17 Temmuz 2018 Salı

Ey Müslüman; Ey kâfir!

Seküler-laik bir hümanist ve demokrasi düşüncesiyle dini, diğer bir ifadeyle vahyi yok sayarak insanları “tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak” altında toplamak suretiyle bütünlük kazanılmaya çalışılmasının Kur’an’a nasıl aykırı olduğu; ayetlerin yanı sıra yerden çıkacak olan Dabbe’tül Arz adlı canlının amacıyla da kanıtlıdır.

Ahir zamanda insanların fesadı ve Allah’ın emirlerini terk ederek, dini devletten ayırdıkları ve vahyi değiştirdikleri sırada bir canlı çıkarılacak. Bu canlının adı “Dabbe’tül Arz” olup, uzak bir çöldeki toprağın altından çıkacak. Dabbe’tül Arz, çöldeki bir yarıktan kısrağın koşması misali çıkacak; üç günde üçte biri dahi çıkmış olmayacaktır. İnsanlarla konuşacak; herkes onu işitecek; hamile kadınlar günleri dolmadan önce doğuracak; tatlı sular tuzlu sulara dönüşecek; dostlar birbirlerine düşman olacak; hikmet yıkılacak ve ilim kaldırılacaktır. Yeryüzü, kendisini takip eden şeyle konuşacak. İşte o zamanda insanlar, erişemeyecekleri şeyleri umup; nail olamayacakları şeyleri isteyeceklerdir. O öyle bir canlıdır ki, iki boynuzunun arası, bir atlı için bir fersahlık yoldur. Onun tavuk telekleri gibi telekleri, sarı tüyleri, tırnağı ve sakalı vardır. Soylu bir atın koşması gibi üç gün çıkmaya devam edecek de, henüz üçte biri bile çıkmış olmayacaktır. Onun başı öküz başı, gözü domuz gözü, kulağı filkulağı, boynuzu dağ keçisi boynuzu, boynu devekuşu boynu, göğsü aslan göğsü, rengi kaplan rengi, böğrü kedi böğrü, kuyruğu koç kuyruğu, ayakları deve ayakları gibidir. Her iki mafsal arası iki kulaçtır. Onunla beraber Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın yüzüğü de çıkacaktır. Hiçbir mümin bırakmaksızın yüzlerine Hz. Musa’nın asasıyla dokunacak ve onların yüzünde beyaz bir nokta oluşacak, bu nokta yayılıp sonunda bütün yüzü bembeyaz kılacaktır. Hiçbir kâfir bırakmayıp yüzlerine Hz. Süleyman’ın yüzüğü ile dokunacak ve siyah bir nokta oluşacak, bu nokta yayılıp bütün yüzünü simsiyah kılacaktır. O kadar ki, insanlar çarşılarda, “Ey mümin şu kaça; ey kâfir şu kaça” diye alışveriş yapacaklar. Hatta bir aile, sofralarının başına oturduklarında, kimin mümin kimin kâfir olduğunu bilip tanıyacaktır. Sonra Dabbe’tül Arz onlara; “Ey filanca kişi, sana müjdeler olsun, sen cennet ehlindensin; ey filanca kâfir, sen cehennem ehlindensin” diyecektir. İşte Allah, Neml Süresi 82. ayetinde; “Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman yerden bir canlı çıkarılır ki, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyleyerek konuşur.” 
 
Dolayısıyla Kur’an’la bildirilen Dabbet’ül Arz, her ne kadar apaçık bir gerçek ise de, hümanist ve demokrat sapkınların işine gelmediğinden kendisinden bahsetmemektedirler. Çünkü Dabbe’tül Arz ne hidayet verici ne kurtarıcı ne zulmedici ne de saptırıcıdır. O, yaratıcının takdiriyle iman ya da küfür yoluna girmiş olanları deşifre etmekle görevli ve saklanılmaya çalışılan yüzleri açığa çıkarmakla yükümlüdür.

İnsanları iyi veya kötü; masum ya da suçlu olarak ayıran sadece din yani vahyi hükümlerdir. Bu sebeple kalplerde saklı olanlar bilinmese de yaratıcı Allah’ın bilmesi yeterli bilgi olmasından uyarı ve öğütler ayetlerle buyrulmuş ama derin aykırılıkları bütünleştiren demokrat hümanistler diledikleri fıtratta insanlar yaratmışlar gibi vahyi tedbirleri hiç takmamacasına dualiteyi ortadan kaldırmak suretiyle tektip bir küresel inanca odaklanmışlardır.

Mulhid kime denir bilir misiniz; Allah’a ve peygambere inanır ama nefsi ya da çıkarı baz alarak inandıklarını söyler. Her ne kadar küfre kaymış ise de yine de İslamiyet’ten ayrılmaz. Dolayısıyla itikadı bozuk olmasına rağmen kendisini Müslüman sanır; kendisi gibi hümanist ve demokrat olmayanlara dine karşı olan, radikal, sapmış, zulme meyletmiş ve iman etmemiş kimse olarak görür. Çünkü onlar, Allah hakkında şüpheye düşmüş hastalardır!

