadaşları olan bizler sahip çıkmıyoruz, tüm vatandaşlarımız ve örgütümüz sahip çıkıyor. Artık sadece CHP'nin genel başkanı değil, toplumu yönlendiren önderlerden biri durumuna gelmiştir.”
Evet, toplumumuzu dinsizliğe ve ahlaksızlığa yönlendiren bir önder olduğu ve kendilerinin sahip çıkması ideolojileri açısından yanlış değilse de, vatandaşların desteklediği iddiası doğru mudur?
Halkın canlarını, ırzlarını ve namuslarını emanet ettikleri politikacılar, neden ya susarak ya da kem kümlerle ahlaksızlığın üzerine gitmiyorlar? Neden fevkalade vahim bir konuda halk ve adalet adına hiçbir tepki ortaya koymayarak dilsiz şeytana dönüşüyorlar? Yoksa onlarda mı vatandaşlarının ahlaksızlığı desteklediklerini düşünüyorlar? Yahut politik dünyaları zarar görebilir ve halk kendilerine güvenmez endişesiyle mi Baykal ve Baytok’u dolaylıda olsa koruyabiliyorlar? Onların olduğu bir mecliste bulunmayı sindirebilecekler mi? Sadece Baykal’ın mı özel hayat dokunulmazlığı var, diğer suçlularınki kamuya mı ait?
"Politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan fazla değildir. Politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarınıartırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır."H.L.Mencken
Milletinin ahlakını her çıkardan üstün tutan cesur, kararlı ve erdemli yayınlarından dolayı vakit gazetesi ve habervaktim sitesine minnetlerimi sunuyorum. Ahlaksızlarını örtmeye çalışıp yayınlamayı reddettikleri Deniz Baykal rezaletini kahramanca halkına duyuran habervaktim; ırz düşmanlarının, çocuklarımızı iğfal edenlerin, grup seks yapanların, eşcinsellerin, eş değiş tokuştan tatmin olanların, cinselliği çağdaşlıkla özdeşleştirenlerin ulumalarına kulak asmasın. O ahlaksız sapkınlar saldırdıkça kendilerini deşifre etmekte ve ahlaki bir toplum bilinçlenmesine var gücüyle karşı koyma gayretlerini sergilemektedirler. Onlar öylesi ucube sapıklardır ki, kudret sahibi ve her gizliliği gören Allah’a inanmadıklarından yanlışlarının duyulmasına ve ortaya dökülmesine öfke kusar ama ahlaksızlıklarından da asla vazgeçmezler. Deniz Baykal ve Nesrin Baytok misali her türlü çarpık ilişkide olanlar küfretmeyecekte, saygı mı duyacaklar?
Artık fazla bir şey söylemiyor ve şu duyuruyu yapıyorum.
Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un asıl yatak sahnesinin olduğu pornografik kaseti, bedeli ne olursa olsun satın almaya hazırım. Bu kaset her kimin elindeyse derhal irtibata geçsin. Kopyasına da razıyım. Eğer yurt içinde teslim endişesi taşırsa, yurt dışında da satın alırım.
Söz konusu kaseti, kanuni yaptırımı ne olursa olsun bedelini ödemeye hazır bir duruşla önce sitemde yayınlayacak sonra da tüm pornografik sitelere karşılıksız hediye edeceğim.
Bu davranışımın bir günah olduğu muhakkaktır. Ancak domuz eti haram olmasına rağmen öldürücü bir açlıkta hayatta kalabilmek için yemek nasıl caiz ise, onlarında etini yemek caizdir. Aksi takdir de namuslu ve iffetli milletim yok olacaktır.
Türkiye gibi bir ülkede Cumhuriyetle birlikte anılan Deniz Baykal’ın ahlakı katleden hoyratlığı pirim yaptırabiliyor ve desteğe sebep olabiliyorsa; neden Türkiye’nin çocuk pornosu sapıklığında dünya birincisi olabildiğine, bebeklere tecavüz edebildiğine, cinselliğin, zinanın, fuhşun ve sapkınlığın merkezi durumuna gelebildiğine yeterli cevaptır.
Politikacısıyla, gazetecisiyle ve halkıyla öyle bir koruma altına alınmış ki, sanki her ev bir genelev, her kadın potansiyel bir fahişe, her erkek zinacı, eşcinsel veya kadın pazarlayan bir satıcı imajı doğurmuştur.
İktidara aday bir lider ve milletin temsilcisi Baykal’ın evli ve çocuklu bir milletvekiliyle onurlu başları öne eğen pespaye ilişkisinin kamuoyuna deşifresi Cumhuriyete karşı bir saldırı olarak değerlendirilebiliyorsa; benim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil de Baykal’ın vatandaşı mı olduğum sorusunu gündeme getirmektedir.
Artık CHP, Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’a ölümüne kol kanat germesinden ahlaksızlığın simgesi olmuştur. Başbakan Erdoğan, hiçbir çıkar düşünmeksizin milletvekillerinden herhangi birinin söylemsel suçunu affetmemekte, hatta bir polise haksız hakaretinden dolayı milletvekilini ihraç edebilecek erdemliği gösterebilmesine rağmen, CHP’liler gerek Deniz Baykal’ı gerekse Nesrin Baytok’u sahiplenebilmektedir. Ayrıca Devlet Bahçeli’de aynı onurlu duruşu sergileyerek, adı rüşvete karışmış bir belediye başkanını istifa ettirebilmiştir. Ki onların suçu, Baykal ve Baytok gibi rezillerin yanında lafı bile edilmez. Toplumsal ahlakı doğrayan Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’u müdafaa edebilen bir CHP’nin olası bir iktidarı, şüphesiz Türkiye’nin her türlü ahlaksızlığı meşrulaştıran bir ülke olacağına apaçık bir delildir.
Yaşamı boyunca milletimizin ahlaki değerlerine, dinine ve peygamberine savaş açmış Genel Sekreter Önder Sav; “Sayın Baykal, yıllardır çizdiği, politika ve arkadaşları tarafından duraksamadan geriye dönüş yapmadan sürdürecektir. Artık Baykal'a sadece çalışma arkadaşları olan bizler sahip çıkmıyoruz, tüm vatandaşlarımız ve örgütümüz sahip çıkıyor. Artık sadece CHP'nin genel başkanı değil, toplumu yönlendiren önderlerden biri durumuna gelmiştir.”
Evet, toplumumuzu dinsizliğe ve ahlaksızlığa yönlendiren bir önder olduğu ve kendilerinin sahip çıkması ideolojileri açısından yanlış değilse de, vatandaşların desteklediği iddiası doğru mudur?
Halkın canlarını, ırzlarını ve namuslarını emanet ettikleri politikacılar, neden ya susarak ya da kem kümlerle ahlaksızlığın üzerine gitmiyorlar? Neden fevkalade vahim bir konuda halk ve adalet adına hiçbir tepki ortaya koymayarak dilsiz şeytana dönüşüyorlar? Yoksa onlarda mı vatandaşlarının ahlaksızlığı desteklediklerini düşünüyorlar? Yahut politik dünyaları zarar görebilir ve halk kendilerine güvenmez endişesiyle mi Baykal ve Baytok’u dolaylıda olsa koruyabiliyorlar? Onların olduğu bir mecliste bulunmayı sindirebilecekler mi? Sadece Baykal’ın mı özel hayat dokunulmazlığı var, diğer suçlularınki kamuya mı ait?
"Politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan fazla değildir. Politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarınıartırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır."H.L.Mencken
Milletinin ahlakını her çıkardan üstün tutan cesur, kararlı ve erdemli yayınlarından dolayı vakit gazetesi ve habervaktim sitesine minnetlerimi sunuyorum. Ahlaksızlarını örtmeye çalışıp yayınlamayı reddettikleri Deniz Baykal rezaletini kahramanca halkına duyuran habervaktim; ırz düşmanlarının, çocuklarımızı iğfal edenlerin, grup seks yapanların, eşcinsellerin, eş değiş tokuştan tatmin olanların, cinselliği çağdaşlıkla özdeşleştirenlerin ulumalarına kulak asmasın. O ahlaksız sapkınlar saldırdıkça kendilerini deşifre etmekte ve ahlaki bir toplum bilinçlenmesine var gücüyle karşı koyma gayretlerini sergilemektedirler. Onlar öylesi ucube sapıklardır ki, kudret sahibi ve her gizliliği gören Allah’a inanmadıklarından yanlışlarının duyulmasına ve ortaya dökülmesine öfke kusar ama ahlaksızlıklarından da asla vazgeçmezler. Deniz Baykal ve Nesrin Baytok misali her türlü çarpık ilişkide olanlar küfretmeyecekte, saygı mı duyacaklar?
Artık fazla bir şey söylemiyor ve şu duyuruyu yapıyorum.
Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un asıl yatak sahnesinin olduğu pornografik kaseti, bedeli ne olursa olsun satın almaya hazırım. Bu kaset her kimin elindeyse derhal irtibata geçsin. Kopyasına da razıyım. Eğer yurt içinde teslim endişesi taşırsa, yurt dışında da satın alırım.
Söz konusu kaseti, kanuni yaptırımı ne olursa olsun bedelini ödemeye hazır bir duruşla önce sitemde yayınlayacak sonra da tüm pornografik sitelere karşılıksız hediye edeceğim.
Bu davranışımın bir günah olduğu muhakkaktır. Ancak domuz eti haram olmasına rağmen öldürücü bir açlıkta hayatta kalabilmek için yemek nasıl caiz ise, onlarında etini yemek caizdir. Aksi takdir de namuslu ve iffetli milletim yok olacaktır.
14 Mayıs 2010 Cuma
Biri ahlaksızlıkla biri terörle vuruyor,
Geri kalanı izliyor. Her yapının bir temeli misali siyasetin temeli ahlaksızlık ise; doğruluktan, ardan, namustan, haktan ve adaletten bahsedebilmek ve o düzen aktörlerini birbirinden üstün veya ayrıcalıklı tutmak mümkün değildir. Sadece Türkiye’de değil seküler düzenle idare edilen dünyada siyaset yapan bir devlet adamı bulunmamaktadır. İktidar olabilmek için seçimlerden başka hiçbir şeyi dert edinmeyen fırsatçıların halkı ve nesilleri düşünebilen bir devlet adamı olabilmeleri imkansızdır.
Kötü ahlaklının parçalanmış testiye benzeyip, ne yamanıp ne de eskisi gibi çamur olması gibi “din ve namus” telakkisini reddeden laik bir devletin tadilatlarla düzeltilebilmesi ve benliksel fıtratların değiştirebilmesi söz konusu değildir.
Toplumda örnek olması gereken ve milleti yönetmeye aday evli, iki çocuklu ve torun sahibi bir lider, partisinin evli ve çocuk sahibi kadın bir üyesiyle zina yapabilecek bir ahlaksızlığı içine sindirebiliyorsa; o toplumda ahlak çökmüş ve yozlaşma tavan yapmış demektir. Böylesi bir felaketi yererek, toplumsal ahlak kurallarını korumak yerine suçluya geçmiş olsun dileklerini sunulabilen Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Yardımcıları Çiçek ve Arınç’ı kınıyor, nasıl bir nezaket ve insani yaklaşım gerekçesiyle tahrip edici çirkinliğe saygı duyabilmelerini anlayamıyorum. Ancak zina gibi yıkıcı bir erdemsizliği suç saymayan yasalar, belki politikacıların böylesi maddi bir desteğini haklı çıkarabilir. Fakat zinanın çok kötü bir ahlaksızlık olduğunu emreden İslam’ın hükmünü çıkarına peşkeş çekebilen Fetullah Gülen’in şiddetinden çekindiği Baykal motivasyonu, çok daha büyük bir vahamettir.
İşte bu tür taviz, pazarlıklı ve riyakar yaklaşımlardan ötürü sapıklıkta dünya birincisi olabilmekte; çarpık ilişkiler meşrulaşabilmekte, bebek ve çocuklara tecavüz edilebilmekte, gençlerimiz iğfal edilebilmekte, suçlar artabilmekte, tahriklerle azan insanlarımız acımasız namus cinayetlerinin kurbanları ve katilleri olabilmekte, dolayısıyla herkes birbirini becerebilmenin heyecan ve tatmini için çaba sarf edebilmektedir.
Şerefin yaşamdan daha değerli olduğunu ve şeref kaybedilirse geriye hiçbir şeyin kalmayacağını bilmeyenlerin hükmettiği bir dünyada, suçlunun makam ve mevkisine göre ya aklanıp ya da karalanması, ahlaksızlığı ve adaletsizliği kışkırtan temel nedendir.
"Ahlak, bütün sivil yasaların amacı ve hedefidir. Ahlaki değerlendirmeler adalet yönetiminden ayrı düşünülemez. Bir insan evinde havasızlık içerisinde yaşayabilir mi?" John F. Dillon
Toplumun istikbali için hiçbir ahlaksızlık kayırılmamalı ve üstü örtülmemelidir. Hele, milleti yönetmeye aday bir liderin ahlaksızlığı asla bağışlanmamalı, onun toplumda barınabilmesi dahi ebolası bir felaket sayılmalıdır. "Devletler kanunla değil, ahlakla daha iyi yönetilir." Sokrates
“Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana ve babanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar fakir olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğip büker yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa. 135
72 yaşındaki Deniz Baykal, sanki evli ve çocuklu kadın bir milletvekiliyle zina yaparak iğrenç pornografik görüntülerini cümle aleme seyrettiren kendisi değilmiş gibi; milletten, sevenlerinden, eşinden ve çocuklarından özür dileyerek, yaratık bir insan olmasından ötürü azgın nefsine uymasında hata yaptığı ve yanlışın içinde olabildiğiyle ilgili pişmanlığını dile getirecek bir tövbeye kalkışacağına; ahlaksızlığını komploya, siyasi intikama, aleyhinde hazırlanmış bir kampanyaya mal edebilecek argümanlara sığınıp tehditler savurarak, “Bu kara kampanyaya teslim olmayacağım, bu hukuksuz ve ahlaksız komplo nedeniyle kimsenin beni sorgulamasına izin vermeyeceğim” ifadeleri, sadece ona güvenen CHP’liler veya seçmenleri açısından bir utanç değil aynı zamanda insanlık aleyhine de bir yüzkaralığıdır.
“Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.” Tarık.15-16
Bu nasıl bir muhakeme, pişkinlik ve üsluptur ki bizzat aktörü olduğu olayı aleyhine hazırlanmış komploya dönüştürebilmektedir. Acaba suçladığı iktidar mı seks arkadaşını temin etmiş, kendisini kandırmış, ilişkiye zorlamış, evi hazırlamış, ilaç içirmiş ya da tehdit ederek fuhşa zorlamış? Yahut partisinin evli milletvekilini mi ayartıp baştan çıkartmış ve kendisine musallat etmiştir? O görüntülerdeki tatminden yorgun düşmüş donlu kişi ve çıplak kadın kendileri değil mi? Seks yaptığı mekan, o kadının evi değil mi? Eğer evi değilse kocasının orada ne işi var? Haydi, kaseti iktidar partisi yahut herhangi biri servis yaptı diyelim, bu gerçeği ve rızasıyla içinde bulunduğu o ahlaksızlığı meşrulaştırır mı? Diğer taraftan böylesi basit bir tuzağa düşebilecek bir Baykal, nasıl olacaktı da Türkiye’yi yönetecekti?
Bu millet, Allah’ın yardım ve desteğine duçar olmalı ki, CHP yönetimi gibi bir felaketten korundu. "Ahlak esasen toplumu çöküntüden kurtaracak ve toplumun muhafazasını sağlayacak bir araçtır." F. Nietzsche
Ömrü komplolar hazırlayıp kendi inanç ve ideolojisinde olmayanlara özgürlük tanımayarak baskı ve yasaklarla zulmeden Baykal, senaryolaştırdığı pornografik filmle kazdığı çukura gömülmüş ama debelenmeyle sıçrattığı çamurun kendisini aklamaya yeteceğini düşünebilmektedir. Hala büyüklük taslamaya ve vazgeçilmez karizmasına devam ederek, belki namusa ve zinaya önem vermeyen ve zinanın yasaklanmasını engelleyen partililerini ikna edebilir ama şerefine ve ahlakına tumturaklı düşkün milleti asla… Unutulmamalıdır ki o, salya sümük gözyaşı döken CHP’lileri değil milletin tamamını yönetmeye adaydı.
“Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.” Fatır.43
Pornografik sitelerde oynatılması kaçınılmaz olacak yatak sahnesinin yer aldığı görüntüler, sanırım pazarlıkların sürmesinden olsa gerek yayına verilmemiş, izlediğimiz kaset, sadece harami ilişki sonrası giyinme safhasından ibaretti. Gözlemlediğim kadarıyla gayet sıradan bir çekim gerçekleştirilmiş, elbise dolabının içine gizlenmiş bir kamerayla yatak odaklatılmıştı. Nesrin Baytok’un pantolon ve bluz değiştirmesi, o evin kendisine ait olduğuna bir kanıttır. Öyle iddia edildiği gibi tasarlanmış bir komplonun ve tertibin profesyonelliğini ortaya koyabilecek bir çekim mevzubahis değildir.
Önce istifa etmeyeceğini deklare edip, sonra istifa etmekten başka hiçbir yolun olmayacağını anlayan Deniz Baykal, asıl yatak sahnelerinin yer aldığı görüntülerin deşifre olabilme korkusuyla zoraki mecbur kalmıştır. Evli insanların yasalar nezdinde ki zinası her ne kadar serbest ise de, ahlak kurallarında çok çirkin bir davranıştır. Yoksa zinada kenetlenen CHP’lilerin ifade ettikleri gibi Baykal’ın istifası kesinlikle onurlu bir davranış içermemektedir. Düşünüyorum da Baykal’ı can havliyle savunanlar, geriye dönmesi için umut taşıyanlar; acaba kendi eşleri taraf olsalardı, yine aynı duruşu sergilerler miydi? Ya da Nesrin Baytok, kocalarıyla aynı sahneleri paylaşsaydı ne yaparlardı?
Başkalarının görüntüleri aleni yayınlanırken, ana muhalefet partisi lideriyle ilgili gizlilik kararını, artan ahlaksızlığın ve suçların sebebi olarak değerlendiriyorum. Asıl deşifre olması gereken toplum önderlerini değil de sokaktakilerin serbestiliğini takdirlerinize sunuyorum. Başbakan Erdoğan, Baykal’ın kasetiyle ilgili gösterdiği hassas girişimi, lütfen vatandaşları için de göstersin…
"Politikacılar halkın çıkarlarından farklı çıkarlara sahip olan insanlar topluluğudur." Abraham Lincoln
Ahlaksızlıkların deşifresi ve kamuoyunun tepkileri Baykal’ın ifade ettiği gibi komplo, kara kampanya, kaba kanunsuzluk, özele tecavüz veya gayri ahlaki bir davranış olarak yorumlanırsa, tüm sapıklar salıverilmeli ve ahlakla ilgili suçlar yasadan kaldırılmalıdır. Ne demek özel hayat? Halk tanrı mı ki kalplerde saklı olanı ve gizliden çevrilen entrikaları bilebilecek? Ülkeyi yönetecek bir liderin özel hayatı, sadece mahremiyetidir. Oysa Baykal, evli bir partilisiyle cinsel ilişkiye girerek ahlakı doğramıştır. Ahlak, ancak tüm fertlerin ahlak zabıtalığını görev addetmeleriyle egemen kılınır.
Evli insanların zinasına ceza getirecek yasaya karşı çıkarak yürütmeyi engelleyen CHP, her ne kadar liderlerini ve milletvekilini maddi bir cezaya çarptırtmaktan kurtardılarsa da, vicdanlardaki mahkumiyeti önleyemediler.
Özel görüntüleri çekip bunları yayınlama insanlık suçu da, evli ve çocuklu bir kadınla zina yapmak, eşini, çocuklarını, torunlarını ve halkını aldatmak insanlık onuru mu?
Böylesi iğrenç bir politikayı milletimiz hak ediyor mu? İçimizden özenle seçip vekil olarak başa getirdiğimiz politikacılar, kendilerini çok mükemmel kamufle ettiklerinden mi tanıyamıyor, yoksa sonradan mı değişiyorlar?
"Bir adam politikacı olur olmaz onun dalavere yapması için her şey hazırlanmıştır. Politikacı derisini değiştiren bir yılana benzer. O halkın temsilcisi olmadan önce siyasal güce karşı koymaya daima hazır birisiydi. Şimdi ise güç kendi eline geçince bütün sorunları kendi çıkarı doğrultusunda görür ve değerlendirir." Alain
Söz konusu kaset, her amatörün kurgulayabileceği parasal bir şantaj amaçlı çekilmiş, aktörlerin siyasi kimliklerinden dolayı siyaset arenasına yönlenmiştir. Hiç kimse bir yerlerde suçlu ve komplo arayışıyla kendilerini daha da komik ve rezil duruma düşürmesin; evli, çocuklu ve torunlu ahlak cellatlarını aklamaya kalkışmasın. Kaseti çeken muhatapların ya kendileri ya da yakınlarıdır…
Teknik ve siyasi teorilerle gerçeğin açık perdelerini kapatma telaşları beyhudedir. Ali Kırca pişkini gibi onlarda yakında ortaya çıkarlar. Acaba; “CHP’li kadınlarda namus ve vicdan var mı?” başlıklı yazımda bahsettiğim bağımsız milletvekili adayı ve tövbekar eski genelev kadını Ayşe Tükrükçü mü meclise yakışır, yoksa pişman olup tövbe yapmayan evli zinacılar mı?
Türkiye hem ahlak hem de ırkçı terör belasından yok oluşa doğru sürüklenmektedir. Öncelikle CHP ve BDP mutlaka dürülmeli, dünyaya hükmetmiş ahlaklı ve dürüst milletimiz tarih olmamalıdır.
"İnsanları yasa ve ceza ile yönetirseniz, onlar bir daha yanlış yapmayacaklar, ancak şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır. İnsanları erdemle ve ahlak kuralları ile yönetirseniz, o zaman onlar hem utanma duygusuna sahip olacaklar, hem de doğruyu yapmaya çalışacaklardır." Konfüçyüs
Kötü ahlaklının parçalanmış testiye benzeyip, ne yamanıp ne de eskisi gibi çamur olması gibi “din ve namus” telakkisini reddeden laik bir devletin tadilatlarla düzeltilebilmesi ve benliksel fıtratların değiştirebilmesi söz konusu değildir.
Toplumda örnek olması gereken ve milleti yönetmeye aday evli, iki çocuklu ve torun sahibi bir lider, partisinin evli ve çocuk sahibi kadın bir üyesiyle zina yapabilecek bir ahlaksızlığı içine sindirebiliyorsa; o toplumda ahlak çökmüş ve yozlaşma tavan yapmış demektir. Böylesi bir felaketi yererek, toplumsal ahlak kurallarını korumak yerine suçluya geçmiş olsun dileklerini sunulabilen Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Yardımcıları Çiçek ve Arınç’ı kınıyor, nasıl bir nezaket ve insani yaklaşım gerekçesiyle tahrip edici çirkinliğe saygı duyabilmelerini anlayamıyorum. Ancak zina gibi yıkıcı bir erdemsizliği suç saymayan yasalar, belki politikacıların böylesi maddi bir desteğini haklı çıkarabilir. Fakat zinanın çok kötü bir ahlaksızlık olduğunu emreden İslam’ın hükmünü çıkarına peşkeş çekebilen Fetullah Gülen’in şiddetinden çekindiği Baykal motivasyonu, çok daha büyük bir vahamettir.
İşte bu tür taviz, pazarlıklı ve riyakar yaklaşımlardan ötürü sapıklıkta dünya birincisi olabilmekte; çarpık ilişkiler meşrulaşabilmekte, bebek ve çocuklara tecavüz edilebilmekte, gençlerimiz iğfal edilebilmekte, suçlar artabilmekte, tahriklerle azan insanlarımız acımasız namus cinayetlerinin kurbanları ve katilleri olabilmekte, dolayısıyla herkes birbirini becerebilmenin heyecan ve tatmini için çaba sarf edebilmektedir.
Şerefin yaşamdan daha değerli olduğunu ve şeref kaybedilirse geriye hiçbir şeyin kalmayacağını bilmeyenlerin hükmettiği bir dünyada, suçlunun makam ve mevkisine göre ya aklanıp ya da karalanması, ahlaksızlığı ve adaletsizliği kışkırtan temel nedendir.
"Ahlak, bütün sivil yasaların amacı ve hedefidir. Ahlaki değerlendirmeler adalet yönetiminden ayrı düşünülemez. Bir insan evinde havasızlık içerisinde yaşayabilir mi?" John F. Dillon
Toplumun istikbali için hiçbir ahlaksızlık kayırılmamalı ve üstü örtülmemelidir. Hele, milleti yönetmeye aday bir liderin ahlaksızlığı asla bağışlanmamalı, onun toplumda barınabilmesi dahi ebolası bir felaket sayılmalıdır. "Devletler kanunla değil, ahlakla daha iyi yönetilir." Sokrates
“Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana ve babanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar fakir olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğip büker yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa. 135
72 yaşındaki Deniz Baykal, sanki evli ve çocuklu kadın bir milletvekiliyle zina yaparak iğrenç pornografik görüntülerini cümle aleme seyrettiren kendisi değilmiş gibi; milletten, sevenlerinden, eşinden ve çocuklarından özür dileyerek, yaratık bir insan olmasından ötürü azgın nefsine uymasında hata yaptığı ve yanlışın içinde olabildiğiyle ilgili pişmanlığını dile getirecek bir tövbeye kalkışacağına; ahlaksızlığını komploya, siyasi intikama, aleyhinde hazırlanmış bir kampanyaya mal edebilecek argümanlara sığınıp tehditler savurarak, “Bu kara kampanyaya teslim olmayacağım, bu hukuksuz ve ahlaksız komplo nedeniyle kimsenin beni sorgulamasına izin vermeyeceğim” ifadeleri, sadece ona güvenen CHP’liler veya seçmenleri açısından bir utanç değil aynı zamanda insanlık aleyhine de bir yüzkaralığıdır.
“Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.” Tarık.15-16
Bu nasıl bir muhakeme, pişkinlik ve üsluptur ki bizzat aktörü olduğu olayı aleyhine hazırlanmış komploya dönüştürebilmektedir. Acaba suçladığı iktidar mı seks arkadaşını temin etmiş, kendisini kandırmış, ilişkiye zorlamış, evi hazırlamış, ilaç içirmiş ya da tehdit ederek fuhşa zorlamış? Yahut partisinin evli milletvekilini mi ayartıp baştan çıkartmış ve kendisine musallat etmiştir? O görüntülerdeki tatminden yorgun düşmüş donlu kişi ve çıplak kadın kendileri değil mi? Seks yaptığı mekan, o kadının evi değil mi? Eğer evi değilse kocasının orada ne işi var? Haydi, kaseti iktidar partisi yahut herhangi biri servis yaptı diyelim, bu gerçeği ve rızasıyla içinde bulunduğu o ahlaksızlığı meşrulaştırır mı? Diğer taraftan böylesi basit bir tuzağa düşebilecek bir Baykal, nasıl olacaktı da Türkiye’yi yönetecekti?
Bu millet, Allah’ın yardım ve desteğine duçar olmalı ki, CHP yönetimi gibi bir felaketten korundu. "Ahlak esasen toplumu çöküntüden kurtaracak ve toplumun muhafazasını sağlayacak bir araçtır." F. Nietzsche
Ömrü komplolar hazırlayıp kendi inanç ve ideolojisinde olmayanlara özgürlük tanımayarak baskı ve yasaklarla zulmeden Baykal, senaryolaştırdığı pornografik filmle kazdığı çukura gömülmüş ama debelenmeyle sıçrattığı çamurun kendisini aklamaya yeteceğini düşünebilmektedir. Hala büyüklük taslamaya ve vazgeçilmez karizmasına devam ederek, belki namusa ve zinaya önem vermeyen ve zinanın yasaklanmasını engelleyen partililerini ikna edebilir ama şerefine ve ahlakına tumturaklı düşkün milleti asla… Unutulmamalıdır ki o, salya sümük gözyaşı döken CHP’lileri değil milletin tamamını yönetmeye adaydı.
“Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.” Fatır.43
Pornografik sitelerde oynatılması kaçınılmaz olacak yatak sahnesinin yer aldığı görüntüler, sanırım pazarlıkların sürmesinden olsa gerek yayına verilmemiş, izlediğimiz kaset, sadece harami ilişki sonrası giyinme safhasından ibaretti. Gözlemlediğim kadarıyla gayet sıradan bir çekim gerçekleştirilmiş, elbise dolabının içine gizlenmiş bir kamerayla yatak odaklatılmıştı. Nesrin Baytok’un pantolon ve bluz değiştirmesi, o evin kendisine ait olduğuna bir kanıttır. Öyle iddia edildiği gibi tasarlanmış bir komplonun ve tertibin profesyonelliğini ortaya koyabilecek bir çekim mevzubahis değildir.
Önce istifa etmeyeceğini deklare edip, sonra istifa etmekten başka hiçbir yolun olmayacağını anlayan Deniz Baykal, asıl yatak sahnelerinin yer aldığı görüntülerin deşifre olabilme korkusuyla zoraki mecbur kalmıştır. Evli insanların yasalar nezdinde ki zinası her ne kadar serbest ise de, ahlak kurallarında çok çirkin bir davranıştır. Yoksa zinada kenetlenen CHP’lilerin ifade ettikleri gibi Baykal’ın istifası kesinlikle onurlu bir davranış içermemektedir. Düşünüyorum da Baykal’ı can havliyle savunanlar, geriye dönmesi için umut taşıyanlar; acaba kendi eşleri taraf olsalardı, yine aynı duruşu sergilerler miydi? Ya da Nesrin Baytok, kocalarıyla aynı sahneleri paylaşsaydı ne yaparlardı?
Başkalarının görüntüleri aleni yayınlanırken, ana muhalefet partisi lideriyle ilgili gizlilik kararını, artan ahlaksızlığın ve suçların sebebi olarak değerlendiriyorum. Asıl deşifre olması gereken toplum önderlerini değil de sokaktakilerin serbestiliğini takdirlerinize sunuyorum. Başbakan Erdoğan, Baykal’ın kasetiyle ilgili gösterdiği hassas girişimi, lütfen vatandaşları için de göstersin…
"Politikacılar halkın çıkarlarından farklı çıkarlara sahip olan insanlar topluluğudur." Abraham Lincoln
Ahlaksızlıkların deşifresi ve kamuoyunun tepkileri Baykal’ın ifade ettiği gibi komplo, kara kampanya, kaba kanunsuzluk, özele tecavüz veya gayri ahlaki bir davranış olarak yorumlanırsa, tüm sapıklar salıverilmeli ve ahlakla ilgili suçlar yasadan kaldırılmalıdır. Ne demek özel hayat? Halk tanrı mı ki kalplerde saklı olanı ve gizliden çevrilen entrikaları bilebilecek? Ülkeyi yönetecek bir liderin özel hayatı, sadece mahremiyetidir. Oysa Baykal, evli bir partilisiyle cinsel ilişkiye girerek ahlakı doğramıştır. Ahlak, ancak tüm fertlerin ahlak zabıtalığını görev addetmeleriyle egemen kılınır.
Evli insanların zinasına ceza getirecek yasaya karşı çıkarak yürütmeyi engelleyen CHP, her ne kadar liderlerini ve milletvekilini maddi bir cezaya çarptırtmaktan kurtardılarsa da, vicdanlardaki mahkumiyeti önleyemediler.
Özel görüntüleri çekip bunları yayınlama insanlık suçu da, evli ve çocuklu bir kadınla zina yapmak, eşini, çocuklarını, torunlarını ve halkını aldatmak insanlık onuru mu?
Böylesi iğrenç bir politikayı milletimiz hak ediyor mu? İçimizden özenle seçip vekil olarak başa getirdiğimiz politikacılar, kendilerini çok mükemmel kamufle ettiklerinden mi tanıyamıyor, yoksa sonradan mı değişiyorlar?
"Bir adam politikacı olur olmaz onun dalavere yapması için her şey hazırlanmıştır. Politikacı derisini değiştiren bir yılana benzer. O halkın temsilcisi olmadan önce siyasal güce karşı koymaya daima hazır birisiydi. Şimdi ise güç kendi eline geçince bütün sorunları kendi çıkarı doğrultusunda görür ve değerlendirir." Alain
Söz konusu kaset, her amatörün kurgulayabileceği parasal bir şantaj amaçlı çekilmiş, aktörlerin siyasi kimliklerinden dolayı siyaset arenasına yönlenmiştir. Hiç kimse bir yerlerde suçlu ve komplo arayışıyla kendilerini daha da komik ve rezil duruma düşürmesin; evli, çocuklu ve torunlu ahlak cellatlarını aklamaya kalkışmasın. Kaseti çeken muhatapların ya kendileri ya da yakınlarıdır…
Teknik ve siyasi teorilerle gerçeğin açık perdelerini kapatma telaşları beyhudedir. Ali Kırca pişkini gibi onlarda yakında ortaya çıkarlar. Acaba; “CHP’li kadınlarda namus ve vicdan var mı?” başlıklı yazımda bahsettiğim bağımsız milletvekili adayı ve tövbekar eski genelev kadını Ayşe Tükrükçü mü meclise yakışır, yoksa pişman olup tövbe yapmayan evli zinacılar mı?
Türkiye hem ahlak hem de ırkçı terör belasından yok oluşa doğru sürüklenmektedir. Öncelikle CHP ve BDP mutlaka dürülmeli, dünyaya hükmetmiş ahlaklı ve dürüst milletimiz tarih olmamalıdır.
"İnsanları yasa ve ceza ile yönetirseniz, onlar bir daha yanlış yapmayacaklar, ancak şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır. İnsanları erdemle ve ahlak kuralları ile yönetirseniz, o zaman onlar hem utanma duygusuna sahip olacaklar, hem de doğruyu yapmaya çalışacaklardır." Konfüçyüs
11 Mayıs 2010 Salı
BDP, İsrail politikası izliyor…
BDP konusuna geçmeden önce fevkalade sıcak bir gelişme olan ve son yazımla bağlantılı CHP’li seçmenlere sorum odur ki; kıyasıya zina karşıtı ve genelev yanlısı bir partinin Genel Başkanı ve kadın milletvekili zina yaptı diye, neden istifaları istiyor, namus ve ahlak edebiyatıyla şovda bulunuyorlar? CHP’nin din, namus ve ahlakı irticayla özdeşleştiren bir yapı olduğunu bilmiyorlar mı? CHP için bu tür ilişkiler özgürlüğün ve çağdaşlığın bir gereği değil midir? Şüphe yok ki namusuna düşkün ahlaklı milletime karşı gösteri yapmakta, soğuma işlemi tamamlandıktan sonra Deniz Baykal’ı yeniden bağırlarına basacakları kuvvetle muhtemeldir.
Evet, tertibin içinde İsrail’in yeni gözdesi ve umudu Mustafa Sarıgül olsa da gayriahlaki davranışı mazur göstermeye yeterli değildir. Ne var ki Baykal, helal olan eşini değil de haramların peşine koşmasından Sarıgül’ün tuzağına düştü. Acaba diğer kadın milletvekilleriyle de bir ilişkiye girdi mi?
CHP milletvekili Nesrin Baytok; ya ilişkilerini seyreden kocasının ihanetine uğradı ya da kocasını ekonomik buhrandan kurtulabilmek için sahneleri kayda alıp, Sarıgül’e servis yaptı. Her halükarda karısının Baykal’la ilişkisi olduğunu bilen eş Can Baytok, Şişli Belediyesinden iş alarak borç batağından kurtulabilmek maksadıyla Sarıgül’le işbirliğine girişmiş, böylece Deniz Baykal’ı tuşa getirmişlerdir. Bu durumda zinacıların eşleri ya boşanacak ya da zina yaparak evliliklerini sürdüreceklerdir.
İsrail’in ana unsuru nasıl Siyonist bir ideoloji ise, BDP’nin de temel ilkesi PKK ideolojisidir.
İsrail, Filistin’de kurduğu Siyonist devletinde Yahudi olmayanlara tahammül etmemekte, her türlü baskı, şiddet ve terör yoluyla vatanlarından çıkarabilmek için vahşi işgal ve katliamlarına devam etmektedir. BDP’de aynı politikayı güderek, tıpkı İsrail gibi ırkçı, egoist, gaddar ve insafsızdır. Her ne kadar Kürt Halkı lehine barışçıl ve uzlaşmacı argümanlar kullansa da tamamen çıkarına olan “Anayasa Değişiklik” paketindeki düşünce ve tavrı maskesini düşürmüş; din dışı, kafatasçı, bölücü, saldırgan ve düşmansı duruşu hafızalara kazınmıştır. Ak Parti’nin yapacağı pirimin önüne geçebilmek için MHP ile aynı kulvarda yüzerek, ırkdaşlarına ihanet etmiştir.
Parti programlarında “12 Eylül’lün yargılanması” ve “Askerlerin sivil mahkemede yargılanması” bulunurken, söz konusu Anayasa Değişikliği olan 16. ve 25. maddelerin oylamalarında da, diğer maddelerde olduğu gibi lehte oy kullanmayıp tavana kuvvet meclisten kaçmaları, nasıl içten pazarlıklı, riyakâr, samimiyetsiz ve sinsi olduklarının bir kanıtıydı. Çünkü Apo’ya özgürlük sağlamayan ve siyaset yolu açmayan hiçbir düzenleme, BDP için bir anlam ifade etmiyor. Apo’nun yanında Kürt Halkı’nın refah ve güveninin bir önceliği ve önemi düşünülemez dahi…
PKK’yı ve Apo’yu meşrulaştırabilmek adına TBMM’deki varlığı ve geliştirdiği ırkçı politika, Batı’ya demokrat görüntüsü vererek bağımsız bir PKK federasyonu kurabilmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman Kürtleri de yurtlarından sürerek, Hıristiyan dinli bir devleti inşa edebilme amacındadırlar. Zaten Marksist Apo’nun Hıristiyanlığa geçeceği ile ilgili fikri, bizzat açıklamalarıyla aşikârdır. Zaten din dersini zorunlu olmaktan çıkarma taahhütleri, parti programlarındaki temel ilkelerindendir. Gerek ABD, gerek AB ve gerekse İsrail, politik ve askeri yardımlarını el altından sürdürmekte, ETÖ gibi bir hain de emelleri uğruna destek verebilmektedir.
CHP Diktatörlüğü’nün ve Atatürk milliyetçiliğinin Müslüman Türk Halk’ı gibi Kürt Halkına da zorbalık yapıp din ve ırk düşmanlıklarına karşı “açılım”’ı savunmuş, aşırı sekulerist ve şovenist devletin dışlaması ve ayırıma tabi tutmasına binaen bütünlük ve adaleti müdafaa edip, eşit bir haktan yana olmuştum. Ancak Kürt Halkının temsilcisi sandığım geçmişin DTP’si günümüzün BDP’sinin ifade ettiği gibi barış, adalet ve demokrasiyle yakından bir ilgilerinin olmadığı, amaç ve hedeflerinin “etnik eksen” temelli Apo ve PKK’ya bağımsız bir devlet kurdurma niyeti taşıdıkları artık tartışılmazdır.
TBMM’de olmalarının tek nedeni, kadim liderleri Apo’ya özgürlük ve siyaset yolunu açmak, PKK’ya da özerklik sağlamaktır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, bağımsız bir devlete kavuşmak onlara yetmeyecek, haçlıların yüzyıllardır sürdürdükleri savaşlar gibi kin, nefret ve intikam besledikleri Türk Milleti ve Müslüman Kürtlerle de ölümüne savaşacaklardır.
PKK ne ise BDP’de odur. Bu sebeple BDP ile hiçbir konuda uzlaşma arayışına gidilmemeli, tartışılmamalı, yalnızlaştırılarak şeytani tuzaklarına düşülmemelidir. Batı’nın ve İsrail’in dayatmasıyla uzlaşma ve barış adına gösterilen iyi niyetin nasıl istismar edildiği ve Mehmetçiklerimizi katledenleri törenle kabul edebildiğimizi unutmamalıyız.
Kürt kardeşlerimize BDP gerçeği anlatılmalı, her ne kadar Kürt olsalar da tıpkı CHP’lilerin Müslüman düşmanı olmaları misali PKK ideolojisine karşı olan Kürtlere de amansız bir hasım oldukları ikna edilmeli ve kendi soydaşlarından olanları nasıl hunharca öldürebildikleri, tehdit ettikleri, haraç aldıkları ve yağmaladıkları anlatılmalıdır. PKK yahut BDP’nin bir şeytan olduğu gerçeği vaaz edilmeli, kanmamaları için her türlü gayret sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki Kürt Halkı; dini bütün, erdemli, merhametli ve cömert bir topluluktur. Eğer gerçekler anlatılabilinirse din düşmanı Marksistlere pirim vermeyecek, hatta onlara karşı cihadın bir farz olduğu ölümsüz ibadetiyle şehitlik şerbetini içebilmek için yarışacaklardır.
“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin.62
BDP’nin her üyesi bir PKK’lıdır. Örneğin Ahmet Türk’ün Samsun’da uğradığı saldırı sonrası “Ben herkesi akl-ı selime davet ediyorum. Umut ediyorum ki bu tür şeyler topumda bir gerginlik yaratmaz.” açıklamasının akabinde iki polisimizin şehit edilmesi, sözün değil özün önemine işaret etmiş ve intikam gayesiyle vur emrini BDP’liler vermiştir. Hitabette ve insani gösteride son derece mahir olan BDP’li politikacılara güvenilmemeli ve kalplerinde sakladıkları karanlık aydınlık sanılmamalıdır.
PKK’nın etkisizleştirilip ortadan kaldırabilmesi için ETÖ’nün tamamıyla çökertilmesi kaçınılmazdır. Ancak ETÖ’nün çökertilebilmesi için de Genelkurmay’da kökten bir devrim gerçekleşmesi zaruridir. PKK’yı nasıl ETÖ besliyor ise, ETÖ’nü de Genelkurmay güçlendirmektedir. Gerek Anayasa, gerek yargı, gerekse Genelkurmay’ın numunelik değişikliklerle ıslah edilebilmesi mümkün değildir. Ancak güçlü, kararlı ve korkusuz bir iktidar, tüm yasadışı yapılanmaları ve adaletsizliği kökünden silip süpürür.
Anayasa Değişikliği ve referandum süreciyle şiddetlenen terör, ETÖ ve PKK işbirliğiyle gerçekleşmekte, dolayısıyla halk korkutularak ve sindirilerek, reform aleyhine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Kim değişiklik aleyhine ise, o terörün içinde ve şehitlerin katilidir…
BDP öyle utanmaz, pişkin ve haddi aşan bir yapılanmadır ki, yatırımları ve kalkınmalarını önleyerek Kürt kardeşlerimizi tahrik edip teröre ve isyana teşvik etmekte, sanki Müslümanlara vurulan zincirlere ve kamu alanı diye belirtilen yerlere sınır konularak etraflarına duvarlar örülüp yaşama, okuma ve çalışma hakları ellerinden alınmış gibi silahlanabilmeyi hak görebilmekte, terörizmi kurtuluş mücadelesine çevirebilmektedirler.
Oysa inançlarından ötürü her türlü zulme uğrayan, mülteciliğe zorlanan, devletten dışlanan, hakaretlere maruz kalan, 1.derece tehlikelikle yaftalanan, yalnızlığa mahkûm edilen, önü kesilen, milletvekilliği dahi hazmedilemeyip meclisten kovularak bir-kaç saat dahi barındırılmayan, dinlerine ve peygamberlerine saldırılan, insan olmamakla aşağılanan, zorla devşirilmeye çalışılan ve sorgu odalarında faşist muamelelere muhatap kalan Müslümanlar değil de Marksist Kürtler midir?
Atatürk Diktotaryasının sürekli sopa indirdiği kafalara Müslümanlar, inançsı sabır ve insani değerleri üstün tutmalarından ötürü silahlı bir direnişte bulunmamış, terörden uzak siyasi bir mücadeleyi halkının yararına gözetmişlerdir. Dolayısıyla ne SP ne de Ak Parti, hiçbir isyanın içinde olmamışlar ama diktatörlükçe PKK’dan daha tehlikeli sayılabilmişlerdir.
Neden Müslümanlar devlete başkaldırıp bebek-çocuk-kadın-yaşlı demeden halkını katledebilecek vahşi bir direnişte bulunmuyorlar da, BDP’liler cesaret edebiliyorlar? Hâlbuki Ak Parti Hükümeti, ırkçı diasporayı karşısına alarak süregelen şikâyetlerini telafi etmedi mi? Uzlaşı adına askerimize acımasızca kıyan teröristleri dahi törenlerle ağırlamadı mı?
BDP, terörist bir partidir, son derece samimi bir uzlaşıyı dahi istismar ederek İmralı’yı muhatap gösterebilmişlerdir. Eğer Apo ile herhangi bir pazarlık ve uzlaşı imkânsız ise, BDP ile neyi tartışıyorlar? Arkalarında ABD, AB, İsrail ve ETÖ’de olsa, asla sinsi amaçlarına ulaşamayacaklardır.
Çocuk da olsa PKK yaltakçılarına ve teröristlerine düşünülen affa; canlarını veren şehitlerimize acımasız bir ihanet olacağından tamamen karşıyım. Devlet Bahçeli ve MHP’ye de duyurulur…
İsrail, nasıl ki hep barıştan, demokrasiden ve insan haklarından bahsedip bir türlü uzlaşmaya yanaşmaz ise, BDP’de öyledir.
Hiçbir gerekçe, yapıcı ve ikna edici taahhüt; şiddet yanlısı olup huzur ve güvenliği tehdit eden PKK ideolojisinin sadece Türklere değil Kürtlere de ezeli düşman olduğu gerçeğini örtbas edemez. PKK ideolojisinden vazgeçmeyen ister DTP, ister BDP, isterse başka bir parti olsun; barışın veya uzlaşmanın sağlanabilmesi söz konusu değildir.
Siyasi ve terör alanında renkten renge giren PKK’nın gerçek yüzünü görenler ve asıl amacını anlayanlar, tehlikenin boyutlarını kavrayabilmektedirler. Bilgi eksikliği ya da yanlış yönlendirmeler sebebiyle PKK’nın siyasi aktörü BDP’nin etkisine kapılanlar, bilerek veya bilmeyerek çok büyük tehlikeli bir oyunun parçası haline geldiklerinin farkında değillerdir. Bu sebeple PKK sorununu silahla değil de siyasi arenada çözme girişimi, PKK’ya özerklik tanıma anlamı taşıyacak ve meşru açıdan daha da kuvvetlenerek haçlılaşacaktır.
PKK’nın siyasi sözcülerinin kümelendiği BDP’nin sapkın ırkçı ideolojisinin etkisi altına girenleri yanılgılarından kurtarmak ve yoğun bir çaba göstermek, insani ve vatani bir sorumluluktur. İnanıyorum ki her türlü kişisel çıkarlardan uzak samimi bir girişim PKK’ya karşı ittifakı güçlendirecek ve kısa sürede netice verecektir.
BDP propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, Türkiye’deki terörü bitirecek ve barışı egemen kılacaktır. Kürt Halkı ülkenin sahibidirler ama PKK ve BDP, tartışmasız düşmanıdırlar…
Cesetle ve gözyaşlarıyla beslenen caniler, kendilerini aç bırakabilecek bir barışın içinde var olamazlar…
Evet, tertibin içinde İsrail’in yeni gözdesi ve umudu Mustafa Sarıgül olsa da gayriahlaki davranışı mazur göstermeye yeterli değildir. Ne var ki Baykal, helal olan eşini değil de haramların peşine koşmasından Sarıgül’ün tuzağına düştü. Acaba diğer kadın milletvekilleriyle de bir ilişkiye girdi mi?
CHP milletvekili Nesrin Baytok; ya ilişkilerini seyreden kocasının ihanetine uğradı ya da kocasını ekonomik buhrandan kurtulabilmek için sahneleri kayda alıp, Sarıgül’e servis yaptı. Her halükarda karısının Baykal’la ilişkisi olduğunu bilen eş Can Baytok, Şişli Belediyesinden iş alarak borç batağından kurtulabilmek maksadıyla Sarıgül’le işbirliğine girişmiş, böylece Deniz Baykal’ı tuşa getirmişlerdir. Bu durumda zinacıların eşleri ya boşanacak ya da zina yaparak evliliklerini sürdüreceklerdir.
İsrail’in ana unsuru nasıl Siyonist bir ideoloji ise, BDP’nin de temel ilkesi PKK ideolojisidir.
İsrail, Filistin’de kurduğu Siyonist devletinde Yahudi olmayanlara tahammül etmemekte, her türlü baskı, şiddet ve terör yoluyla vatanlarından çıkarabilmek için vahşi işgal ve katliamlarına devam etmektedir. BDP’de aynı politikayı güderek, tıpkı İsrail gibi ırkçı, egoist, gaddar ve insafsızdır. Her ne kadar Kürt Halkı lehine barışçıl ve uzlaşmacı argümanlar kullansa da tamamen çıkarına olan “Anayasa Değişiklik” paketindeki düşünce ve tavrı maskesini düşürmüş; din dışı, kafatasçı, bölücü, saldırgan ve düşmansı duruşu hafızalara kazınmıştır. Ak Parti’nin yapacağı pirimin önüne geçebilmek için MHP ile aynı kulvarda yüzerek, ırkdaşlarına ihanet etmiştir.
Parti programlarında “12 Eylül’lün yargılanması” ve “Askerlerin sivil mahkemede yargılanması” bulunurken, söz konusu Anayasa Değişikliği olan 16. ve 25. maddelerin oylamalarında da, diğer maddelerde olduğu gibi lehte oy kullanmayıp tavana kuvvet meclisten kaçmaları, nasıl içten pazarlıklı, riyakâr, samimiyetsiz ve sinsi olduklarının bir kanıtıydı. Çünkü Apo’ya özgürlük sağlamayan ve siyaset yolu açmayan hiçbir düzenleme, BDP için bir anlam ifade etmiyor. Apo’nun yanında Kürt Halkı’nın refah ve güveninin bir önceliği ve önemi düşünülemez dahi…
PKK’yı ve Apo’yu meşrulaştırabilmek adına TBMM’deki varlığı ve geliştirdiği ırkçı politika, Batı’ya demokrat görüntüsü vererek bağımsız bir PKK federasyonu kurabilmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman Kürtleri de yurtlarından sürerek, Hıristiyan dinli bir devleti inşa edebilme amacındadırlar. Zaten Marksist Apo’nun Hıristiyanlığa geçeceği ile ilgili fikri, bizzat açıklamalarıyla aşikârdır. Zaten din dersini zorunlu olmaktan çıkarma taahhütleri, parti programlarındaki temel ilkelerindendir. Gerek ABD, gerek AB ve gerekse İsrail, politik ve askeri yardımlarını el altından sürdürmekte, ETÖ gibi bir hain de emelleri uğruna destek verebilmektedir.
