25 Mart 2014 Salı

Ey vatandaş!

Her ne kadar inançlarımız, ırklarımız, düşüncelerimiz farklı, birbirine zıt hatta hasımsı olsa da, bizleri ortak payda da birleştiren içince yaşadığımız Türkiye’dir. Fikir ve ideolojilerimizin dayandığı temel olguyu Türkiye lehine mola verdirebilirsek, ülkenin çıkarına odaklanarak öç, kin ve nefretten uzaklaşabileceğiz muhakkaktır.

Önce biz, kendimize bakmak zorundayız. Biz dürüst isek; yoldan çıkarak sapan ve yüzlerce art niyet taşıyan biri bize asla zarar veremez. Eğer zarar görüyor isek, demek ki dürüst değiliz!
Kendini bilmeyenin bir başkası konusunda ahkâm kesmesi ne kadar yanlış ise, birini veya bir partiyi izleyip rehber edinmesi de o kadar yanlıştır.
  
ABD’li düşünür R.W.Emerson der ki: “Siyasi bir zafer, işlerinizin iyi gitmesi, hastalığınızın geçmesi, uzaktaki bir arkadaşınızın veya sevdiğinizin geri dönmesi veya son derece dış dünya ile ilgili bir olay moralinizi düzeltir ve sizi güzel günlerin beklediğini zannedersiniz. Buna inanmayın, asla öyle olmaz. Size kendinizden başka hiçbir şey huzur ve mutluluk getiremez.”  

Peki, biz ne yapıyoruz? Vatanımız Türkiye’yi bir tarafa atarak kimimiz Ak Parti, kimimiz CHP, kimimiz MHP, kimimiz BDP, kimimiz SP ve kimimiz diğer partilerin çıkarları peşinde koşturarak paryalık yapmak suretiyle kendimizde ne iman ne onur ne de şeref bırakıyoruz! Oysa biz, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırarak muhakeme edebilen insan değil miyiz?

Türkiye’nin güçlü, bağımsız ve uluslararası arenada etkin olmasına aldırış etmeksizin ardına takıldığımız lider yahut partilerin kazanmaları ne ifade eder? Bu sebeple önce Türkiye demeli, sonra o Türkiye’yi layık olduğu seviyeye ulaştıran ya da ulaştıracak lider veya partinin etrafında istemesek de Türkiye hatırına birleşilmelidir. Diğer bir ifadeyle ruh Türkiye, beden partiler olmalıdır! Ruhsuz bir beden nasıl ölü ise, Türkiyesiz partilerde ölüdür!
  
Türkiye gibi bir vatan gök kubbemiz olurken; şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da daha güzel midye kabuklarını toplayabilme hevesiyle maceraya kalkışırsak; kendimize ve Türkiye’ye ihanet etmiş oluruz.

Ne zaman ki; “bana ne Ak Partiden, CHP’den, MHP’den ve diğerlerinden” diyebilirsek, Türkiye’den başka bir kaygın, elemin ve sevdalığın olmadığı kanıtlanır.

Halkın 12 yıldır iktidara taşıdığı Ak Parti, tanrı değil beşer olmasından kabul edilemez birçok hata ve yanlışın içinde yer almış olsa da, her beşerin olmazsa olmaz fıtratsal bir sonucudur. Şüphesiz diğer partilerde aynı sonuçlara mahkûmdurlar. Lakin iktidar yetkisi bulunmamış olmaları, sanki hata ve yanlıştan münezzeh tanrılarmış gibi felaketsi bir algı doğurmakta, dolayısıyla Ak Partinin yaptığı kusurları yapmayacaklarmışçasına tanrısal izlenime neden olmaktadırlar.

Oysa peşin hükümlerden uzak bir serinkanlılıkla Ak Partinin Türkiye’ye kazandırdıkları hizmetler ve cesur adımlar değerlendirildiğinde, kusurlarından daha çok faydalar sağladığı tartışılmazdır.

