20 Kasım 2016 Pazar

ALLAH mı, insan mı?

Yahut yaratıcı mı, yaratık mı?  

Vahiy, türlerin olduğu gibi "o kitap”ça programlanarak yaratıldığını kanıtlar, seküler bilim ise ilkel hücrelerden başlanarak evrimleşildiğini ve türlerin kendiliğinden, diğer türlerden meydana geldiğini iddia eder.

Pozitivizm etkisindeki gerek din, gerekse bilim adamlarının yaşamla örtüşmeyen teoloji ve teorileri zihinleri karıştırmakta, aklı ürettiği sanılan sinir kütlesi fiziki beyin ile dirimsel enerjinin ta kendisi olan ruh harmanlanarak, Allah ya inkâr edilmekte ya da iradesine sınırlamalar getirilmektedir.

Yaratıcısız bir yaratığın olamayacağı temel kaidesiyle ruhsuz bir bedenin, beynin, hücrelerin, kalbin, gözlerin, kulakların, burnun ve dilin hiçbir koşulda işlev göremeyeceği her ne kadar aşikârsa ise de maddi dünyadaki yanılgılar fiziki bir yaratıcı ihtiyacını doğurmakta, dolayısıyla “yaratık insan” yüceltilerek özgür veya cüz’i irade savıyla tanrılaştırılmaktadır.

Din ve bilim adına gerçeği perdeleyen hurafe ve faraziyelerin egemen baskısı vahyi, Etkin Aklı ve Mutlak İradeyi örselemekte, yaşamın evrensel gerçekleriyle bütünleşmeyen dayanıksız fikirler insanoğlunu sarsmaktadır. Hiçbir şey bilmediği halde çok şey bildiğini sanarak bağımsızlığını ve egemenliğini ilan eden iradesiz insan gerçeğini Einstein şöyle özetler; “Uzun yaşamımda öğrendiğim tek şey var. Gerçeklikle kıyaslandığında, tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır.”

Seküler-laik yani pozitivist bilim ve siyaset, insanoğlunun en büyük yalanı ve küfrüdür!

Akıl, zekâ ve düşüncenin beynin iradesince varolduğu iddiasında bulunan seküleristler, yapısı ve işleyişi bilim için hala sır olmakta devam eden beyni, “Tanrı, ruh, melek, cin ve şeytan” gibi metafizik varlıkların inkârında araç ederek, aslında farkında olmadan soyut olan aklı da reddederler. İnsanı tamamen maddi bir varlıktan ibaret görenler; beyne, göze, kulağa, buruna, dile, hücrelere ve tüm organlara hayat verip işleyişlerini sağlayan ruhu her ne kadar refüze etmeye çalışsalar da, ruhun bedenden ayrılmasıyla gerçekleşen ölümü teorilerince izah edemezler.

Maddeye fiziksel özellik kazandıran enerjiyi yok sayabilecek kadar cehalette ısrar edenlerin, birde bilim adına ahkâm keserek canlının biyolojik yapısına odaklanıp, yaratıcının da aynı maddi hücrelere sahip olma zorunluluğuna vurgu yapmaları ve akıl sahibi olunabilmesi için mutlaka beyine sahip olma mecburiyetini dile getirmeleri bilimsel bir fecaattir.

Yaratıcının ruhundan üreyerek ve Etkin Aklından bilgilenerek yaratılan ve donatılan insan aklının somut olan hücresel maddelere bağımlı olduğu ve fizyolojik yoldan etkileştiği düşüncesi öylesi korkunç bir mantığın ürünüdür ki, duyguya ve imana muhalif geliştirdikleri ve de sözde hiç yanlarından eksik etmeyerek yol gösterici olarak benimsedikleri “Mantık” teorileri kendilerini gerçeklerden koparmakta ve sanal âleme tutsak kılmaktadır. Buna rağmen bilim adına savundukları trajikomik düşünceleriyle de fiziğin sancaktarlığını metafiziğe kaptırmamaya çalışarak, ilahsal enerjisiz yani ruhsuz bir dünyanın varlığını kanıtlamaya çabalamaktadırlar. Seküler-laik-demokrat bazlı düşüncelerin mantık hilesiyle müminlerle tartışmaya girerek uyguladıkları baskılarla haklı çıkabilme arayışları, şüphesiz gerçeğin açık perdelerini kapatmaya yetmemekte ve Yaratıcının Mutlak İrade’si engellenememektedir.  
  
Yaratıcı, her türlü bilgi, düşünce, anlayış ve davranışları insanoğlu bedenen yaratılmadan önce dilediği gibi paylaştırarak ruhlara nüfuz etmiş ve bu temel esasa göre dünyanın formasyonunu, maddenin, fiziğin ve olayların vuku bulmasını iradesince güncelleştirmiştir. Ruhsal akliyat, düşüncelerin, duygu ve fiziki oluşumların; bireysel, toplumsal ve evrensel fıtrata denk görsellik ve güncellik kazanabilmesi amacıyla vahiyle bildirdiği iyi veya kötü, doğru veya yanlış şeyler için peygamberi, şeytanı, ruhu, bedeni ve maddeyi aracı kılmış, yol gösterici ilmiyle de perçinlemiştir. Böylece faydalı veya zararlı tüm düşünce, fiiliyat ve unsurların hudutlarını çizmiş ve buna bağlı kâinatsal bir düzen konumlandırarak soyut veya somut tüm olayları ezelde yaratmıştır.