CHP Diktatörlüğü’nün ve Atatürk milliyetçiliğinin Müslüman Türk Halk’ı gibi Kürt Halkına da zorbalık yapıp din ve ırk düşmanlıklarına karşı “açılım”’ı savunmuş, aşırı sekulerist ve şovenist devletin dışlaması ve ayırıma tabi tutmasına binaen bütünlük ve adaleti müdafaa edip, eşit bir haktan yana olmuştum. Ancak Kürt Halkının temsilcisi sandığım geçmişin DTP’si günümüzün BDP’sinin ifade ettiği gibi barış, adalet ve demokrasiyle yakından bir ilgilerinin olmadığı, amaç ve hedeflerinin “etnik eksen” temelli Apo ve PKK’ya bağımsız bir devlet kurdurma niyeti taşıdıkları artık tartışılmazdır.
TBMM’de olmalarının tek nedeni, kadim liderleri Apo’ya özgürlük ve siyaset yolunu açmak, PKK’ya da özerklik sağlamaktır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, bağımsız bir devlete kavuşmak onlara yetmeyecek, haçlıların yüzyıllardır sürdürdükleri savaşlar gibi kin, nefret ve intikam besledikleri Türk Milleti ve Müslüman Kürtlerle de ölümüne savaşacaklardır.
PKK ne ise BDP’de odur. Bu sebeple BDP ile hiçbir konuda uzlaşma arayışına gidilmemeli, tartışılmamalı, yalnızlaştırılarak şeytani tuzaklarına düşülmemelidir. Batı’nın ve İsrail’in dayatmasıyla uzlaşma ve barış adına gösterilen iyi niyetin nasıl istismar edildiği ve Mehmetçiklerimizi katledenleri törenle kabul edebildiğimizi unutmamalıyız.
Kürt kardeşlerimize BDP gerçeği anlatılmalı, her ne kadar Kürt olsalar da tıpkı CHP’lilerin Müslüman düşmanı olmaları misali PKK ideolojisine karşı olan Kürtlere de amansız bir hasım oldukları ikna edilmeli ve kendi soydaşlarından olanları nasıl hunharca öldürebildikleri, tehdit ettikleri, haraç aldıkları ve yağmaladıkları anlatılmalıdır. PKK yahut BDP’nin bir şeytan olduğu gerçeği vaaz edilmeli, kanmamaları için her türlü gayret sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki Kürt Halkı; dini bütün, erdemli, merhametli ve cömert bir topluluktur. Eğer gerçekler anlatılabilinirse din düşmanı Marksistlere pirim vermeyecek, hatta onlara karşı cihadın bir farz olduğu ölümsüz ibadetiyle şehitlik şerbetini içebilmek için yarışacaklardır.
“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin.62
BDP’nin her üyesi bir PKK’lıdır. Örneğin Ahmet Türk’ün Samsun’da uğradığı saldırı sonrası “Ben herkesi akl-ı selime davet ediyorum. Umut ediyorum ki bu tür şeyler topumda bir gerginlik yaratmaz.” açıklamasının akabinde iki polisimizin şehit edilmesi, sözün değil özün önemine işaret etmiş ve intikam gayesiyle vur emrini BDP’liler vermiştir. Hitabette ve insani gösteride son derece mahir olan BDP’li politikacılara güvenilmemeli ve kalplerinde sakladıkları karanlık aydınlık sanılmamalıdır.
PKK’nın etkisizleştirilip ortadan kaldırabilmesi için ETÖ’nün tamamıyla çökertilmesi kaçınılmazdır. Ancak ETÖ’nün çökertilebilmesi için de Genelkurmay’da kökten bir devrim gerçekleşmesi zaruridir. PKK’yı nasıl ETÖ besliyor ise, ETÖ’nü de Genelkurmay güçlendirmektedir. Gerek Anayasa, gerek yargı, gerekse Genelkurmay’ın numunelik değişikliklerle ıslah edilebilmesi mümkün değildir. Ancak güçlü, kararlı ve korkusuz bir iktidar, tüm yasadışı yapılanmaları ve adaletsizliği kökünden silip süpürür.
Anayasa Değişikliği ve referandum süreciyle şiddetlenen terör, ETÖ ve PKK işbirliğiyle gerçekleşmekte, dolayısıyla halk korkutularak ve sindirilerek, reform aleyhine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Kim değişiklik aleyhine ise, o terörün içinde ve şehitlerin katilidir…
BDP öyle utanmaz, pişkin ve haddi aşan bir yapılanmadır ki, yatırımları ve kalkınmalarını önleyerek Kürt kardeşlerimizi tahrik edip teröre ve isyana teşvik etmekte, sanki Müslümanlara vurulan zincirlere ve kamu alanı diye belirtilen yerlere sınır konularak etraflarına duvarlar örülüp yaşama, okuma ve çalışma hakları ellerinden alınmış gibi silahlanabilmeyi hak görebilmekte, terörizmi kurtuluş mücadelesine çevirebilmektedirler.
Oysa inançlarından ötürü her türlü zulme uğrayan, mülteciliğe zorlanan, devletten dışlanan, hakaretlere maruz kalan, 1.derece tehlikelikle yaftalanan, yalnızlığa mahkûm edilen, önü kesilen, milletvekilliği dahi hazmedilemeyip meclisten kovularak bir-kaç saat dahi barındırılmayan, dinlerine ve peygamberlerine saldırılan, insan olmamakla aşağılanan, zorla devşirilmeye çalışılan ve sorgu odalarında faşist muamelelere muhatap kalan Müslümanlar değil de Marksist Kürtler midir?
Atatürk Diktotaryasının sürekli sopa indirdiği kafalara Müslümanlar, inançsı sabır ve insani değerleri üstün tutmalarından ötürü silahlı bir direnişte bulunmamış, terörden uzak siyasi bir mücadeleyi halkının yararına gözetmişlerdir. Dolayısıyla ne SP ne de Ak Parti, hiçbir isyanın içinde olmamışlar ama diktatörlükçe PKK’dan daha tehlikeli sayılabilmişlerdir.
Neden Müslümanlar devlete başkaldırıp bebek-çocuk-kadın-yaşlı demeden halkını katledebilecek vahşi bir direnişte bulunmuyorlar da, BDP’liler cesaret edebiliyorlar? Hâlbuki Ak Parti Hükümeti, ırkçı diasporayı karşısına alarak süregelen şikâyetlerini telafi etmedi mi? Uzlaşı adına askerimize acımasızca kıyan teröristleri dahi törenlerle ağırlamadı mı?
BDP, terörist bir partidir, son derece samimi bir uzlaşıyı dahi istismar ederek İmralı’yı muhatap gösterebilmişlerdir. Eğer Apo ile herhangi bir pazarlık ve uzlaşı imkânsız ise, BDP ile neyi tartışıyorlar? Arkalarında ABD, AB, İsrail ve ETÖ’de olsa, asla sinsi amaçlarına ulaşamayacaklardır.
Çocuk da olsa PKK yaltakçılarına ve teröristlerine düşünülen affa; canlarını veren şehitlerimize acımasız bir ihanet olacağından tamamen karşıyım. Devlet Bahçeli ve MHP’ye de duyurulur…
İsrail, nasıl ki hep barıştan, demokrasiden ve insan haklarından bahsedip bir türlü uzlaşmaya yanaşmaz ise, BDP’de öyledir.
Hiçbir gerekçe, yapıcı ve ikna edici taahhüt; şiddet yanlısı olup huzur ve güvenliği tehdit eden PKK ideolojisinin sadece Türklere değil Kürtlere de ezeli düşman olduğu gerçeğini örtbas edemez. PKK ideolojisinden vazgeçmeyen ister DTP, ister BDP, isterse başka bir parti olsun; barışın veya uzlaşmanın sağlanabilmesi söz konusu değildir.
Siyasi ve terör alanında renkten renge giren PKK’nın gerçek yüzünü görenler ve asıl amacını anlayanlar, tehlikenin boyutlarını kavrayabilmektedirler. Bilgi eksikliği ya da yanlış yönlendirmeler sebebiyle PKK’nın siyasi aktörü BDP’nin etkisine kapılanlar, bilerek veya bilmeyerek çok büyük tehlikeli bir oyunun parçası haline geldiklerinin farkında değillerdir. Bu sebeple PKK sorununu silahla değil de siyasi arenada çözme girişimi, PKK’ya özerklik tanıma anlamı taşıyacak ve meşru açıdan daha da kuvvetlenerek haçlılaşacaktır.
PKK’nın siyasi sözcülerinin kümelendiği BDP’nin sapkın ırkçı ideolojisinin etkisi altına girenleri yanılgılarından kurtarmak ve yoğun bir çaba göstermek, insani ve vatani bir sorumluluktur. İnanıyorum ki her türlü kişisel çıkarlardan uzak samimi bir girişim PKK’ya karşı ittifakı güçlendirecek ve kısa sürede netice verecektir.
BDP propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, Türkiye’deki terörü bitirecek ve barışı egemen kılacaktır. Kürt Halkı ülkenin sahibidirler ama PKK ve BDP, tartışmasız düşmanıdırlar…
Cesetle ve gözyaşlarıyla beslenen caniler, kendilerini aç bırakabilecek bir barışın içinde var olamazlar…
Etiketler:
Apo,
apoya özgürlük,
bdp,
chp,
Deniz Baykal,
ETÖ,
evli kadınla yasak aşk,
ırkçı,
kaset,
kürt halkı,
Mustafa Sarıgül,
nesrin baytok,
pkk ideolojisi,
teröristler,
zina,
zinacıların eşleri
9 Mayıs 2010 Pazar
CHP’li kadınlarda namus ve vicdan var mı?
Başlıkla birlikte hemen tepki gösterecek Darwinci eçhellere cevabım o dur ki; önce laiklik, çağdaşlık ve Atatürkçülük adına desteklediğiniz CHP zihniyeti tanıyın, sonra haklı olduğunuza kanaat getirirseniz saldırmaya başlayın…
Zina, fuhuş ve genelevin bayraktarlığını yapan CHP; bilim, aydınlık ve uygarlık propagandalarıyla kadınlarımızı erkeklere acımasızca peşkeş çekebilecek bir insafsızlığın savunucularıdır. ONUR, İFFET, ŞEREF, NAMUS ve AHLAK timsali kadınlarımızı şehvetsel tatminleri uğruna meze yapabilen CHP ideolojisini herhangi bir kadının kabul edebilmesini idrak edemiyor, kadınları seks kölesi bir tatmin objesi gören bir düşünce etrafında birleşmelerini ancak mühürsel bir lanetin mahkûmiyeti telakki ediyorum. Çağdaşlık ve ilericilik; teşhircilik, genelevcilik, zinacılık veya fahişelik midir?
9 yaşında tecavüze uğrayıp kocası tarafından 240 YTL’ye geneleve satıldığı ile ilgili hayat hikâyesini kamuoyu ile paylaşan Ayşe Tükrükçü adlı CHP kurbanın içler acısı ve ibret dolu yaşamı vicdanları deşmiyor ve sorgulamaya itmiyor ise, Allah tarafından yaratıldığına değil maymundan türediğine inanan evrimci hayvanlar olduğu tartışılmazdır.
İnanç ve imanın olmadığı bir vidandan doğruluk, dürüstlük, adalet ve merhamet beklenemeyeceğine göre; CHP ve seküleristlerden de ancak şeytan beklenmelidir…
“Nice kotu insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı.” La Rochefoucauld
22 Temmuz’daki genel seçimlerde İstanbul 2’nci Bölge’den bağımsız milletvekili adayı olan Ayşe Tükrükçü adlı bir tövbekârın vekilliğe layık görülmeyip asıl binlerce şehit veya şehit adayı eşi, anası ve kızını kirletenlerin meclise girmeleri, neden hata ve yanlışlardan dönülmeyip sapkınlıkta daha da derinleşebildiğimize açık bir cevaptır.
Adını dahi anmamın sayfamı pisleteceğini düşündüğüm parlamenter Kamer Genç, sadece TBMM’nin değil Tunceli’nin, Alevilerin, hatta Türkiye’nin kahredici yüzkarası ve şeytani bir simgesidir. CHP ile politikaya girip DYP ile devam ettikten sonra bağımsız seçilerek meclise girmiş, başkan vekilliği yapmış ve kendini cumhurbaşkanı olmaya layık görmüş, sonunda MHP’nin bodyguard’lığıyla eşi görülmemiş kargaşalığın ve pespayeliğin adresi olmuştur. Toplumuzu ahlaksızlaştıran düzenin mahkûm sağmalı Ayşe Tükrükçü’nün örneksi hayatı vekil olmasına liyakat sağlamamış ama Kamer Genç adlı zinacı, pavyoncu ve kadın düşkünü bir alkoliğin milletimizi temsili uygun görülebilmiştir. “Kocası zina yapan kadının zinası bir hükümdür” başlıklı yazıma yorum gönderip cevap isteyen bir okuyucum; “Kamer Genç zina yapıp eşini aldattı diye, eşi de zina yapmalı mıdır?” sorusuna cevaben; “Yaratıcı’nın hükmü son derece açıktır. Zina yapan erkek ancak zina yapan bir kadınla evlenebilir. Dolayısıyla evliliklerini sürdürebilmeleri için zinacı eşinin de zina yapması bir hükümdür. Aksi takdirde evlilikleri gayrimeşrudur. Bu hüküm, kadın-erkek eşitliğini pekiştiren evrensel bir kuraldır, ister inanan ister ateist olsun. Ancak bir eşin suskunluğu veya boşanmaması, onunda zina yaptığı anlamına gelir.”
Temmuz’daki genel seçimlerde İstanbul 2’nci Bölge’den bağımsız milletvekili adayı olan eski hayat kadını ama tövbesiyle aklanmış bir hanımefendi Ayşe Tükrükçü, yaşamını şöyle özetlemişti…
Kâbus dolu günlerin başlangıcı ise 1976 yılı. Yani Ayşe henüz 9 yaşındayken. Amcasının tecavüzüne uğrayan Tükrükçü, o günleri gözleri yaşlı şöyle anlatıyor: “Amca dahi demek istemediğim Ali Rıza isimli kişi evdeydi ve içki içiyordu. Sarhoş olduktan sonra beni bir odaya getirdi ve (sakın korkma) diyerek tecavüz etti. 3.5 ay süreyle her gece odamda tecavüze uğradım. Ölümle tehdit ettiği için kimseye anlatamıyordum. Bebeklerle oynayacağım yaşta kadın oldum. İşte ben o gün öldüm.” Sonrası ise... Kardeşleri kanala düşüp öldüğü için alkolik olan ve sürekli dayak atan bir baba... 22’sinde ilk evlilik... Yine dayak... İkinci koca, yine dayak... 240 milyon liraya satıldığı genelevde geçen acı dolu yıllar. Üçüncü evlilikle bir umut ama yeniden genelev hayatı... 2.5 yıl içinde 6 ayrı şehirde hiç istemediği halde bedenini satmak zorunda kalması... “Diri diri mezara girmesi.” En sonunda kendine uzanan bir yardım eli... Şimdilerde ise kendisi gibi yardım bekleyen kadınlara yardım eden olmak istiyor.
Genelevde neler yaşadınız?
Genelev, kedinin köpeğin bile orada kalmaması gereken bir yer. Sabah 09.00’da uyanırsınız. Saat 10.00’da kapılar açılır. Bu süre içerisinde süslenirsiniz. En “albenili” biçimde saat 10.00’da salona inersiniz. Mesainiz gece 23.00’e kadardır, yemek için 15-20 dakikalık vaktiniz vardır. Çayı, kahveyi ayakta içersiniz. Kasaptan et alırken hani, ete bakılır ya, öyle bakıp seçip, beğenilirsiniz. Günde 30’a yakın insan gelip paranızı verdiği için sizle birlikte olur. Bayram günleri ve asker sevkiyat dönemlerinde bu sayı 50’lilere yaklaşır. Hatta bir bayram gününde 70 erkekle birlikte olmak zorunda kaldım. Hasta olmanız diye bir şey mümkün değildir. Kürtajdan üç saat sonra işe dönersiniz.
Dinlenme günü, izin diye bir şey yok mu?
Genelevde çalışanlar yaşayan ölülerdir ve hiçbir hakkı yoktur. Gün içinde birçok kez baygınlık geçiriyordum. Gelip kolonya döküyorlar, “Hiçbir şeyin yok, hadi devam et” diyorlardı. Üzerinizden tren geçmiş gibi oluyorsunuz. Oraya gelenler önce güdülerini tatmin edip sonra “Neden orospu oldun?” diye sorar. Dışarı çıkamazsınız, çıkarsanız da firar etmemeniz için mutlaka yanınızda birkaç kişi olur. Şunu herkes bilsin, geneleve düşen kadınların yüzde 90’ı tecavüze uğrayıp ailesi tarafından satılan kadınlardır. Ben de, o kadınlar da analarının karnından vesikayla doğmadı. Bu hayatı seçmedi.
Nasıl bir dayatma bu?
Bakın, ben genelevden çıktım ve vesikamın iptal edilmesi için Ahlak Masası’na bağlı Sağlık Komisyonu’na başvurdum. Bu başvuruda bulunan binlerce kadından birisi olarak vesikam iptal edilmedi. Bunun anlamı “Sen orospusun ve orospuluk yapmaya devam et” demektir. Bu sırada Konya’da bulunan Şefkat-Der Kadın Sığınma Evi’nin Genel Başkanı Hayrettin Bulan beni aradı. Telefonun ucundaki sesin, “Benim bir ablam var, gel buraya sen de benim ablam ol” cümlesi hayatımı yeniden şekillendirdi. Ancak beş çocuk sahibi ve başörtülü bir kadının getirilip geneleve satıldığına da tanık oldum, kendini satmamak için patronuna direnen bir arkadaşımın ayağından vurulduğuna da. Kim çocuk sahibi olup evinin anası olmak istemez, ancak maalesef yasalarımız da toplum da genelevlerdeki kader kurbanlarını düşünmüyor.
Genelevler kapatılmalı mı?
Bu sorunun yanıtını erkekler vermelidir. Hangi erkek yakınının o koşullara düşmesini ister, hiç kimse istemez değil mi? Ama oraya düşenleri et olarak görüp bu sektörü ayakta tutan erkeklerdir. Benim üzerimde babam yaşında üç insan kalp krizi geçirip öldü. Tam ilişkiye girmiştik, bu sırada kalp krizi geçirmiş. Konuşmuyor ve üzerimde yatıyor. Meğer birkaç dakika bir ölüyle sevişmişim. Polisler geldi birkaç soru sordu. Cesedi alıp, gittiler. Hangi kadın bunu ister ve hangi kadın böyle bir şeye layıktır? Sadece insanımızın değil devletin de artık bu konuya eğilmesi gerekiyor.
Devlet ne yapmalı?
Genelevlerde çalışan kadınlar etlerini satarken, rahmetli Manukyan’a madalya veren devletimin mahkemeleri geneleve 18 yaşında düşen genç bir kıza 21 yaş belgesi vererek onun hayat kadını olmasına göz yummamalı. Devleti yönetenler, devletin emniyet güçleri geneleve gidip orada tutulanların kendi rızalarıyla mı baskıyla mı kaldıklarını sormalı. Devletin polisi, bekçisi genelevlerin kapısında vatandaşlarının satılmasına tanık olmamalı. “Sahipsiz bir kadın cesedi bulundu” diye haberler yaparsınız, o kadınların birçoğunun genelevden kaçmak istediği için öldürüldüğünü biliyor musunuz? Ben, Diyarbakır’da uyuşturucuya alıştırılan üç arkadaşımı kurban verdim. Onlar hayata orospu olmak için mi gelmişti?
Yalvarıyorum, bataktan çıkmakisteyenlere yardım eli uzatın
İstanbul 2’nci Bölge’den bağımsız adayım. Benim savaşım Meclis’e gidip bir koltuğa sahip olmak değil. Ben, benim gibi geçmişi çalınan binlerce kadının geleceğini istiyorum. Elbette seçilemeyebilirim ancak o yüce kapıdan girecek olan tüm milletvekillerine yalvarıyorum, bu hayattan kurtulmak isteyenlere yardımcı olsunlar. Ben 11 yıldır alnımın akıyla ayaktayım ve devletim, benim o hayata dönmemi beklercesine vesikamı iptal etmiyor. Ben vesikalı bir biçimde gömülmek istemiyorum. Bunu isteyen binlerce kadın var, bu sorunu çözmek, çözemesem bile duyurmak için öncelikle kadınlarımızdan sonra da kadına değer veren erkeklerimizden desteklerini bekliyorum. Bence burada en büyük görev erkeklere düşüyor. Ailemle görüşmüyorum ancak şunu söyleyebilirim, hayatımı ben karartmadım. Kurtuluşumu kendim seçtim. Ne olursa olsun, ölüm pahasına bile olsa Allah’ın izniyle bir daha o batağa geri dönmeyeceğim. Ve hayatımın geri kalanında da girdiği bataktan çıkmaya çalışan kadınlara yardım etmeye çalışacağım. Bir kadını bile kurtarsak kârdır. Herkesi, daha duyarlı olmaya çağırıyorum. Kimse bizlerin neler yaşadığını tahmin edemez ama en azından anlamaya çalışabilir.
3-4 milyar dolarlıkfuhuş sektörü
Türkiye’de kadın nüfusunun yaklaşık 35 milyon civarında olduğu hesaba katılırsa her 350 kadından biri fuhuş batağında. Türkiye’de faaliyet gösteren 56 genelevde kayıtlı 3 bin hayat kadını bulunuyor. Türkiye’de tescilli hayat kadını sayısı 15 bini geçiyor. Vesikasız olarak çalışanların sayısı ise yaklaşık 100 bin. Genelevde çalışmak için gerekli olan vesika, taksi plakasından farksız. Üç büyük ilde, yaklaşık 30 bin kadın genelevde çalışmak amacıyla vesika bekliyor.Fuhuş sektöründe bir yılda dönen paranın asgari 3-4 milyar dolar olduğu belirtiliyor. Bu paradan, patron, bar, pavyon, disko, gece kulüpleri, otelci, taksici, eğlence yeri sahibi gibi onbinlerce insan pay alıyor. Pasta bu kadar büyük olunca devreye fuhuş mafyası giriyor. Fuhuş mafyası, küçük kız çocuklarını kaçırmaktan tutun da zorla fuhuş yaptırmaya kadar her yola başvuruyor.Kadınların yüzde 30’u kocası, yüzde 10’u baba, anne, ağabey gibi diğer yakınları, yüzde 3 veya 4’ü de beraber oldukları erkekler tarafından satılıyor. Para karşılığı cinsel ilişkiye girenlerin yüzde 63.4’ü resmi, yüzde 12.2’si ise imam nikahlı olarak evli kadınlardan oluşuyor.
CHP’nin eski Gaziantep Belediye Başkanı ve kurmaylarından Celal Doğan, kurban keserek yaptırdığı genelev ile ilgili olarak; ”Ben sosyal demokratım, bu ülkede ihtiyacını gidermek isteyen gençleri de düşünmek zorundayım” lanetsi açıklaması üzerine RP’li milletvekili Şevki Yılmaz, “Yüzlerce şehit yatıyor orada. Namus için şehit olunan Antep'te genelev yaptırıyor. ‘Be adam madem eşitlikten yanasın, önce hanımını gönder de eşitlik sağlansın’ ’’ tartışılmaz doğru sözleri, maalesef hakaretten ceza almasına neden olmuştu. Milletimizin kutsal analarını alçakça satanlar hiçbir yaptırıma çarptırılmıyor ama savunanlar cezaya uğratılabiliyorlar.
İşte rejim; İşte kadınlar!
Sayın Ayşe Hanım ve diğer kardeşlerim! Kendini var edebilmek uğruna canlarını veren vatan evlatlarının namuslarının satılmasından vergi adına pay alan bir devletin vereceği kâğıt parçası aklanmanıza değil aksine karalanmanıza neden olur. Sizler tövbelerinizle öyle temize çıkmışsınız ki, başta şahsım olmak üzere herkesten daha aksınız. Asıl bedhah ve vesikalı olanlar; namus ve onurlarınızı satan devlet, hükümetler ve meclistir. Çünkü CHP Diasporası hepsini kuşatmış ve fahişeliğiniz, erkeklerin tatmini ve aydınlığın mücadelesi olmuştur. Sakın ha utanmayınız, kendinizi ayıplamayınız, başınız önde gezmeyiniz.
Dünya Kadınlar Günü’nde iffet ve namuslarını koruyan kadınlarımızın örtülerini parçalayan CHP’li kadınlar, neden genelevlerde diri diri gömüldükleri mezardan haykıran hemcinslerinin cehennemsi azaplarına karşı özgürlükleri ve onurları adına mücadele vermiyorlar? Neden yalvararak bataklıktan çıkmak isteyenlere yardım eli uzatmıyor ve genelev gibi insanlık dışı mağaraların yasaklanması direnişinde bulunmuyorlar? Laiklik ve Çağdaşlık adına ahkâm kesen kadın dernekleri, hiç genelev mahkûmlarının hürriyetleriyle ilgilenmiş mi, lehlerine ayaklanmış mı? Müslüman kadınların başörtüleri aleyhine ikna odaları kurarak, her türlü baskı ve tehdidi Atatürkçülükle meşrulaştıranlar, neden fahişelikle yaftalananların feryatlarına ve hayvansı yaşamlarına kulak vermiyorlar? Çünkü o şehit ve şehit adaylarının namuslarını satan, kocaları ve çocuklarına tatmin ettiren onlardır… Acaba kendileri ne yapıyorlar?
