Hz.Ömer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz.Ömer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Seküler (laik) siyaset şeytanidir…

Seküler düzenin fışkırttığı ilkelerle beslenen politikacılar insanları öylesine sömürdü, hak ve adaleti doğradılar ki, siyaset gibi peygambersi yönetimi yerlerde süründürerek manipülasyonlarla nefislerine peşkeş çekip, vicdansızlığın bayraktarları ve şeytanın temsilcileri oldular.

Siyaset; devleti, dolayısıyla halkı yönetme erdemliği olup, insanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, birlik ve beraberliği, eşit hukuku, etnik ve dini kimliklere karşı peşin yargıdan uzak durmayı, önce halkını sonra kendini güvene almayı, halkı açken kendi tok olmamayı, halkının değerlerini koruyup gözetmeyi, güce ve makama göre kayırmamayı, suçlulara hak ettikleri cezayı vererek toplumu mal ve can tehdidinden korumayı, zalimlere karşı celalli mazlumlara karşı lütufkâr olmayı, haksızlık karşısında aleyhine dahi olsa adaletle hükmetmeyi, halkının işi, aşı, barınağını temin etmeden standardını yükseltmemeyi, eşit paylaşımdan taviz vermemeyi, kendinden ziyade emri altındaki toplumlar için kaygılanmayı, dolayısıyla sokaktaki bir evsizi, hor ve hakirlik içinde kıvranan insanları mutlu etmeden kendi mutluluğu için çalışmamayı ve asla saltanata meyletmemeyi emreder.

Siyaset, kısaca yaşamın bütünü, suyu, nefesi ve ruhudur. Siyasetin olmadığı bir toplumda ne düzen ne birlik ne güç ne adalet ne huzur ne de dirlik olur. Başta Hz. Muhammed (sav) olmak üzere tüm peygamberler en mükemmel devlet adamları olarak adaleti siyasetle başarmış; yaşam standartları, düşünce ve davranışlarıyla örnek olmuş, aleyhlerine dahi olsa kıl kadar haksızlığa ve ayırımcılığa izin vermemişlerdir.

Seküler, yani dini reddeden laik düşünceler dini siyasetten baskı ve hileyle arındırsalar da, ruhun bedenden ayrılması misali ölü olmalarından aydınlık saçamamakta; böylece karanlık, kötülük, entrika, haksızlık ve adaletsizlikler egemen olmaktadır.

Aslında suçlu politikacılar değil seküler rejimler, sorgulamayan ve mücadele etmeyen toplumlardır. Yaratıcı’yı ve kurallarını benliksel gerekçelerden reddeden laik rejim, tanrısal bir iktidar peşinde koşmaktan insanları felakete sürüklemekte, temsilcilerini azdırarak insanlığı ve adaleti tüketen her türlü eylemin içinde bulunmayı etkileştirmektedir. Kimi politikacılar inançlarından dolayı karşı koymaya çalışsalar da kayıtsız-şartsız rejime bağlı yükümlülüklerinden ellerinden bir şey gelmemektedir. Ancak benliklerini bayram ettiren bir makamda bulunmalarından adaletsel bir riski göğüslemeye cesaret edememektedirler.

İslami rejimin siyasi önderlerinin ahlakıyla laik rejimin politikacılarını bir kıyaslayalım da, ondan sonra kimin hak kimin batıl ya da rahmani veya şeytani, vicdanlı yahut gaddar olduğuna karar verelim.

Tek bir elbise, bir hurma ve üflemeyle yıkılabilecek barınaklarla yetinen devlet adamları mı, yoksa saltanat sürenlerin mi hakkı ve adaleti gözetebileceği önyargısızca muhakeme edilmelidir.

Kendini halkı yönetmeye adamış bir siyasi; öncesinde ne kadar zengin olursa olsun seçilmeden veya başa geçmeden tüm zenginliğinden arınmalı, parası ve malını vekilliğine aday yoksullara dağıtmalı, idare ettiği veya edeceği halkının en alt seviyesindekinin hayat standardına razı olmalıdır. Aksi takdirde o bir yalancı, sömürücü, ikiyüzlü ve aldatıcıdır.

Hiçbir makam ayrıcalığa meşruiyet getirmemeli, ancak halktan arda kalanlar siyasi ve bürokratlara layık görülmelidir. Ancak seküler kapitalist ve sosyalist sistemler, toplumların yöneticilerini efendileştirdiğinden köle halk, maalesef geçicide olsa laf ve maskelerle gerçeğin perdelemesine izin vermekte, uyandıklarında da şikâyet etmeleri bir yana, birde daha beterinin tuzağına düşebilmektedirler.

Devletin zengin, vekil ve bürokratların güvenle saltanat sürdüğü bir düzende; halk horlanmaya ve yoksulluğa mahkûmdur. Halkı refah ve güven içinde olmayan bir devlet, ancak acımasız bir sömürgecidir.

Devrin en zenginlerinden biri olan Hz. Ebubekir, İslam’la şereflenmesinin akabinde ve halife olmasının öncesinde malını mülkünü yoksullara dağıtmış, üzerinde tek bir elbise bırakmak suretiyle dönemin en yoksulu olmuştu. Vaatlerde bulunmamış; ne kadar faziletli, adil, vicdanlı ve dürüst bir yönetici olduğunu nefsinden başlayarak halkına örnek olmuştu.