İyi ve kötüyü temsilen Peygamber ve şeytan özüne bağlı şekillenen düşünce, davranış ve keşiflerin gelişerek düzen içinde varlık kazanması ve mücadelesi, varoluş ve yokoluş amacına uygun biçimlenmektedir. Düşsel ve davranışsal uygulamaların hiçbiri beyinsel, öğretisel, araştırısal, rasgelesel, gözlemsel veya iradesel etkiyle gerçekleşmemekte, ancak kusursuz ve her şeyin birbirine denk gidişatından öyle sanılmaktadır.

Her şey "ilk"e bağlı fonksiyon gösterdiğinden, sonradan hiçbir şey ne kendiliğinden ne de iradece türememekte, gelişmemekte, etkileşmemekte ve evrimleşmemektedir. Eylemsel bilgiler, her ne kadar vahiysel, sezgisel, zihinsel veya diğer araçlarla elde edilen birer öğeler ve fiziği meydana getiren tetikleyici donatılar ise de, öncesinde ruhlarda varolan ekinsel olgulardır. Bilim ve teknolojinin üremesine ve evrenin hareketine neden olan her türlü araç, gereç ve sebepler, fizik için gerekli olan görsel veya göksel mazeretlerdir.

Ruh, bünyesinde barındırdığı zihinsel ve duygusal oluşumları programı doğrultusunda güncelleştirerek, durağan maddeye fiziksel işlev kazandıran bilgiyi ve eylemi gütmektedir. Bireysel, toplumsal ve evrensel olaylar, "o kitap"’ta yazılan mutlak düzeneğe göre etkileşerek gelişmekte ve yaratıksal hiçbir katkıya veya müdahaleye izin verilmemektedir. Rahmani veya şeytani her düşünce ve davranış, Mutlak irade’ce önceden takdir edilmiş "bir bilgi"’ye göre olgunlaşarak gelişmekte ve kadersel düzen kendi mecrasında akışına devam etmektedir.

İnsanların dine veya bilime olan güvenleri iradesel değil kaderseldir. Zaten din ile bilimi, tıpkı ruh ile beden gibi birbirinden ayırmak bir ölümdür. Einstein, bu gerçeği şu sözleriyle özetlemektedir. “Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir. Dinsiz bir bilime inanmak imkânsızdır.”  Ya da;Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür." Yahut G. W. Carwer’ın ifade ettiği; "Benim tek yaptığım, Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek. Bu, Allah’ın eseri, benim değil."


Düşünce ile davranışın, inanç ile imanın, mantık ile duygunun çoğunlukla örtüşmeyerek çatışması ve sürekli değişkenlik göstererek paradoksal sonuçlar doğurması, insanoğlunun özgür olamayışından ve dilediğini yapabilecek iradesel bir gücü bulunmayışındandır. Bu sebeple din ile bilimi ya da Allah ile insanı düşman kutuplara ayırarak birbirine kırdırmakta ve akıl almaz bir kavgaya sürüklemektedirler. 

Vahiysel din psikolojisinde; bir insan, yaşamı boyunca elde ettiği olumlu veya olumsuz her türlü oluşumun Yaratıcı’dan geldiğine inanarak ya şükreder ya da sabreder. İnancı gereği Allah’ın izni ve iradesi olmadan herhangi bir şeyi başarma veya yenilgisine olanak olmadığını düşünür. Çünkü her iş O’nun dilemesiyle gerçekleşir. Beyin psikolojisinde ise bilim, üstün ve özgür aklın zekâ seviyesine göre eğitsel, içgüdüsel, kalıtsal ve rasgelesel kendiliğinden oluşan bilgileri işleyip muhakeme etmesiyle ortaya çıkardığı bağımsız yargılar olarak kabul eder. Aklın, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran bağımsız bir güç olduğu varsayımıyla insanın egemenleşmesine neden olan özgür irade; dilenileni yapabilen, kaderini yazabilen ve seçme hakkı bulunabilen mutlak bir güç olarak tanımlanır, dolayısıyla ilahi kadere meydan okunur.

Din, bilim ve siyaset öyle egemenlik ve irade savaşı içindeki bir karmaşa ve tutarsızlık içinde sürdürülür ki, Mutlak İrade, özgür irade ve cüz’i irade konusu aralıksız tartışılır, birbirine hükmeden veya dışlayan yorumlarla çelişkili düşünceler, anlayışlar, dinler, felsefeler, idoller ve tanrılar üretilir. Aslında herkesin içinde yaşadığı gerçek dünya, tektir. Bu sebeple Etkin Akıl ve Mutlak İrade gerçeğine kayıtsız inananlar, bu tür anlamsız, dayanaksız ve sonuç getirmez saçma tartışmalara itibar etmez, ancak inandıkları "o kitap"ın takdir ettiği zaman ve mekân dâhilinde gereğini yaparlar. Neticede hidayete erdirenin de saptırtanın da, yüceltenin de alçaltanın da Yaratıcı olduğu içyüzü aleni ve her şey O’nun dilemesi ve yönlendirmesiyle gerçekleştiği ortadayken, tartışmanın hiçbir yarar getirmeyeceği ve getirmediği de açıktır.

Yaratıcıya kayıtsız teslim olanlarla, özgür veya cüz’i iradeye inananların fikirsel mücadeleleri, yaşamı yönlendiren ruhi ve fiziki kanıtlar dikkate alınmaksızın düşler deryasında devam eder, hayat ise tartışmaların ötesinde programlandığı doğrultuda devam eder. İşbirliği içindeki Tanrı referanslı deist rasyonalistler ile kökten inkâr eden ateistler, tanrısal kimliklerinden dolayı Müslümanları durmaksızın aşağılar, iktidar olmamaları için taciz, baskı, şiddet ve savaşa başvururlar. Fiziksel veya duygusal iyi-kötü, doğru-yanlış her şeyi tecrübe edinerek gören, duyan, hisseden, tadan ve idrak edebilen insanoğlu, nasıl oluyor da farklı düşüncelere, anlayışlara, dinlere, keşiflere ve değerlere sahip olabiliyor, çatışabiliyor veya ani dönüşümlere zemin hazırlayan sebeplerle başkalaşabiliyorlar?