Bir taftan türbana ve çarşafa duydukları hınç ve nefretlerinden Müslüman kadınlara saldırırlar, diğer taraftan geneleve hapsettikleri kadınların acı ve gözyaşlarıyla çektikleri zulümlerini erkeklere reva görerek, sözde kadın haklarını savunan bayraktarlar kesilirler.
İşte Türkiye için biçtikleri aydınlık ve çağdaşlık felsefeleri; İşte İslam inancı…
Söyleyin bakalım, hangi inanç ve düşünce; kadın namusunu, haklarını, eşitliğini, onurunu, saygı ve itibarını yüceltmektedir?
Onlar gibi sapık aydın ve çağdaş ırz tacirleri ve tecavüzcüleri olmaktansa; namuslu ve iffetli cahil ve gerici olmak daha şerefli değil midir?
Kendisi, karısı, kızı ve bir yakını için istemediği bir şeyi başkası için sindirebilen; asla insan olamayacağı gibi hayvandan da daha aşağı bir yaratıktır.
“Namuslu insan, hakkını yerine getirdiği görevle ölçen insandır.” Lacordina
Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)
1. Herkesin can, mal ve namusu tecavüzden korunmuştur.
2. Kimsenin kimseye zarar vermeye hakkı yoktur.
3. Bütün Müslümanlar kardeştirler.
4. Faiz yasaktır.
5. Kan davaları ve adaleti şahsen yerine getirmek yasaktır.
6. Kadınlar, erkeklerin hayat arkadaşlarıdır; buna göre onlara iyi muamele edilecektir. Onların da tıpkı erkekler gibi mal ve mülke şahsen tasarruf hakları olacaktır.
7. İnsanlar ırk ve renk farkı gözetilmeksizin birbirlerine eşittirler.
8. Kölelere, efendilerinin aile fertlerinden birisiymiş gibi muamele edilecektir.
9.Servetin bir elde birikmemesi için bütün varislerine isabet eden meşru hakları verilecektir.
10. Bütün borçlar iade edilecek ve ariyet (geçici olarak alınan şey, ödünç) olarak ne alınmışsa iade edilecektir.
11. Zina ve aile hayatına zarar verebilecek her şey yasaktır.
Zina, fuhuş ve genelevin bayraktarlığını yapan CHP; bilim, aydınlık ve uygarlık propagandalarıyla kadınlarımızı erkeklere acımasızca peşkeş çekebilecek bir insafsızlığın savunucularıdır. ONUR, İFFET, ŞEREF, NAMUS ve AHLAK timsali kadınlarımızı şehvetsel tatminleri uğruna meze yapabilen CHP ideolojisini herhangi bir kadının kabul edebilmesini idrak edemiyor, kadınları seks kölesi bir tatmin objesi gören bir düşünce etrafında birleşmelerini ancak mühürsel bir lanetin mahkûmiyeti telakki ediyorum. Çağdaşlık ve ilericilik; teşhircilik, genelevcilik, zinacılık veya fahişelik midir?
9 yaşında tecavüze uğrayıp kocası tarafından 240 YTL’ye geneleve satıldığı ile ilgili hayat hikâyesini kamuoyu ile paylaşan Ayşe Tükrükçü adlı CHP kurbanın içler acısı ve ibret dolu yaşamı vicdanları deşmiyor ve sorgulamaya itmiyor ise, Allah tarafından yaratıldığına değil maymundan türediğine inanan evrimci hayvanlar olduğu tartışılmazdır.
İnanç ve imanın olmadığı bir vidandan doğruluk, dürüstlük, adalet ve merhamet beklenemeyeceğine göre; CHP ve seküleristlerden de ancak şeytan beklenmelidir…
“Nice kotu insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı.” La Rochefoucauld
22 Temmuz’daki genel seçimlerde İstanbul 2’nci Bölge’den bağımsız milletvekili adayı olan Ayşe Tükrükçü adlı bir tövbekârın vekilliğe layık görülmeyip asıl binlerce şehit veya şehit adayı eşi, anası ve kızını kirletenlerin meclise girmeleri, neden hata ve yanlışlardan dönülmeyip sapkınlıkta daha da derinleşebildiğimize açık bir cevaptır.
Adını dahi anmamın sayfamı pisleteceğini düşündüğüm parlamenter Kamer Genç, sadece TBMM’nin değil Tunceli’nin, Alevilerin, hatta Türkiye’nin kahredici yüzkarası ve şeytani bir simgesidir. CHP ile politikaya girip DYP ile devam ettikten sonra bağımsız seçilerek meclise girmiş, başkan vekilliği yapmış ve kendini cumhurbaşkanı olmaya layık görmüş, sonunda MHP’nin bodyguard’lığıyla eşi görülmemiş kargaşalığın ve pespayeliğin adresi olmuştur. Toplumuzu ahlaksızlaştıran düzenin mahkûm sağmalı Ayşe Tükrükçü’nün örneksi hayatı vekil olmasına liyakat sağlamamış ama Kamer Genç adlı zinacı, pavyoncu ve kadın düşkünü bir alkoliğin milletimizi temsili uygun görülebilmiştir. “Kocası zina yapan kadının zinası bir hükümdür” başlıklı yazıma yorum gönderip cevap isteyen bir okuyucum; “Kamer Genç zina yapıp eşini aldattı diye, eşi de zina yapmalı mıdır?” sorusuna cevaben; “Yaratıcı’nın hükmü son derece açıktır. Zina yapan erkek ancak zina yapan bir kadınla evlenebilir. Dolayısıyla evliliklerini sürdürebilmeleri için zinacı eşinin de zina yapması bir hükümdür. Aksi takdirde evlilikleri gayrimeşrudur. Bu hüküm, kadın-erkek eşitliğini pekiştiren evrensel bir kuraldır, ister inanan ister ateist olsun. Ancak bir eşin suskunluğu veya boşanmaması, onunda zina yaptığı anlamına gelir.”
Temmuz’daki genel seçimlerde İstanbul 2’nci Bölge’den bağımsız milletvekili adayı olan eski hayat kadını ama tövbesiyle aklanmış bir hanımefendi Ayşe Tükrükçü, yaşamını şöyle özetlemişti…
Kâbus dolu günlerin başlangıcı ise 1976 yılı. Yani Ayşe henüz 9 yaşındayken. Amcasının tecavüzüne uğrayan Tükrükçü, o günleri gözleri yaşlı şöyle anlatıyor: “Amca dahi demek istemediğim Ali Rıza isimli kişi evdeydi ve içki içiyordu. Sarhoş olduktan sonra beni bir odaya getirdi ve (sakın korkma) diyerek tecavüz etti. 3.5 ay süreyle her gece odamda tecavüze uğradım. Ölümle tehdit ettiği için kimseye anlatamıyordum. Bebeklerle oynayacağım yaşta kadın oldum. İşte ben o gün öldüm.” Sonrası ise... Kardeşleri kanala düşüp öldüğü için alkolik olan ve sürekli dayak atan bir baba... 22’sinde ilk evlilik... Yine dayak... İkinci koca, yine dayak... 240 milyon liraya satıldığı genelevde geçen acı dolu yıllar. Üçüncü evlilikle bir umut ama yeniden genelev hayatı... 2.5 yıl içinde 6 ayrı şehirde hiç istemediği halde bedenini satmak zorunda kalması... “Diri diri mezara girmesi.” En sonunda kendine uzanan bir yardım eli... Şimdilerde ise kendisi gibi yardım bekleyen kadınlara yardım eden olmak istiyor.
Genelevde neler yaşadınız?
Genelev, kedinin köpeğin bile orada kalmaması gereken bir yer. Sabah 09.00’da uyanırsınız. Saat 10.00’da kapılar açılır. Bu süre içerisinde süslenirsiniz. En “albenili” biçimde saat 10.00’da salona inersiniz. Mesainiz gece 23.00’e kadardır, yemek için 15-20 dakikalık vaktiniz vardır. Çayı, kahveyi ayakta içersiniz. Kasaptan et alırken hani, ete bakılır ya, öyle bakıp seçip, beğenilirsiniz. Günde 30’a yakın insan gelip paranızı verdiği için sizle birlikte olur. Bayram günleri ve asker sevkiyat dönemlerinde bu sayı 50’lilere yaklaşır. Hatta bir bayram gününde 70 erkekle birlikte olmak zorunda kaldım. Hasta olmanız diye bir şey mümkün değildir. Kürtajdan üç saat sonra işe dönersiniz.
Dinlenme günü, izin diye bir şey yok mu?
Genelevde çalışanlar yaşayan ölülerdir ve hiçbir hakkı yoktur. Gün içinde birçok kez baygınlık geçiriyordum. Gelip kolonya döküyorlar, “Hiçbir şeyin yok, hadi devam et” diyorlardı. Üzerinizden tren geçmiş gibi oluyorsunuz. Oraya gelenler önce güdülerini tatmin edip sonra “Neden orospu oldun?” diye sorar. Dışarı çıkamazsınız, çıkarsanız da firar etmemeniz için mutlaka yanınızda birkaç kişi olur. Şunu herkes bilsin, geneleve düşen kadınların yüzde 90’ı tecavüze uğrayıp ailesi tarafından satılan kadınlardır. Ben de, o kadınlar da analarının karnından vesikayla doğmadı. Bu hayatı seçmedi.
Nasıl bir dayatma bu?
Bakın, ben genelevden çıktım ve vesikamın iptal edilmesi için Ahlak Masası’na bağlı Sağlık Komisyonu’na başvurdum. Bu başvuruda bulunan binlerce kadından birisi olarak vesikam iptal edilmedi. Bunun anlamı “Sen orospusun ve orospuluk yapmaya devam et” demektir. Bu sırada Konya’da bulunan Şefkat-Der Kadın Sığınma Evi’nin Genel Başkanı Hayrettin Bulan beni aradı. Telefonun ucundaki sesin, “Benim bir ablam var, gel buraya sen de benim ablam ol” cümlesi hayatımı yeniden şekillendirdi. Ancak beş çocuk sahibi ve başörtülü bir kadının getirilip geneleve satıldığına da tanık oldum, kendini satmamak için patronuna direnen bir arkadaşımın ayağından vurulduğuna da. Kim çocuk sahibi olup evinin anası olmak istemez, ancak maalesef yasalarımız da toplum da genelevlerdeki kader kurbanlarını düşünmüyor.
Genelevler kapatılmalı mı?
Bu sorunun yanıtını erkekler vermelidir. Hangi erkek yakınının o koşullara düşmesini ister, hiç kimse istemez değil mi? Ama oraya düşenleri et olarak görüp bu sektörü ayakta tutan erkeklerdir. Benim üzerimde babam yaşında üç insan kalp krizi geçirip öldü. Tam ilişkiye girmiştik, bu sırada kalp krizi geçirmiş. Konuşmuyor ve üzerimde yatıyor. Meğer birkaç dakika bir ölüyle sevişmişim. Polisler geldi birkaç soru sordu. Cesedi alıp, gittiler. Hangi kadın bunu ister ve hangi kadın böyle bir şeye layıktır? Sadece insanımızın değil devletin de artık bu konuya eğilmesi gerekiyor.
Devlet ne yapmalı?
Genelevlerde çalışan kadınlar etlerini satarken, rahmetli Manukyan’a madalya veren devletimin mahkemeleri geneleve 18 yaşında düşen genç bir kıza 21 yaş belgesi vererek onun hayat kadını olmasına göz yummamalı. Devleti yönetenler, devletin emniyet güçleri geneleve gidip orada tutulanların kendi rızalarıyla mı baskıyla mı kaldıklarını sormalı. Devletin polisi, bekçisi genelevlerin kapısında vatandaşlarının satılmasına tanık olmamalı. “Sahipsiz bir kadın cesedi bulundu” diye haberler yaparsınız, o kadınların birçoğunun genelevden kaçmak istediği için öldürüldüğünü biliyor musunuz? Ben, Diyarbakır’da uyuşturucuya alıştırılan üç arkadaşımı kurban verdim. Onlar hayata orospu olmak için mi gelmişti?
Yalvarıyorum, bataktan çıkmakisteyenlere yardım eli uzatın
İstanbul 2’nci Bölge’den bağımsız adayım. Benim savaşım Meclis’e gidip bir koltuğa sahip olmak değil. Ben, benim gibi geçmişi çalınan binlerce kadının geleceğini istiyorum. Elbette seçilemeyebilirim ancak o yüce kapıdan girecek olan tüm milletvekillerine yalvarıyorum, bu hayattan kurtulmak isteyenlere yardımcı olsunlar. Ben 11 yıldır alnımın akıyla ayaktayım ve devletim, benim o hayata dönmemi beklercesine vesikamı iptal etmiyor. Ben vesikalı bir biçimde gömülmek istemiyorum. Bunu isteyen binlerce kadın var, bu sorunu çözmek, çözemesem bile duyurmak için öncelikle kadınlarımızdan sonra da kadına değer veren erkeklerimizden desteklerini bekliyorum. Bence burada en büyük görev erkeklere düşüyor. Ailemle görüşmüyorum ancak şunu söyleyebilirim, hayatımı ben karartmadım. Kurtuluşumu kendim seçtim. Ne olursa olsun, ölüm pahasına bile olsa Allah’ın izniyle bir daha o batağa geri dönmeyeceğim. Ve hayatımın geri kalanında da girdiği bataktan çıkmaya çalışan kadınlara yardım etmeye çalışacağım. Bir kadını bile kurtarsak kârdır. Herkesi, daha duyarlı olmaya çağırıyorum. Kimse bizlerin neler yaşadığını tahmin edemez ama en azından anlamaya çalışabilir.
3-4 milyar dolarlıkfuhuş sektörü
Türkiye’de kadın nüfusunun yaklaşık 35 milyon civarında olduğu hesaba katılırsa her 350 kadından biri fuhuş batağında. Türkiye’de faaliyet gösteren 56 genelevde kayıtlı 3 bin hayat kadını bulunuyor. Türkiye’de tescilli hayat kadını sayısı 15 bini geçiyor. Vesikasız olarak çalışanların sayısı ise yaklaşık 100 bin. Genelevde çalışmak için gerekli olan vesika, taksi plakasından farksız. Üç büyük ilde, yaklaşık 30 bin kadın genelevde çalışmak amacıyla vesika bekliyor.Fuhuş sektöründe bir yılda dönen paranın asgari 3-4 milyar dolar olduğu belirtiliyor. Bu paradan, patron, bar, pavyon, disko, gece kulüpleri, otelci, taksici, eğlence yeri sahibi gibi onbinlerce insan pay alıyor. Pasta bu kadar büyük olunca devreye fuhuş mafyası giriyor. Fuhuş mafyası, küçük kız çocuklarını kaçırmaktan tutun da zorla fuhuş yaptırmaya kadar her yola başvuruyor.Kadınların yüzde 30’u kocası, yüzde 10’u baba, anne, ağabey gibi diğer yakınları, yüzde 3 veya 4’ü de beraber oldukları erkekler tarafından satılıyor. Para karşılığı cinsel ilişkiye girenlerin yüzde 63.4’ü resmi, yüzde 12.2’si ise imam nikahlı olarak evli kadınlardan oluşuyor.
CHP’nin eski Gaziantep Belediye Başkanı ve kurmaylarından Celal Doğan, kurban keserek yaptırdığı genelev ile ilgili olarak; ”Ben sosyal demokratım, bu ülkede ihtiyacını gidermek isteyen gençleri de düşünmek zorundayım” lanetsi açıklaması üzerine RP’li milletvekili Şevki Yılmaz, “Yüzlerce şehit yatıyor orada. Namus için şehit olunan Antep'te genelev yaptırıyor. ‘Be adam madem eşitlikten yanasın, önce hanımını gönder de eşitlik sağlansın’ ’’ tartışılmaz doğru sözleri, maalesef hakaretten ceza almasına neden olmuştu. Milletimizin kutsal analarını alçakça satanlar hiçbir yaptırıma çarptırılmıyor ama savunanlar cezaya uğratılabiliyorlar.
İşte rejim; İşte kadınlar!
Sayın Ayşe Hanım ve diğer kardeşlerim! Kendini var edebilmek uğruna canlarını veren vatan evlatlarının namuslarının satılmasından vergi adına pay alan bir devletin vereceği kâğıt parçası aklanmanıza değil aksine karalanmanıza neden olur. Sizler tövbelerinizle öyle temize çıkmışsınız ki, başta şahsım olmak üzere herkesten daha aksınız. Asıl bedhah ve vesikalı olanlar; namus ve onurlarınızı satan devlet, hükümetler ve meclistir. Çünkü CHP Diasporası hepsini kuşatmış ve fahişeliğiniz, erkeklerin tatmini ve aydınlığın mücadelesi olmuştur. Sakın ha utanmayınız, kendinizi ayıplamayınız, başınız önde gezmeyiniz.
Dünya Kadınlar Günü’nde iffet ve namuslarını koruyan kadınlarımızın örtülerini parçalayan CHP’li kadınlar, neden genelevlerde diri diri gömüldükleri mezardan haykıran hemcinslerinin cehennemsi azaplarına karşı özgürlükleri ve onurları adına mücadele vermiyorlar? Neden yalvararak bataklıktan çıkmak isteyenlere yardım eli uzatmıyor ve genelev gibi insanlık dışı mağaraların yasaklanması direnişinde bulunmuyorlar? Laiklik ve Çağdaşlık adına ahkâm kesen kadın dernekleri, hiç genelev mahkûmlarının hürriyetleriyle ilgilenmiş mi, lehlerine ayaklanmış mı? Müslüman kadınların başörtüleri aleyhine ikna odaları kurarak, her türlü baskı ve tehdidi Atatürkçülükle meşrulaştıranlar, neden fahişelikle yaftalananların feryatlarına ve hayvansı yaşamlarına kulak vermiyorlar? Çünkü o şehit ve şehit adaylarının namuslarını satan, kocaları ve çocuklarına tatmin ettiren onlardır… Acaba kendileri ne yapıyorlar?
Bir taftan türbana ve çarşafa duydukları hınç ve nefretlerinden Müslüman kadınlara saldırırlar, diğer taraftan geneleve hapsettikleri kadınların acı ve gözyaşlarıyla çektikleri zulümlerini erkeklere reva görerek, sözde kadın haklarını savunan bayraktarlar kesilirler.
İşte Türkiye için biçtikleri aydınlık ve çağdaşlık felsefeleri; İşte İslam inancı…
Söyleyin bakalım, hangi inanç ve düşünce; kadın namusunu, haklarını, eşitliğini, onurunu, saygı ve itibarını yüceltmektedir?
Onlar gibi sapık aydın ve çağdaş ırz tacirleri ve tecavüzcüleri olmaktansa; namuslu ve iffetli cahil ve gerici olmak daha şerefli değil midir?
Kendisi, karısı, kızı ve bir yakını için istemediği bir şeyi başkası için sindirebilen; asla insan olamayacağı gibi hayvandan da daha aşağı bir yaratıktır.
“Namuslu insan, hakkını yerine getirdiği görevle ölçen insandır.” Lacordina
Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)
1. Herkesin can, mal ve namusu tecavüzden korunmuştur.
2. Kimsenin kimseye zarar vermeye hakkı yoktur.
3. Bütün Müslümanlar kardeştirler.
4. Faiz yasaktır.
5. Kan davaları ve adaleti şahsen yerine getirmek yasaktır.
6. Kadınlar, erkeklerin hayat arkadaşlarıdır; buna göre onlara iyi muamele edilecektir. Onların da tıpkı erkekler gibi mal ve mülke şahsen tasarruf hakları olacaktır.
7. İnsanlar ırk ve renk farkı gözetilmeksizin birbirlerine eşittirler.
8. Kölelere, efendilerinin aile fertlerinden birisiymiş gibi muamele edilecektir.
9.Servetin bir elde birikmemesi için bütün varislerine isabet eden meşru hakları verilecektir.
10. Bütün borçlar iade edilecek ve ariyet (geçici olarak alınan şey, ödünç) olarak ne alınmışsa iade edilecektir.
11. Zina ve aile hayatına zarar verebilecek her şey yasaktır.
6 Mayıs 2010 Perşembe
CHP anayasası mutlaka delinmelidir…
Çakma namı Türkiye Cumhuriyeti ve anayasası olan CHP devleti ve anayasasının halk tarafından çizilmesine sayılı günler kaldı. Bundan böyle diktatörlüğün bürokratik silahlı ve cübbeli şövalye ve yandaş örgütlerini ismen anmayı “elebaşı” ‘yı gölgelendirdiği gerekçesiyle; her yıkıcı, isyancı ve bölücü bozgunculuğun, provokasyonun ve terörün merkezi CHP olduğu gerçeğini vurgulayacağım. Türkiye Halkının azılı tek kalleşi vardır, o’da kargaşa, fitne ve tahrikin odağı CHP’dir…
Öylesine şeytani bir politika izler ve üsluba bürünürler ki, önce kışkırtır sonra geri çekilerek muhatabını yasa ve kamuoyu önünde suçlu çıkarırlar. Hoşgörüsüz, uzlaşmasız, samimiyetsiz ve vicdansız olup, her türlü iyi niyet, müsamaha ve toleranstan uzak bir uyuşmazlık içinde halkın koruyucu efendileri sıfatıyla diz çöktürmedeki despotlukları, hayatta kalabilmelerinin besin kaynağıdır. Dolayısıyla CHP gibi bir kalleşi, akli ve bağlaşabilir bir pakt tarafı sanıp işbirliğine girişileceğine, en azılı mert bir düşmanla masaya oturmak çok daha ehvendir. Acımasız amaçları uğruna komita yandaşlarını dahi katletmeleri, ne kadar insafsız bir barbar olduklarını kanıtlamaya yeterlidir. Sırf Ak Partiyi ve Müslümanları suçlatabilmek adına Danıştay saldırısını tertipleyip, akabinde “ikinci Kubilay Vakası” kışkırtmasıyla savaş çığırtkanlığı yaparak Cumhurbaşkanı, hükümet, İslam ve Müslüman halkın aleyhine saldırmaları, başka bir delile gerek bırakmamaktadır.
Öyle ki, CHP militanlarından Danıştay eski Başsavcısı Tansel Çölaşan’ın saldırı anındaki Müslümanları suçlayıcı açıklamaları, hatırlayacağınız üzere saldırıya muhatap üyelerce yalanlanmıştı. Dolayısıyla saldırı öncesi kurguladığı senaryo ile saldırının bizzat içinde olduğu tartışılmaz olan Çölaşan, gerek saldırganlara yardım ve yataklık etmesi, gerek kasetteki görüntülerin silmesi ve gerekse delillerin karartılmasındaki rolüyle asıl sorumlu ve hesap vermesi gereken laik hatundur. Diasporanın sözcüsü Baykal, ihanetlerin deşifre olmaması ve dosyanın kapatılabilmesi için Ergenekon Terör Örgütünün avukatlığını üstlenip baskı kurmasının altında yatan gerçek, varlığını besleyen kan emicilerin ortaya çıkmalarını engellemek ve tutuklananların özgür bırakılıp diktatörlüklerini sürdürebilmektir. Çünkü onlarsız CHP, damarları kesilip kansızlıktan mevtalaşmış bir CHP’dir.
CHP ile tartışan ve çözüm bulabilme umuduyla anlaşabileceğini sanan iktidar sözcüleri ya ahmak ya da CHP burjuvazisinin kompleksinden sıyrılamamış olmanın ezikliğiyle özgüvenden yoksun olmalarının farkında değillerdir. Onlarla herhangi bir ittifak amaçla müzakere etmek yerine duvarla konuşmak, en azından aksiseda doğuracağından bir karşılık bulunabilecektir.
1923’de yapılan anayasa başta olmak üzere 1924,1961 ve 1982 anayasaları CHP ilkeleri temel alınarak ve kayıtsız bağlılık gösterilerek dayatılmış; darbeler, muhtıralar, mitingler ve bilumum kargaşalar, CHP Diktatörlüğünün halel görmemesi adına eyleme dönüştürülüp, başkaldırılar ve ihanetsi planlar, diasporanın ikbali için meşrulaşmıştır. Unutmayınız ki Türkiye gibi farklı din, inanç, ideoloji ve ırkları içinde barındıran bir ülkenin konjonktürü açısından tarafsız olma hassasiyetini idrak edememiş Genelkurmay ve Yüksek Yargı’nın militarist taraftarlıkları, birlik ve beraberliği bozan, bölücülüğü tetikleyen, adaleti ve vicdanı doğrayan bir felaket olmaya devam etmektedir.
Her siyasi parti CHP anayasasının kurallarını kabul ettikten sonra legalliğe kavuşmakta, meclis, hükümet ve bürokrasi, olmazsa olmaz bir zorlamayla CHP egemenliği altında varlıklarını sürdürmektedirler. 1980 darbesinde dokunulmaz olan CHP; her ne kadar kapatılmış ise de ilkelerinden asla taviz verilmemiş, iktidara gelemeyip Müslüman Halkı bütünüyle Atatürkçüleştirememenin ve şahsi çıkarlarını öne çıkararak düzen lehine başarı kaydedememelerinin sonucu diktatörlüğün askeri kanadınca cezalandırılmışlardır.