Aleyhindeki iddiaların doğru yahut yanlış olması bir yana, Ak Parti iktidarının Türkiye için önemli olup olmadığı üzerinde durularak yargıya gidilmelidir. Haydi, yolsuzluk, hırsızlık ve birçok yanlış yaptı diyelim ama Türkiye’yi hem içeride hem de dışarıda getirdiği konumu inkâr edemeyiz. Hükümetin kimi üyelerine yapılan saat gibi hediyeler, ne düğü kanıtlanmamış ayakkabı kutusu içindeki paralar, ilişkileri ve dinlenen konuşmalarla Türkiye’yi Türkiye yapan ve daha ileri getirmeye çalışan bir iktidarı indirmeye yeterli bir gerekçe midir? Şayet iddia edilen suçları devlet hazinesinden ya da milletin hakkından karşılasaydı, 79 yılda yapılanlar katlanabilir miydi? CHP, MHP ve diğer siyasi partileri tecrübeleriyle denemiş bir millet, onların dürüst ve Türkiye’yi istikbale taşıyabileceklerini umut edebiliyorlar ise, gönüllerindeki sevdanın Türkiye değil partileri olduğunu ispatlamaktadır.

Ey vatandaş! Kendin için partin değil Türkiye can olmalıdır. İntikam hırsıyla iktidarın güç yitirmesi nefsinizi hoş kılsa da Türkiye’yi kaybettireceğinizden nefsinizin tuzağına düşmemeli, ardına takıldığınız partileriniz dertlerinize çare bulamayarak bir çöp misali sizleri atarak tanımayacaklarını bilmelisiniz. Ya da yol gösterici çokbilmişlere; “arkadaş, size uydum, perişan oldum” dediğinizde, yanınızdan kaçıp uzaklaşacaklarını göreceksiniz. Türkiye var ise sen varsın!

İktidardan nefret etsen de, öç almak istesen de, haksızlık ve adaletsizliklerinden şikâyet etsen de, nefsine hitap etmemesinden yakınsan da, birçok suçlamalarda bulunsan da; bil ki vatanın Türkiye için onu ayakta tutmalı, devirmek yerine hata ve yanlışlarını düzeltmesi için baskı kurmalısın. Aksi takdirde yağmurdan kaçarken öyle bir doluya yakalanacaksın ki, o dolu, sende ne geçim ne barış ne evlat ne huzur ne güven ne din ne namus ne de vatan bırakacaktır. Evini tamir etmek varken yıkmak nasıl korkunç bir yanlış ise, 12 yıldır kurduğu düzen içinde iktidarını da yıkmak o derece fecaattir.

Önce Başbakan Erdoğan’ın yıkılmasını kimler istiyor diye bir sorguya giderseniz, zaten sonuca ulaşacaksınız. Bu sebeple kimsenin öğüdüne ihtiyaç duymaksınız muhakeme edebilen insan olma hasebiyle doğruların en doğrusuna karar vereceksiniz.   

“Vatan sıhhate benzer, değeri kaybedilince anlaşılır.” Hz. Muhammed (s.a.v)


20 Mart 2014 Perşembe

Ben de Erdoğan ve Ak Parti karşıtıyım!

Neden?

Yaratıcım Allah’ın indirdiği anayasaya ile yönetmeyip seküler rejime bağlı bulunmasından! Dolayısıyla Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kabul eden yasalarla iktidarlığı yürüten bir meclisi ve hükümeti destekleyebilmem söz konusu değildir.

Nasıl ki kimi Kemalist, kimi solcu, kimi laik, kimi milli görüşçü, kimi Türk yahut Kürt milliyetçisi, kimi gülenist, kimi Zerdüşt, kimi PKK’lı, kimi Marksist, kimi İsrail yanlısı, kimi LBGT’ci olmasından Ak Partiye karşılar ise, ben de şeriatçı olmamdan karşıyım.

Tamamı hümanist maskesiyle dolaşan politikacılar ve sesi çıkanlar ne derler; aman kutuplaşmayalım, saflara ayrılarak bölücülük yapmayalım! Böylesine köklü bir farklılığın yaşandığı bir düşünce ve inanç düzeyinde tek yürek olabilmek mümkün müdür? Allah, Kur’an’da insanları saflara ayırmış; mümin, kafir, münafık ve fasık yaftalarıyla birbirlerine düşman kılmıştır. Öyleyse geriye ne kalıyor, herkesin içinde yaşadığı Türkiye!

Eğer öncelik, her kesimin yaşadığı Türkiye ise, vatanın yitirilmemesi ve ülkeye hiçbir açıdan halel gelmemesi adına Türkiye için fedakarlıkta bulunmaktır. İşte bu sebeple Başbakan Erdoğan ve Ak Partiyi desteklemekle yükümlüyüm!