Şu tartışılmaz bir gerçektir ki her ne dine, inanca ve düşünceye sahip olunursa olunsun, özgür veya cüz’i irade felsefesiyle rasyonellik, laiklik ve demokrasi adına insanı egemen kılacak anayasal düzenlemeleri meşru sayan ulus veya bireylerin tamamı bilinçli veya bilinçsiz, açık veya gizli ateisttir. Büyük bir çoğunluğu her ne kadar Allah’ın varlığına ve dinlerine inandıklarını iddia etseler de bağlı oldukları anlayışlar vahyi değil ateist köklüdür. Bundan dolayı Müslümanlara karşı besledikleri kin ve öfke ile giriştikleri savaş, esasen Yaratıcı Allah’adır.


Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler gibi ateistlerde "özgür irade"yi, Müslümanlar da "cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaşamla ve Kur’an’la örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, ‘Mutlak irade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: “İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?” Bu yüzden vahiysel dinin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm kaynaklı rasyonalizm ve pozitivizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne olduğu" arayışında, her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de mantık denen bir anlayışa sığınırlar.

İlâhiyatçılar öyle bir paradoks içindedirler ki, bazen "İnsan özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Allah özgürdür, her şeyi O kontrol eder" diyorlar! Hangisi doğru; Allah mı, insan mı?!? Bilimciler de yöneten ve yönlendirenin beyin olduğunu söylerler ama kayıplara ve olumsuzluklara kanıtlayıcı hiçbir cevap veremezler. Hangisi doğru; Allah mı, insan mı?

“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (bir şeyi dilemenize izin vermesi) sayesinde (o şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah âlimdir, hâkimdir.” İnsan 29 

“Onun dilemesi hariç, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler.” Bakara 255

“Oku ve öğren! İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin erkemdir (en cömerttir).” El-Alak 3.4.5      

“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup, hapseden olamaz. O’nun tuttuğunu ondan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir.” Fatır 2

“Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır.” A’raf 178


“Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, «Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım» diye benden kesin söz çıkmıştır. “ Secde 13 

“Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâla ibret almayacak mısınız?” Casiye 23

17 Kasım 2016 Perşembe

Siyaset yok politika var!

Vahiy yok din var; ruh yok beden var; Allah yok beşer var; insan yok mahlûk var; ahiret yok dünya var; kulluk yok özgürlük var!

Siyasetin olmadığı seküler-laik dünyada kaosun diplomatik sembolü politika, erdemliği dışlayıp ahlâksızlığı yani insansızlığı çağdaşlaştırmıştır. Her geçen gün hızla çoğalan karakoncolos alaşımlı çok çirkin korkutucu bedensi kütüklerin rehberlikleri ve önderlikleri kitleleri doludizgin etkilemeye devam etmiş; dolayısıyla vahiy dışı eğitsel ve idaresel süreç, üstün insanı alçak yaratıklara dönüştürmüştür.

Bundan dolayı doğrudan ve kulluktan kaçılıp yalana ve köleliğe koşulmuş; anormal düşünce, davranış ve tercihler dengeleri altüst ederek sömürü, vahşet, ayırımcılık, haksızlık ve adaletsizlikler galebe çaldırılmıştır. İnsanı insan yapan ölmek ya da olmak yerine, insanı insanlıktan çıkaran korkunç yalancılık, fesatçılık, fırsatçılık ve riyacılık insaniyeti yiyip bitirmiş; böylece insan görünümündeki sinsi yaratıklara duyulan ilgi ve teveccüh kötüyü daha da derinleştirmiştir.

Tecrübe, yenilen kazıkların, çekilen sıkıntı ve eziyetlerin kaçınılmaz bileşkesi olmasına rağmen yine de yanlışlıkta ısrar edilebilmiş; vahyi, siyaseti, ruhu, aklı, onuru, dürüstlüğü ve vicdanı imha eden gelişmelerin dolaylı savunucuları olunabilmiştir. Avlanmaktan ve kendi kendini aşağılattırmaktan inanılmaz haz duyan insanoğlu öyle mahlûklaşmış ki, kadersel mührün sapıksal tüm argümanlarını taşıyarak hayvandan da daha aşağı olduğunu ortaya koymuştur.

Yaratıcıya ve adil kurallarına karşı girişilen egemenlik savaşı, lanetin devasa boyutunu kanıtlamış; mücadele etmektense ya korkuya ya da az bir bedele teslim olunarak adalet bombalanabilmiştir.

Oysa bilinmelidir ki, biri, kulu yani beşeriyeti diğeri de yaratıcıyı yani ALLAH’ı temsil eden laiklik ile vahiy, nasıl taban tabana zıt ve birbirlerine düşman fikirler ise, aslında laiklik ile demokrasi de öyledir ve sıcak gündem bunun apaçık bir kanıtıdır.

Özgürlük, kulluğa karşı nasıl bir kılıç olarak kullanılıp iman sahipleri manipüle ediliyor ise, demokrasi de millet seçimi ya da iradesi olan amacından saptırılıp Allah’a karşı bir galibiyet yani hâkimiyet olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla her şart ve koşulda gerek özgürlük gerekse demokrasi halk için olduğu iddiasında bulunulsa da, aslında doğrudan Allah ve kulluğa karşı bir üstünlük güdüsüdür.