Ne var ki ısrar ve inatla CHP anayasasını koruma ve muhafaza edebilmek için akıl dışı gerekçeler ve Bizanssı Ak Parti düşmanlığıyla arka çıkan MHP, BDP, DSP ve bağımsız milletvekillerinin nasıl bir ihanet ve pespaye içinde oldukları milletimizin dikkatinden kaçmamaktadır. Özellikle namussuzların, hainlerin, katillerin, sapıkların, teröristlerin, gaspçıların ve hortumcuların kurtarıcı anası Rahşan Ecevit’in suçlu affıyla masum milletimizin huzur ve güvenini tehdit eden vicdansızlığı unutulmamış, dolayısıyla Anayasa Değişiklik paketine karşı çıkması ve yargıca durdurulmasında ki rolü şaşırtmamıştır. Milletvekillerine ültimatomlar yağdırarak CHP’ye destek verme direktifine itaat edenlerin milletin vekilliğini reddedip halk düşmanı Rahşan Ecevit’in vekilliğini sindirebilmeleri, onursuz bir kuklalık değil de nedir? Ancak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin bataklığına düşüp şövalyelerine boyun eğen DYP ve ANAP’ın nasıl boğulduklarını da hatırlatmakta yarar görüyorum. Buna rağmen ders almamışlar, Hüsamettin Cindoruk gibi bunak bir mumyanın liderliğinde birleşebilmişlerdir.
Kimin vekilleridirler, kendilerini CHP ya da Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri mi yoksa halk mı seçmiştir? Benliksi hırs, ideolojik saplantı, kişisel, partizan ve rejimsel kaygılarından millet egemenliğine set çekebilecek kadar akıl ve vicdandan yoksun vekillerin nasıl ayıklanarak seçilebildiklerini mantıken kavrayamamış isem de, vahyen çözüme ulaştığımı ifade etmek isterim.
Eski Sovyetler Birliğindeki propaganda ve siyasetle ilgili devlete hükmeden politbüro misali Türkiye’nin ordusu ve yargısıyla devleti çekip çeviren CHP Diasporası, diktatörlüğünün yıkılabileceği korkusuyla şeytanın dahi düşünemeyeceği entrikalara, tehditlere, tahriklere, komplolara ve kumpaslara başvurarak, gerek devletin oligarşik güçlerini isyana ve hukuksuzluğa teşvik etmekte, gerek iğfal edilmiş zayıfları teröre kışkırtmakta, gerek muhalefet parti ve bağımsızlar üzerinde Ak Parti baskısı kurarak milliyetçi, demokrasi ve irtica argümanlarını güdümleyerek halk iradesi aleyhine bileylemekte, gerekse hükümete gözdağı verip halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını istismar etmek ve duygularını sömürmek suretiyle usta bir hilekârlıkla hedef şaşırtmaya, böylece despot krallığını sürdürmeye çalışmaktadır.
Atatürkçü Diasporanın politik lideri Deniz Baykal; ”AKP kendi anayasasını yapıyor. Bizim anayasamız TC Anayasası'dır. Şimdi AKP, RTE Anayasası yapıyor” açıklaması, belki muhakemesiz ve peşin hükümlü birilerini ikna edebilir ama var olan totaliter ideolojik anayasanın TC değil CHP anayasası olduğu gerçeği kabullenildiğinde, çırpınışının altında yatan gizli niyette açıklığa kavuşmuş olacak, ardına takılanların pişmanlıkları ve tövbeleri asla fayda sağlamayacaktır.
Her ne kadar fikri ve inançsı ayrılığımız olsa da BDP milletvekili Ufuk Uras’ın hiçbir çıkar düşünmeksizin, “Paketin 330'un altında kalması, Ergenekon'un zaferi olur" duruşu, bağımsız seçildiği milletvekilliğine nasıl layık olduğunu ve seçmenlerinin de tercihlerindeki isabetini ortaya koymaktadır. Ancak diğer BDP milletvekillerinin bir taraftan CHP Diktatörya’sından şikâyet edip eşit hak, tarafsız yargı, bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi nutukları atarken, diğer taraftan ezici statükoyu devam ettirici tavır sergilemeleri, halkına ve ölümüne savundukları mücadelelerine apaçık bir ihanettir. Ayrıca nasıl kör ve vicdansız bir yargı içindeler ise, Müslüman olmalarından ötürü Kürtleri katleden ve diri diri yakan Ermeni çetelerinden özür dileyebilecek kadar muhakemelerini yitirmiş Kürt kökenli BDP vekillerinin hıyanetsi tavırlarını da fıtratsal mühürlüklerine yorumluyorum. Nede olsa sadece ırkını düşünen kafatasçı ve vahiy düşmanıdırlar…
Şüphesiz söz konusu kısmi Anayasa Değişiklik paketi yeterli olmayıp, hiç kimsenin dilediği bir özgürlüğü, hakkı ve adaleti kapsamamaktadır. Fakat 80 yıldır ucuna dahi dokunulmasına fırsat verilmeyen CHP anayasasının ısırılarak, oligarşik güçlerin etkilerinin zayıflatılması bile gelecek adına kaçınılmaz bir umuttur. Yoksa hem kitaplarımda hem de yazılarımda ifade ettiğim gibi Ak Parti’nin içte ve dışta yürüttüğü politikaların büyük bir çoğunluğuna katılmıyor, ABD’nin Irak’ı işgalindeki teşvikinden dolayı Başbakan Erdoğan’ı affedemiyorum. Hedef Ak Parti değil CHP olmalıdır. Çünkü Ak Parti de diğer partiler gibi CHP sultasının bir figüranıdır.
MHP, mühürlü şeytan misali öyle lanetlenmiş ki, şehit yakınlarına sağlanan ayrıcalığa ve ülkücülerin zulme uğrayıp işkenceler altında inim inim inledikleri 1980 ihtilalının sorgulanmasına dahi ret oyu kullanmayı sindirebilmişlerdir. Ak Parti paranoyasıyla kendini var eden doktrinlerine ve değerlerine kıyabilen MHP, artık CHP Diasporasının taşeronu olmaktan öte halk lehine hiçbir çözüme yanaşmamakta, tedavisi imkânsız bir Ak Parti sendromu yaşamalarından, canlarını feda eden ülkücüleri CHP’nin esaretine peşkeş çekebilmektedirler. Ne var ki eceli gelen azgınların gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri duyarsız olur…
Milletvekilleri, partilileri ve seçmenlerini manipüle eden Devlet Bahçeli ve lafebesi soytarıları, güya Yüce Divan’a götüreceklerini iddia ettikleri Başbakan Erdoğan’ın kendini kurtarabilmek adına yargıda reforma gittiğini ve kendini aklayabilmek için adamlarını yerleştirme niyeti taşıdığı mazeretiyle Anayasa Değişikliğine karşı çıkma inatları; doğrudan Abdullah Öcalan’ı idamdan kurtarmalarını hatıra getirmektedir. İktidara gelmeden önce Apo ile ilgili halkı kandırdığı söylemleri anımsadığımızda, sadece bir fırsatçının ya da bir yalancının absürt taahhütlerinden ibaret bir taktik olduğu anlaşılacaktır. Ayrıca “yargıyı ele geçirmek ve kendi adamı” ne demek? Ak Parti ya da halk, devletin düşmanı yahut işgal güçleri mi ki ele geçirme gibi alçak ve ayrılıkçı bir hezeyanda bulunabiliniyor? Eğer yargı üyeleri; adaletle hükmetmek ve tarafsızca karar vermek yerine birilerinin adamlığı ve ideolojileriyle yönlendiriliyorlar ise, zulmü başka yerde aramaya gerek yoktur. Zaten yapılmayı düşünülen değişiklik, CHP Diktatörya’sına sadık yargıyı ve yasaları ıslah etmek değil mi? “Kötü yasalar, zulmün en berbat şeklidir.” Burke
Milleti aptal ve sinik yığınlar addederek güya prangadan kurtardıkları kulları sanacak kadar kendilerini dev aynasında, hatta tanrı gören CHP ve şövalyeleri; alışageldikleri şirret cüretkârlıklarıyla halkı sindirebileceklerini yahut hitap cambazlıklarıyla etkileyebileceklerini düşünmektedirler. Oysa milletin gözü açılmış, üç-beş lafa ve kuru tehditlere pabuç bırakmayacak cesaret ve muhakeme yetisine kavuşmuş olduklarını gözlemleyemeyecek kadar gafildirler.
Anayasa Mahkemesiyle halkı tehdit edip iradesel kararını engellemeye çalışan CHP DİASPOROSU, bundan böyle milletimizin sessiz kalmayacağını ciddi bir sorgulamayla idrak etmelidir. Aslında referandumu iptal edebilecek bir yargı kararı, CHP Diktatörlüğü’nün ikrarına ve Türkiye’nin cumhuriyetle değil oligarşiyle yönetildiğini alenileştirip, değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez buyurgan maddeler dâhil Anayasanın kökten değişimine zemin hazırlayacaktır.
Artık zaman, hep birlikte CHP Burjuvazi’sine son verme zamanıdır. Parti çıkarları, partizan sadakat, lidere bağlılık, oy endişesi ve gelecek kaygıları gözetilmeksizin millet lehine yekvücut olma zamanıdır. Milletin vereceği karardan ürküp kaçanların milletle ne denli özdeşleştiği, sinsi bir kalleş ve hain olduğu ortadadır. CHP’nin halkın bir partisi olmadığı, şimdiden hazırlığını yaptığı Anayasa Mahkemesine başvurabilme arayışıyla tartışılmazdır. Değişikliğe karşı çıkabilir ve reformdan yana olmayabilirsiniz. Ama sizi seçip o makamlara getiren halkın görüşüne ve iradesine saygınız var ise, vereceği kararı engelleyecek bir beklentinin içinde olamazsınız. Eğer 11 kişilik yargı heyeti, yetmiş beş milyonluk millet adına karar verme yetkisini sindirebiliyorsa; zaten konuşulacak ve tartışılacak bir şey yok demektir.
Sizlere güvenerek seçen milletin vekili olunuz, arkadan hançerleyen kalleşleri değil. Kararı CHP ya da Anayasa Mahkemesi’ne verdirmeyin. Çünkü sizi seçip meclise taşıyanın CHP ve yüksek yargının olmadığını hatırlayın. Aksi takdirde yaftalanacağınız ihanetten ne şahsınız ne eş, çocuk, kardeş ve ebeveynleriniz ne de seçmenleriniz kurtulabilecektir.
Yargıdaki ideolojik kararlar, adaleti lağveden kayırmalar, hukuku paçavraya çeviren yorumlar, halkına katliam ve zincirlerle tutsaklığı planlayan onca darbe ve terörist girişimler hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Halkının dinine, ırkına, temel hak ve hürriyetlerine, inanç ve düşüncelerine amansız hasım bir diktatörlüğü desteklemeyi; vekilliğiniz ve insanlığınızla bağdaştırabilecek misiniz? İyilik yapmayı bilmiyorsanız en azından kötülük yapmayınız…
“Şahsiyeti olmayanın hiçbir şeyi yoktur.” N.F.Kısakürek
Bilmelisiniz ki CHP Diasporasının yanında Ermeni Diasporası bir balondur…
CHP’nin din ve namus karşıtı bir burjuva partisi olduğu, Atatürk’ün “Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” direktifiyle açık olup, bugün yoksulluktan, işsizlikten, yolsuzluktan şikâyet edenlere CHP’nin savaştan çıkan milletimizi nasıl sefalete mahkûm edip varlıklarını zimmetlerine geçirdiklerini öğrenmelerinde fayda görüyorum.
Öylesine şeytani bir politika izler ve üsluba bürünürler ki, önce kışkırtır sonra geri çekilerek muhatabını yasa ve kamuoyu önünde suçlu çıkarırlar. Hoşgörüsüz, uzlaşmasız, samimiyetsiz ve vicdansız olup, her türlü iyi niyet, müsamaha ve toleranstan uzak bir uyuşmazlık içinde halkın koruyucu efendileri sıfatıyla diz çöktürmedeki despotlukları, hayatta kalabilmelerinin besin kaynağıdır. Dolayısıyla CHP gibi bir kalleşi, akli ve bağlaşabilir bir pakt tarafı sanıp işbirliğine girişileceğine, en azılı mert bir düşmanla masaya oturmak çok daha ehvendir. Acımasız amaçları uğruna komita yandaşlarını dahi katletmeleri, ne kadar insafsız bir barbar olduklarını kanıtlamaya yeterlidir. Sırf Ak Partiyi ve Müslümanları suçlatabilmek adına Danıştay saldırısını tertipleyip, akabinde “ikinci Kubilay Vakası” kışkırtmasıyla savaş çığırtkanlığı yaparak Cumhurbaşkanı, hükümet, İslam ve Müslüman halkın aleyhine saldırmaları, başka bir delile gerek bırakmamaktadır.
Öyle ki, CHP militanlarından Danıştay eski Başsavcısı Tansel Çölaşan’ın saldırı anındaki Müslümanları suçlayıcı açıklamaları, hatırlayacağınız üzere saldırıya muhatap üyelerce yalanlanmıştı. Dolayısıyla saldırı öncesi kurguladığı senaryo ile saldırının bizzat içinde olduğu tartışılmaz olan Çölaşan, gerek saldırganlara yardım ve yataklık etmesi, gerek kasetteki görüntülerin silmesi ve gerekse delillerin karartılmasındaki rolüyle asıl sorumlu ve hesap vermesi gereken laik hatundur. Diasporanın sözcüsü Baykal, ihanetlerin deşifre olmaması ve dosyanın kapatılabilmesi için Ergenekon Terör Örgütünün avukatlığını üstlenip baskı kurmasının altında yatan gerçek, varlığını besleyen kan emicilerin ortaya çıkmalarını engellemek ve tutuklananların özgür bırakılıp diktatörlüklerini sürdürebilmektir. Çünkü onlarsız CHP, damarları kesilip kansızlıktan mevtalaşmış bir CHP’dir.
CHP ile tartışan ve çözüm bulabilme umuduyla anlaşabileceğini sanan iktidar sözcüleri ya ahmak ya da CHP burjuvazisinin kompleksinden sıyrılamamış olmanın ezikliğiyle özgüvenden yoksun olmalarının farkında değillerdir. Onlarla herhangi bir ittifak amaçla müzakere etmek yerine duvarla konuşmak, en azından aksiseda doğuracağından bir karşılık bulunabilecektir.
1923’de yapılan anayasa başta olmak üzere 1924,1961 ve 1982 anayasaları CHP ilkeleri temel alınarak ve kayıtsız bağlılık gösterilerek dayatılmış; darbeler, muhtıralar, mitingler ve bilumum kargaşalar, CHP Diktatörlüğünün halel görmemesi adına eyleme dönüştürülüp, başkaldırılar ve ihanetsi planlar, diasporanın ikbali için meşrulaşmıştır. Unutmayınız ki Türkiye gibi farklı din, inanç, ideoloji ve ırkları içinde barındıran bir ülkenin konjonktürü açısından tarafsız olma hassasiyetini idrak edememiş Genelkurmay ve Yüksek Yargı’nın militarist taraftarlıkları, birlik ve beraberliği bozan, bölücülüğü tetikleyen, adaleti ve vicdanı doğrayan bir felaket olmaya devam etmektedir.
Her siyasi parti CHP anayasasının kurallarını kabul ettikten sonra legalliğe kavuşmakta, meclis, hükümet ve bürokrasi, olmazsa olmaz bir zorlamayla CHP egemenliği altında varlıklarını sürdürmektedirler. 1980 darbesinde dokunulmaz olan CHP; her ne kadar kapatılmış ise de ilkelerinden asla taviz verilmemiş, iktidara gelemeyip Müslüman Halkı bütünüyle Atatürkçüleştirememenin ve şahsi çıkarlarını öne çıkararak düzen lehine başarı kaydedememelerinin sonucu diktatörlüğün askeri kanadınca cezalandırılmışlardır.
Ne var ki ısrar ve inatla CHP anayasasını koruma ve muhafaza edebilmek için akıl dışı gerekçeler ve Bizanssı Ak Parti düşmanlığıyla arka çıkan MHP, BDP, DSP ve bağımsız milletvekillerinin nasıl bir ihanet ve pespaye içinde oldukları milletimizin dikkatinden kaçmamaktadır. Özellikle namussuzların, hainlerin, katillerin, sapıkların, teröristlerin, gaspçıların ve hortumcuların kurtarıcı anası Rahşan Ecevit’in suçlu affıyla masum milletimizin huzur ve güvenini tehdit eden vicdansızlığı unutulmamış, dolayısıyla Anayasa Değişiklik paketine karşı çıkması ve yargıca durdurulmasında ki rolü şaşırtmamıştır. Milletvekillerine ültimatomlar yağdırarak CHP’ye destek verme direktifine itaat edenlerin milletin vekilliğini reddedip halk düşmanı Rahşan Ecevit’in vekilliğini sindirebilmeleri, onursuz bir kuklalık değil de nedir? Ancak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin bataklığına düşüp şövalyelerine boyun eğen DYP ve ANAP’ın nasıl boğulduklarını da hatırlatmakta yarar görüyorum. Buna rağmen ders almamışlar, Hüsamettin Cindoruk gibi bunak bir mumyanın liderliğinde birleşebilmişlerdir.
Kimin vekilleridirler, kendilerini CHP ya da Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri mi yoksa halk mı seçmiştir? Benliksi hırs, ideolojik saplantı, kişisel, partizan ve rejimsel kaygılarından millet egemenliğine set çekebilecek kadar akıl ve vicdandan yoksun vekillerin nasıl ayıklanarak seçilebildiklerini mantıken kavrayamamış isem de, vahyen çözüme ulaştığımı ifade etmek isterim.
Eski Sovyetler Birliğindeki propaganda ve siyasetle ilgili devlete hükmeden politbüro misali Türkiye’nin ordusu ve yargısıyla devleti çekip çeviren CHP Diasporası, diktatörlüğünün yıkılabileceği korkusuyla şeytanın dahi düşünemeyeceği entrikalara, tehditlere, tahriklere, komplolara ve kumpaslara başvurarak, gerek devletin oligarşik güçlerini isyana ve hukuksuzluğa teşvik etmekte, gerek iğfal edilmiş zayıfları teröre kışkırtmakta, gerek muhalefet parti ve bağımsızlar üzerinde Ak Parti baskısı kurarak milliyetçi, demokrasi ve irtica argümanlarını güdümleyerek halk iradesi aleyhine bileylemekte, gerekse hükümete gözdağı verip halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını istismar etmek ve duygularını sömürmek suretiyle usta bir hilekârlıkla hedef şaşırtmaya, böylece despot krallığını sürdürmeye çalışmaktadır.
Atatürkçü Diasporanın politik lideri Deniz Baykal; ”AKP kendi anayasasını yapıyor. Bizim anayasamız TC Anayasası'dır. Şimdi AKP, RTE Anayasası yapıyor” açıklaması, belki muhakemesiz ve peşin hükümlü birilerini ikna edebilir ama var olan totaliter ideolojik anayasanın TC değil CHP anayasası olduğu gerçeği kabullenildiğinde, çırpınışının altında yatan gizli niyette açıklığa kavuşmuş olacak, ardına takılanların pişmanlıkları ve tövbeleri asla fayda sağlamayacaktır.
Her ne kadar fikri ve inançsı ayrılığımız olsa da BDP milletvekili Ufuk Uras’ın hiçbir çıkar düşünmeksizin, “Paketin 330'un altında kalması, Ergenekon'un zaferi olur" duruşu, bağımsız seçildiği milletvekilliğine nasıl layık olduğunu ve seçmenlerinin de tercihlerindeki isabetini ortaya koymaktadır. Ancak diğer BDP milletvekillerinin bir taraftan CHP Diktatörya’sından şikâyet edip eşit hak, tarafsız yargı, bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi nutukları atarken, diğer taraftan ezici statükoyu devam ettirici tavır sergilemeleri, halkına ve ölümüne savundukları mücadelelerine apaçık bir ihanettir. Ayrıca nasıl kör ve vicdansız bir yargı içindeler ise, Müslüman olmalarından ötürü Kürtleri katleden ve diri diri yakan Ermeni çetelerinden özür dileyebilecek kadar muhakemelerini yitirmiş Kürt kökenli BDP vekillerinin hıyanetsi tavırlarını da fıtratsal mühürlüklerine yorumluyorum. Nede olsa sadece ırkını düşünen kafatasçı ve vahiy düşmanıdırlar…
Şüphesiz söz konusu kısmi Anayasa Değişiklik paketi yeterli olmayıp, hiç kimsenin dilediği bir özgürlüğü, hakkı ve adaleti kapsamamaktadır. Fakat 80 yıldır ucuna dahi dokunulmasına fırsat verilmeyen CHP anayasasının ısırılarak, oligarşik güçlerin etkilerinin zayıflatılması bile gelecek adına kaçınılmaz bir umuttur. Yoksa hem kitaplarımda hem de yazılarımda ifade ettiğim gibi Ak Parti’nin içte ve dışta yürüttüğü politikaların büyük bir çoğunluğuna katılmıyor, ABD’nin Irak’ı işgalindeki teşvikinden dolayı Başbakan Erdoğan’ı affedemiyorum. Hedef Ak Parti değil CHP olmalıdır. Çünkü Ak Parti de diğer partiler gibi CHP sultasının bir figüranıdır.
MHP, mühürlü şeytan misali öyle lanetlenmiş ki, şehit yakınlarına sağlanan ayrıcalığa ve ülkücülerin zulme uğrayıp işkenceler altında inim inim inledikleri 1980 ihtilalının sorgulanmasına dahi ret oyu kullanmayı sindirebilmişlerdir. Ak Parti paranoyasıyla kendini var eden doktrinlerine ve değerlerine kıyabilen MHP, artık CHP Diasporasının taşeronu olmaktan öte halk lehine hiçbir çözüme yanaşmamakta, tedavisi imkânsız bir Ak Parti sendromu yaşamalarından, canlarını feda eden ülkücüleri CHP’nin esaretine peşkeş çekebilmektedirler. Ne var ki eceli gelen azgınların gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri duyarsız olur…
Milletvekilleri, partilileri ve seçmenlerini manipüle eden Devlet Bahçeli ve lafebesi soytarıları, güya Yüce Divan’a götüreceklerini iddia ettikleri Başbakan Erdoğan’ın kendini kurtarabilmek adına yargıda reforma gittiğini ve kendini aklayabilmek için adamlarını yerleştirme niyeti taşıdığı mazeretiyle Anayasa Değişikliğine karşı çıkma inatları; doğrudan Abdullah Öcalan’ı idamdan kurtarmalarını hatıra getirmektedir. İktidara gelmeden önce Apo ile ilgili halkı kandırdığı söylemleri anımsadığımızda, sadece bir fırsatçının ya da bir yalancının absürt taahhütlerinden ibaret bir taktik olduğu anlaşılacaktır. Ayrıca “yargıyı ele geçirmek ve kendi adamı” ne demek? Ak Parti ya da halk, devletin düşmanı yahut işgal güçleri mi ki ele geçirme gibi alçak ve ayrılıkçı bir hezeyanda bulunabiliniyor? Eğer yargı üyeleri; adaletle hükmetmek ve tarafsızca karar vermek yerine birilerinin adamlığı ve ideolojileriyle yönlendiriliyorlar ise, zulmü başka yerde aramaya gerek yoktur. Zaten yapılmayı düşünülen değişiklik, CHP Diktatörya’sına sadık yargıyı ve yasaları ıslah etmek değil mi? “Kötü yasalar, zulmün en berbat şeklidir.” Burke
Milleti aptal ve sinik yığınlar addederek güya prangadan kurtardıkları kulları sanacak kadar kendilerini dev aynasında, hatta tanrı gören CHP ve şövalyeleri; alışageldikleri şirret cüretkârlıklarıyla halkı sindirebileceklerini yahut hitap cambazlıklarıyla etkileyebileceklerini düşünmektedirler. Oysa milletin gözü açılmış, üç-beş lafa ve kuru tehditlere pabuç bırakmayacak cesaret ve muhakeme yetisine kavuşmuş olduklarını gözlemleyemeyecek kadar gafildirler.
Anayasa Mahkemesiyle halkı tehdit edip iradesel kararını engellemeye çalışan CHP DİASPOROSU, bundan böyle milletimizin sessiz kalmayacağını ciddi bir sorgulamayla idrak etmelidir. Aslında referandumu iptal edebilecek bir yargı kararı, CHP Diktatörlüğü’nün ikrarına ve Türkiye’nin cumhuriyetle değil oligarşiyle yönetildiğini alenileştirip, değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez buyurgan maddeler dâhil Anayasanın kökten değişimine zemin hazırlayacaktır.
Artık zaman, hep birlikte CHP Burjuvazi’sine son verme zamanıdır. Parti çıkarları, partizan sadakat, lidere bağlılık, oy endişesi ve gelecek kaygıları gözetilmeksizin millet lehine yekvücut olma zamanıdır. Milletin vereceği karardan ürküp kaçanların milletle ne denli özdeşleştiği, sinsi bir kalleş ve hain olduğu ortadadır. CHP’nin halkın bir partisi olmadığı, şimdiden hazırlığını yaptığı Anayasa Mahkemesine başvurabilme arayışıyla tartışılmazdır. Değişikliğe karşı çıkabilir ve reformdan yana olmayabilirsiniz. Ama sizi seçip o makamlara getiren halkın görüşüne ve iradesine saygınız var ise, vereceği kararı engelleyecek bir beklentinin içinde olamazsınız. Eğer 11 kişilik yargı heyeti, yetmiş beş milyonluk millet adına karar verme yetkisini sindirebiliyorsa; zaten konuşulacak ve tartışılacak bir şey yok demektir.
Sizlere güvenerek seçen milletin vekili olunuz, arkadan hançerleyen kalleşleri değil. Kararı CHP ya da Anayasa Mahkemesi’ne verdirmeyin. Çünkü sizi seçip meclise taşıyanın CHP ve yüksek yargının olmadığını hatırlayın. Aksi takdirde yaftalanacağınız ihanetten ne şahsınız ne eş, çocuk, kardeş ve ebeveynleriniz ne de seçmenleriniz kurtulabilecektir.