Öyleyse din olmaksızın tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek vatan olabilir mi? Din apaçık bir ruh olduğuna göre; ruhsuz bir devlet, ruhsuz bir millet, ruhsuz bir bayrak ve ruhsuz bir vatan hiçbir ehemmiyet taşımamakta; dolayısıyla ruhsuz bir bedenin yani ölünün canlı tutulmaya çalışılması gibi kıymete alınmaktadır.

Kur’an, sadece tek ve hak din olarak İslam’ı vurgulayıp din ile yücelip alçalabileceğini ya da kazanılıp kaybedileceğini açıkça ortaya koyduğu halde; seküler-laik düşüncenin ve şeriat karşıtlığının siyasi terminolojisi olan demokratik anlayışın dini kuvvet olarak ele almaması öyle bir bedbahtlıktır ki, ölülükten daha beterdir. 
    
Bu sebeple Allah yolunda şehit olan Müslümanlar bile “demokrasi şehidi” olarak nitelendirilebilmekte; böylece hem seküler-laik devlet, hem de küfür içinde olan ve küfre rıza gösteren milletin bir kesimi Müslümanlarla aynı çatı altına sokularak birlik iiçinde kardeş yapılmaya çalışılmaktadır.

Asıl tehlikeli olan dindar referanslı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güdümü altında kalan Müslümanların iğfal edilmiş olmalarından hümanizm ve demokrasinin etkisinde kalabilmeleridir. Nede simge olarak kullanılan Rabia hareketinin içinde din yani İslam yoktur?

Oysa aynı milletten olduğum gerekçesiyle PKK/HDP; din ve namus düşmanı CHP; LBGT’li sapkınlar; şeriat karşıtları; ateist güruhlar; Allah ve Resul’üne karşı savaşan zalimler; tecavüzcüler; çocuk katilleri; hainler; solcular; kâfir ve münafıklarla aynı çatı altındaki bir birlik ve beraberlik içinde bulunmayacağım gibi aynı milletten olmayı da sindirebilmem mümkün değildir. Çünkü Kur’an’a iman etmiş bir Müslüman olarak ALLAH buyurmaktadır! 

İnsanoğlunun dünyadaki hayattan ibaret olmadığı aleniyken; ahiret hayatını yok sayarcasına “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan” olarak hedeflenmek öyle bir küfürdür ki, dinin meşru kılınmadığı bir şeytanlıktır.

Dolayısıyla Allah’ın hesap günü hangi devletten, milletten, vatandan ve bayraktan sormayıp sadece din üzerinde duracağı; dolayısıyla kıyamet arifesinde göndereceği Dabbet-ül Arz adlı canlıyla da fiziksel kanıtı ve amacı ortaya koymaktadır.
           
“O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” Neml 82
 “Ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.  Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Hâlbuki o, eşsiz bir kitaptır.” Fussilet 40-41


“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

13 Temmuz 2018 Cuma

Sadece Adnan Oktar mı?

İslam Devleti’nin olmadığı bir ülkede İslami müesseseler kurup din ve namus adına nutuklar çekmek ve hizmet manipülasyonuyla dünyalık edinmek hem ölünün kırık kolunu tedavi etmek hem de ölüden tatmin olmaktan farksızdır!

Ete kemiğe bürünen şeytan, yalnızca Adnan Oktar olarak ortada değil ki,  Müslüman milletin din ve namusuna tasallut edebilmiş olsun. Dolayısıyla mesele Adnan Oktar ve diğer sömürücüler değil, seküler-laik sistemin demokrasi hezeyanın ta kendisidir. Çünkü onları azmettirerek cesaret veren vahiy dışı hukuktur.  

Oysa sözde rehber edinen Hz. Muhammed veya diğer peygamberler, dünyalık bir makam, şöhret, kariyer, şaşaa, saltanat, istismarsı ticaret ve nefsi bir sefayı hizmet olarak görmemişler; fakirlik içinde diğer bir ifadeyle geçimleri dışında hiçbir şeye tamah etmeyerek Allah yolunda cihad etmek suretiyle küfre karşı imanı galebe çalabilmek için yaptığı mücadeleyi hizmet bellemişlerdir. Çünkü Allah öyle buyuruyordu!

Ki, Allah’a hizmet ancak uğruna mal ve can vermekle orantılıdır!

Hz. Peygamber, devlet başkanı olduğu dönemde dahi İslam’ı hâkim kılmaktan ve adaletten başka hiçbir proje gerçekleştirmemiş; yeryüzünde tek bir fitne kalmayıncaya kadar Allah’ın tek dini İslam’ın mukim kılınabilmesi için nefisten yana asla tavır almamıştı.

Yoksa Allah Resul’ü de hizmet adına Kur’an’ı kitaplar hailene getirerek satmakla yetinir; (haşa) devekuşu misali kafasını kuma gömercesine tasavvuftan ayrılmayıp savaş meydanlarında çarpışmaz; sadece Müslümanlardan para toplayarak sözdeki İslam’ı yaymak için çaba harcar, müşriklerle ittifak kurarak boyun eğmek suretiyle ekonomide sınır tanımaz; nefsi hoşnut kılacak her türlü projeye girişerek günümüzdekilerinden daha mükemmel dünyalık eserler bırakır; dolayısıyla İslam karşıtlarıyla savaşarak düşman olma değil, kendilerine uyarak dost olurdu.