Gerçi dönen çark görünebiliyor, işitilebiliyor ama kavranılamıyor. Zaten sorun görünen ya da işitilende değil, muhakeme yani idrak edilememesindedir. Esasen İslam inancı taşıyanların hem içeride hem de dışarıda kuşatılıp işgal edilerek iktidardan uzaklaştırma amacının Allah, resulü ve hükümleri olduğu aşikârdır. 

Özellikle Türkiye’nin İslam ile bütünleşmesi ve Türk milletinin Müslüman olmasına dâhili ve harici haçlı-siyonistler öyle tepkilidirler ki, balonsu egemenlikleri sona erecek kaygılarından fevkalade kindardırlar.

Madem özgürlük ve demokrasi; millet isteği ya da iradesinden korkulabilinir mi? Ama o millet, Müslüman ve Allah’ın kurallarına bağlı ise, her türlü baskı, yasak, tehdit, savaş, zulmü, darbe veya istilayı mubah sayılır. Niçin; özgürlük ve demokrasi için! Öyleyse laiklik, özgürlük ve demokrasinin politikadaki bilimsel karşıtlığı doğrudan tevhiddir!
Yaratıcı Allah’a imanı çağdışı; beşere imanı ise çağdaşlık bellemiş İslam karşıtları, farklı kulvarlarda olmuş olsalar da beslenip güdüldükleri odak aynıdır. Peki, o odak nedir diye sorulacak olursa; Kur’an ifadesiyle şeytandır; tağuttur; zorbalıktır yani kötülüktür!

Seküler-laik politikalarıyla Allah’ı ve insanlığı doğramaya çalışan hilekâr jakobenler, ne kalplerdeki imanı; ne inen vahyi; ne adil olan siyaseti; ne bedeni var eden ruhu; ne yaratıcı ALLAH’ı; ne kulluğu; ne de ahireti söküp atamazlar. Çünkü zihin ve kalplere hükmeden; birini diğerine musallat kılan; dilediğine dilediği kadar fırsat veren; yeryüzündeki iktidarları paylaştıran; takdiri kendisinde bulunduran; yönetip yönlendiren Allah olduğu için!

Ancak Kur’an’ın hükmettiği bir diyarda siyaset yani adalet vardır! Dolayısıyla İslam olmadığı yerde ne siyaset ne de adalet mümkündür. Neden; İslam, kayıtsız-şartsız Allah’ın Mutlak İradesi olduğu için!

Sadece adalet benim olsun! Çünkü insan için gerekli tek şey adalettir! 
   

“Ey İman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhine de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer büker yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa 135  

11 Kasım 2016 Cuma

İnsan değil, hayvan hatta daha da aşağılar…

Hiçbir gerçek hatta mucize bile aydınlanmalarına imkân tanımayıp idraklerini açamamasından dolayı insan olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü konuştukları dili bilmek; gördükleri göze, işittikleri kulağa ve taşıdıkları kalbe sahip olmak gerekir.

Öyleyse insan görünüşteki mahlûkları insan seviyesinde değerlendirerek muhatap almak beterin en beteridir. 

İnsanoğlunun en vahim yanlışı, ruha değil bedene itibar etmesidir. Ruh ahireti, beden dünyayı temsil ettiğinden ruhun dışlanarak bedene hâkimiyet tanınmış olması beşeri egemenleştiren öyle bir felakettir ki, engellenemeyen musibetler, olaylar ve ölüm, beşerin iddia ettiği gibi egemen olmadığını hatta bir saniye sonra başına ne geleceğini bilmemesinden anlık bile hâkimiyetini imkânsız kılmaktadır. 

Karşılığı aranmayan lafların âlemdeki değeri insanlığı öyle yitirtmiş ki, artık vahiy, hak ve adalet değil, ağızlardan dökülen laflar muteber hale gelerek heyecan, umut ve güven doğurmuştur.
 
Ne kadar berbat, bezmiş ve yıkılmış bir psikolojide olsalar da, laf kendilerini öyle dinginleştirmektedir ki, sanki sorunları çözmüşler ve sıkıntılardan kurtulmuşlar gibi rahata kavuşurlar. Oysa lafın etkisi bitince altından kalkamadıkları badireler ve elemler tekrar nükseder ve laf, tıpkı soğuktan donarak ölmek üzere olan bir insanın uykusunun gelmesi ve uyumasıyla beraber ölümün gerçekleşmesi misali bitkisel hayata sokarcasına hayvandan daha aşağı bir hilkate dönüşürler.

İnsan, neden karşılığı olan sözlere değil de laflara itibar eder? Neden yaratıcısına değil de kuluna güvenir? 

Karşılığı olan sözler, yaratıcı Allah’ın sözleri; karşılıksız olanlar ise Allah’a karşı benlik güdenlerin lafları! “Ben” diye böbürlenerek kulluğu doğrudan yahut kısmen veya dolaylı olarak reddeden insanın tek başına Allah’ın sözüne itibar edebilmesi mümkün değildir. Onun için gerek vahiy gerek iman gerek namus gerekse şerefi nefsi doğrulara ya da yanlışlara göre kabullenir; Allah’ın sözleri ya inkâr edilir ya da mazeretlerle savsaklanır!

Amele değil lafa çok itibar edildiği hatta laf yarışında galebe çalanın üstün kılındığı dünyada her nefis mükemmeli arar. Oysa sözün doğrusu ve mükemmeli Allah’ındır ama benliği hoşnut etmediğinden ‘laf’ gibi muteber sayılmaz. Çünkü insanın tamamen özgür kalma ve egemen olma iddiası bulunduğu için kul olmayı sindiremez. Dolayısıyla ne dilediği bir özgürlüğe kavuşur ne de mükemmelliğe!