Her ne kadar diğerleri gibi çıkarsı bir nefis arayışı gütmeyip tamamen Allah’ın hükümlerinden yana bir talebim var ise de, sırf ülkemin istikrarı, sosyal, siyasi ve ekonomik krizleri yaşayıp haçlı-siyonist avcıların iştahlarını kabartmamak adına Başbakan Erdoğan diyorum!

Haydi, Başbakan Erdoğan değil de Kılıçdaroğlu, Bahçeli, Kamalak veya Öcalan diyeyim.
Türkiye ve içindeki 75 milyonun refahı, huzur ve güveni; umut bekleyen din kardeşlerimiz; soydaşlarımız ve zulüm altında inleyen insanların durumu ne olacak? Acaba haksızlıkların karşısında Kılıçdaroğlu, Bahçeli, Kamalak veya Öcalan’ın sesleri çıkıp hiçbir nefsi çıkar gözetmeksizin hakkı ve adaleti savunabilecekler mi? Uluslararası siyasi ve ekonomik arenada söz sahibi olabilecekler mi? İstikrarı sağlayıp düzeni muhafaza edebilecekler mi? Ekonomik kalkınmayı ve yatırımları devam ettirebilecek, krizlerle baş edebilecek ve devleti işletebilecekler mi? Yatırımcılara ve sağlanan kaynaklara güvence verebilecekler mi? Milletin tamamını kucaklayabilecek ve ayırım yapmaksızın hizmet götürebilecekler mi? En önemlisi dik durabilecekler mi?

Milletin tamamını kucaklayabilecekler mi diye sormuştum; aslında seçim mitingleriyle kanıtlıdır. Başbakan Erdoğan dışında illerin tamamına gidebilen bir lider var mı? Oysa Türkiye’de iktidarlığa aday bir liderin milletin tamamına sarılması gerekmez mi? Gitmekten sakınan bir lider, Türkiye’yi yönetebilir mi? Dolayısıyla yolsuzluk ve hırsızlıkla suçlanan bir lider meydanlara çıkıp yüzbinlerce insan tarafından karşılanmaz ve namusluyum diyenlerde birkaç yerde yaptıkları mitinglere mahkûm kalmazlardı!

Türkiye’yi dünya güçleri arasına sokarak milletine onur kazandıran, cumhuriyet tarihi boyunca hayali bile kabil olmayan kalkınma ve ilerlemelerle Türkiye’yi gündeme oturtup hayran bıraktıran, dünya ekonomik krizle boğuşurken halkına yansıttırmayan, duraksama yapmadan yatırımlara devam eden, ezilenin yanında durarak hem ecdadını sevindiren hem de insanlığı yücelten,  atılan her adımda eserlerinden yürünen ve faydalanılan, ekonomik kalkınma için girmediği tek bir yer bırakmayan, halkının refah yaşayabilmesi ve onurlu bir kimliğe sahip olabilmesi için dur durak bilmeden çalışan, devlet ve milleti adına şantaj ve tehditlere göğüs geren, dahili ve harici hiçbir sömürücüyü hükümetine ortak kılmayan, ülkenin birlik ve beraberliği için iktidarlığını riske atan, harici ve dâhili düşmanlara karşı dik duran, hain emellere taviz vermeyen, nefsi adına hainsi pazarlıklara ve işbirliklerine yeltenmeyen Başbakan Erdoğan’ı yolsuzluk ve hırsızlık yapmakla suçlamak; en hafifinden nankörlük, alçaklık ve ihanettir.

Ki, aslında suçlanan sadece hükümet değil, hükümeti iktidar yapan milletin yarısıdır, hatta tamamıdır. Çünkü Başbakan, Türkiye’nin temsilcisi ve şerefidir!

Kendilerinin olası bir iktidarlığında yolsuzluk ve hırsızlık yapmayacaklarına dair teminatları nedir? Nefis taşıyan bir insanın hatadan ve yanlıştan münezzeh olabilmesi mümkün müdür? Her biri geçmiş yıllarda iktidar olmuş ve ülkeyi Ak Parti dönemindeki gibi ne kalkındırabilmişler, ne dünya piyasalarına güvence verebilmişler, ne yatırımcıları teşvik edebilmişler, ne de uluslar arası zeminde söz sahibi yapabilmişlerdi. Madem namusluydular, yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık gibi ahlaksız suçlara bulaşmamışlardı; neden ülkeyi kalkındıramamışlar ve Ak Partinin kazandırdığı eserlerin onda birini dahi başaramayıp, bir de milletin hazinesine on milyarlarca dolar borç bırakmışlardı?