Hz. Ebubekir gelen malları Sünuh denilen yerde muhafaza ederdi. Herkesin bunu bilmesine rağmen buranın bir bekçisi yoktu. Bir gün kendisine “Ey Allah Rasûlü’nün Halifesi! Niçin bu malların başına bir bekçi bırakmıyorsun?”denildi “Bu konuda hiç bir korkum yoktur” buyurdu. “Peki niçin?” diye sorduklarında da “Kapısını kilitliyorum! Bu yetmez mi?”karşılığını verdi. Ama işin aslı şöyleydi: Hz. Ebubekir gelen malı hiç bekletmeksizin fakirlere dağıtır ve beytülmalda hiç bir şey bırakmazdı.

Hz. Ebubekir mal dağıtımı sırasında herkese eşit muamelede bulundu. Bunun üzerine Hz. Ömer “Ey Allah Rasûlü’nün Halifesi! Sen Bedir ashâbını diğerleriyle bir mi tutuyorsun? Onlara daha fazla vermen gerekirdi”. dedi. Hz. Ebubekir’se şunları söyledi: “Dünya geçim üzerine kuruludur. Geçimin en hayırlısı da ortanca olanıdır. Bedir ashâbının üstünlüklerine gelince onların üstünlükleri sevaplarındadır.”

Bir mal dağıtımı esnasında Hz. Ebubekir’e ilk Müslümanlara daha fazla vermesi teklif edildi. O ise şunları söyledi: “Onların üstünlük ve faziletleri Allah katındadır. Geçim hususunda yapılacak en iyi şeyse herkesi bir tutmaktır.”

Hz. Ebubekir halife seçildiğinde halk arasında eşit bir şekilde taksimat yaptı. Bunun üzerine bazıları “Ey Allah Rasûlü’nün Halifesi! Keşke Muhacir ve Ensar’a daha fazla verseydin!”dediler. Hz. Ebubekir’se şöyle buyurdu! “Ben onların ecirlerini satın almak istemiyorum. Geçim işinde ise hiç kimseyi tercih etmeyerek herkese eşit muamele etmek en iyisidir.”

Hz. Ebubekir vefat edip defnedildiğinde Hz. Ömer, Müslümanların ileri gelenlerini çağırttı. Bunlar arasında Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman ve daha başkaları vardı. Sonra hep birlikte gidip Hz. Ebubekir’in beytülmalini açtılar. Ancak orada, içerisinde bir dirhem bulunan bir keseden başka hiç bir şey bulamadılar. Çünkü Hz. Ebubekir gelen malların hepsini dağıtıp hiç bir şey koymamıştı.

Hz. Ali mal dağıtırken azatlısıyla aynı miktarda mal verdiği bir Arap kadını itiraz etmişti. Bunun üzerine Hz. Ali şunları söyledi: “Allah’ın kitabına baktım ve orada İsmail’in çocuklarına İshak’ın çocuklarından daha fazla verilmesi gerektiğine dair bir şey görmedim.”

Bir görevli, Hz. Ali’ye gelerek “Ey Mü’minlerin Emîri! Beytü’l-mal altın ve gümüşle doldu!”dedi. Bunun üzerine “Allâhu Ekber!”diye tekbir getiren Hz. Ali, kalkıp beytülmala kadar gitti. Giderken “Elimi Müslümanların ganimetlerinden herhangi bir şeyle kirletmedim. Çünkü onları nereye verilmesi gerekiyorsa oraya verdim” mealinde bir şiir okuyordu. Oraya vardığında görevliye “Git Kûfe’nin fakirlerini buraya çağır!”dedi. Halk çağrıldı ve beytülmalde bulunan malın tamamı dağıtıldı. Hz. Ali bu dağıtım esnasında “Ey altın! Ey gümüş! Siz gidin de başkasını aldatın; çünkü beni asla aldatamazsınız” diyordu. Bu şekilde, bir dirhem ya da bir dinar kalmayıncaya kadar bütün malı dağıttı.

Sahabelerden biri şöyle anlatıyor: Bir gün Hz. Ali’nin yanına gitmiştim. Orada bulunduğum sırada kölesi Kanber gelerek “Ey Mü’minlerin Emîri! Sen beytülmaldaki bütün malları dağıtıp hiç bir şey bırakmıyorsun. Hâlbuki aile efradının da bu mallarda hakkı vardır. Ben senin için bir şey ayırdım” dedi. Hz. Ali ne ayırmış olduğunu sordu, o da “Buyurun gidelim de bakın” dedi. Bunun üzerine bir odaya girdik. Orada içi altın ve gümüş kaplarla dolu bir çuval vardı. Bunu gören Hz. Ali “Annen matemini tutsun ey Kanber! Sen benim evime büyük bir ateş mi sokmak istiyorsun?” buyurdu. Sonra da onları tartarak halka dağıttı. Bunu yaparken de “Ey dünya! Beni değil, başkasını aldat!” diyordu.

Hz. Ali’ye halktan biri; “Ey Mü’minlerin Emîri! Allah Teâlâ, sana ve aile halkına Müslümanların beytülmalinden bir hisse ayırmıştır. Sen ise soğuktan titriyorsun!”dedim. Bu sözler üzerine Hz. Ali şunları söyledi: “Allah’a yemin ederim ki sizin malınızdan hiç bir şey almadım. Şu üzerimdeki elbise de Medine’den çıkarken giymiş olduğum elbisedir.”