İnsan, kendini yaratamadıktan sonra özgür olamayacağı gibi egemen ve mükemmelliğe de erişemez. Bu sebeple dünyada mükemmellik yoktur. Dualite yani ikilik vardır; yaratıcı-yaratılan, iyi-kötü, karanlık-aydınlık misali! Dünyada mükemmele yaklaşım olabilir mi diye sorulacak olursa, yaratıcı Allah’a kayıtsız-şartsız itaat ve hiçbir gerekçeye sığınmayacak bir aşktır ki, o’da ahirete götürüp cennete kavuşturur.
 
İnsanın bozulması ve onurunu yitirmesinin nedeni, sözle yani vahiyle değil, lafla yani söylentilerle amel etmesi ve kendine yol edinmesindendir. Söz ile laf arasındaki fark, tıpkı ruh ile beden gibidir. Nasıl ki beden fani ise lafta fanidir. Allah söz, insan laf söyler! Dolayısıyla muhakeme edebilen insan, bakiye değil faniye inanabilir mi?

Kaynağını vahiyden almayan politikacı ve din adamları, yeryüzünün en tehlikeli lafebeleridirler ki, toplumların zihin ve kalplerini iğfal ederek insanda değer ne varsa silip süpürürler. Dolayısıyla insanı insan yapan vahiy, hak ve adalet mücadelesi yok olur.

Böylece asıl kaçınılması ve sakınılması gereken düşmanlar, kişi ya da toplumun hem dünyasını hem de ahiretini perişan eden seküler-laik yani batıl odaklı politikacılar ve din adamlarıdır. Onun için lafa değil söze yani vahye odaklanılabilinirse, her iki âlemde de korku yaşanmayacaktır. 

Yaşam ve ölümdeki mananın derinliğini bilmeyenlerin lafları tükenmez ama bilen, Allah’ın sözlerinden öte konuşmaya cesaret edemez. Hayatının nerede ve nasıl başladığı ya da nerede ve nasıl sona erdiğine değil, ikisi arasında neler yapıldığı ve olayları kimin tetikleyip takdire ulaştırdığı sorgulamaya başladığın an, yalanlardan uzaklaşıp gerçeğin açık perdelerine ulaşılabilecektir. Çünkü laftan söze geçiş, batıldan hakka geçiştir!

İnsanın politikacı ve din adamlarının hazırladıkları tuzağa düşmelerindeki en büyük handikap nedir biliyor musunuz; işittiklerini gerçeğin eleğinden geçirebilecek idrakleri olmamalarıdır. Bilgileri demiyorum; çünkü her insan, teorik olarak yaşadığı olaylardan dolayı yalanla gerçeği ayırabilecek bir tecrübeye ve muhakeme yetisine sahiptir. Ama insan değil ise mümkün değildir. Lafı yani abartıyı kabul edip, sözü yani gerçeği dışlaması, aradığı ‘neden’  sorusuna açık bir yanıttır.

“Hayatımızda işlediğimiz hataların çoğu, düşünmemiz gereken yerde hissetmekten, hissetmemiz gereken yerde düşünmekten ileri gelmektedir.” John Colbins

Yeryüzüne halife olarak indirilen insanın söze değil lafa saygı duyup güvenmesi, halifelik sıfatını da kaybedip düşünemeyen ve kavrayamayan bir mahlûk olmasına sebebiyet vermiştir. Vahiysizlikten daha sert yatak, daha keskin soğuk, cehennemsi yaşam ve daha acı bir sefalet yoktur!   

Bu sebeple vahyin, dinin, imanın, doğrunun, yanlışın, namusun ve şerefin ne olduğu sözden değil laftan öğrenildiğinden, insan da ne din ne iman ne namus ne şeref ne de hak ve adalet kalmış; böylece bozulan insan, yaratıkların en korkuncu olarak dünyada peydahlanmıştır.

Oysa doğruluk ve adalet bakımından kimin sözü tamamlanmış ise, O’na itibar gerçeğin ta kendisidir.
  

“Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tabi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.Enam 115-116

4 Kasım 2016 Cuma

Dik dur; sakın ha çalışma!

FETÖ gibi haçlı-siyonist düşmanların Türkiye’deki emeli PKK/HDP’nin üzerine hak ve adalet adına giden devletin olası vesveselere karşı atabileceği bir geri adım milleti öyle hüsrana uğratır ki, beterin daha beterini müstahak kılar.

Türkiye’ye karşı düşmanlıkları tartışılmaz olan PKK/HDP’li azgınların demokrasi ve hukuk manipülasyonlarıyla kendilerini aklama maksatlı söylemleri aldatmamalı; haçlı-siyonist efendilerinin destekleri yıldırmamalı; Kürt kökenli kardeşlerimiz ile olan bağları sindirmemeli; silahlı tehditleri kararlılıktan vazgeçirmemelidir.

Müslüman tek bir Türk kalmamacasına ya Anadolu da yok etmek ya da Asya steplerine geri sürebilmek için ezelden beri çabalayan haçlı-siyonist güçlerin PKK/HDP’ye yaptıkları hamilik sürecinde sözde Kürt mücadelesi umurlarında değildir. Onların varsa yoksa yegâne düşmanları Müslüman Türkiye olup, PKK/HDP’de tetikçileridir.

Yoksa haçlı-siyonist’lerin Türkiye gibi kadim ve köklü bir ülkeyi değil de devlet dahi olmayan terör örgütlerinin yanlarında yer alabilmeleri mümkün müdür? Düşünün; Türkiye’den elde ettikleri çıkarların hangisini terör örgütlerinden sağlayabilirler?