Muhalefetin durumu; ömründe ciddi bir para veya iktidar ve vamp bir kadın görmemiş birinin “dürüstüm ve namusluyum” demesine benzer.  

İşin en ilginç olanı da, Ak Parti 12 yıldır iktidarda olmasına rağmen, sadece Reza Zarrab adlı bir işadamıyla konumlandırılarak yolsuzluk ve rüşvetle suçlanmasıdır. Oysa yolsuzluk ve rüşvete bulaşmış bir iktidar, sadece bir kişiyle mi yetinir? Ayrıca Reza Zarrab ile ilişkisi olduğu iddia edilen bakanların, devleti zarara uğrattıklarına dair kanıtlar ortaya konmalıdır. Sadece hediye, para alış verişi suçlaması yeterli değildir. Devlet zarar görmüş mü görmemiş mi asıl üzerinde durulması gereken konudur. Bilmeyenlere diyeceğim odur ki, hiçbir siyasi kimliğim ve devlet görevim olmadığı halde iş hayatım sırasında ipek halılar hediye etmiş, yüz binlerce dolar değerinde saat dahil hediyeler almış, özel uçaklarla alınarak söz konusu ülkelere girmiş, kral dairelerinde ağırlanmış ve itibar görmüşümdür. İlişkilerin samimiyetini ve cömertliğini bilmeyenlerin ulumaları, sokaklardaki köpekten farksızdır!

780.000 kilometre kareyi yatırımlarla donatmış bir iktidarın yolsuzluk yapabilmesi ve kursağından haram lokma geçirebilmesi kesinlikle mümkün değildir. Çünkü haram yani yolsuzluk, uyuşturucudan daha kuvvetli bir alışkanlıktır; azan nefsi doyurabilmek ve sınır vurabilmek imkânsızdır. Dolayısıyla ortaya çıkan eserlerin hiçbiri yapılamaz ve geçmiş hükümetlerde olduğu gibi hazinede tek kuruş bırakmazdı!

Ancak şu olmuş olabilir; şayet herhangi bir yatırımcı ve işadamının kazancından ki, o kazançta hükümet üyelerinin hiçbir kayırımı mevzubahis değil ise, hizmet adına cüz’i bir pay alınmış olmaları ve nefisleri için harcanmadıkları müddetçe meşrudur ve helaldir. Öyle olmasaydı para toplayan tüm hizmet kuruluşlarını hırsızlıkla suçlamak gerekmez mi? Örneğin F.Gülen’in yoksul talebelere eğitim vermek amacıyla zekât, sadaka ve kurban adına topladığı paralarla kiliseleri tadilat ettirmesi, papaz okullarına yardım yapması, hükümetleri devirebilmek, şantajda bulunmak, siyasi nüfuz elde edebilmek için kurduğu istihbarat örgütü ve hakkında olumlu haberler çıkartabilmek için savurduğu paralar sorgulandığında, yeryüzünün en büyük hırsızı, yolsuzu ve rüşvetçisi olduğu ortaya çıkacaktır.   

Sadece Saadet Partisine bir sorum var! Arkadaş, siz de seküler rejimin bir partisi değil misiniz? Öyleyse dinen Ak Partiden ne ayrıcalığınız ya da üstünlüğünüz var ki, Müslümanlar sizi tercih etsin? İktidarlığınız ancak 1 yıl sürmedi mi; iktidarda kaldığınız sürece müspet ne yaptınız; dik durabildiniz mi; haksızlıklar karşısında dilsiz şeytana dönüşmediniz mi? Detaya girmeyecek ve Ak Partiden üstün olduğunuzu kanıtlayan tek bir neden gösterin, size oy vereceğim. Aksi takdirde içinde bulunduğumuz hayati seçimlerde hırsınıza, hasedinize ve nefsinize soluk verin ki, ihanet edenlerden olmayınız!