"Güneşi sağ elime ayı da sol elime verseniz vallahi ben davamdan vazgeçmem." Hz. Muhammed

Başta seküler-laik ve demokratik siyasiler olmak üzere, o siyasete bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, tarikatlar, cemaatler, vakıflar, dermekler, şeyhler ve hocaların Adnan Oktar’dan farkları, sadece cinsel odaklı örgütsel bir yapı değil, dinsel bir sömürü merkezleri olduklarıdır. Ama onlar öyle nefsi münafıklardır ki, yaptıklarını peygamberimizden bile üstün buldukları kuvvetle muhtemeldir.

Dolayısıyla Adnan Oktar örgütü gibi onlarında tahakküm altına alınmaları kaçınılmaz olsa da, devlet dinine hizmet etmelerinden yaptıkları mubah görülmektedir.

Acaba Adnan Oktar çetesinin cinsel sapkınlıkları deşifre olmasaydı, dokunulur muydu?

Bu sebeple seküler-laik ve demokratik bir düzende kimse diğerinden daha dindar, daha temiz, daha ahlaklı, daha adil ve daha namuslu değildir.  

Allah’ın tek ve hak dini İslam’ın egemen olmadığı düzende herkes gizli veya aşikâr bir Adnan Oktar’dır!

Allah’ın dinine mi devletin dinine mi itaat ediyorsun; yaşamında devlet dinin kurallarına mı, Allah dinin kurallarına mı boyun eğiyorsun; kimin emrine bağlısın; kimin üstünlüğünü kabul edip ilkelerini rehber ediyorsun; Allah dinine mi, devlet dinine mi hizmet ediyorsun; kimin kurallarına koşulsuz bağlılık gösterip yaşamında uyguluyorsun; Allah’ın indirdiği hükümler mi, devletin koyduğu hükümler mi bağlayıcıdır; devletin anayasası mı, Allah’ın anayasası mı zorunlu bir kanundur; devletin milleti mi, Allah’ın milleti misin; devletin cezaları mı, Allah’ın cezaları mı güçlü ve caydırıcıdır; her iki dini bir arada yaşamak meşru mudur ve sindirilebilinir mi; yasa yapıcı devlet mi, Allah mıdır; Allah dinini reddeden seküler-laik bir devlete bağlılık, itaat ve hizmet; Allah’a küfür değil midir; insanların kaderlerine devlet değil de Allah hükmediyorsa; devlet dinine itaati nasıl bir düşünce ve duyguyla kabullenebiliyorsun?


“Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır.” A’raf 186

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Eşiniz, çocuklarınız veya ananız…

İğfal edilmiş olsalar sindirebilir misiniz? Yahut içten yapmamış olsalar bile rıza gösterebilir misiniz?

Ya da devletiniz, vatanınız, bayrağınız ve milletinizin iğfal edilmelerine tepkisiz kalabilir misiniz? Veya çıkarlarınızdan ötürü umursamamaktan gelmek suretiyle hainlik ve nankörlük yapabilir misiniz?

Atatürk ilkelerine bağlı kalınacağı üzere yapılan yemin, Allah ve Resulünü apaçık bir iğfal olduğuna göre; gerek Recep Tayyip Erdoğan ve gerekse AKP’nin Kemalist ve İslam olmadıklarıyla ilgili yazıma tepki gösterenler; onları Allah ve Resul’ünden daha sevgili tuttuklarını ortaya koymaktadırlar. 

Ya İslam sanılan başta Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyatçılar, tarikatlar, şeyhler, hocalar, yazarlar ve gazetecilere ne demeli!

Ulan hepside mi imansız; içlerinden ruhuna ve kalbine fiyat etiketi koymamış biri de mi yok ki, tek bir kınamada bulunamıyor?
  
Dolayısıyla baştan kabul edilmiş yanlışlık öyle zehir olup ateizmden daha beter bir şirki doğurmuştur ki, İbrahim Suresi 22. Ayette buyrulduğu gibi şeytanın bile onlara karşı bir gücü olmadığı; hatta şeytanı dahi Allah’a ortak koşmasını istedikleri açıkça bildirilmiştir.
  
Bu sebeple şu bir gerçektir ki, şeytan dahi o yemini ederek Allah’a şirk koşmazdı!

Hakk’a ve millete hizmet adına gizliden gizliye nefsi galebe çalabilmek için vahiy dışı dinsel, bilimsel, sosyal ve siyasal manipülasyonlarla aldatanlar şeytandan daha iyi bir serviste bulunacaklarını mı sanıyorlar ki, şeytanın işlemeyeceği bir şirke cesaret edebiliyorlar?

Allah’a güvensizlik hatta imansızlık öyle had safhadadır ki, dünya nimetlerinin her türlüsünü veren; gelişmeye ve kalkınmaya ulaştıran; refaha, emniyete, sağlığa ve zenginliğe kavuşturan; dolayısıyla yerin binlerce metre derinliğindeki ve kayaların arasındaki canlıları dahi yöneten Allah olduğu aleniyken; beşer kimdir ki, Allah’tan daha üstün tutulurcasına kurtarıcı ve sevgili yapılabilmekte; devlet ve siyasette anılması yanı sıra ilkesine bağlılık yemini edilebilmektedir?