Hz. Ömer, bir gün dörtyüz dinarı bir keseye koyarak hizmetçisine “Bunu Ebu Ubeyde b. el-Cerrah’a götür ve sonra oralarda oyalanıp bu parayı ne yapacağını öğren” dedi. Hizmetçi paraları alıp Ebu Ubeyde’ye götürdü ve “Mü’minlerin Emîri bu dinarları, ihtiyaçlarını gidermen için sana gönderdi” dedi. Ebu Ubeyde “Allah Teâlâ, Mü’minlerin Emîrine merhamet etsin” dedi ve sonra cariyesini çağırarak ona “Şu yedi dinarı falan aileye, şu beş dinarı falan kişiye götür. Şu beş dinarı da falana ver” diye emretti. Böylece hiç bir şey bırakmaksızın paranın tamamını fakirlere dağıttı. Hz. Ömer’in hizmetçisi dönüp geldi ve gördüklerini olduğu gibi ona anlattı. Bu kez Hz. Ömer “Şimdi de şu dörtyüz dinarı alıp Muaz b. Cebel’e götür. Aynı şekilde onun evinde de biraz oyalanıp paraları ne yapacağını öğren” dedi. Hizmetçi paraları Muaz’a vererek “Mü’minlerin Emîri ihtiyaçların için bu parayı sana gönderdi” dedi. Muaz da “Allah ona merhamet etsin ve kendisine bol bol ihsan eylesin!”diye dua etti. Sonra o da Ebu Ubeyde gibi cariyesini çağırarak “Şu paraları al! Falan aileye şu kadar, falan adama bu kadar ver. Falan yoksula da şu kadarını götür” dedi. Bunun üzerine Muaz’ın hanımı “Allah’a yemin ederim ki o gönderdiğin kişiler kadar biz de muhtacız. Bundan bize de bir şeyler ayır” dedi. Ancak kesede iki dinardan başka para kalmamıştı. Muaz bu ikisini de hanımına verdi.

“Hatta Serv-i Himyer gibi çok uzak memleketlerdeki bir çobanın hakkı, buraya kadar gelmek zahmetine katlanmasına gerek kalmaksızın bizzat eline verilecektir.”

Hz. Ömer hastalanmıştı. Ona bal yemesini tavsiye ettiler. O sırada beytülmalde de bir kap bal vardı. Hz. Ömer o hasta haliyle mescide gelip minbere çıkarak sahabelere “Eğer izin verirseniz o balı alayım. Aksi takdirde o bana haramdır” dedi. Onlar da alabileceğini söylediler.
Hz. Ömer, Abdullah b. Erkam’a “Müslümanların mallarını, kendilerine ayda bir dağıt” diye emretti. Ancak daha sonra bu zamanı haftada bire, sonunda da günde bire indirdi. Bunun üzerine devletin ileri gelenlerden birisi; “Müslümanların mallarından bir kısmını, daha sonraları meydana gelecek felaketlerde kullanılmak üzere bir tarafa ayırsan olmaz mı? Böylece yardıma muhtaç olduğumuz bir sırada ondan faydalanabiliriz” dedi. Bunun üzerine halife Hz. Ömer şunları söyledi: “Bu söylediklerini senin diline şeytan atmıştır. Allah onu alt etmenin yollarını bana göstermiş ve beni onun fitnesinden korumuştur. Ben gelecek senenin korkusuyla bu seneden Allah’a isyan edemem. Ben gelecek felaketler için Allah korkusu hazırlamaktayım. Allah Teâlâ “…Kim Allah’tan korkarsa Allah da onun için (sıkıntıdan kurtulacağı) bir çıkış yeri ihsan eder. Ve ona ummadığı yerden rızık verir…” ayetiyle cevap verdikten sonra, eğer senin dediğin gibi yapacak olursam benden sonrakiler için kötü bir âdet bırakmış olurum” buyurdu.
Hz. Ömer’in akrabalarından biri gelip beytülmalden bir şeyler istedi. Hz. Ömer onu sert bir şekilde azarlayarak “Sen benim Allah’ın huzuruna hain bir kral olarak mı çıkmamı istiyorsun?”dedi.

İste İslam anlayışlı siyasiler; işte seküler anlayışlı politikacılar!

Mutlaka birileri onların bir kabile ve ilkel yönetim, kendilerinin ise güçlü bir sözde hukuk ve çağdaş devlet olduğunu öne sürerek; kendileri gibi mirasyedi bir müstemleke olmayıp binbir meşakkat ve savaşlarla yoktan bir devlet kurdukları, Yaratıcılarına, millete ve atalarına nasıl ihanet ettikleri gerçeğini itirafa yanaşmazlar. Çünkü laikler için iktidar; halkı sömüren ve sınıflara ayıran bir aristokrasi yönetimidir.