Türkiye için her vatandaşın yapması gereken, dik duranı ve çalışanı desteklemesidir. Eğer düşünce ve ideoloji açısından tercihe kalkarsak, bataklıktan çıkabilmemiz ve dalaşmaktan sıyrılabilmemiz söz konusu değildir. Çalışan dururken neden başkasını tercih edelim? Unutmayınız ki nankörlük ve ihanet, izzetli Müslüman milletimize yaraşmaz!


Nankörlük ya da ihanet etme ki, ne nankörlükle ne de ihanetle karşılaşasın!

14 Mart 2014 Cuma

Arkadaş! Ne aday ne de parti seçiyorsun…

Ya İstiklal ya da esaret seçimi yaptığını idrak edebildiğinde, haçlıların tuzağına düşmeyip boyundurukları altına girmeyecek, ecdadın gibi kükreyen bir millet olarak dimdik durmanın şerefiyle saygı duyacaksın!

Güdülerek artıklarla beslenmeye mi razısınız, yoksa aslan olup da artıklarınızla besletmeye mi tarafsınız?

İşte içinde bulunduğumuz seçimle vereceğin karar; neyin ardında olduğunu kanıtlayacak, bir belediye başkanı yahut bir partiyi desteklemek gibi sıradan nefsi bir tercihin değil, vatanın Türkiye’nin hayati önem teşkil eden istikbali adına olacaktır.

Tarih, harici hiçbir düşman tarafından yenilmediğimizin ve dâhili hainlerle darmadağın olduğumuzu ispatlamaktadır. Öyle iman sahibi Müslüman bir milletiz ki, şehid olabilmek için koşan itikadımızdan dolayı karşımızdaki en güçlü haçlılara diz çöktürmüş ama kendilerine fiyat etiketi koyan içimizdeki ihanet odaklarının kahpeliklerinden Allah’ın bahşettiği kudretimizi yitirmişizdir.

Kader, tarihi yeniden tekerrür ettirmekte; milleti ve iktidarıyla yeniden doğarak şahlanan ülkemize tezgâhlanan entrikalarla iktidarlığımızın önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Dün nasıl haçlılara tetikçilik yapan hainler var ise bugünde aynı süreci yaşamakta, kırmaya ramak kalmış zincirlerden kurtulmayı engelleyebilmek için zihinler ve kalpler iğfale uğramaktadır. Tüm dünya, bağımsızlığına kavuşmuş Müslüman milletimizin önüne hiçbir gücün geçemeyeceği, gerek siyasetten gerekse ekonomikken dünyaya lider olabileceğinin tedirginliği içindedirler.

Bizler nasıl caydırıcı bir güce, cesarete ve azme sahip olduğumuzu bilmiyor ama kadim düşmanlarımız idrak içinde olmalarından önümüze bariyerler koymaktan asla vazgeçmiyor, hainleri yetiştirip desteklemekten de geri durmuyorlar. Çünkü onlar, bizimle doğrudan çatışarak riske giremeyeceklerinden hainleri musallat ederek birlik ve bütünlüğümüzü bozdurmak suretiyle gücümüzü zayıflatmaktadırlar.

Arkadaş! Din de senin; namus da senin; vatan da senin; devlette senin! Bu tartışılmaz değerlerine yabacı bir elin dokunmasını sindirebilir misiniz? Eğer o yabancı el, kendinden bildiğin bir hain aracılığıyla değerlerine dokunuyor ise, sessiz kalabilir ya da o haini destekleyebilir misiniz? Öyleyse sanki sıradan bir yerel yahut genel bir seçim varmış gibi o hainlerin kazanmalarına fırsat vermemelisin!

Seküler rejime bağlı herhangi bir siyasi partiyi desteklememem her ne kadar tartışılmaz bir ilkem olup, “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda da gerekçelerini sıralamış isem de,  önümüzdeki seçimlerin İstiklal mücadelesi olmasından dolayı dinim, namusum ve vatanım için oy kullanacak ve Türkiye’yi hainler eliyle haçlılara peşkeş çektirmemeye çalışacağım.

Ey dinine, namusuna, vatanına ve istikbaline gönül vermiş sevdalılar! Öyle bir ayırımın içindeyiz ve sırat misali bir köprünün üzerindeyiz ki, haçlıların yıkmak istediği iktidarın dışındaki bir partiye yahut adayı desteklemek bize haram ve ihanettir. Şüphesiz iktidarın hata ve yanlışlarını kabul edebilmem imkânsız ise de, dinimi, namusumu, vatanımı ve milletimi elem edinerek iktidarı desteklemem vazgeçilmez bir yükümlülüktür.