Oysa dilediğine dilediği kadar dünyalık sunarak, isteseydi evlerin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri de gümüşten yaparak tek bir yoksul ve hasta bırakmaksızın her kulunu zengin ve sağlıklı kılmaya muktedir Allah değil de, Atatürk mü, Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi mi; AKP mi; CHP mi; ABD mi; AB mi veya başkaları mı muktedir?

Sadece Allah dediğim için mi tepki gösteriyor; ağzınızı açamıyor;  Erdoğan ve AKP’yi üstün tutuyor, Allah yerine Atatürk’ü anarak tanrıymışçasına ilkelerine bağlılıkta bulunanlara kâfir dediğim için mi hoşnutsuz oluyorsunuz?

Laikliği ve demokrasiyi savunan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’lilere; “Madem laiklik ve demokrasi Allahsızlık, dinsizlik, putperestlik ve din karşıtlığı değil ise, neden yaptıkları yeminde yaratıcı Allah değil de ölü olan Atatürk anılarak ilkelerine bağlılıkta bulunabiliyorlar” sorusunu yöneltiyorum.

Gerçi tumturaklı iman etmiş Müslüman olmalarından sindirebildikleri de tartışılmaz bir gerçektir.

Şirkten daha büyük bir günah ve affedilmez bir suç olmadığına göre; cinayet, fahişelik, sapıklık, içki, uyuşturucu, kumar, zina ve diğer haramlar çerez kalmaktadır. Ama onlara karşı şedit olanlar şirke karşı fevkalade müsamahakârlar!
  
Bilinmelidir ki, hem ALLAH hem Resulü hem İslam gizlenilecek değerler değildirler; ne devlete ne siyasete ne de Atatürk’e peşkeş çekilebilirler. Dolayısıyla çekenler kesinlikle Müslüman değil fasıktırlar!

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.“ Tevbe 24

“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkara) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22

“Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık).” Zuhruf  33-34

9 Temmuz 2018 Pazartesi

R.T Erdoğan ve AKP Kemalist’tirler!

Ancak üstüne serpiştirdikleri dinle yaptıkları kamuflajdan dolayı farklılarmış gibi algılanmaktadırlar.

16 yıldır tek başlarına iktidarda bulunmalarına rağmen Atatürk gibi ölü bir beşeri tanrı yapan CHP ve darbecilerin dayattıkları ilkelerinin yanlışlığıyla ilgili hiçbir değişim gerçekleştirememiş; hatta onun üzerine ettikleri yeminle Allah’a karşı olan şeref ve namuslarını satabilmişlerdir.
Dolayısıyla devletteki namus ve şeref ancak Atatürk ilkelerine bağlılıkla orantılı ise, Allah, Peygamber, Kur’an ve vahiy nedir?

Meselem Atatürk ile ilgili değil; çünkü o küfrü ya da imanıyla geçmişte yaşamış bir ölüdür. Dolayısıyla sorunum onun ilkelerine bağlı kalacağına yemin ederek, pergel misali bir ayağını Atatürk hukukuna koymak suretiyle devlet ve siyasette Allah’ın ilkelerini beğenmeyerek tanımayan şeriat karşıtı kâfir ve münafıklarladır.

Bir Müslüman’ın Allah’ın değil de Atatürk ya da başka bir beşerin ilkesine bağlı kalacağına dair yemin ederek sindirebilmesi fasıklığın ta kendisidir. Başta Hz. Peygamberimiz olmak üzere gelmiş tüm peygamberlerin Kur’an dışı hiçbir ilkesi olmamış; bugün üzerine yemin edilen batıl odaklı ilkelere karşı savaşarak yükümlülüklerini tamamlamışlardır.

Başkan Erdoğan’ın Atatürk ilkelerine bağlı kalacağına istinaden yemin etmesi akabinde anıtkabire giderek devlet tanrısı Atatürk mozolesine çiçek koyma taziminde bulunup (ki o çiçek koyma eyleminin nasıl bir rükûa varmak olduğu görüntülerle alenidir), geri geri gelmek suretiyle kıyama varırcasına saygı duruşu yapması nasıl bir pagan inancına sahip olduğunu kanıtlamaktadır.
 
Bakanlarla birlikte Cuma günü Hacı Bayram Veli Camisine giderek namaz kılacak olması ve ardından bakalar kurulu toplantısı yapacağını bildirmesi apaçık bir göz boyama ve bir algı değil de nedir?

Hatırıma; Mustafa Kemal’in seküler-laik Cumhuriyeti kurmadan önce Balıkesir’deki Zağnos Paşa Camiisin de yaptığı hutbe geldi. Demişti ki; “Ey millet! Allah birdir; şanı büyüktür. Allah’ın selameti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’an-ı Azimussan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara manevi mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir; mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır.”