Yargıdaki ideolojik kararlar, adaleti lağveden kayırmalar, hukuku paçavraya çeviren yorumlar, halkına katliam ve zincirlerle tutsaklığı planlayan onca darbe ve terörist girişimler hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Halkının dinine, ırkına, temel hak ve hürriyetlerine, inanç ve düşüncelerine amansız hasım bir diktatörlüğü desteklemeyi; vekilliğiniz ve insanlığınızla bağdaştırabilecek misiniz? İyilik yapmayı bilmiyorsanız en azından kötülük yapmayınız…
“Şahsiyeti olmayanın hiçbir şeyi yoktur.” N.F.Kısakürek
Bilmelisiniz ki CHP Diasporasının yanında Ermeni Diasporası bir balondur…
CHP’nin din ve namus karşıtı bir burjuva partisi olduğu, Atatürk’ün “Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” direktifiyle açık olup, bugün yoksulluktan, işsizlikten, yolsuzluktan şikâyet edenlere CHP’nin savaştan çıkan milletimizi nasıl sefalete mahkûm edip varlıklarını zimmetlerine geçirdiklerini öğrenmelerinde fayda görüyorum.
Etiketler:
AKP,
anayasa,
Atatürkçüleştirme,
bdp,
chp anayasası,
chp bataklığı,
DP,
elebaşı chp,
Hüsamettin Cindoruk,
kalleş chp,
MHP,
Rahşan Ecevit,
Türkiye halkı,
vekiller,
yüksek yargı
2 Mayıs 2010 Pazar
Azmettirici ÇYDD ve CHP’dir…
Din ve namus telakkisinin ortadan kaldırılmasıyla kurulun CHP devletinin bednam ürünleri acı ve dehşet yaşatmakta, kundaktaki bebeklerden dahi tatmin olabilen sapıkların sayısı her geçen gün artabilmektedir. Milletimizin anayasasını özgürce yapabildiği ve hükmedebildiği bir devleti olmayıp sadece tabeladan ibaret Türkiye Cumhuriyeti unvanını kullanmayı irrasyonel addettiğimden, CHP diktatörlüğünü gerçekçi ve aklî buluyorum.
2006 yılında “nokhaber.com” adlı sitemdeki “Laik ve Kemalist Türkiye’nin sapıklıkta dünya birinciliği” başlıklı yazımda, dünyada en çok ‘çocuk pornosunu’ tıklayan İzmir, Ankara, Auckland ve İstanbul’un ilk dört sıralamayı almasına şiddetli tepki göstermiş; namus, ahlak, iffet ve dürüstlükte dünyaya örnek olmuş Müslüman Türkiye’nin içler acısı halini, Allah’sız ve dinsiz laik eğitimin bir sonucu olduğunu izah etmiştim.
Yazımın kamuoyunda büyük etki uyandırması üzerine; CHP, TBMM’ne 09.11.2006 tarih ve 15608 sayıyla Başbakan Erdoğan’ın cevaplaması talebiyle soru önergesi vermiş, “İnternet yayıncılığı yoluyla cumhuriyete ve Atatürk’e saldırmam, küfür ve hakaret” ettiğim gerekçesiyle cezalandırılmamı, sitemin kapatılmasını ve hükümetin şahsım hakkında gerekli işlemleri yapmasını istemişti. Bunun üzerine “Sapıklıkta dünya birincisi İzmir milletvekillerinden “Nokhaber”i kapattırma girişimi” başlıklı yazımla hak ettikleri karşılığı vermem akabinde aleyhime ceza davası açarak, yine ideolojik bir kararla 1 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldım. Sonuçta CHP diktatörlüğünün hükmettiği bir yargıda ceza almam normal değil mi? Onun için yargıdaki Anayasa Değişikliğine karşı çıkmıyorlar mı?
Oysa toplumuzun fevkalade hayati olan ahlakının yozlaşması üzerinde durmuş ve acil tedbirlerin alınması çağrısında bulunarak, insanlarımızı kuşatan ve geleceğimizi tehdit eden büyük felaket ile ilgili dikkat çekmiştim. Tüm dünyada çocuk pornosundaki sapıklığımızın deşifre olması öyle bir zilletti ki, artık hiçbir toplum bize güvenmeyecek, sapık yaftasıyla dolaşmanın utancıyla kahrı perişan olacaktık. Böylece yetiştirdiğimiz ağaçtan üreyen ölümcül meyvelere tepki göstermek şov değil de nedir?
Çağdaşlık söylemleriyle pornoculara, zinacılara ve sapıklıklara arka çıkan CHP ve ilköğretim okullarına pornografik yayınlar göndererek çocuklarımızı seks düşkünü sapkınlara dönüştüren ÇYDD, Siirt ve birçok ilimizde yaşanan ürkütücü “tecavüz” ve sonrasında meydana gelen cinayetlerin yegâne teşvik edici sorumlularıdırlar.
Büyük kentlerdeki sapıklıkların Anadolu’yu da içine alarak kirletmesi, nasıl bir vahşiliğe sürüklendiğimize açık delildir. Siirt’te meydana gelen tüyler ürpertici fecaatin en düşündürücü gelişmesi, resimlerini çektikleri kıza şantaj yapan öğrencilerin tecavüz edecekleri 2-3 yaşlarındaki çocuk talepleridir. 15 yaşındaki kızı değil de bebekleri arzu etmeleri, asıl üzerinde durulması gereken felakettir. Tıpkı Lut kavminde olduğu gibi!
Detayı yazmayı hazmedemediğimden içeriğine girmiyor, acımasızlığın hangi boyutlara ulaştığını, materyalistleştirilen ve vicdansızlaştırılan neslimizin istikbalimiz için ne denli tehlike arz ettiklerinin altını çizmek istiyorum.
Laiklik, Atatürkçülük ve çağdaşlık lehine ilköğretime dini yasak getiren eğitim sistemimiz, görüp gözeten Allah’ı ve vicdanı besleyen dini değil de sekülerizmi, evrimciliği ve Atatürk’ü tek yol pekiştirmelerinden başka bir sonuç beklemek mümkün değildir.
Çocuk diye buluğ çağına erişmiş suçlulara ceza indirimi vahyen de yasaktır. İfadelerinde tüyler ürpertici tecavüz ve cinayeti ayrıntılarıyla anlatan söz konusu 9 gencin işledikleri suçun, hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğine sahip olup olmadıklarının saptanması için Adli Tıp Kurumu’ndan rapor istendi. Adli Tıp Kurumu da raporunda şüphelilerin yaptıklarının bilincinde oldukları belirtilirken davranışlarını yönlendirme yeteneğinin de yeterince gelişmiş olduğu kaydedildi. Nasıl olur da 18 yaşın altında oldukları gerekçesiyle az bir cezaya çarptırılabilirler? İki yaşındaki bir bebeğe tecavüz ederek zevk alabilen bir sapığa rehabilitasyon fayda sağlar mı?
Ayrıca suçlu çocukların af edilmelerini talep eden Devlet Bahçeli ve MHP, hangi vicdanla o canilerin salıverilmesini sindirebileceklerdir? Kendi çocukları defalarca tecavüze uğrayıp öldürülse de faillerini bağışlayabilecekler midir? Oysa meclisteki sıralarına bir metreden fazla yaklaşanlara tehditler savuran Bahçeli, lanet olası oy uğruna nasıl olup da insanlıktan çıkabilmektedir?
İğreniyorum, tiksiniyorum, kusuyorum…
Asıl tehlikeli ve azmettirici sapkınlar; cezadan taraf değil de iyileştirmeden yana hümanist gösterisinde bulunan yöneticiler ve sözde falcı psikologlardır. Çünkü onlar, insan fıtratını Yaratıcı Allah’tan daha iyi bilen ve tanrı rolünü üstlenmiş soytarılardır. Özellikle Milli Eğitim Bakanını liyakatsiz ve suni açıklamalarından dolayı şiddetle kınıyorum. Bakan Nimet Çubukçu’ya sorum o dur ki; çocuk gerekçesiyle canilerin hakları var da, zevkle tecavüz edilip hunharca öldürülen o masum bebeklerin ya da binlerce mağdurun hakları yok mu? O canileri koruma altına almaktaki hassasiyeti, neden zamanında o bebeklere karşıda göstermedi? Neden değer yargısı, suçlu çocukları korumak da masumları gömmek? Toplumumuzun nasıl bir vahşetle karşı karşıya olduğunu uyarmak maksadıyla gazetelerde yayınlanan bebek cesedinin güya kanını dondurduğunu ifade ediyor ama o bebeğin ailesinin hangi acılar içinde kıvrandığını hissedebiliyor mu? Neden halkla paylaşmaktan çekiniyorlar? Acaba endişesi; çocukların ürkütücü gelecekleri mi, yoksa deşifre olan felaketsi başarısızlığı mı? Ancak SHÇEK’dan sorumlu Devlet Bakanı olduğu dönemdeki o korkunç görüntüler hala hafızalardaki canlılığını sürdürürken, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki görevinde ki bu manzaralar normal değil mi?
Yunus Emre der ki; “İlim, ilim bilmektir. İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmez isen, bu nice okumaktır.” Kendini bilmek, belli bir bilimin konusu değil, bilimin tamamıdır, yani bilimin ta kendisidir. Kendini bilen insan, sözde gerçeği bulmaya yarayan ve benliği yücelten mantık kurallarını keşfetmekle kalmaz, aynı zamanda ahlâki gidiş kurallarını, yani iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, acı ve mutluluğu, hakkı ve adaleti de bilir. Kendini bilmek demek, aynı zamanda insanın kendi bilgisizliğini, iradesizliğini, hiçliğini ve başarısızlığını anlaması, gerçeği meydana getirebilecek ve gerçeğin kurallarını yerine getirebilecek bir çalışmaya girmek demektir. Kendini bilmek demek, vicdanlı olmak ve başına gelmesini istemediği bir şey için aldığı tedbirleri sorumlu olduğu başkalarında da hissetmek demektir. Kendini bilmek demek, insan veya çocuk hakları gerekçesiyle suçlunun yanında değil mağdurun yanında olmak demektir. Kendini bilmek demek, ADALETLİ olmak demektir. Kendini bilmek demek, Yaratıcısına şükretmek, sadakatle bağlı kalmak, kulluğunu kabul etmek demektir…
Nasıl bir onur ise; Siirtlilerin şehir adının kötüye çıkabileceği endişesiyle vahşeti örtbas etmeleri, şüphesiz kentsel sapıklığa bir teşvik ve huzurla sindirebilmelerinden dolayı daha korkunç bir eylemdir. Peşi sıra meydana gelen taciz, tecavüz ve cinayetler, işte bu yüzdendir. Merak etmesinler; çocuk pornosundaki sapıklıkta dünya birinci İzmir, ikincisi Ankara ve dördüncüsü İstanbul’un uluslararası namı, ücra köşedeki Siirt’in adını bile dile getirmez. Cinselliği çağ atlamanın bir ödülü gören laik ve çağdaş bir anlayışa sahip olduktan sonra neden dövünelim?
Başbakan Erdoğan’ın bir yıl sonrada olsa olayın kamuoyuna duyurulmasına tepki göstermesi, ancak bir suçlunun duyabileceği yargıdır. Eğer sorunun yükümlüğünü kendisinde görüyorsa ki hükümet başı olmasından öyle, susturmak yerine çare üretmesi ve ülkenin nasıl bir felakete sürüklendiğini halkla paylaşarak, el ele bir çözüme gidilmesinde önderlik yapması gerekmez mi? Ne var ki laik bir düşünce ve putperest bir anlayışa bağlılıkla çıkar yol bulabilmesinin imkânsızlığını ancak örtbas etmekle aşabileceğini zannetmekte, halkla birlikte köklü bir çözüme cesaret edememektedir.
Zinayı, seksi ve cinselliği meşrulaştıran CHP’nin insan hakları komisyon üyelerince Siirt’teki vahşeti araştırma girişimleri bütünüyle trajikomik bir gösteri, amaçlarının insani ve vicdani değil tamamen siyasi olduğu tartışılmazdır. Planları hükümeti suçlamak ve kolladıkları her fırsatta olduğu gibi tecavüze uğrayıp öldürülen bebeklerin cesetlerinden pirim kazanmaktır. Oysa sapıklıktaki dünya birinciliğimizle ilgili öldürücü bir yaranın üzerine basmamdan şahsıma savaş açan onlar değil midir? Kur’an Kurslarını kapattırıp dini yasaklattıran, zinayı, ahlaksızlığı, Atatürkçü terörü, pornografiyi ve vahiy karşıtlığını destekleyen kendileri değil midir?
Evli insanların zinasını yasaklamak isteyen hükümete şiddetle karşı çıkıp, yasayı yürürlüğe sokturmayan CHP, acaba yasa çıksaydı; Norveç'teki “Özgür Politika Hareketi” adlı siyasi parti gibi protesto edip, kendi kuracakları genelevde zina mı yapacaklardı?
Para karşılığı yapılana fuhuş, zevk karşılığı yapılana da zina dendiği bir uygarlığın üyesiyiz.
Tarihin en ilginç protesto yöntemlerinden birine imza atmaya hazırlanan Norveç’li parti, fuhuşu yasaklayan yasayı protesto etmek için 60'ı kadın toplam 90 üyesiyle kuracakları genelevlerde çalışmaya başlayacaklarmış. "Büyükelçi" lakaplı üyeler, kurulacak 5 genelevde Mayıs ayından itibaren ücretsiz olarak hizmet vereceklermiş. Amaçlarını sınırsız mutluluğun önüne konan engelleri kaldırmak olduğunu söyleyen parti kurucusu Frank Horn Hartvedt; "İnsanlığa bahşedilmiş en güzel hediye olan ve en temel ihtiyaçlar arasında yer alan cinselliğin bu şekilde kısıtlanmasını kabul etmemiz mümkün değil” açıklamasında bulundu. CHP’de aynı gerekçeyle zinanın suç sayılmasına karşı çıkmamış mıydı?
Acaba o nefretle suçladığımız sapıklarda, paralel duygularla cinselliklerini tatmin edebilmek için ihtiyaçlarını karşılamıyorlar mı?
“Sakın ahlâk kurallarını çiğnemeyin, çünkü öcünü çabuk alır.” Tolstoy
2006’da kaleme ve neticesinde sözde yargılanarak 2009’da ceza aldığım söz konusu yazılarım:
Laik ve Kemalist Türkiye’nin sapıklıktaki dünya birinciliği…
Ateist Atatürkçü düşüncenin çağdaşlık ve aydınlık hilesi milletimizin korkunç ve ürkünç sonunu hazırlamış, dehşet verici birinciliği dünyada belgelenmiştir. Onuncu Yıl Marşındaki “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan, on yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” dizeleri, dünün kurtuluş mücadelesini yapan bağımsız Müslüman Türkiyesi ile günümüzün dinine ve geçmişine küfreden müstemleke laik Türkiyesini anlatmakta, dolayısıyla yetiştirilen gençlerin düşünce, duygu ve eylemlerinin tüm pespayeliği, rezaleti, iğrençliği ve sapkınlığı; elde edilen şampiyonlukla perçinleşmektedir. Bebek ve çocuklara girişilen tecavüzleri merak ederek seyredebilen, ilgi duyabilen ve tatmin olabilen Türklerin kahrettiren sapkınlıkları, bilinmelidir ki milletimizin tamamını lekelemekle kalmayacak, “çok tehlikeli” damgasıyla dünyanın hemen her yerinden dışlanmamıza sebep olacak, çocuklara ve kadınlara yaklaşmaları yasak “kırmızı hat” sürecini de başlatacaktır.
Düşüncesi bile insan kanını dondurup yeryüzünün en tiksindirici bağışlanamaz sapıklığı olan çocuk pornosunda İzmir, İstanbul ve Ankara’nın dünyadaki ilk üç sıralamaları; milletimizi, geçmişte yerle bir olan Lut kavmi gibi birçok topluluktan çok daha kötü bir sonla tarihin utançla anılacak sayfalarına gömecek ve geride tek bir canlı bırakmaksızın acılar içinde yok ederek, ahlak kurallarıyla oynamanın bedelini ödetecektir.
İrtica adına Allah’a ve vahye savaş açıp terör estirerek dini, imanı, vicdanı, merhameti, ahlakı ve erdemliği doğrayan Atatürkçü düşünce derneklerinin, 29 Ekim kutlamaları esnasında dağıtıkları kitapçıklarda İslamiyet’e ve ahlak önderi Peygamberimize ağır hakaretlerde bulunup, “Müslümanlık, Türk ulusunun ulusal duygularını, ulusal heyecanını uyuşturdu, Türkler, Arapların dini olan Müslümanlığı kabul etmeden önce büyük bir ulustu” ifadelerine yer vererek, 83 yıldır sürdürdükleri haçlı propagandaları ve baskılarıyla Allah inancı, sevgisi ve insani değerleri kalplerden sökmüşler, materyalist, zalim ve sapık insanlar türeterek yüzkarası tablonun meydana gelmesinin tek müsebbibi olmuşlardır. Dün Müslüman Türk olmanın ayrıcalığını, güvenini ve onurunu yaşayan milletimiz, günümüzde ise çocuk pornografisinin aşağılayıcı mahcupluğuyla kimsenin yüzüne bakamaz duruma düşmüştür. Sorumlusu kimdir?!?
Kötülüklerin ürediği merkez olan Avrupa ve Amerika’nın enjekte ettiği zehir, kompleksi en dorukta olan Türkiye’yi öyle etkiledi ki, pornografinin en uç ülkesi olan, azgınlıkta, terörizmde ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan 250 milyonluk Amerika dururken, özellikle çocuk pornosu gibi bir felaketle Türkiye öne çıkmış, çağdaş ve aydın sanılan laikliğin ve Atatürkçülüğün nasıl cehennemsi bir yol olduğu kanıtlanmıştır. Söz konusu çocuk pornografisine aşırı eğilim sanal ve fiziki ilgiyi arttırmış, ajan-provokatör yabancıların yanı sıra yerli eğiticiler, bürokratlar, televizyoncu, gazeteci ve yazarların da teşvikiyle asimilasyona uğrayan halkımız, Atatürk’ün “din ve namus telakkisini ortadan kaldırma” politikasını sosyo-toplum yapısına indirgeyerek, çağdaşlığı ahlaksızlıkla özdeşleştirebilme yanılgısıyla batılılaşmayı ilericilik bellemiş ve vahiyden soyutlanmanın felaketsel yanlışıyla bugünlere gelinmiştir.
Eğitim veya devlet kurumlarında görev yapan itibarlı mevki sahiplilerin dokunulmazlıkları ya da çeşitli hilelerle kurtuluşları söz konusu sapıklıkları yaygınlaştırmıştır. TRT eski Genel Müdür yardımcısı ve halen TRT’de başuzman olarak görev yapabilen Serpil Akıllıoğlu adlı sapığın kişisel bilgisarayında 3 binin üzerinde çocuk pornosu fotoğrafı bulunmuş ve suçu, oğlu Kerem Akıllıoğlu üstlenerek aklanması sağlanmıştı. Üstelik bu sapık, çocuk kitapları ve oyunları yazıyor, çeşitli televizyonlara çocuk programları hazırlıyor. Görüleceği üzere; çocukların eğitimine katkıda bulunacak bir alanda uzmanlaşmış bir ismin şehvetsel sapkınlığı ve rantsal emeli, tehlikenin vahametini gözler önüne sermektedir. Artık öyle bir durumdayız ki, çocuğumuzu bırakın bir yabancıya, neredeyse bir akrabamıza, hatta kardeşimize bile emanet edemeyecek korku ve tedirginliği yaşıyoruz.
Dünyada bir eşine daha rastlanılmayan ilkin gerçekleştiği laik Türkiye’nin gâvur referanslı İzmir’inde, 17 aylık bebeğe üç adamın defalarca tecavüz etmesiyle kıyamet çağrılmış ve dünya, zanlarınca Müslüman olduğu düşündükleri Türkiye’deki böylesi bir caniliğe hayret etmiştir. Oysa Türkiye Müslüman değil, Allah’ı ve İslam’ı reddeden laik ve Atatürkçü devletin egemen olduğu bir ülkedir. Diyanet İşleri Başkanı Papa Ali Bardakoğlu’nun; Allah’ın vahiysel ve tek dini İslam’ı Kemalist cumhuriyetin temel ilkeleri olan laiklik ve Atatürkçülük ile batılı çağdaş dünyanın değerlerine oturtan akıldışı küfürsel yaklaşımı, zaten İslam’ın değil, sadece adının kaynak alındığı Protestanlaştırılmış putperest bir anlayışın hüküm sürdüğünü ortaya koymaktadır. Onun için, bu gidişatın sorumlusu doğrudan laik rejimin laik eğitimi ve sosyal düzeneğidir.
Yetkililerin, 17 aylık bebeğe yapılan ağır tecavüzü ve kurtulamayacakları kara lekeyi bertaraf edebilmek için, doktorların verdikleri tecavüz raporunu, adli tıp kurumuna değiştirterek olayın tecavüz değil, yabancı bir cisimle darp edildiği girişimleri gerçeği asla örtbas edemeyecek, ne fail canavarlara fayda sağlayacak ne de devletin ahlakı yozlaştıran dinsiz politikalarını aklayabilecektir. Gerçi bu tür manipülasyonlar ve aflarla “insan hakları adına (!)” idamlık suçlular salıverilip cürümler meşrulaştırılmıyor mu? Bunlar daha en iyi günlerimiz. Kabul edilmiş bir yanlışlığın kazanılmış bir zehir olarak kundaktaki bebek, sokaktaki hayvan, tarladaki bitki, denizdeki balıklar dâhil herkes ve her şeyi kuşatacağı gün, inanılmayan o ahıret hayatının başlayacağı gün olacak, gerek yasaların yardımıyla, gerekse yakalanmamalarıyla sevinenler, o gün kaçıp saklanacak, sığınıp yardım isteyecek hiçbir arka bulamayacak, ne paraları, ne güçleri ne de yararlandıkları yasasal boşluklar hiçbir işe yaramayacaktır. İşlenen her suçun ve canı yanan her bireyin sorumlusunun devlet olduğu bilinciyle hesap sorulabilinirse, belki aydınlığa çıkılabilme umudu doğar.
Çocuk pornografisinde bir buçuk ay önce Türkiye, bölge sıralamasında, Güney Afrika ve Rusya’dan sonra üçüncü sırada bulunurken, şu anda Rusya’yı da geride bırakarak ilk sıraya yerleşmesinin şerefini mi, yoksa ayıbını mı yaşıyor bilemiyorum. Çünkü bizi yerin dibine geçirip insan olmaktan çıkaran o kadar çok utancı bir zafer edasıyla bağrımıza basarak övündük ki, herhalde birinciliğimizden dolayı bunu da geri çevirmeyiz.
Yegâne varlık sebepleri tamamen İslam’ı elimine etmek olan Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Dernekleri gibi Batı dayanaklı Kemalist örgütler, AB ve ABD’den her yıl milyonlarca euro ve dolar hibe almakta, eğitim adına yetiştirdikleri gençlerimizi kanıtlandığı üzere dinsizleştirerek ve ahlaksızlaştırarak dünyada ses getirmenin ve lider olabilmenin gurunu paylaşmakta, efendileri haçlılardan çok daha büyük destek ve yardımlar alarak Türkiye’yi bitirmektedirler. Düşünce ve bilimde hiçbir gelişime, yeniliğe ve keşfe imza atamayanların ortaya koydukları içi boş argümanların sonuçlarını hep birlikte zillet içinde yaşıyor, neredeyse T.C. vatandaşı olmanın hicabı içinde kimliğimizi gizleyerek, peçe ile gezmeyi bile düşünüyoruz.
Atatürkçü Düşünce Derneği, Cumhuriyet Gazetesi, Kanaltürk, Cumhuriyet Kadınları Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Hacı Bektaş Derneği, KESK, Hüseyin Gazi Derneği gibi sivil toplum örgütleri, Emekli subay ve astsubay dernekleri ile SHP ve CHP’nin Ankara’da düzenledikleri “Cumhuriyet için halk yürüyüşü” mitinginin amacı, İslam’a, Müslüman Türkiye Milletine, erdemliğe ve bağımsızlığa karşı bir tertipti. Haftalardır sürdürdükleri kampanyalara rağmen sadece 7-8 bin zihinleri ve kalpleri iğfal edilmiş küçük bir grubu toplayarak Allah’ın şeriatına (Kur’an’a) küfrettirip tehdit savurmaları ve meydan okumaları, neden çocuk pornolarının, tecavüzlerin, inanılmaz suçların ve şiddetin arttığına açık delildir. Türk halkını işgal eden bu bir avuç yaratık, kaderin tayin ettiği gün hak ettikleri karşılığı bulacak ve yaşana gelen sapıklıklar, ayırımcılıklar, düşmanlıklar, haksızlık ve adaletsizler sona erip, eski güce, ahlaka ve onura mutlaka kavuşulacaktır. Söz konusu ihanet mitinginde, "Türban irtica bayrağıdır" pankartları açarak, vatanları uğruna canlarını veren şehitlerin ana, eş ve bacılarının türbanlarını dahi çirkefçe aşağılayabilen hainler, karanlığa, bölünmeye ve ahlaksızlığa mahkûm ettikleri Türkiye’yi kurtaracaklarını öne sürerek, şeytanın misyonunu sürdürmüşlerdir. Acaba Atatürk’ün huzuruna çıktıklarında, eserleri olan çocuk pornosundaki dünya birinciliklerini kıvançla anıtkabir özel defterine kaydettiler mi?
“ —Ayetlerim size okunurken, onları yalanlayanlar siz değil miydiniz?
—Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi alt etti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.
—Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.
—Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın artık.
—Zira kullarımdan bir zümre, “Rabbimiz! Biz ima ettik; öyleyse bize acı! Sen, merhametlilerin en iyisisin” demişlerdi.