Anlayana sivrisinek saz, anlayamayana davul zurna az bile…

8 Şubat 2010 Pazartesi

İnsanoğlu ne kadar akılsız ve ahmak…

İçinde her şeyin cereyan ettiği dünya gibi namütenahi geniş bir laboratuara sahip insanoğlunun yaşadığı süreli hayatı muhakeme edemeyip, körü körüne birilerinin yahut batıl fikirlerin ardına takılarak tutsak olmaları, ne kadar akılsız ve ahmak olduklarına açık bir delildir. Aklını kullanamadıktan sonra aklın olması ne ifade eder? Yoksa akıllarını kullanabilecekleri özgür bir iradeleri bulunmadığından mı zilletten sakınamıyorlar?

Bir saniye sonrasının belirsizliğini kabul ettikleri halde kozmetik üründen ibaret geçici makam, şöhret, para ve iktidar hırslarını dizginleyemeyip, kendilerinden daha üstün addederek fayda ve hidayet verici sandıkları çıkarcı fırsatçılardan menfaat veya himmet umabilmeleri, kadersel değilse nedir? Sahip olunanların lütuf ya da lanet olabileceğini kestiremeyenlerin iddiaları ancak çöpsel döküntülerdir. Aklın bilimsel tanımının tüm kurallarına haiz ve görsellikte başarı elde etmiş olanların gerçeğe odaklanamamalarının sebebi “benlik” olabilir mi? Oysa akıllıya “ben” yakışmayacağı her ne kadar tartışılmaz ise de, maalesef kariyerleri, unvanları, popülariteleri ve kazanımları sanki akıllı oldukları bir rehber yanılgısı doğurduğundan kendileri gibi sefihsel kitleleri peşlerinden sürükleyebilmektedirler.

İster din, ister bilim, ister siyaset, ister askeri, ister sanat, isterse medya alanlarında olsun sultalaştırılan kimselerden hakkaniyet ve erdemlik beklenemez. Benlikleri kabartan şan, iltifat ve övgüler böbürlenmeye, dolayısıyla hata ve yanlışı reddetmelerine neden olmaktadır ki böylece en dahi bilgeler, liderler, âlimler veya kahramanlar olarak tanrılaşma süreci başlamakta, mezara kadar bir daha geri dönüşü olmamaktadır.

Hâlbuki Hz. Ömer; “Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir” diyerek, makamı, gücü ve egemenliği ne olursa olsun her şeyden önce yaratık bir insan olduğunu özenle vurgulamış, hilkatteki diğer eşlerinden hiçbir farkı olmadığını, aksine yükümlülüğünden dolayı onların efendisi değil hizmetkârı olduğunun altını çizerek, bizzat yaşamına geçirmiştir.

Yaklaşık 100’e yakın ülke dolaşıp ticari temaslarda bulunmuş, Türkiye gibi kavramsal katliamların, fikir çatışmalarının, baskı ve dayatmaların, hoşgörüsüzlüğün, müsamahasızlığın, çıkarcılığın, yasakçılığın, aldatıcılığın, fırsatçılığın, egoistliğin ve düşmanlığın olduğu bir devlete ve tavana rastlamadım. Evet, totaliter ideolojisi adına halkına hasım bir devlet ve taşeron efendiler Türkiye’yi kuşatmış, tarihin hiçbir döneminde özgüvenini yitirmemiş ve aşağılık bir komplekse kapılmamış halkımız, birbirine zıt düşünce ve inançların yoğun baskısından melezleşmekten, dolayısıyla neyin doğru veya yanlış, iyi veya kötü olduğunu sorgulayamama köleliğinden kurtulamamıştır.

Tecrübelerim ışığında gerçeğe hedeflenmemle birlikte insanların değil, Yaratıcı’mın nezdinde makbul olmaya gayret etmiş, asla bir fayda yahut zarar sağlamaya güçleri bulunmayan insanların hürmet ve tazimlerini iterek, doğruluk ve dürüstlükten asla taviz vermemeye çalıştım. Zannın, kusur araştırmanın, ayıpları deşifre etmenin ve arkadan çekiştirmenin günah oluşu ve insanlıkla bağdaşmamasından ötürü ısrarla kaçınmış, inandığım değerlere ve insanlığa zarar veren kimseleri engelleyebilmek maksadıyla yüzde yüz emin olduğum gerçekleri uyarısal bir açıklamayla duyurmayı vazgeçilmez bir görev addettim. Çünkü çeşitli menfaatler pazarlığında haksızlık ve tertipler karşısında göz yumarak; ne inancıma ne de güvenen insanlara ihanet edip, dilsiz bir şeytan olmaktan sakındım.

Allan nezdinde makbul olan bir kimseye bütün insanlar yüz çevirse ona bir zarar gelir mi? Allah indinde makbul olmayan bir kimseye bütün insanların saygı ve ikramı ona bir fayda sağlar mı?

Unutulmamalıdır ki önemli olan fani kişiler değil, baki değerler ve kitlelerin erdemleşmesini sağlamaktır.

Yalancıların, riyakârların ve bozguncuların itibar gördüğü Türkiye, artık özüne dönmeli; şeref, dürüstlük, cesaret ve adaletle yâd edilen atalarıyla özdeşleşmelidirler.

Kadavra milliyetçiliği yerine insan milliyetçiliğini temel almayan toplumlar, hayvanlar gibi birbiriyle dalaşmaktan, bozgunculuktan, katletmekten ve horlayarak yakıp yıkmaktan vazgeçmezler. Çünkü onlar için vicdanlı bir insan olmak değil gaddar bir ırk önemlidir. Kadavramsı hiçbir milliyetçi düşünce, İslam’la bağdaşmadığı gibi başka bir dinle de örtüşemez. Çünkü din, insani değerlerin var olma amacı ve çekirdeğidir.