Peki, sonra ne olduysa ve nasıl inkârsı bir değişim vuku bulmuş ise, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP de o olmuştur!

Atatürk nasıl ki Kur’an Müslümanlarına savaş açarak cihad ehlini kıymış ise, mirasını sürdüren Recep Tayyip Erdoğan’da aynısını daha yumuşak yapmaktadır.  Ancak CHP ile farkı, İslam kimliğine sahip referansıyla ürkütmeden öyle bir manipülasyonla siyasetini sürdürmektedir ki, Atatürk ve CHP döneminden daha ılımlı bir hal yaşatmaktadır. Kesiştikleri nokta demokrasi için cihadı şer görmüş olmalarıdır. Çünkü ABD eski bakanı George W. Bush’un ifadesine göre,  Hıristiyan uygarlığı için en büyük tehlike cihaddır!

Ki, bir şapka kanunu için yüzlerce insanı kurşuna dizmekle kalmayan hatta Rize gibi bir ili bombalayabilen ve mezardan çıkardıkları bir alimi asarak tekrar gömen Atatürk ve CHP’nin Kur’an Müslümanlarına olan şedit tepkisi Recep Tayyip Erdoğan’da mevcut olmasa da ilkelerini koruyabilmektedir.
 
Çanakkale Savaşıyla İngilizleri ağır bir mağlubiyete uğratanlardan biri olan Atatürk daha sonraki yıllarda İngilizler tarafından sevilip dost edilebilmesi ve ödüllere layık görülebilmesini hiç anlayamamış; bunun üzerine Atatürk’ün ya Mustafa Kemal olmadığını ya da devletini peşkeş çekmiş bir karşılık aldığı konusunda yazılar yazmıştım.

Acaba Recep Tayyip Erdoğan’da aynı taktik içinde Müslüman milletin teveccühünü mü kazanmaya çalışmaktadır?

Öyle ki, 2002 yılında Başkan Erdoğan; “Değiştim, değiştim, gelişerek değişim. Çünkü çağdışı değilim" demişti. Deniz Baykal da, TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında kendisine; “Ben ne isem, şimdide aynıyım ve hiç değişmedim” yanıtını vermişti.

Atatürk gibi iktidara gelmesiyle değişen ve değişikliğini tumturaklı sürdürebilen Erdoğan ve AKP’yi Kur’an’la özdeşleştirebilmek mümkün değil ise, fani dünya veya nefis için yaptıklarının dışında Allah için yaptığı bir hizmetin olmadığı Atatürk ilkesine bağlılığıyla ortadadır.  

Dünyanın bir oyun, oyuncak, eğlence, süs ve aldatma olduğunu birçok ayetinde bildiren Allah’ı kazanabilmek için yapılanların bir değeri olabilir mi?

Atatürk’ün cumhuriyeti kurmasıyla şeriatın ve hilafetin süreceğini sanan halk nasıl aldanmış ise, Erdoğan’dan şeriat bekleyen halk da öyle bir aldatılma içindedir. Hele 16 yıldır tek başına iktidarda olmasına rağmen Kur’an’a muvafık hiçbir uygulamada bulunmayan Erdoğan, Atatürkçülüğün sağ kanadı olan MHP müttefikliğiyle nasıl bir hale geldiği alenidir.

Atatürk’te Erdoğan gibi "tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" amacı için siyaset ve devlet başkanlığı yapmamış mıydı?  Öyleyse Atatürk, şeriat karşıtı olmasından ötürü eleştiriliyorsa, neden Erdoğan kınanmayarak sindirilebiliyor? Lakin Hz. Muhammed, Allah’ın indirdiği hükümleri egemen kılabilmek için devlet başkanlığı yapmıştı!  

Kimin ilkesine bağlı kalınacağı üzerine yemin ediliyorsa, o bir tanrıdır. Çünkü ilke, temel inanç demektir. Madem devletin tanrısı Atatürk ise, Allah kimdir?  Yaratıcı Allah’ın ilkeleri yok mu ki, Atatürk gibi 100 yıl öncesinde yaşamış ölü bir beşerin ilkelerine baplı kalınacağına yemin edilebiliyor?

Bu sebeple Recep Tayyip Erdoğan ve AKP gizli Kemalist’lerdir; Allah’ın değil Atatürk’ün rızasını kazanabilmek için siyaset yapmaktadırlar.  

"(İnsanlar!) Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir." Enbiya 93

“Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler (çeşitli din ve kitaplara ayrıldılar). Her grup, kendinde bulunan (tuttuğu yol) ile sevinip böbürlendi.” Müminûn 53

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz. İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi, Allah'ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.” Muhammed 7-8-9

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” En’am 32 


“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

6 Temmuz 2018 Cuma

İdam karşıtlığı sapıklıktır…

Vahiy yaratılışı; bilim tahmini güder. Dolayısıyla vahiy mutlak; bilim nazariyedir!

Eğer yaratan ve öldüren ALLAH ise, beşerin konumu yaratık olmaktan öte nedir?