Yıllarca sürdürdükleri hainlik ve kıyımlarıyla Türkiye’nin en şedit düşmanları olan PKK/HDP’lilerin gözaltına alınıp tutuklanmaları, bir milletim millet; bir devletin devlet olabilmesi için tek çaredir. Hatta idam edilmeleri çözümün ta kendisidir!

Milletini değil de başkalarını elem edinen yapılar çökmeye mahkûmdur. Çünkü varlığını sağlayan, idame ettiren ve uğruna can veren millettir.
Uluyan kalabalıkların ulumalarına kulak kabartıp korku odaklı çeşitli mazeretlerle esneklik göstererek hak ve adaletten dönenin ayakta kalabilmesi söz konusu değildir.

Gerek emniyetteki göz altılarında gerekse çıkarıldıkları yargıda savunma amaçlı ifade vermekten kaçan beşer görünümündeki insani şeytanların ifadelerine zaten gerek yoktur. Yıllardır yaptıkları açıklamalar kim oldukları, kime hizmet ettikleri, kimlerin tetikçiliğini yaptıkları ve hedeflerinin ne olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla ihaneti, demokrasi ve hukuk alaşımlı hiçbir harç sıvayamaz!


“Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde  düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. Maide 33

2 Kasım 2016 Çarşamba

Ödül yaşam değil ölümdür!

Hakikat ışığına körelmiş insan, karanlığı aydınlık sanarak öyle koşmaktadır ki, fiziki körlerden çok daha bir karaltıda yaşadığını fark edememektedir.

Bilimsel olarak da gözün hem fazla ışığı hem de yıldızların çok zayıflamış ışığını aynı nitelikte görebildiği kanıtlıdır. Bu uyum insanın beynindeki görme merkezine ve bütün bir görme sistemine verilmiş olan uyum mekanizmalarıyla gerçekleştiği akademik olarak tespit edilmiştir. Dolayısıyla karanlığa alışmış bir insan, aydınlığa ihtiyaç duymadığından hakikat ışığına odaklanamamakta; böylece karanlıkta düşünen ve dolaşan mahlûk olmayı özümseyerek batıl yolunu sürdürebilmektedir. 

Batılın aydınlık değil karanlık bir yol olduğunu birçok ayetiyle bildiren Allah’ın doğru hükmünü bilim, “gözün karanlıkta da aydınlık gibi görebildiğini” itiraf etmiştir.

Kimi insan karanlıkta yaşamaya alışıktır; kimi insana aydınlığı gösterdiğinde gözleri kamaştığından kaçar; kimi insan karanlıktan ok gibi çıkarak aydınlığa kavuşur; kimi insan aydınlıktayken karanlığın cazibesine kapılarak karanlığı aydınlık zanneder; kimi insan biyolojik gözle değil gönül gözü ile gördüğünden aydınlıktan çıkmaz; kimi insan hem aydınlık hem de karanlık içinde bir gölge gibi yaşar; kimi insan ise yaşadığı karanlığa ışık huzmesi sızmasıyla aydınlığa ulaştığını sanır. 

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” Araf 179
  
Her ne kadar hak ile batıl gibi karanlık ile aydınlık eşit değilse de, karanlığı aydınlık, aydınlığı da karanlık bellemiş milyarlarca insanın var olduğu âlemde bulunmaya çalışılan ışık nedir?   
Oysa ışık, her insana şah damarından daha yakın ve yanındadır ama insanın bitmek tükenmez ışık arayışı hiç sonlanmamış; karanlıktan çıkaracak yanı başındaki ışığı bulabilme arayışından vazgeçmemiştir.

İnsan, daha annesinin karnında üç katlı karanlık içindeyken çeşitli safhalardan geçerek doğumu ile birlikte bedeni aydınlığa kavuşur; ruhi karanlığa dönmemesi için yaratıcısı Allah’ın indirmiş olduğu ayetlerle hem dünya hem de ahiret hayatında aydınlıkta kalabilmesi maksadıyla yol gösterilmiştir. Peki, kibirli ve gururlu insan ne yapıyor; benlik gütmeyi ve böbürlenmeyi aydınlık sanarak içine düştüğü karanlıktan uluyarak meydan okumada sınır tanımıyor.

İnsan, öyle karanlığa batmış; muhakeme yetisi, gözleri, kulakları ve kalbi mühürlenmiş ki, en basit bir sorgulamayı dahi yapamaz hale gelmiştir. Kalbindeki ışığı karartan batıl ne varsa kulaklarını kabartarak peşine düşmüş; onun doğru mu yoksa yalan mı olduğunu öğrenebilmek için gerçeğin süzgecinden dahi geçirmeye lüzum hissetmemiştir. Böylece sorgusunu ve düşüncesini engelleyen karanlık çıkmazlar, aydınlıktan daha da uzaklaşmasını sağlamıştır. 

Hâlbuki gerçeğin süzgeci, en cahil ya da ümmiyi dahi aydınlatabilecek aşikârlıktadır.   Kendine yol edindiği düşünce; rehber edindiği önder; vaatlerine güvendiği beşer; dileklerini karşılayacağını umduğu lider; güce ve zenginliğe kavuşturacağını sandığı devlet; ölüme son verip sonsuz bir yaşam verebilmiş midir? Yaşamın süresi ile ilgili garantiyi tanıyabilmiş midir? Yaşam boyunca hiç hasta olunmayıp mutlak bir sağlık sunabilmiş midir? Öyleyse yaratıcı Allah’ın Mutlak İrade’si aşılamıyor ise, ne işe yarıyorlar? Her insan için vazgeçilemez öncelik sağlıklı ve ölümsüz bir yaşam; nerede ve nasıl badireler geçireceği ve öleceğini bilmektir. 