İyonluların balıktan, Darwinistlerin maymundan ve MHP’lilerin de kurt’tan geldiğine inanmaları, evrimci anlayışların nasıl hayvanlara özendiklerini orta koymakta, bundan dolayı insanca sevgi, merhamet ve barış içinde yaşamak yerine hayvanca üstünlük güdüsü taşıyarak, sadece vahşice saldırmak ve kendilerinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımak istememektedirler. İşte CHP ve MHP’nin açılıma karşı direnmelerinin altında yatan gerçekte budur. Önemli olan insan olmak değil, ya Türk ya da Atatürkçü olmak zorundasın…

Milliyetçilikle İslam’ın birbirine düşman düşünceler olduğu gerçeği istikametinde MHP’nin ilkelerini savunan kimseler, asla Müslüman değillerdir. Atalarımızı örnek aldığımızda milliyetçi de değillerdir. Sadece kurtçu evrimcilerdir. Zaten İslam hasmı olmalarından ve Müslümanlıktan tiksinmelerinden ataist CHP’yi muhatap bile almıyorum. Irkçı akıllarına çok güvenip akıl seviyesini aşamadıklarından dolayı vahiy ve ilhamdan mahrum kalmışlar, insani değerleri de sindirememişlerdir.

Bir toplumu ırkıyla değerlendirip ötekileri dışlamaktan daha kötü davranış ne olabilir? Hangi ırkın daha üstün olduğunu kadavra zihniyetiyle hükmedenler yüzünden sevgi ve barış doğranmadı mı? Yaratıcı’nın dilediği gibi insanları farklı bölgeler ve milletlerde yaratmasına nasıl bir akıl sınıflandırma yapabilir? Şüphesiz hayvani akıllar…

“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” Hucurât 11

İnsanı insan yapan ve diğer yaratıklardan ayıran en önemli özellik, sorgulayabilmesi, yaşadığı hayatla fikir ve inançlarını örtüştürebilecek bir kıyaslayamaya gitmesi ve tutkusunda haddi aşmamasıdır. İdol bellediği kendi gibi yaratığa tanrısal imani bir bağlılık göstermemesi, hata ve kusurlarını sahiplenmemesi, gerçek amacını dikkatle takip etmeyip bedenen sağlıklı olduğu halde ruhen özürlü davranması, onun akli muvazenesi konusunda gerekli ipucu vermektedir.
Neredeyse herkesin bukalemun misali sürüngenlere dönüştüğü öyle bir dünyada cebelleşiyoruz ki, lehine sandığının aslında seni yok etme emelleri taşıyan samimiyetsiz bir canavar olduğunu idrak edemiyor, öldürmekten beter mahvettiğini kavrayamıyoruz.

Pazar günü göz attığım masonik bir mafya kanalında program yapan Ruhat Mengi adlı gazeteciyle ilgili “Bir bakan ve bir gazeteci” başlıklı yazımda, kendisinin sinsi bir Türkiye düşmanı olduğunu açıklamış, Türkiye’ye olan güvensizliğinden, Müslüman kimliğinden, gelenekleri ve görüntüsünden nefret ederek, borç-harç içinde doğumlarını dahi İngiltere’de yapıp, kızlarının gelecek garantilerini İngiliz vatandaşlığında tercih kılarak, hırs ve ihtirasından değil Türkiye’yi, dünyayı bile yakabilecek bir karakterde olduğunu izah etmiştim. Sözde Türkiye sevdalısı imajı ve ahkâmıyla halkımız karşısına çıkıp, sırf Müslüman referansından ötürü hükümete ve irtica adına Müslümanlara çatabilmesini takdirlerinize bırakıyor, amaçlarından emin olmadığınız riyakârlara kesinlikle güvenmemenizi, dolduruşlarına gelmemenizi ve sözlerine itibar etmemenizi dikkatinize sunuyorum. Çünkü zerrecik bir zehri dahi neslimizi yabancılaştırmaya ve merhametten yoksun bırakmaya yetmektedir.

Azılı mason, bölücü ve vahiy düşmanı Ruhat Mengi’yi dizginleyebilmek için babası Mehmet Ünaldı’nın muhafazakârlığını öne çıkarmaya çalışan bazı köşe yazarları öyle ahmak ve bilgisiz bir karmaşa içindedirler ki; birçok peygamberin babaları, eşleri, çocukları ve en yakın akrabalarını nasıl hidayete ulaştıramadıklarını ve kâfirlerle işbirliği yaparak peygamberleri öldürmek istedikleri, ayrıca hidayete ulaştıracak olanın sadece ve sadece Allah olduğu gerçeği ayetlerde de sabitken, neden Ruhat Mengi gibi bir ajan-provokatörü söz dinleyebileceği hezeyanıyla meşrulaştırmaya çalıştıklarını anlamakta zorluk çekiyorum. Acaba Mengi, Türkiye’yi seven özde bir Atatürkçü, milliyetçi ve tabii ki Müslüman olmadığına göre kimdir?