Vahye karşı sürdürülen bilgi ve irade yarışıyla rakip olabileceğini düşünen seküler-laik pozitivistler, diğer bir ifadeyle kâfir, münafık ve atesitler,  toplumları vahiyden uzaklaştıracak bilimsel telkinleri ne kadar abartsalar ve makyajlasalar da, iddia ettikleri vahiysiz bir bilim ve akıl ile insanları ayetlerden uzaklaştıramadıkları gibi, yaratıcılık vasfı kazanabilmek adına bilimi de paçavraya dönüştürerek dünyayı cehenneme çevirip sapıklaştırmaktadırlar.

İslam yerine hümaniteyi; vahiy yerine bilimi; kulluk yerine özgürlüğü; kader yerine iradeyi; iman etme yerine benliği; ruh yerine beyni ön plana çıkartıp üstün kılabilmek adına Allahsız beşeri bir düzen inşa edebilecekleri hezeyanlarıyla çırpındıkça battılar, makyözlükten öte hiçbir ilerleme kaydedemediler. Dolayısıyla ne ölümü durdurabildiler, ne yaşamı belirleyebildiler, ne hastalıkları engelleyip mutlak bir şifayı gerçekleştirebildiler; ne sıkıntıları yok edip insanlığı mutluluğa ulaştırabildiler; ne de kötülük ve musibetleri kökten kesebilecek bir mutlakıyeti yaratabildiler…

Ki, tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak tarihe geçen Isaac Newton’un evrene bakışı; “Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri, yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil her şeyini yöneten Allah’tır.”

Bilimi vahiy ışığında güderek toplumların huzur ve refahı için değil, savaşsız mahvedebilmenin yolu görerek akılları karıştıran seküler-laik çevreler, her ne kadar sokak teröristleri gibi ellerine silah alıp öldürmüyorlarsa da gerçeği örtbas edebilme maksadıyla insanları asileştirerek, nankör ve hain bir zümreye sokmaklarından silahlı teröristlerden daha beter bir bilimsel terör doğurmaktadırlar.

“Bilgi hazinelerine ulaşabilen insanların sayısı ne kadar artarsa, dini inançlardan kopuş da o kadar yaygınlaşır.“ S.Freud

Azgın bir suçluya idam, yaratıcı ALLAH’ın kayıtsız-şartsız bir hükmüdür. Dolayısıyla herhangi bir düşüncenin veya beşerin karşı çıkması potansiyel bir suçlu, diğer bir ifadeyle terörist, katil, cani, tecavüzcü, ahlaksız, çocuk tacizcisi, ırz düşmanı, jenosit, gaddar veya şeytan olduğunu kanıtlar.

Öyleyse neden karşı çıkılıyor diye sorulacak olursa;  Allah’a boyun eğmemek ve fırsat yakaladıklarında yapacakları sapıklıklardan kurtulabilmek için. Dolayısıyla insanın nasıl hayvanlaştırıldığı müebbet cezaya razı gelip idam edilmeye karşı çıkmasıyla kanıtlıdır!

Albert Einstein’in de ifade ettiği gibi; “Karşılaşılan önemli yaşam sorunları, o sorunları ortaya çıkaran düşünce düzeyinde çözülemez.”

Bu sebeple ana-baba ve çocuklar başta olmak üzere insanlığı perişan eden terörist, sapık ve ahlaksızlıkta sınır tanımayanlara layık görülen idamsız bir ceza asla çözüm değildir.
Ki, yarattığı kuluna yaratıcısından daha sevgili ve adil başka biri olabilir mi ki, hümanist odaklı canavarlar taktıkları maskelerle kendilerini üstün kılmaya çalışarak örtbas etmeye kalkışmaktadırlar. 
  
Özellikle psikanalizde her şey bir hayal ürünü; psikoterapi de apaçık bir mastürbasyon olmasına rağmen seküler bilimin çare üretebilmesi mümkün değildir. Zaten var olan tehdidi ortaya çıkaran p bilimin argümanlar ve fanteziler değil midir?  Dolayısıyla gerek bilim insanları, gerek nörologlar, gerek psikiyatrlar, gerek psikologlar, gerek toplum bilimciler, gerekse hukukçuların çare üretebilmeleri söz konusu değildir. Çünkü yaratan kendileri olmadığından idamsız bir çözümleri bulunmamakta ve bulunabilmesi de imkânsızdır.
  
Bir tarafta elinde sadece gözlemleme ve örnekleme metoduyla yola çıkarak rastlantısallığa dayanmış bir bilim var; diğer tarafta o bilimi ve insanları yaratan bir ALLAH; vahiy ve Kur’an var. Hangisi doğrudur?

"Uzun yaşamımda öğrendiğim tek şey var. Gerçeklikle kıyaslandığında, tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır." A.Einstein

Dolayısıyla azgın bir suçluyu ancak yaratıcısı ALLAH durdurur ve nasıl durdurulacağıyla ilgili vahyettiği Kur’an ile hükümlerde bulunur. Eğer bulunduğu hüküm o suçlunun idam ile cezalandırması ise, başka bir çözümün olmadığı ortaya çıkmaktadır ki, tartışılacak hiçbir şey yoktur.

Şüphesiz şeytanın olduğu her yerde suç ve sapıklık olduğu gibi, Kur’an’ın olduğu her yerde de idam kaçınılmazdır.