Eğer ölümle nişanlı insan, nişanını atamıyor ise, aydınlık diye bahsettikleri mezarsı seküler düşüncelere çekecekleri ışık nedir? Ölümden sonrası için hiçbir beklenti ve vaadi olmayan her düşünce batıldır, yalandır ve şeytanidir.

Yaşamın en güzel ödül olduğu sanılır; oysa en güzel ödül ölümdür! Fanilikten ebediyete yani yalandan gerçeğe geçiş kapısı olan ölüm ile yeniden dirilerek, dünyadaki doğuşun aynısı birebir gerçekleşir. Ancak ahiret hayatındaki diriliş ile dünyadaki diriliş arasındaki fark; ahiret hayatının ebedi, dünyadakinin ise fani olmasıdır. Akıl baliğ olana dek dünya nasıl ütopik ise; kalpleri olduğu halde kavrayamayan; gözleri olduğu halde göremeyen ve kulakları olduğu halde işitemeyenler içinde ahiret hayatı hayalidir.

Her ne kadar dünya, ahiret hayatının ölümlü bir kopyası olup yaratıcı Allah’ın hükmüyle var olmuş olsalar da yalana, faniliğe, aldatıcılığa veya oyuna itibar edebilen insan; gerçeğe, ebediyete ve asıla inanıp güvenememekte; dolayısıyla asıl başlangıç olan ölümle her şeyin biterek başıboş bırakılabileceğini zannedebilmektedir. 
  
İnsan, yaşama değil ölüme sevinici yeniden doğuşu idrak edebilirse insanlıkla yüceleşir!

(Resulüm!) De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: "Allah'tır." O halde de ki: "O'nu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?" De ki: "Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?" Yoksa O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir.” Rad 16


“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! Kıyame 36

30 Ekim 2016 Pazar

Neden ALLAH yardım yapmıyor?

Oysa Allah, zatına iman etmiş müminleri her türlü ziyandan kurtaracağını; zillete düşürmeyeceğini;  küfre karşı üstün kılacağını; zaferlere koşturacağını; musibetlere karşı dirlik kazandıracağını; başlarını öne eğdirmeyeceğini;  egemenlik vereceğini; şartlar ne olursa olsun lütfedeceği yardımlarla galebe çaldıracağını; sabır ve şükürle nişanlayarak cennetle mükâfatlandıracağı; hiçbir korku ve kaygıya uğratmayacağını buyurmamış mıydı?

Öyleyse milyonlarca hatta milyar üstü iman ettikleri iddiasında bulunan müminlere yardım ve destekte bulunmamasının sebebi nedir?

Ya vahiyle bildirdiği doğrultuda imana gelmemiş olmalarından ya da (hâşâ) vaatlerini tutmamış olmasından mı?

Hâlbuki tıpkı ruh ile beden misali söz ile amelin tumturak olmasının yegâne şart tutulması; Kur’an ile indirilen ayetlerin dışında kimsenin yani hiçbir düşünce ve sözün peşinden gidilmemesi; doğrudan yahut dolaylı şirk koşulmaması; şüphe ve tereddüt gibi hastalıkların kalplerde taşınmaması; hâkimiyetin beşerde değil Allah’ta olduğunun kabul edilmesi; ‘o kitap’ta yani kaderde yazılanlara hiçbir şikâyet hatta isyanda bulunulmayıp teslim olunması; beşer ile Allah arasında herhangi bir yetki sınırı yapılarak kulun yüceltilmemesi; yeryüzü ile gökyüzünde olan her şeyin Allah’ın hükmünde olduğuna amel ile iman edilmesi; çarenin Allah’ın hükümlerinde aranması;  nefsi arzu ve isteklere göre değil Kur’an doğrultusunda kulluk, ibadet, siyaset ve sosyalleşmenin yapılması; Kur’an’dan başka hiçbir rejimin boyunduruğu altına girilmemesi; dost ve düşmanın Allah’ın hükümlerine göre değil de nefsi çıkarlar için seçilmesi; kâfir ve münafıklara itaat edilmemesi; kayıtsız-şatsız dost edinilmemesi; helali haram, haramı helal sayan düzenlere uyulmaması; beşere değil Allah’a hizmet edilmesi; dünyanın değil ahiretin sevilip tutkuyla özümsenmesi; Allah için fedakârlık ve şehadetten kaçınılmaması; cihad; Kur’an ve Kur’an’a muvafık sünnet!

Ne var ki, Allah kelamı dillerden düşmemesine; minarelerden ezanlar susmamasına; camiler boş kalmamacasına; oruçlar tutulmasına; Kâbe dolup taşmasına; dualar dudaklardan dökülmesine; Kur’an’lar okunmasına; hizmetlerde sınır tanınmamasına; sadaka ve zekâtlarda koşulmasına rağmen sorun nedir biliyor musunuz; yapılanların hiçbirinin iman için yeterli olmadığıdır. Çünkü iman, sözlerle ve harcanan paralarla satın alınamaz!

Her ne kadar insan, kalplerde ne saklandığını, saklananlarla amaç ve hedefleriin ne olduğunu bilmediğinden görünüşteki sözde imana şahitlik etse de Allah etmemekte ve kalbe bakmaktadır. Çünkü Allah sözden ziyade amel yani indirdiği ayetlere göre fiiliyat istemektedir.
  