Herkes üstüne yüklenen görevi yapmakta, kötülüklerin elçisi şeytan yok olmadığı müddetçe de bu gidişe mani olunamayacaktır. Bırakın saldırsınlar, bırakın küfretsinler, bırakın savaşsınlar, bırakın kinlerini kussunlar… Peki, sen niye kendini onlara beğendirmek için dinini, vatanını ve değerlerini eğip büküyor ve münafıkça bedel biçebiliyorsun?

Uluyanların ulumalarına dik durmayıp sinerek yanlarında yer edinebilmek arayışında olanlardan daha onursuz ve kişiliksiz kim olabilir?

Ezana dahi tahammül edemeyen CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın büyük bir keyif ve dikkatle izlediği Cübbeli, onun hidayete gelebileceğini iddia etmektedir. Acaba Cübbeli peygamberlerden üstün mü ki ömrü vahye sövmekle ve savaşmakla geçmiş, milletini bölmek, kırmak ve zulmetmekle harcamış yaşlı ve zorba Baykal’ı, Firavun misali ölümüne bir kulaç kala imana kavuşturacak? Üstelik Firavun’un ölüm anındaki imanı bile Allah tarafından kabul edilmemişken!

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan.44

İnsanların Allah’ça tayin edilmiş ırkları, dinleri ve inançları ne olursa olsun öncelikle erdemli ve faziletli olup olmadıkları önem taşımalıdır. Her yaratığın doğuştan ölümle nişanlanarak dünyaya geldikleri unutulmamalı, fıtratsal ırklar, dinler ve inançlara tahammül gösterilmeli; ateist olan, ineğe tapan ya da anıtkabire gidip Atatürk’ten yardım umanlar horlanmamalı, doğruya kavuşabilmeleri temennisinde bulunarak hüsnüniyet içinde hak ve hukuka riayet edilmelidir. Ama her kim inancından veya ırkından dolayı seni aşağılıyor ve saldırıyorsa, asla boyun eğmeyip İstiklal mücadelesi vermenin de en tabii hak olduğu unutulmamalıdır. Hiç kimse diğerine kendini beğendirmek ve hoşnut etmek zorunda değildir. Böyle kimseler özgüveni olmayan ve inancında kararsız asalaklardır ki, zaten barbarlığı cesaretlendiren ve egemen kılanda bunlardır.

Bırak kimin neye inandığı ve hangi ırka mensup olduğu arayışını, sen kimsin ve nesin önce ona bak…

“Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız.” Montaigne

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” Hucurât. 13

16 Şubat 2009 Pazartesi

Vay Münafık İmam(!) Vay…

Kur'an-i Kerim'in on iki yerinde geçen “imam” kelimesinin âyetler ışığı altındaki lügat mânası; "numune, işaret, misal ve rehber" demektir. Dolayısıyla bir imamın dönek bir münafık olamayacağı dikkate alınırsa, onlara, laik devletin “namaz kıldırma memurları” demek, daha isabetli bir tanım olur.

Yahudi dönmelerden daha aşağı, bayağı ve karaktersiz olabilen bazı Türk ilahiyatçılarının söz ve davranışları; sığ hayat tecrübelerinden, dünyayı yanlış okumalarından, benliklerine yenik düşmelerinden ve ezbersi bilgilerinden dolayı vahyi anlayamayıp iman edememelerine, böylece sözde inandıkları dinlerini laik veya modern düzen kriterinde tefsir yapmak suretiyle çıkarları doğrultusunda az bir bedel karşılığı satarak, nasıl dönek birer kâfir yada münafık olabildiklerini dehşetle izliyor, geçici bir makam yahut menfaat uğruna dinlerine ihanet edebilmelerini şeytansı bir sapmanın kadersel sonucu telakki ediyorum.

Bir Müslüman’ın; ateist yahut deist olan CHP gibi varlık amacı vahyi ortadan kaldırmak ve iman etmiş Müslümanların temel hak ve hürriyetlerini ellerinden alarak kölelere dönüştürmek olan laik ve Kemalist bir partiye oy vermesi bir yana, gayri-islami ilkelerini kabul ederek bizzat aday olması, korkunç bir cinayet ve açık bir münafıklıktır.

Kur’an’a, peygamberine ve şeriata ezeli düşman olan bir partinin, yıllardır savunduğu ilke ve inkılaplarına, tıpkı ilahiyatçıların dinlerine hıyanet etmeleri gibi, sırf seçim kazanabilmek uğruna inanılmaz bir döneklik göstererek İslâm halifeleri Hz. Ömer ve Hz. Ali’yi referans alıp benzedikleri iddialarıyla şeriata, dine ve dini söylemlere sığınmaları; aydınlık ve ilericilik olarak angaje ettikleri laiklik ve Atatürkçülüğün birer yalan ve aldatmaca olduğu itiraflarına neden olmakta, dolayısıyla Müslüman halkımızı kasıp kavurdukları ilkelerini çöpe atabildikleri anlaşılmaktadır. Peki, bunlara güvenilir, çocukların hayatları, vatan ve gelecek emanet edilebilinir mi?

Yoksa CHP’liler; Batıdaki dönek konverso yahudileri gibi, “Yeni Müslümanlar” mı? Ayrıca, eski Avrupa’daki yahudi kökenli konversolar’a “Marrano” denildiği de unutulmamalıdır.