—İşte siz onları alaya aldınız; sonunda bu davranışınız size beni yâd etmeği unutturdu; çünkü siz onlara gülüyordunuz.
—Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muratlarına erdiler.
—(Allah inkârcılara) ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar.
—‘Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor.’ derler.
—Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız!
—Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Mü’minun 105-115
“(Resul’üm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vaadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbin nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” Hac. 47
İNTERNET YAYINCILIĞI YOLUYLA CUMHURİYETE VE ATATÜRK'E SALDIRMANIN HAFİFLİĞİ
T.B.M.M.
CUMHURİYET HALK PARTİSİ
Grup Başkanlığı
Tarih : 09.11.2006
Sayı :15608
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıdaki sorularımın Başbakan sayın R. Tayip ERDOĞAN tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını arz ederim. 09.11.2006
Erdal KARADEMİR
İzmir Milletvekili
Bilindiği üzere, son yıllarda içeriden ve dışarıdan Laik Türkiye Cumhuriyetine ve onun büyük önderi Mustafa Kemal ATATÜRK’ e saldırılar artmış, küfre varan bu saldırılar ve organizasyonlar laik Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit eder noktaya ulaşmıştır.
Son yıllarda, lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan bu faaliyetlerin, yoğun olarak internet yayıncılığını kullandıkları görülmektedir.
Bu sitelerden biri, Mehmet Ali Şadoğlu adlı kişinin yönetiminde internet yayıncılığı yapan ve yayın politikasını Türkiye Cumhuriyeti’ ne, onun ilkelerine ve ulu önder ATATÜRK’ e küfür ve hakaret üzerine kuran, NOKHABER adlı sitedir. Bu sitenin, 6 Kasım 2006 tarihinde, “Laik ve Kemalist Türkiye’nin sapıklıktaki dünya birinciliği” başlığı ile verdiği haber, Cumhuriyet ilkelerine saldırının hangi noktaya geldiğini göstermesi açısından bir iğrençliği sergilemektedir.
Bırakınız bir Türk vatandaşını, dünyadaki hiçbir kişinin dahi kabul edemeyeceği ithamlarda bulunan internet sitesi, ülkemizde, Cumhuriyetin temel ilkelerini savunan Atatürkçü dernek, vakıf, gazete ve televizyonları da hedef göstermektedir.
10 Nisan 2000, Pazartesi günlü Hürriyet Gazetesinde yer alan, bir haberde, sahsınızın da, o tarihte üyesi bulunduğu “FP’nin, Fatih Belediye Meclis Üyesi Nihat Şadoğlu'nun amca oğlu Mehmet Ali Şadoğlu’nun, Balat ve Fener Kentsel Rehabilitasyon Projesi kapsamında bulunan, semtin en büyük tarihi eserlerinden biri olan binayı, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nu devre dışı bırakmak amacı ile yıkımına bilerek sebebiyet verdiği ve rant sağladığı” yer almıştır.
Bu bilgiler ışığında;
1- Başta ülke bütünlüğü olmak üzere, Cumhuriyet ilke ve devrimlerini ve ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ü hedef alan yıkıcı ve yaralayıcı yalan ithamlara, toplumun huzurunu ve ulusal dayanışmayı ortadan kaldırmayı amaçlayan bu kişi ve organizasyonlara karşı AKP hükümeti olarak ne tür önlemler almaktasınız?
2- Laik Cumhuriyete ve ATATÜRK’e küfür eden söz konusu site hangi tarihten bu yana, internet yayıncılığını sürdürmektedir?
3- Demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlerin önlenmesi için yürürlükteki tüze yeterli midir? Değil ise, ülke bütünlüğüne zarar veren bu faaliyetlerin önlenmesi bağlamında yasal düzenleme hükümetinizce niçin getirilmemiştir?
4- Bu ve benzer yayınlar hakkında, TCK’da, bilişim suçları kapsamında bir işlem başlatılmış mıdır? Adı geçen sitenin yargıya intikal ettirilmesine ilişkin, bir girişiminiz olacak mıdır?
5- Atatürk’e, Cumhuriyete ve onun ilkelerine küfreden sitenin sahibi Mehmet Ali Şadoğlu’nun, rant sağlamak amacıyla, Balat ve Fener Kentsel Rehabilitasyon Projesi kapsamındaki tarihi yapının yıkılmasına neden olan Mehmet Ali Şadoğlu’ ile bir ilgisi var mıdır?
Sapıklıkta dünya birincisi İzmir milletvekillerinden “NOKHABER”i kapattırma girişimi…
CHP’nin İzmir milletvekili Erdal Karademir, laik Cumhuriyeti tehdit ettiğim, onun ilkelerine ve Atatürk’e saldırarak küfür ve hakaret yaptığım gerekçesiyle “nokhaber”’in kapatılmasıyla ilgili 09.11.2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yazılı başvuruda bulunarak, Başbakan R.Tayip Erdoğan’ı göreve çağırmıştır. Olmayan bir Cumhuriyete ve ölü bir insana saldırabilmemin imkânsızlığını dahi muhakeme etmekten aciz milletvekili ve partisi, her zamanki manipülasyonlarıyla düzmece iftiralarda bulunmuş, işgal ederek sömürdükleri milletimizin gerçekleri öğrenmemesi adına beni susturmaya kalkışmışlardır. Oysa ne onların, ne de uzantılarının sesimi kesmeye güçleri yetmeyeceği gibi, müstebit monarşinin yıkılıp Cumhuriyetin tüm kural ve kurumlarıyla egemen olmasının da önüne geçemeyeceklerdir. PKK mı daha tehlikeli, CHP mi?
Var olma amacı vahyi yok edip Kemalizm’i hâkim kılmak olan CHP, devletin totaliter güçlerini arkasına alarak Müslümanları gerek baskı, tehdit ve yasaklarla sindirip elimine etmeye, gerekse zaman içinde asimilasyona uğratarak kimliğini değiştirme gayreti içinde olmuş ve verilen tavizlerden dolayı da maalesef muvaffak olabilmişlerdir. Dünün cennetsi Türkiye’si ile bugünün cehennemsi Türkiye’sinin ürkütücü manzarası, şüphesiz herhangi bir tartışmaya mahal bırakmamaktadır. CHP’nin kurulduğundan itibaren milletin diniyle uğraşmaktan öte hiçbir tasa taşımadığı, bütünlüğü ve kalkınmayı gereksindirecek bir siyaset geliştirmediği, hem sosyal, hem ekonomik, hem siyasi, hem de askeri açıdan ülkeyi putperest ilk çağ karanlığına mahkûm ettiği, Müslümanlara karşı barbar hıristiyan ve yahudilerin yanında yer alarak gizli ve aşikâr desteğini sürdürdüğü, her şart ve koşulda laikliğe ve Atatürkçülüğe sığınarak vahye düşman kesildiği, halkın yaşam, düşünce, inanç ve ibadet özgürlüklerine tavır alarak zulmettiği, kamu alanı gibi bir ayırımcılıkla bölücülük yaptığı, özellikle Müslüman kadınların kılık ve kıyafetlerinden dolayı eğitim ve çalışma hayatından dışladığı, dindarları irticacı diye fişleyip devlet kademelerinde çalıştırmadığı, laik ve Kemalist olmayanlara hayat ve iktidar hakkı tanımadığı, din ve vatanları uğruna şehid olan atalarımızın geriye bıraktıkları yetimlerin hakkını gasp ederek pervasızca boğazlarından geçirdikleri asla unutulmamalıdır.
Bir taraftan halkın açlığını ve yoksulluğunu istismar edip hayat koşullarının çekilmezliğine muhalefet ederlerken, diğer taraftan saltanat sürdürdükleri o eşsiz muhteşem sarayları inşa ederek ve inanılmaz israflara girişerek keyiflerini çıkartabilmektedirler. Halk her açıdan inlerken, onlar da her açıdan nimetlerden istifade etmekte ve tüketene kadar hortumlamaktadırlar. Daha muhalefetteyken halkını sömüren, halk ile arasında namütenahi uçurumlar bırakan CHP’nin, iktidara geldikten sonra sürdürmeyi hedeflediği derebeyliği gözlemlenmelidir. Çünkü onlar, devletin soylu sahipleri ve Atatürk’ün dokunulmaz veliahtlarıdır. Bunlar bir yana; Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek’in, sahip olduklarını kendilerine layık gören halkını bile “mazoşistlikle” aşağılayarak eziyeti reva sayan tüyler ürpertici açıklaması, CHP despotizminin devam ettiğine açık bir delildir. Onlara göre halk bir hiçtir ve sahip oldukları her şeyi kurtarıcıları Atatürk bağışlamıştır. Nede olsa varlıklarının yegâne sebebi o değil midir? O olmasaydı Türkiye var olabilir, yiyip içilebilir, dolaşılabilir, nefes alınabilir, hatta ezan okunabilinir miydi? Ne acıdır ki ezandan da rahatsız olmaktadırlar.
CHP İzmir Milletvekili Bülent Baratalı, ezanın mikrofondan okunmamasını isteyerek, mikrofonla okunan ezanın kulakları tırmaladığını ve uykularını kaçırdıklarını söyleyebilecek kadar dine, millete ve ezanlar susmasın diye cephede şehit olmuş ve olmaya devam eden Mehmetçiğe, hatta Atatürk’e de düşmandırlar. Yıllardır çan sesine hasret kalan CHP’lilerin iktidar özlemlerinin içinde ezanı kesmek olduğu da ifadelerinden anlaşılmaktadır. Geçmişte yapmadılar mı? Cenazeleri kaldıracak bir imamın bulunamadığı o devirler ne çabuk unutuldu.
Tarihi acı, dehşet, cinayet, kan, gözyaşı, zulüm ve katliamla dolu CHP’nin Müslüman Türk milletine verdiği ve vermeye devam ettiği zararı en azılı düşmanlarımız bile başaramamıştır. Müslüman olan herkes, CHP’nin potansiyel ve amansız bir hasmıdır. İsrail bombaları altında kavrularak parçalanan o masum çocuklara dahi şefkat göstermeyip merhamet etmeyerek şeytan İsrail’e destek çıkabilen bir CHP’nin vicdanından bahsedilebilinir mi? İslam’a, İslami tüm değer ve argümanlara tahammül edemeyerek her fırsatta karşı koymaları haçlı zihniyetlerinin bir neticesidir.
Aslında CHP İzmir milletvekili Erdal Karademir gibi bir kifayetsize cevap vermem bir seviyesizlik olsa da, okuyucuma saygımdan ötürü iddialarını yanıtlayacağım. İddiaya konu olan Balat’taki büyük bir bölümü zaten kullanılmaz halde ve depremden hasar görerek her an yıkılabilecek tehlikede olan söz konusu kâgir binanın bir bölümü ansızın çökmesi ve gece yarısı tetikte bekleyen Hürriyet Gazetesi muhabiri ve CHP’li işbirlikçilerinin hazırladıkları komployla süratle suç duyurusunda bulunmaları, aslında gerçeği aydınlatmaktadır. Ki zaten o binanın ve arkasındaki binalarımın da imarı mevcut olup, ihtiyacım olmadığından inşaata kalkışmamış, başta Rum Patrikhanesi olmak üzere birçok müşterisi bulunmasına rağmen satmamış ve aradan 7 yıl geçtiği halde, iddia ettikleri gibi ne bir yapılanmaya girişmiş, ne de tek bir çivi çakmışımdır. Düzenledikleri yalanları ve sabotajları geri tepmiş, dolayısıyla hakkımda ne polislikçe, ne savcılıkça, ne de Kültür ve Tabiat Varlıklarınca tek bir soruşturma açılmış ve ifademe dahi başvurulmamıştır. Tüm çirkinliklerini ve azgın emellerini politikanın iğrenç çıkarlarına bağlamış olan Hürriyet Gazetesi ve CHP’li dernek yöneticileri, odaklandıkları pis menfaatleri için kamuoyunu yanıltmaya çalışmış ama gerçek aynı anda ortaya çıkmıştır. İşte, tıpkı mezar soyguncusu nebbaşlar gibi yıkık bir binadan politik rant elde etmeye kalkışan Hürriyet Gazetesi ve CHP’nin sinsi ve iğrenç yüzleri.
Türk-İsrail dostluk grubunun vazgeçilmez üyesi ve yılmaz savunucusu Erdal Karademir, TSE’nin helal gıda standardı ile ilgili başlattığı çalışmalara büyük tepki göstermiş ve Hırsitiyanların (Hıristiyan forum.com) internet sitesinde düzenledikleri, “Hıristiyanlar, Türkiye’de et ürünleri yiyebilecek mi?” formuna katılarak, “İslami usullere göre gıda tüketimine ilişkin standardın TSE tarafından uygulamaya konulması, şeriat hükümlerinin devlet eliyle uygulanması anlamına gelmekte midir? Ekonomide ortaya çıkacak helal gıda satan işletmeler ve diğer işletmeler ayrımı, Anayasa'nın eşitlik ilkesine uygun mudur?” görüşlerine yer verip, nasıl azılı bir İslam ve besmele düşmanı olduklarını kanıtlamıştır. Sadece besmeleyle, yani Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların helal etini şeriata vurgu yaparak karşı çıkan ateist-hıristiyan karması Kemalist Karademir, domuz gibi leşleri yemeye alışık hıristiyanların yanında yer alarak, 70 milyonluk Müslüman milletinin temiz ve helal yiyeceğine savaş açabilmiştir. Oysa biz, 9. Eylül.1922’de düşmanları İzmir’de denize dökmemiş miydik? Öyleyse bunlar kim?!?
Dalgalı bir denizde sallanan yolcular misali Türkiye, CHP gibi haçlıların abartı ve saldırılarından etkilense de, Türkiye Müslüman’dır ve inşallah Müslüman kalacaktır.
"Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekten onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar daha şaşkın haldedirler." Furkan. 44
2006 yılında “nokhaber.com” adlı sitemdeki “Laik ve Kemalist Türkiye’nin sapıklıkta dünya birinciliği” başlıklı yazımda, dünyada en çok ‘çocuk pornosunu’ tıklayan İzmir, Ankara, Auckland ve İstanbul’un ilk dört sıralamayı almasına şiddetli tepki göstermiş; namus, ahlak, iffet ve dürüstlükte dünyaya örnek olmuş Müslüman Türkiye’nin içler acısı halini, Allah’sız ve dinsiz laik eğitimin bir sonucu olduğunu izah etmiştim.
Yazımın kamuoyunda büyük etki uyandırması üzerine; CHP, TBMM’ne 09.11.2006 tarih ve 15608 sayıyla Başbakan Erdoğan’ın cevaplaması talebiyle soru önergesi vermiş, “İnternet yayıncılığı yoluyla cumhuriyete ve Atatürk’e saldırmam, küfür ve hakaret” ettiğim gerekçesiyle cezalandırılmamı, sitemin kapatılmasını ve hükümetin şahsım hakkında gerekli işlemleri yapmasını istemişti. Bunun üzerine “Sapıklıkta dünya birincisi İzmir milletvekillerinden “Nokhaber”i kapattırma girişimi” başlıklı yazımla hak ettikleri karşılığı vermem akabinde aleyhime ceza davası açarak, yine ideolojik bir kararla 1 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldım. Sonuçta CHP diktatörlüğünün hükmettiği bir yargıda ceza almam normal değil mi? Onun için yargıdaki Anayasa Değişikliğine karşı çıkmıyorlar mı?
Oysa toplumuzun fevkalade hayati olan ahlakının yozlaşması üzerinde durmuş ve acil tedbirlerin alınması çağrısında bulunarak, insanlarımızı kuşatan ve geleceğimizi tehdit eden büyük felaket ile ilgili dikkat çekmiştim. Tüm dünyada çocuk pornosundaki sapıklığımızın deşifre olması öyle bir zilletti ki, artık hiçbir toplum bize güvenmeyecek, sapık yaftasıyla dolaşmanın utancıyla kahrı perişan olacaktık. Böylece yetiştirdiğimiz ağaçtan üreyen ölümcül meyvelere tepki göstermek şov değil de nedir?
Çağdaşlık söylemleriyle pornoculara, zinacılara ve sapıklıklara arka çıkan CHP ve ilköğretim okullarına pornografik yayınlar göndererek çocuklarımızı seks düşkünü sapkınlara dönüştüren ÇYDD, Siirt ve birçok ilimizde yaşanan ürkütücü “tecavüz” ve sonrasında meydana gelen cinayetlerin yegâne teşvik edici sorumlularıdırlar.
Büyük kentlerdeki sapıklıkların Anadolu’yu da içine alarak kirletmesi, nasıl bir vahşiliğe sürüklendiğimize açık delildir. Siirt’te meydana gelen tüyler ürpertici fecaatin en düşündürücü gelişmesi, resimlerini çektikleri kıza şantaj yapan öğrencilerin tecavüz edecekleri 2-3 yaşlarındaki çocuk talepleridir. 15 yaşındaki kızı değil de bebekleri arzu etmeleri, asıl üzerinde durulması gereken felakettir. Tıpkı Lut kavminde olduğu gibi!
Detayı yazmayı hazmedemediğimden içeriğine girmiyor, acımasızlığın hangi boyutlara ulaştığını, materyalistleştirilen ve vicdansızlaştırılan neslimizin istikbalimiz için ne denli tehlike arz ettiklerinin altını çizmek istiyorum.
Laiklik, Atatürkçülük ve çağdaşlık lehine ilköğretime dini yasak getiren eğitim sistemimiz, görüp gözeten Allah’ı ve vicdanı besleyen dini değil de sekülerizmi, evrimciliği ve Atatürk’ü tek yol pekiştirmelerinden başka bir sonuç beklemek mümkün değildir.
Çocuk diye buluğ çağına erişmiş suçlulara ceza indirimi vahyen de yasaktır. İfadelerinde tüyler ürpertici tecavüz ve cinayeti ayrıntılarıyla anlatan söz konusu 9 gencin işledikleri suçun, hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğine sahip olup olmadıklarının saptanması için Adli Tıp Kurumu’ndan rapor istendi. Adli Tıp Kurumu da raporunda şüphelilerin yaptıklarının bilincinde oldukları belirtilirken davranışlarını yönlendirme yeteneğinin de yeterince gelişmiş olduğu kaydedildi. Nasıl olur da 18 yaşın altında oldukları gerekçesiyle az bir cezaya çarptırılabilirler? İki yaşındaki bir bebeğe tecavüz ederek zevk alabilen bir sapığa rehabilitasyon fayda sağlar mı?
Ayrıca suçlu çocukların af edilmelerini talep eden Devlet Bahçeli ve MHP, hangi vicdanla o canilerin salıverilmesini sindirebileceklerdir? Kendi çocukları defalarca tecavüze uğrayıp öldürülse de faillerini bağışlayabilecekler midir? Oysa meclisteki sıralarına bir metreden fazla yaklaşanlara tehditler savuran Bahçeli, lanet olası oy uğruna nasıl olup da insanlıktan çıkabilmektedir?
İğreniyorum, tiksiniyorum, kusuyorum…
Asıl tehlikeli ve azmettirici sapkınlar; cezadan taraf değil de iyileştirmeden yana hümanist gösterisinde bulunan yöneticiler ve sözde falcı psikologlardır. Çünkü onlar, insan fıtratını Yaratıcı Allah’tan daha iyi bilen ve tanrı rolünü üstlenmiş soytarılardır. Özellikle Milli Eğitim Bakanını liyakatsiz ve suni açıklamalarından dolayı şiddetle kınıyorum. Bakan Nimet Çubukçu’ya sorum o dur ki; çocuk gerekçesiyle canilerin hakları var da, zevkle tecavüz edilip hunharca öldürülen o masum bebeklerin ya da binlerce mağdurun hakları yok mu? O canileri koruma altına almaktaki hassasiyeti, neden zamanında o bebeklere karşıda göstermedi? Neden değer yargısı, suçlu çocukları korumak da masumları gömmek? Toplumumuzun nasıl bir vahşetle karşı karşıya olduğunu uyarmak maksadıyla gazetelerde yayınlanan bebek cesedinin güya kanını dondurduğunu ifade ediyor ama o bebeğin ailesinin hangi acılar içinde kıvrandığını hissedebiliyor mu? Neden halkla paylaşmaktan çekiniyorlar? Acaba endişesi; çocukların ürkütücü gelecekleri mi, yoksa deşifre olan felaketsi başarısızlığı mı? Ancak SHÇEK’dan sorumlu Devlet Bakanı olduğu dönemdeki o korkunç görüntüler hala hafızalardaki canlılığını sürdürürken, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki görevinde ki bu manzaralar normal değil mi?
Yunus Emre der ki; “İlim, ilim bilmektir. İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmez isen, bu nice okumaktır.” Kendini bilmek, belli bir bilimin konusu değil, bilimin tamamıdır, yani bilimin ta kendisidir. Kendini bilen insan, sözde gerçeği bulmaya yarayan ve benliği yücelten mantık kurallarını keşfetmekle kalmaz, aynı zamanda ahlâki gidiş kurallarını, yani iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, acı ve mutluluğu, hakkı ve adaleti de bilir. Kendini bilmek demek, aynı zamanda insanın kendi bilgisizliğini, iradesizliğini, hiçliğini ve başarısızlığını anlaması, gerçeği meydana getirebilecek ve gerçeğin kurallarını yerine getirebilecek bir çalışmaya girmek demektir. Kendini bilmek demek, vicdanlı olmak ve başına gelmesini istemediği bir şey için aldığı tedbirleri sorumlu olduğu başkalarında da hissetmek demektir. Kendini bilmek demek, insan veya çocuk hakları gerekçesiyle suçlunun yanında değil mağdurun yanında olmak demektir. Kendini bilmek demek, ADALETLİ olmak demektir. Kendini bilmek demek, Yaratıcısına şükretmek, sadakatle bağlı kalmak, kulluğunu kabul etmek demektir…
Nasıl bir onur ise; Siirtlilerin şehir adının kötüye çıkabileceği endişesiyle vahşeti örtbas etmeleri, şüphesiz kentsel sapıklığa bir teşvik ve huzurla sindirebilmelerinden dolayı daha korkunç bir eylemdir. Peşi sıra meydana gelen taciz, tecavüz ve cinayetler, işte bu yüzdendir. Merak etmesinler; çocuk pornosundaki sapıklıkta dünya birinci İzmir, ikincisi Ankara ve dördüncüsü İstanbul’un uluslararası namı, ücra köşedeki Siirt’in adını bile dile getirmez. Cinselliği çağ atlamanın bir ödülü gören laik ve çağdaş bir anlayışa sahip olduktan sonra neden dövünelim?
Başbakan Erdoğan’ın bir yıl sonrada olsa olayın kamuoyuna duyurulmasına tepki göstermesi, ancak bir suçlunun duyabileceği yargıdır. Eğer sorunun yükümlüğünü kendisinde görüyorsa ki hükümet başı olmasından öyle, susturmak yerine çare üretmesi ve ülkenin nasıl bir felakete sürüklendiğini halkla paylaşarak, el ele bir çözüme gidilmesinde önderlik yapması gerekmez mi? Ne var ki laik bir düşünce ve putperest bir anlayışa bağlılıkla çıkar yol bulabilmesinin imkânsızlığını ancak örtbas etmekle aşabileceğini zannetmekte, halkla birlikte köklü bir çözüme cesaret edememektedir.
Zinayı, seksi ve cinselliği meşrulaştıran CHP’nin insan hakları komisyon üyelerince Siirt’teki vahşeti araştırma girişimleri bütünüyle trajikomik bir gösteri, amaçlarının insani ve vicdani değil tamamen siyasi olduğu tartışılmazdır. Planları hükümeti suçlamak ve kolladıkları her fırsatta olduğu gibi tecavüze uğrayıp öldürülen bebeklerin cesetlerinden pirim kazanmaktır. Oysa sapıklıktaki dünya birinciliğimizle ilgili öldürücü bir yaranın üzerine basmamdan şahsıma savaş açan onlar değil midir? Kur’an Kurslarını kapattırıp dini yasaklattıran, zinayı, ahlaksızlığı, Atatürkçü terörü, pornografiyi ve vahiy karşıtlığını destekleyen kendileri değil midir?
Evli insanların zinasını yasaklamak isteyen hükümete şiddetle karşı çıkıp, yasayı yürürlüğe sokturmayan CHP, acaba yasa çıksaydı; Norveç'teki “Özgür Politika Hareketi” adlı siyasi parti gibi protesto edip, kendi kuracakları genelevde zina mı yapacaklardı?
Para karşılığı yapılana fuhuş, zevk karşılığı yapılana da zina dendiği bir uygarlığın üyesiyiz.
Tarihin en ilginç protesto yöntemlerinden birine imza atmaya hazırlanan Norveç’li parti, fuhuşu yasaklayan yasayı protesto etmek için 60'ı kadın toplam 90 üyesiyle kuracakları genelevlerde çalışmaya başlayacaklarmış. "Büyükelçi" lakaplı üyeler, kurulacak 5 genelevde Mayıs ayından itibaren ücretsiz olarak hizmet vereceklermiş. Amaçlarını sınırsız mutluluğun önüne konan engelleri kaldırmak olduğunu söyleyen parti kurucusu Frank Horn Hartvedt; "İnsanlığa bahşedilmiş en güzel hediye olan ve en temel ihtiyaçlar arasında yer alan cinselliğin bu şekilde kısıtlanmasını kabul etmemiz mümkün değil” açıklamasında bulundu. CHP’de aynı gerekçeyle zinanın suç sayılmasına karşı çıkmamış mıydı?