Dünyadaki sözde Müslüman sanılan kitlenin büyük bir çoğunluğu hatta neredeyse tamamı mezheplere, cemaatlere, tarikatlara, söylenti ve dedikoducu rivayetçilere dayalı çakma bir İslam’a inanıp kendilerine din edinmelerinden Allah’ın vaat ettiği yardım ve desteğini görememektedirler.

Dolayısıyla ya doğrudan resul gibi Kur’an’a uyup amel edeceksin; ya da kâfirlerden daha aşağı bir zilletlikle yaftalanıp münafık olmaktan kurtulamayacaksın! Bu sebeple Allah, ancak hükümlerine riayet eden müminlere yardım ve destekte had tanımaz!

“Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit «Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!» derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).” Bakara 13

“Ey Resûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyle «inandık» diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler, ve sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler. «Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!» derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.” Maide 41 


“Bedevîler «İnandık» dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama «Boyun eğdik» deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” Hucurat 14  

27 Ekim 2016 Perşembe

Başörtüsünü ‘saç örtüsü’ yapanlar…

Sihirde öyle mahirdirler ki, illüzyonlarına ne sirkte ne de kurgularda rastlayabilmek mümkün olmasa da milyonlarca insanı ikna edebilmeleri ise bambaşka bir efsundur.

Sözde Kur’an’a iman etmiş insanların Allah’ın hükmüne rağmen nasıl inanıp güvenebildikleri de apayrı bir sonuçtur.

Baş nedir?

İnsan ve hayvanlarda beyin, göz, kulak, burun, ağız vb. organları kapsayan, vücudun üst veya önünde bulunan bölüm, kafadır.

Öyleyse nasıl oluyor da baş, saçtan ibaret sayılıp meşrulaştırılabiliyor?
İslam’da hükümleri Allah koyar ve Resul’ü de Allah tarafından kendisine vahiyle bildirilen emirleri insanoğluna nakleder. Bu sebeple vahye muvafık olmayan hiçbir söz ve amel resule ait değildir.

Ancak İslam âlimi olarak gönüllere taht kuran tefsirci yani yorumcu bilginler öyle haddi aşmışlardır ki, Allah ve Resul’ünün hükmetmediğini hükmetmişler gibi hem vahyi hem de sünnetleri doğramışlar; tıpkı başörtüsünü saç örtüsüne çevirmeleri misali şeytanın vahiy sırasında kalkışmaya çalıştığı hileleri başarabilmişlerdir. Diğer bir ifadeyle şeytanın yapamadığını yapabilmişlerdir.

Cihad hükümlerini terörizmle özdeşleştirmişler; kulluğu özgürlükle; şeriatı seküler-laik-demokrasiyle ve birçok şey…

Kadının mahrem yeri saç mıdır; baş mıdır?

Bir saç kılının görünmüş olmasını dahi yüzlerce yıl cehennem azabıyla kıyaslayabilecek düzeyde fetva verebilen âlimler, saçın ancak yüz ile bütünleştiğinde mahremiyet kazanarak cinsellik yani şehvetsi bir etkileşim sağlayabildiğini muhakeme edemiyorlar mı? Ya da sadece saçın görünecek olmasıyla nasıl itici hatta korku yayıcı bir görüntü oluşturabileceğini yahut karşı cinsi güdebilecek bir özellik taşımadığını?

Arzu uyandırmak, teşvik ve tahrik etmek; göz, mimik ve dudaktan müteşekkil yüz de midir, yoksa saçta mıdır?

Allah, vahiyle indirdiği Kur’an’ı Kerim de “başların yakalarının üzerine kadar örtünmesini; tanınmamak ve incinmemek için örtüsüz dışarıya çıkılmamasını” mı yoksa saçın örtülmesini mi emretmiştir?

Allah’ın hükümlerini ve Resul’ün sünnetlerini dışlayarak inandıkları bilginlerini hem din hem de siyasette rehber edinen insanların nasıl yalancı, nankör ve riyakâr oldukları sözde iman ettikleri Allah ve Resul’ünü takmamalarıyla ortadadır. Batılsız Hakka iman edememelerin tartışılmaz sonucu; başörtüsünü saç örtüsüne dönüştürmeleriyle kanıtlıdır. 
  
En bedbaht yani münafık kimdir bilir misiniz; işlediği hata ve yanlışta inat ve ısrar edendir. Bir şeyi yapamamak farklıdır; bir şeyi yapamadığı halde nefsine doğrultarak doğrulaştırmak farklıdır. Dolayısıyla Allah’ın emri “başörtüsü” dür ancak nefsime hâkim olamadığımdan “saç örtüsü” kullanıyorum hakikati yanlışı doğrultmaz bilakis doğruyu yani helali parlatır. Ayrıca şirki de önler! 

Saç örtüsü öyle hafifliklere hatta iffetsizlikle yol açıyor ki, haramları kucaklayıcı arzuları, tahrikleri ve teşvikleri tetikliyor. Dolayısıyla rivayetlere göre edinen dinin söylenti ve dedikodulardan ibaret ahkâmları Hakkı yerip batılı üstün getirmektedir.   

Sonuç itibariyle vahiyle indirilen hüküm açık ve seçiktir; Kur’an’da saç örtüsü bulunmayıp başörtüsü emredilmektedir. Bu sebeple başı tamamen kapatacak bir örtü yerine saçların örtünmesi Allah ve Resul’üne karşı bir alay ve ayetleri inkârdır. Dolayısıyla başını örtmeyenin saçını örterek Allah’ı kandıramayacağı bir yana, kendi arzu ve isteklerine göre hareket etmesi de sapıklığın ta kendisidir.

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. Ahzab 36

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar, erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” Nur 31  


“Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” Araf 3