Hırs, benlik ve çıkarlarının peşinde dört nala koşan politikacıların insanlık haysiyet ve şerefini doğrayan iğrençlikleri, toplumları fevkalade kötü etkilemekte, en çok güvenilen hocaların sahip oldukları deryası ilim temelinde nasıl başkalaştıkları muhakeme edilememektedir. Ancak, şeytanın, yaratıklar içinde, hatta peygamberlerden dahi üstün en muazzam ilimle kuşatıldığı dikkate alınırsa, benliğinden dolayı cennetten kovulup ebedi cehenneme gark olabildiği de kavranabilecektir.

Aklıma, eski CHP’li Yaşar Nuri Öztürk adlı ilahiyatçı ve günümüz politikacısının uzun yıllar önce “Ceviz Kabuğu” adlı programda benliğini kabartarak ahkam kestiği geldi. Sabredemeyerek telefonla programa bağlanmış, ilminden dolayı kendisini tanrılaştırmamasını, şeytanın benliğinden ötürü cennetten kovulduğunu ve ilminin kendisine hiçbir fayda sağlamadığını ifade ederek, onu şeytana benzettiğimi söylemem üzerine titremeye başlayarak, hakarete uğradığı şikayetinde bulunmuştu. Bunun üzerine aynı paydaları paylaşan Kemalist Hulki Cevizoğlu taraflı davranarak, ertesi gün tekrar yayınladıkları programdan benimle ilgili bölümü çıkarmışlardı. Oysa tartışma tam yarım saat sürmüştü.

İşte o ilahiyatçı ve sosyete hocası olan Yaşar Nuri Öztürk, bugün kıyasıya eleştirip düşman kesildiği Deniz Baykal’a, CHP’de milletvekili adayı olabilmek için öyle yalakalıklar yapıp övgüler yağdırmıştı ki, Baykal’a; “Atatürk’ün ruhunun taşıyan adam” benzetmesiyle, eşine rastlanmayan “dalkavuk”’luğu en doruk noktasında yapabilmişti. Bugün AKP’yi ve İslâm’i kurumları din istismarı yapmak ve Allah ile aldatmakla suçlayan Öztürk, 13 Ekim 2002 tarihinde CHP’nin Samsun mitinginde hadisi şerifler okuyarak alçakça dini sömürmüş ve deist Baykal’ı, “Peygamber efendimiz; ‘kanında haram lokmadan eser olan Allah’a gidemez’ diyor, bende öyle birini bulmalıydım ki, damarlarında haram lokma olmasın. İşte bu yağız delikanlıyı buldum. Bu Türkmen alpereniyle hayallerime koşabilirim” diyerek, ne kadar çıkarcı ve şeytansı bir sinsi olduğunu kanıtlamıştı. Bu riyakârın sözleri ve kitapları inandırıcı ve güvenilir olabilir mi?

Her seçimde laiklik ve Atatürkçülükten vazgeçerek kurtuluşu dinde arayan CHP, tıpkı siyasi inancını gizleyen “kripto-Judaizm” siyonistleri gibi, seçimlerden sonra dine, peygambere ve Müslümanlara sövmeye devam etmekte, dine ve insan haklarına karşı amansız savaşmaktadır.

Sultanahmet Camiinin eski namaz kıldırma memurunu partisine katarak, Sultanbeyli’de başkan adayı yapmak suretiyle manipülasyonlarıyla mütedeyyinlerine kazık atmaya çalışan CHP, kazanabilmek adına halkın etkilenebileceği her türlü argümanı ahlaksız ve ilkesizce kullanabilmekte, laik rejimin aleyhine en büyük tehlike gördüğü ve irtica yuvaları olmakla aşağıladığı tarikatlarla işbirliğine girişmekte hiçbir beis görmemektedir.

Yaşar Nuri Öztürk’ün övgülerine benzer bir dalkavukluğa soyunan Osman Nuri Bedir adlı sözde imam, haddi öylesine aşmış ve alçaklaşmış ki, Büyükşehir Belediye Başkan adayları olan ne düğü belirsiz deist Kemal Kılıçdaroğlu’nu İslâm halifeleri Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye benzeterek akıl almaz dini istismara kalkışabilmiş, dolayısıyla görevli olduğu dönemde peşinde namaz kılan Müslümanların, namazlarını tekrar kaza yapmalarını mecbur bırakmıştır.

Her kim, geçmişte Osman Nuri Bedir adlı memurun ardında namaz kılmış ise, mutlaka namazlarını kaza yapmaları kaçınılmazdır…

Laik ve Kemalist CHP’liler şunu çok iyi bilmelidirler ki, gerek Hz. Ömer, gerekse Hz. Ali; adaletlerini Allah sevgisi ve korkusundan almakta, şeriat temeline dayalı bir yönetim ifa ettiklerinden, benlikleri doğrultusunda nefsani tek bir adım atmayarak, her işlerini Allah rızası için yapmaktaydılar.

Allah’a olan iman ve inancı reddedip, aklın üstünlüğünü kabul eden laik bir CHP veya Kılıçdaroğlu’nun laik ve Kemalist temel ilkeleriyle o mübarekler gibi siyaset yapabilmeleri mümkün mü? Şüphe yok ki Yaratıcı’yı egemen kabul edip hükümlerine boyun eğmiş kimseler, ancak İslâm halifeleri Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi hem halkını, hem de düşmanlarını adaletle yönetir ve kıl kadar haksızlık yapmazlar.