Acaba o nefretle suçladığımız sapıklarda, paralel duygularla cinselliklerini tatmin edebilmek için ihtiyaçlarını karşılamıyorlar mı?
“Sakın ahlâk kurallarını çiğnemeyin, çünkü öcünü çabuk alır.” Tolstoy
2006’da kaleme ve neticesinde sözde yargılanarak 2009’da ceza aldığım söz konusu yazılarım:
Laik ve Kemalist Türkiye’nin sapıklıktaki dünya birinciliği…
Ateist Atatürkçü düşüncenin çağdaşlık ve aydınlık hilesi milletimizin korkunç ve ürkünç sonunu hazırlamış, dehşet verici birinciliği dünyada belgelenmiştir. Onuncu Yıl Marşındaki “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan, on yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” dizeleri, dünün kurtuluş mücadelesini yapan bağımsız Müslüman Türkiyesi ile günümüzün dinine ve geçmişine küfreden müstemleke laik Türkiyesini anlatmakta, dolayısıyla yetiştirilen gençlerin düşünce, duygu ve eylemlerinin tüm pespayeliği, rezaleti, iğrençliği ve sapkınlığı; elde edilen şampiyonlukla perçinleşmektedir. Bebek ve çocuklara girişilen tecavüzleri merak ederek seyredebilen, ilgi duyabilen ve tatmin olabilen Türklerin kahrettiren sapkınlıkları, bilinmelidir ki milletimizin tamamını lekelemekle kalmayacak, “çok tehlikeli” damgasıyla dünyanın hemen her yerinden dışlanmamıza sebep olacak, çocuklara ve kadınlara yaklaşmaları yasak “kırmızı hat” sürecini de başlatacaktır.
Düşüncesi bile insan kanını dondurup yeryüzünün en tiksindirici bağışlanamaz sapıklığı olan çocuk pornosunda İzmir, İstanbul ve Ankara’nın dünyadaki ilk üç sıralamaları; milletimizi, geçmişte yerle bir olan Lut kavmi gibi birçok topluluktan çok daha kötü bir sonla tarihin utançla anılacak sayfalarına gömecek ve geride tek bir canlı bırakmaksızın acılar içinde yok ederek, ahlak kurallarıyla oynamanın bedelini ödetecektir.
İrtica adına Allah’a ve vahye savaş açıp terör estirerek dini, imanı, vicdanı, merhameti, ahlakı ve erdemliği doğrayan Atatürkçü düşünce derneklerinin, 29 Ekim kutlamaları esnasında dağıtıkları kitapçıklarda İslamiyet’e ve ahlak önderi Peygamberimize ağır hakaretlerde bulunup, “Müslümanlık, Türk ulusunun ulusal duygularını, ulusal heyecanını uyuşturdu, Türkler, Arapların dini olan Müslümanlığı kabul etmeden önce büyük bir ulustu” ifadelerine yer vererek, 83 yıldır sürdürdükleri haçlı propagandaları ve baskılarıyla Allah inancı, sevgisi ve insani değerleri kalplerden sökmüşler, materyalist, zalim ve sapık insanlar türeterek yüzkarası tablonun meydana gelmesinin tek müsebbibi olmuşlardır. Dün Müslüman Türk olmanın ayrıcalığını, güvenini ve onurunu yaşayan milletimiz, günümüzde ise çocuk pornografisinin aşağılayıcı mahcupluğuyla kimsenin yüzüne bakamaz duruma düşmüştür. Sorumlusu kimdir?!?
Kötülüklerin ürediği merkez olan Avrupa ve Amerika’nın enjekte ettiği zehir, kompleksi en dorukta olan Türkiye’yi öyle etkiledi ki, pornografinin en uç ülkesi olan, azgınlıkta, terörizmde ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan 250 milyonluk Amerika dururken, özellikle çocuk pornosu gibi bir felaketle Türkiye öne çıkmış, çağdaş ve aydın sanılan laikliğin ve Atatürkçülüğün nasıl cehennemsi bir yol olduğu kanıtlanmıştır. Söz konusu çocuk pornografisine aşırı eğilim sanal ve fiziki ilgiyi arttırmış, ajan-provokatör yabancıların yanı sıra yerli eğiticiler, bürokratlar, televizyoncu, gazeteci ve yazarların da teşvikiyle asimilasyona uğrayan halkımız, Atatürk’ün “din ve namus telakkisini ortadan kaldırma” politikasını sosyo-toplum yapısına indirgeyerek, çağdaşlığı ahlaksızlıkla özdeşleştirebilme yanılgısıyla batılılaşmayı ilericilik bellemiş ve vahiyden soyutlanmanın felaketsel yanlışıyla bugünlere gelinmiştir.
Eğitim veya devlet kurumlarında görev yapan itibarlı mevki sahiplilerin dokunulmazlıkları ya da çeşitli hilelerle kurtuluşları söz konusu sapıklıkları yaygınlaştırmıştır. TRT eski Genel Müdür yardımcısı ve halen TRT’de başuzman olarak görev yapabilen Serpil Akıllıoğlu adlı sapığın kişisel bilgisarayında 3 binin üzerinde çocuk pornosu fotoğrafı bulunmuş ve suçu, oğlu Kerem Akıllıoğlu üstlenerek aklanması sağlanmıştı. Üstelik bu sapık, çocuk kitapları ve oyunları yazıyor, çeşitli televizyonlara çocuk programları hazırlıyor. Görüleceği üzere; çocukların eğitimine katkıda bulunacak bir alanda uzmanlaşmış bir ismin şehvetsel sapkınlığı ve rantsal emeli, tehlikenin vahametini gözler önüne sermektedir. Artık öyle bir durumdayız ki, çocuğumuzu bırakın bir yabancıya, neredeyse bir akrabamıza, hatta kardeşimize bile emanet edemeyecek korku ve tedirginliği yaşıyoruz.
Dünyada bir eşine daha rastlanılmayan ilkin gerçekleştiği laik Türkiye’nin gâvur referanslı İzmir’inde, 17 aylık bebeğe üç adamın defalarca tecavüz etmesiyle kıyamet çağrılmış ve dünya, zanlarınca Müslüman olduğu düşündükleri Türkiye’deki böylesi bir caniliğe hayret etmiştir. Oysa Türkiye Müslüman değil, Allah’ı ve İslam’ı reddeden laik ve Atatürkçü devletin egemen olduğu bir ülkedir. Diyanet İşleri Başkanı Papa Ali Bardakoğlu’nun; Allah’ın vahiysel ve tek dini İslam’ı Kemalist cumhuriyetin temel ilkeleri olan laiklik ve Atatürkçülük ile batılı çağdaş dünyanın değerlerine oturtan akıldışı küfürsel yaklaşımı, zaten İslam’ın değil, sadece adının kaynak alındığı Protestanlaştırılmış putperest bir anlayışın hüküm sürdüğünü ortaya koymaktadır. Onun için, bu gidişatın sorumlusu doğrudan laik rejimin laik eğitimi ve sosyal düzeneğidir.
Yetkililerin, 17 aylık bebeğe yapılan ağır tecavüzü ve kurtulamayacakları kara lekeyi bertaraf edebilmek için, doktorların verdikleri tecavüz raporunu, adli tıp kurumuna değiştirterek olayın tecavüz değil, yabancı bir cisimle darp edildiği girişimleri gerçeği asla örtbas edemeyecek, ne fail canavarlara fayda sağlayacak ne de devletin ahlakı yozlaştıran dinsiz politikalarını aklayabilecektir. Gerçi bu tür manipülasyonlar ve aflarla “insan hakları adına (!)” idamlık suçlular salıverilip cürümler meşrulaştırılmıyor mu? Bunlar daha en iyi günlerimiz. Kabul edilmiş bir yanlışlığın kazanılmış bir zehir olarak kundaktaki bebek, sokaktaki hayvan, tarladaki bitki, denizdeki balıklar dâhil herkes ve her şeyi kuşatacağı gün, inanılmayan o ahıret hayatının başlayacağı gün olacak, gerek yasaların yardımıyla, gerekse yakalanmamalarıyla sevinenler, o gün kaçıp saklanacak, sığınıp yardım isteyecek hiçbir arka bulamayacak, ne paraları, ne güçleri ne de yararlandıkları yasasal boşluklar hiçbir işe yaramayacaktır. İşlenen her suçun ve canı yanan her bireyin sorumlusunun devlet olduğu bilinciyle hesap sorulabilinirse, belki aydınlığa çıkılabilme umudu doğar.
Çocuk pornografisinde bir buçuk ay önce Türkiye, bölge sıralamasında, Güney Afrika ve Rusya’dan sonra üçüncü sırada bulunurken, şu anda Rusya’yı da geride bırakarak ilk sıraya yerleşmesinin şerefini mi, yoksa ayıbını mı yaşıyor bilemiyorum. Çünkü bizi yerin dibine geçirip insan olmaktan çıkaran o kadar çok utancı bir zafer edasıyla bağrımıza basarak övündük ki, herhalde birinciliğimizden dolayı bunu da geri çevirmeyiz.
Yegâne varlık sebepleri tamamen İslam’ı elimine etmek olan Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Dernekleri gibi Batı dayanaklı Kemalist örgütler, AB ve ABD’den her yıl milyonlarca euro ve dolar hibe almakta, eğitim adına yetiştirdikleri gençlerimizi kanıtlandığı üzere dinsizleştirerek ve ahlaksızlaştırarak dünyada ses getirmenin ve lider olabilmenin gurunu paylaşmakta, efendileri haçlılardan çok daha büyük destek ve yardımlar alarak Türkiye’yi bitirmektedirler. Düşünce ve bilimde hiçbir gelişime, yeniliğe ve keşfe imza atamayanların ortaya koydukları içi boş argümanların sonuçlarını hep birlikte zillet içinde yaşıyor, neredeyse T.C. vatandaşı olmanın hicabı içinde kimliğimizi gizleyerek, peçe ile gezmeyi bile düşünüyoruz.
Atatürkçü Düşünce Derneği, Cumhuriyet Gazetesi, Kanaltürk, Cumhuriyet Kadınları Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Hacı Bektaş Derneği, KESK, Hüseyin Gazi Derneği gibi sivil toplum örgütleri, Emekli subay ve astsubay dernekleri ile SHP ve CHP’nin Ankara’da düzenledikleri “Cumhuriyet için halk yürüyüşü” mitinginin amacı, İslam’a, Müslüman Türkiye Milletine, erdemliğe ve bağımsızlığa karşı bir tertipti. Haftalardır sürdürdükleri kampanyalara rağmen sadece 7-8 bin zihinleri ve kalpleri iğfal edilmiş küçük bir grubu toplayarak Allah’ın şeriatına (Kur’an’a) küfrettirip tehdit savurmaları ve meydan okumaları, neden çocuk pornolarının, tecavüzlerin, inanılmaz suçların ve şiddetin arttığına açık delildir. Türk halkını işgal eden bu bir avuç yaratık, kaderin tayin ettiği gün hak ettikleri karşılığı bulacak ve yaşana gelen sapıklıklar, ayırımcılıklar, düşmanlıklar, haksızlık ve adaletsizler sona erip, eski güce, ahlaka ve onura mutlaka kavuşulacaktır. Söz konusu ihanet mitinginde, "Türban irtica bayrağıdır" pankartları açarak, vatanları uğruna canlarını veren şehitlerin ana, eş ve bacılarının türbanlarını dahi çirkefçe aşağılayabilen hainler, karanlığa, bölünmeye ve ahlaksızlığa mahkûm ettikleri Türkiye’yi kurtaracaklarını öne sürerek, şeytanın misyonunu sürdürmüşlerdir. Acaba Atatürk’ün huzuruna çıktıklarında, eserleri olan çocuk pornosundaki dünya birinciliklerini kıvançla anıtkabir özel defterine kaydettiler mi?
“ —Ayetlerim size okunurken, onları yalanlayanlar siz değil miydiniz?
—Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi alt etti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.
—Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.
—Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın artık.
—Zira kullarımdan bir zümre, “Rabbimiz! Biz ima ettik; öyleyse bize acı! Sen, merhametlilerin en iyisisin” demişlerdi.
—İşte siz onları alaya aldınız; sonunda bu davranışınız size beni yâd etmeği unutturdu; çünkü siz onlara gülüyordunuz.
—Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muratlarına erdiler.
—(Allah inkârcılara) ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar.
—‘Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor.’ derler.
—Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız!
—Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Mü’minun 105-115
“(Resul’üm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vaadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbin nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” Hac. 47
İNTERNET YAYINCILIĞI YOLUYLA CUMHURİYETE VE ATATÜRK'E SALDIRMANIN HAFİFLİĞİ
T.B.M.M.
CUMHURİYET HALK PARTİSİ
Grup Başkanlığı
Tarih : 09.11.2006
Sayı :15608
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıdaki sorularımın Başbakan sayın R. Tayip ERDOĞAN tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını arz ederim. 09.11.2006
Erdal KARADEMİR
İzmir Milletvekili
Bilindiği üzere, son yıllarda içeriden ve dışarıdan Laik Türkiye Cumhuriyetine ve onun büyük önderi Mustafa Kemal ATATÜRK’ e saldırılar artmış, küfre varan bu saldırılar ve organizasyonlar laik Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit eder noktaya ulaşmıştır.
Son yıllarda, lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan bu faaliyetlerin, yoğun olarak internet yayıncılığını kullandıkları görülmektedir.
Bu sitelerden biri, Mehmet Ali Şadoğlu adlı kişinin yönetiminde internet yayıncılığı yapan ve yayın politikasını Türkiye Cumhuriyeti’ ne, onun ilkelerine ve ulu önder ATATÜRK’ e küfür ve hakaret üzerine kuran, NOKHABER adlı sitedir. Bu sitenin, 6 Kasım 2006 tarihinde, “Laik ve Kemalist Türkiye’nin sapıklıktaki dünya birinciliği” başlığı ile verdiği haber, Cumhuriyet ilkelerine saldırının hangi noktaya geldiğini göstermesi açısından bir iğrençliği sergilemektedir.
Bırakınız bir Türk vatandaşını, dünyadaki hiçbir kişinin dahi kabul edemeyeceği ithamlarda bulunan internet sitesi, ülkemizde, Cumhuriyetin temel ilkelerini savunan Atatürkçü dernek, vakıf, gazete ve televizyonları da hedef göstermektedir.
10 Nisan 2000, Pazartesi günlü Hürriyet Gazetesinde yer alan, bir haberde, sahsınızın da, o tarihte üyesi bulunduğu “FP’nin, Fatih Belediye Meclis Üyesi Nihat Şadoğlu'nun amca oğlu Mehmet Ali Şadoğlu’nun, Balat ve Fener Kentsel Rehabilitasyon Projesi kapsamında bulunan, semtin en büyük tarihi eserlerinden biri olan binayı, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nu devre dışı bırakmak amacı ile yıkımına bilerek sebebiyet verdiği ve rant sağladığı” yer almıştır.
Bu bilgiler ışığında;
1- Başta ülke bütünlüğü olmak üzere, Cumhuriyet ilke ve devrimlerini ve ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ü hedef alan yıkıcı ve yaralayıcı yalan ithamlara, toplumun huzurunu ve ulusal dayanışmayı ortadan kaldırmayı amaçlayan bu kişi ve organizasyonlara karşı AKP hükümeti olarak ne tür önlemler almaktasınız?
2- Laik Cumhuriyete ve ATATÜRK’e küfür eden söz konusu site hangi tarihten bu yana, internet yayıncılığını sürdürmektedir?
3- Demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlerin önlenmesi için yürürlükteki tüze yeterli midir? Değil ise, ülke bütünlüğüne zarar veren bu faaliyetlerin önlenmesi bağlamında yasal düzenleme hükümetinizce niçin getirilmemiştir?
4- Bu ve benzer yayınlar hakkında, TCK’da, bilişim suçları kapsamında bir işlem başlatılmış mıdır? Adı geçen sitenin yargıya intikal ettirilmesine ilişkin, bir girişiminiz olacak mıdır?
5- Atatürk’e, Cumhuriyete ve onun ilkelerine küfreden sitenin sahibi Mehmet Ali Şadoğlu’nun, rant sağlamak amacıyla, Balat ve Fener Kentsel Rehabilitasyon Projesi kapsamındaki tarihi yapının yıkılmasına neden olan Mehmet Ali Şadoğlu’ ile bir ilgisi var mıdır?
Sapıklıkta dünya birincisi İzmir milletvekillerinden “NOKHABER”i kapattırma girişimi…
CHP’nin İzmir milletvekili Erdal Karademir, laik Cumhuriyeti tehdit ettiğim, onun ilkelerine ve Atatürk’e saldırarak küfür ve hakaret yaptığım gerekçesiyle “nokhaber”’in kapatılmasıyla ilgili 09.11.2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yazılı başvuruda bulunarak, Başbakan R.Tayip Erdoğan’ı göreve çağırmıştır. Olmayan bir Cumhuriyete ve ölü bir insana saldırabilmemin imkânsızlığını dahi muhakeme etmekten aciz milletvekili ve partisi, her zamanki manipülasyonlarıyla düzmece iftiralarda bulunmuş, işgal ederek sömürdükleri milletimizin gerçekleri öğrenmemesi adına beni susturmaya kalkışmışlardır. Oysa ne onların, ne de uzantılarının sesimi kesmeye güçleri yetmeyeceği gibi, müstebit monarşinin yıkılıp Cumhuriyetin tüm kural ve kurumlarıyla egemen olmasının da önüne geçemeyeceklerdir. PKK mı daha tehlikeli, CHP mi?
Var olma amacı vahyi yok edip Kemalizm’i hâkim kılmak olan CHP, devletin totaliter güçlerini arkasına alarak Müslümanları gerek baskı, tehdit ve yasaklarla sindirip elimine etmeye, gerekse zaman içinde asimilasyona uğratarak kimliğini değiştirme gayreti içinde olmuş ve verilen tavizlerden dolayı da maalesef muvaffak olabilmişlerdir. Dünün cennetsi Türkiye’si ile bugünün cehennemsi Türkiye’sinin ürkütücü manzarası, şüphesiz herhangi bir tartışmaya mahal bırakmamaktadır. CHP’nin kurulduğundan itibaren milletin diniyle uğraşmaktan öte hiçbir tasa taşımadığı, bütünlüğü ve kalkınmayı gereksindirecek bir siyaset geliştirmediği, hem sosyal, hem ekonomik, hem siyasi, hem de askeri açıdan ülkeyi putperest ilk çağ karanlığına mahkûm ettiği, Müslümanlara karşı barbar hıristiyan ve yahudilerin yanında yer alarak gizli ve aşikâr desteğini sürdürdüğü, her şart ve koşulda laikliğe ve Atatürkçülüğe sığınarak vahye düşman kesildiği, halkın yaşam, düşünce, inanç ve ibadet özgürlüklerine tavır alarak zulmettiği, kamu alanı gibi bir ayırımcılıkla bölücülük yaptığı, özellikle Müslüman kadınların kılık ve kıyafetlerinden dolayı eğitim ve çalışma hayatından dışladığı, dindarları irticacı diye fişleyip devlet kademelerinde çalıştırmadığı, laik ve Kemalist olmayanlara hayat ve iktidar hakkı tanımadığı, din ve vatanları uğruna şehid olan atalarımızın geriye bıraktıkları yetimlerin hakkını gasp ederek pervasızca boğazlarından geçirdikleri asla unutulmamalıdır.
Bir taraftan halkın açlığını ve yoksulluğunu istismar edip hayat koşullarının çekilmezliğine muhalefet ederlerken, diğer taraftan saltanat sürdürdükleri o eşsiz muhteşem sarayları inşa ederek ve inanılmaz israflara girişerek keyiflerini çıkartabilmektedirler. Halk her açıdan inlerken, onlar da her açıdan nimetlerden istifade etmekte ve tüketene kadar hortumlamaktadırlar. Daha muhalefetteyken halkını sömüren, halk ile arasında namütenahi uçurumlar bırakan CHP’nin, iktidara geldikten sonra sürdürmeyi hedeflediği derebeyliği gözlemlenmelidir. Çünkü onlar, devletin soylu sahipleri ve Atatürk’ün dokunulmaz veliahtlarıdır. Bunlar bir yana; Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek’in, sahip olduklarını kendilerine layık gören halkını bile “mazoşistlikle” aşağılayarak eziyeti reva sayan tüyler ürpertici açıklaması, CHP despotizminin devam ettiğine açık bir delildir. Onlara göre halk bir hiçtir ve sahip oldukları her şeyi kurtarıcıları Atatürk bağışlamıştır. Nede olsa varlıklarının yegâne sebebi o değil midir? O olmasaydı Türkiye var olabilir, yiyip içilebilir, dolaşılabilir, nefes alınabilir, hatta ezan okunabilinir miydi? Ne acıdır ki ezandan da rahatsız olmaktadırlar.
CHP İzmir Milletvekili Bülent Baratalı, ezanın mikrofondan okunmamasını isteyerek, mikrofonla okunan ezanın kulakları tırmaladığını ve uykularını kaçırdıklarını söyleyebilecek kadar dine, millete ve ezanlar susmasın diye cephede şehit olmuş ve olmaya devam eden Mehmetçiğe, hatta Atatürk’e de düşmandırlar. Yıllardır çan sesine hasret kalan CHP’lilerin iktidar özlemlerinin içinde ezanı kesmek olduğu da ifadelerinden anlaşılmaktadır. Geçmişte yapmadılar mı? Cenazeleri kaldıracak bir imamın bulunamadığı o devirler ne çabuk unutuldu.
Tarihi acı, dehşet, cinayet, kan, gözyaşı, zulüm ve katliamla dolu CHP’nin Müslüman Türk milletine verdiği ve vermeye devam ettiği zararı en azılı düşmanlarımız bile başaramamıştır. Müslüman olan herkes, CHP’nin potansiyel ve amansız bir hasmıdır. İsrail bombaları altında kavrularak parçalanan o masum çocuklara dahi şefkat göstermeyip merhamet etmeyerek şeytan İsrail’e destek çıkabilen bir CHP’nin vicdanından bahsedilebilinir mi? İslam’a, İslami tüm değer ve argümanlara tahammül edemeyerek her fırsatta karşı koymaları haçlı zihniyetlerinin bir neticesidir.
Aslında CHP İzmir milletvekili Erdal Karademir gibi bir kifayetsize cevap vermem bir seviyesizlik olsa da, okuyucuma saygımdan ötürü iddialarını yanıtlayacağım. İddiaya konu olan Balat’taki büyük bir bölümü zaten kullanılmaz halde ve depremden hasar görerek her an yıkılabilecek tehlikede olan söz konusu kâgir binanın bir bölümü ansızın çökmesi ve gece yarısı tetikte bekleyen Hürriyet Gazetesi muhabiri ve CHP’li işbirlikçilerinin hazırladıkları komployla süratle suç duyurusunda bulunmaları, aslında gerçeği aydınlatmaktadır. Ki zaten o binanın ve arkasındaki binalarımın da imarı mevcut olup, ihtiyacım olmadığından inşaata kalkışmamış, başta Rum Patrikhanesi olmak üzere birçok müşterisi bulunmasına rağmen satmamış ve aradan 7 yıl geçtiği halde, iddia ettikleri gibi ne bir yapılanmaya girişmiş, ne de tek bir çivi çakmışımdır. Düzenledikleri yalanları ve sabotajları geri tepmiş, dolayısıyla hakkımda ne polislikçe, ne savcılıkça, ne de Kültür ve Tabiat Varlıklarınca tek bir soruşturma açılmış ve ifademe dahi başvurulmamıştır. Tüm çirkinliklerini ve azgın emellerini politikanın iğrenç çıkarlarına bağlamış olan Hürriyet Gazetesi ve CHP’li dernek yöneticileri, odaklandıkları pis menfaatleri için kamuoyunu yanıltmaya çalışmış ama gerçek aynı anda ortaya çıkmıştır. İşte, tıpkı mezar soyguncusu nebbaşlar gibi yıkık bir binadan politik rant elde etmeye kalkışan Hürriyet Gazetesi ve CHP’nin sinsi ve iğrenç yüzleri.
Türk-İsrail dostluk grubunun vazgeçilmez üyesi ve yılmaz savunucusu Erdal Karademir, TSE’nin helal gıda standardı ile ilgili başlattığı çalışmalara büyük tepki göstermiş ve Hırsitiyanların (Hıristiyan forum.com) internet sitesinde düzenledikleri, “Hıristiyanlar, Türkiye’de et ürünleri yiyebilecek mi?” formuna katılarak, “İslami usullere göre gıda tüketimine ilişkin standardın TSE tarafından uygulamaya konulması, şeriat hükümlerinin devlet eliyle uygulanması anlamına gelmekte midir? Ekonomide ortaya çıkacak helal gıda satan işletmeler ve diğer işletmeler ayrımı, Anayasa'nın eşitlik ilkesine uygun mudur?” görüşlerine yer verip, nasıl azılı bir İslam ve besmele düşmanı olduklarını kanıtlamıştır. Sadece besmeleyle, yani Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların helal etini şeriata vurgu yaparak karşı çıkan ateist-hıristiyan karması Kemalist Karademir, domuz gibi leşleri yemeye alışık hıristiyanların yanında yer alarak, 70 milyonluk Müslüman milletinin temiz ve helal yiyeceğine savaş açabilmiştir. Oysa biz, 9. Eylül.1922’de düşmanları İzmir’de denize dökmemiş miydik? Öyleyse bunlar kim?!?
Dalgalı bir denizde sallanan yolcular misali Türkiye, CHP gibi haçlıların abartı ve saldırılarından etkilense de, Türkiye Müslüman’dır ve inşallah Müslüman kalacaktır.
"Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekten onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar daha şaşkın haldedirler." Furkan. 44
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)