Ya uyulur ya da uyulmayarak yaşanılan dehşetsi fiiliyatlarla cebelleşilir!   

“Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır. “ Nisa 135


4 Temmuz 2018 Çarşamba

Savaştan daha beter savaş var…

Ama hidayete erişmiş olanların dışında hiç kimse idrak edememektedir!

Savaştan daha beter olan sayısız musibet, korku, hastalık, salgın, açlık, işkence, vahşet, ölüm; ölüm akabinde ne ölünüp ne de yaşanılabilecek olan ahiretteki cehennem hayatı…
Ne bilgi ne eğitim ne makam ne servet ne güç ne tecrübe ne kanıt ne de mucize iradesel bir etki oluşturabilmektedir.

Neden?

Çünkü Allah’ın ihlâsa erdirdiği kullarının dışındakilere O’nun izniyle şeytana verdiği musallat olma inisiyatifi. Bu sebeple Allah dışındaki hiç kimsenin fayda ya da zarar verme gücü bulunmuyorsa savaştan kaçıp kurtulabilmek mümkün değildir.

Doğuşla birlikte savaşla nişanlandığından hiçbir beşer yoktur ki, savaşsız bir hayatı ne bu dünyada sürdürebilsin; ne de göç edeceği ahiretteki cehennem hayatında. Dolayısıyla barış sadece cennettedir! 

Zaten geçmiş ve günümüz irdelendiğinde her ne kadar tartışmasız gerçek apaçık ortada ise de, kiminin muhakemesizliği kiminin şüphe ve tereddüt hastalığına kapılmış olması kiminin ise doğrudan şeytanın musallatı altında olmasından idrak edilememekte; velev ki idrak edilmiş olsa da amele yani fiiliyata geçememektedir. 

Yaratıcı Allah’ın verdiği her kararda, mutlaka bir hayır veya şer vardır. Ancak hiçbir yaratık bunun sebebini, hikmetini ve sonucunu bilemez, önleyemez, geciktiremez ve değiştiremez, sadece tahminle yetinerek, yaşamaya müstahak olduğu hayata mecbur kalır. O’nun kararlarını hiçbir beşer tartışamaz. ALLAH yaratıcıdır ve mutlak bir hakimdir; insan ise yaratıktır, kuldur, yani mutlak bir tutsaktır.

Beş dakika sonrasını bilmekten ve kendini korumaktan aciz bir beşerin inanılabilecek ve güvenilebilecek ne bir gücü ne de bir iradesi vardır.

Dolayısıyla insana değil ama fıtratına inan! 

Beterin daha beterinin yaşandığı dünyada fiziki savaşlardan korkulup onca tedbir alınmasına rağmen baş edilememesi bir yana,  sürekli boğuşulan ruhi savaşların umursanmaması insan aklının erişebildiği seviyeyi ortaya koymaktadır.

İnsanı savaşın görselliğine odaklattırıp da gökselliğini yani ruhsallığını unutturan şeytan öyle bir vesvese doğurmaktadır ki, her şeyin görselliğine inanılmasından ruhsallığa güven mastürbasyondan öteye geçmemektedir.  Böylece temel savaş ya inkâr edilmekte, ya eğilip bükülerek nefse peşkeş çekilmekte ya da kabul edildiği halde boş verilmektedir.

İnsanoğlunun yaratılması ve iblisin cennetten kovularak lanetlenmesiyle beraber öyle bir savaş cereyan etmektedir ki, zayıf ve düşkün insan, içinde olduğu o savaşı dahi kavrayamamaktadır.

Oysa esas savaş dünyada değil ahiret yurdundadır. Dünyadaki savaş, ahiretteki savaşın hem talimi hem de cennetin anahtarıdır. Cihad ve Ölüm apaçık bir kanıt değil midir?


Öyle ki, kıyametle birlikte o savaşın biteceği düşünülür ama hiçte öyle değildir. Çünkü asıl savaş, tek taraflı olarak cehennemde gerçekleşecektir.

Eğer yaratan ALLAH ve dikte altına alınan kaderlerle ilgili “o kitap”ta hiçbir şey yazılı olmamış olsaydı; herkes dilediği kendi yolunu seçerek, ne ecel ne musibet ne savaş ne de ahiret var olurdu.

 “Allah, ‘Ey iblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?’ dedi.
İblis, ‘Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten onu ise çamurdan yarattın.’ dedi.
Allah, ‘Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lanetim senin üzerinedir.’ buyurdu
İblis, ‘Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.’ dedi.
Allah, ‘Haydi! Sen bilinen güne kadar mühlet verilenlerdensin. ’ buyurdu
İblis, ‘Senin mutlak kudretine and olsun ki, onlardan ihlasa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım.”
Sad 75-83

“Orada çağlar boyu kalırlar, orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar, ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar.” Nebe 23-26


“(Allah'tan) korkan öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçınır. Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.” A’la 10-13

1 Temmuz 2018 Pazar

CHP ve HDP’li bir Türkiye’de…

Muzaffer gelen her daim şeytandır!