Başta Türkiye milleti olmak üzere tüm politikacılar, aşağıdaki kıssayı anlamaya çalışsınlar da, yöneticilerin hangi inançla siyaset yaptıklarını, erdemli ve cesur bir halkın nasıl etkili ve yönlendirici olabildiklerini öğrensinler.

Hz. Ömer, halka hitap ettiği bir gün, eğer yanlış işler yaparsa, kendisine nasıl davranacaklarını sormuştu. Kalabalıktan biri hemen ayağa kalkarak, “Ya Ömer, seni kılıcımızla doğrulturuz” demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer, adamın cesaretini sınamak için, “Benim hakkımda böyle konuşmaya nasıl cüret ediyorsun?” diye sordu ve adamda gözünü kırpmadan, “Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum” demesine pek sevinmişti. Halka dönerek, “Allah’a şükürler olsun ki, yanlış yola sapacak olursam, halkımın içinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var” demişti. Ya şimdiki sözde çağdaşlar!...

"Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir." Hz. Ömer

Bu anlayış; tanrılaşan benlikleriyle şeytanlaşan günümüz politikacıları, devlet adamları ve toplumlara bir ibret olabilir mi bilemiyorum. Ancak iman ve inançlarının olmadığı laik bir vicdana sahip olduklarından, özgür ve egemen tanrılar olarak hesap verecekleri bir mercileri bulunmamakta, hatadan münezzeh kutsal varlıklar olarak eleştirilmelerine asla izin verilmeyerek susturulmakta, hatta karga tulumba götürülebilinmektedirler.

Hz. Ömer bir gün, Şam’ı ziyâret ettiğinde valisi Ebû Ubeyde bin Cerrâh, büyük bir kalabalıkla kendisini karşıladı. Şam’a giderken, kendisine refakat eden kölesinin devesi rahatsızlanmıştı, büyük ve güçlü bir Devlet Başkanı olmasına rağmen, kendi devesini kölesiyle paylaşıp sırayla biniyorlardı. Uzaktan bakanlar, deveye binmiş köleyi halîfe, devenin yularını çeken Hz. Ömer’i de köle zannediyorlardı. Bunu gören komutanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, koşarak Hz. Ömer’in yanına geldi ve dedi ki: “Efendim, bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler; Müslümanların büyük halîfesini görmek için toplandılar, size bakıyorlar, bu yaptığınızı nasıl îzâh edebilirsiniz? Sizi köle zannedecek ve küçümseyecekler.”

Valinin bu kompleksli telaşı karşısında Hz. Ömer, şöyle cevap verdi. “Yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözünü işitenler, insanın şerefini, vâsıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Biz daha önce zelîl ve hakîr bir kavimdik. Allahü teâlâ bizleri Müslümanlıkla şereflendirerek yüceltti. Bundan başka şeref ararsak, Allahü teâlâ bizi zelîl eder, her şeyden aşağı eder.”

O devirde bir çok ülkeyi idaresi altında bulundurarak Roma ve İran ordularını perişan eden Hz. Ömer, günlerce süren seyahatlerinde koruma olarak yanında tek bir asker dahi bulundurmamış ve arkadaştan farksız kölesiyle sınırlar ötesi gezilerini sürdürmüştü. Ancak o günün köleleri, günümüz modern köleleri gibi aşağılanan, horlanan ve sömürülen bir hayat yaşamıyor, naralar atarak, gözyaşı dökerek ve mitingler düzenleyerek hak aramıyorlar, sadece görevlerini yapıp gerektiğinde her şeyi liderleriyle paylaşabiliyorlardı. Çünkü tek bir tanrı vardı, O’da Allah’tı.

Hz. Ömer, idaresi altında bulunduğu topraklarda var olan tüm aç ve yoksullar›n imdadına koşar ve bizzat sırtında taşıdığı yiyeceklerle onlara yardım ederdi. İdaresi altındaki insanların tokluklarından, güvenliklerinden, sağlıklarından ve barınaklarından emin olduktan sonra ağzına koyacağı lokmayı, yatacağı döşeği ve Devlet Başkanlığını kendine helal sayardı.

Hz. Ömer öylesine bir örnek ve rehberdi ki, bir gün karısının üstünde yeni bir elbise görünce; “Yeni mi diktirdin” diye sorunca, karısı ”Evet, ya Emir’ül Mü’minin, bana verdiğin harçlıkları biriktirerek aldım” deyince, biriktirilebilen fazla bir maaş aldığını haksız addeden Hz. Ömer, derhal hazineden maaşının azaltılmasını emretmişti. Ya günümüzdekiler?!?

Evet, Kılıçdaroğlu ve o münafık hoca! Allah’ın mutlak egemenliğini ve kanunlarını reddeden siz laik çağdaşlar, hâlâ Hz. Ömer’e benzeyebileceğinizi ve onun gibi adaletli davranabileceğinizi düşünüyor musunuz?

“Hikmetin başı, Allah korkusudur. Başka deyişle, insanlığın ölçüsü, Allah’a ve O’nun kanunlarına olan bağlılıktadır.” Hz. Ömer


Deccal misali kılıktan kılığa girseniz de, aptal sandığınız bu milleti kandıramayacaksınız…