Yalnızca teröristlikleriyle değil ibnelikleriyle de toplumu iğfal etmekte sınır tanımayan ikilinin nasıl şer oldukları fikirlerinin yanı sıra milletin vekili olarak TBMM’ne soktukları din ve namus düşmanı üyeleriyle kanıtlıdır.

Müslüman Türklerin amansız hasmı CHP ile Müslüman Kürtlerin ezeli düşmanı HDP’yi müttefik kılan solculuk birliktelikleri, şüphesiz Müslüman Türkiye’nin üzerine öyle bir fitnedir ki, sökülüp atılmadan zafere ulaşabilmek mümkün değildir.

Asıl sorun seküler-laik odaklı demokrasi gerekçesiyle başıboş bırakılmalarından dinsiz, ahlaksız ve nankör nesiller yetiştirmelerine fırsat verilmiş; böylece sayılarının neredeyse ülke nüfusunun yarısına tekabül edebilmiş olmalarıdır.

Hümanizmin siyasi terminolojisi demokraside “insan için her şey, yine insan için yapılmalıdır” hileli felsefesi, dinli-dinsiz her düşünce düzeyini öyle etkilemiş ki, insan, doğrudan ya da dolaylı olarak tanrılaşabilmiştir. Dolayısıyla şeytanın da misyonu gereği tüm gayret ve enerjisini nefisleri mutlu edebilmek için harcadığı baz alındığında bitmez tükenmez arzu ve ihtirasların haddi aşan sonuçları ortaya çıkmaktadır.

Terörü ve ahlaksızlıkları teşvik eden CHP ve HDP’nin meşruiyetleri din, namus ve istiklal telakkisini öyle ortadan kaldırmaktadır ki, demokratik hukuk çerçevesindeki hiçbir mücadele sonuç vermemektedir. Halkın bir kısmının o ideolojide bulunmaları serbestliklerini değil gözetim altında olmalarını mukim kılmalıdır ki,  fitnenin önüne geçilebilsin. Esasen tecridin getireceği mutlak sonuç tartışılmazdır!

Dünyada ötekileştirilmemiş ne bir toplum ne bir millet ne de bir ülke vardır. Ancak demokrasi düzmecesiyle insanlar arası ötekileştirme örtbas edilmeye çalışılsa da, fıtraten mümkün değildir. Zaten var olan kavgalar, ayaklanmalar, çatışmalar, savaşlar apaçık bir kanıttır. 
ALLAH’ın indirdiği Kur’an’ı Kerim’ de ötekileştirilmenin mecburiyetine vurgu yapılmakta; saflar ‘senden ve senden olmayanlar’ diye ayrılarak dost yahut düşman olarak sınıflandırılmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin refaha ulaşabilmesi ancak hak ile batıl arasındaki ayırımıyla mümkün olur. Lakin neyin hak neyin batıl olduğunun açıklığa kavuşturulmayıp harmanlandığı Türkiye’nin neden süzgece dönercesine iğfal edilebildiği demokrasi düşüncesiyle aşikârdır.

Demokrasi eşeğine binmiş Türkiye’nin CHP ve HDP varlıkları, şüphesiz o düşünceyi meşrulaştırma gayreti taşıyan Ak Parti ve diğerlerinin ihanetlerindendir. Dolayısıyla demokrasinin İslam’a karşı nasıl şeytani bir silah olduğunun kanıtı haçlı-siyonist’lerin amansız salvoları olup, demokrasi adına Müslüman toplumları ve ülkelerini nasıl işgal ederek soykırım yaptıkları tartışılmazdır.

Devlet ve siyasette hâkimiyetin ALLAH’ta olmasını istemeyen bir düşünce düzeyinde terörist, sapık, ahlaksız ve kötülük olmayacak da ne olacak! Bu sebeple CHP ve HDP sadece eleştirmekle yetinilip, gelecek nesillerin zehirlenmesine mani olacak hiçbir müdahalede bulunulmamaktadır. Çünkü seküler-laik sisteme ve demokrasiye aykırıdır!

Her ne kadar CHP ve HDP şerrin anası olmuş olsalar da, babaları olan iktidarr, diğer bir ifadeyle milleti sorumsuz tutabilmek mümkün değildir. Dolayısıyla hak yani iyi olan her şey mundarlaştırıldığından fazilet yani doğru tesis edilememektedir. 

Hakkın yani vicdanın değil nefsin galebe çaldığı bir düzende CHP ve HDP sadece bir mazerettir. Asıl olan o sapkınlığın manipülasyonlarla sindirilmeye devam edilmesidir.
Bir kıvılcımın verdiği devasa zarar muhakeme edilebildiğinde, ne CHP’nin ne de HDP’nin tek başlarına sorumlu olmadıkları idrak edilebilecek; dolayısıyla Türkiye’nin aydınlıkta değil karanlıklar içinde hayat sürdüren bir toz bulutu olduğu anlaşılarak, et ve kemikten ibaret bir kül yığınlığının gerçeği ortaya çıkabilecektir.
        
CHP ve HDP’ye iğfal yetkisi veren Müslüman kimlikli milletin ta kendisidir!

“«Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).»” Nuh 27


“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22