Unutmayınız ki, ülkeniz üzerinde emel besleyen düşmanınız haçlılar, sadece iktidarı devirmek ve yerine geleceklerle uğruna canlarınızı verdiğiniz vatanınız üzerinde cirit atmayı hesap etmektedirler. Haçlıların kurgulayıp hainlerin oynadığı bir senaryoda, iktidardan nefret etsek ve hatalarını sindiremesek de, Türkiye için desteklemek boynumuzun borcudur. İçinde bulunduğumuz korkunç badireyi atlatmamız akabinde iktidara öyle yüklenelim ki, nerede bir haksızlık ve adaletsizlik var ise telafileri için hep birlikte ümüklerini sıkalım. Dövelim ama öldürmeyelim!

Gelin, bari Türkiye için nefsimize kulaklarımızı tıkayalım, vesveselere aldırış etmeyelim, daha beterlerinin maskeli suratlarına güvenmeyelim ki, Müslüman milletimize namahrem eli değmesin!

Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar -- ki şehadetleri dinin temeli –
Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.

  

7 Mart 2014 Cuma

Abi ve ablalar nereye koşuyorlar!

İmandan sonra fasıklık çok kötü bir şeydir. Yaratıcı Allah yerine yaratık beşere uyanlardan daha berbat kim olabilir?

Allah ve Resulüne iman eden birinin nefsi galebe çalmış bir beşere itaati apaçık bir ortak koşmadır. Eğiticiye veya rehbere sevgi ve saygı duyulabilir ama haddi aşan bir aşk ve tazim ile sorgusuz teslimiyet kalbi hastalaştıran bir zehri doğurur ki, küfürden ya da yanlıştan geri döndürecek tövbeye de imkân tanıtmaz.

İslam kimliği altında gençlerimizi iğfal ederek vahiy aleyhtarlığına dönüştüren Gülen, tuzağı içindeki abi ve ablaları Allah ve Resulünün izinde değil de kendi izinde yönlendirerek hem dünyalarını hem de ahiretlerini kıyıma uğratmaktadır.

Amacı başta Türkiye olmak üzere ilişki kurduğu ülkelerde dukalıklar inşa etmek olan Gülen, din kisvesiyle siyasi ve ekonomik gücü eline geçirip gülenizm’i egemen kılmaktır.

Evet, bir hizmet hareketi var ama o hareket Allah adına değil şeytan lehine olup, tamamen batıl odaklıdır. Dolayısıyla abi ve ablalar, kendilerini adadıkları hizmetin İslam manipülasyonlu bir iblis yolu olduğunu; ya fark edemiyorlar ya da zaman içinde nefislerine yenik düşerek tanrılığı oynayan Gülen’e kulluğu kurtuluş sanıyorlar. Oysa Gülen’nin doğru mu yoksa yanlış yolda mı olduğunu Allah’ın yüce ayetleriyle kanıtlayabilirler. Hatta Kur’an’a uygun hadisler ve peygamber efendimiz (s.a.v) hayatıyla da ortaya çıkarabilirler!

 “Bana nispet olunan hadisi Kur’an’la karşılaştırınız. Kur’an’a muvafık ise, o benimdir, ben söylemişimdir.” Hz. Muhammed (s.a.v) 

Vahyi eğip bükerek parçalayan Gülen çetesiyle hiçbir ilişkileri bulunmamasını emreden Allah’ın hükümlerine kulaklarını tıkayan abi ve ablalar, iman sahibi Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen hem Kur’an’a hem de memleketlerine hasım tutumları, ancak mühürlenmiş olmalarının bir sonucudur. Yoksa Gülen’in ne türlü dehşetli bir düşman olduğu aşikârken; nasıl oluyor da gözleri oldukları halde göremiyor, kulakları bulunmalarına karşın işitemiyor ve kalpleriyle kavrayamıyorlar? Eğer tanrıları Gülen değil de Allah ise, Allah yerine Gülen’i yeğleyebilmeleri mümkün müdür?

Sözde Allah özde Gülen’i tanrı edinenler, küfürlerini ne kadar kabul etmek istemeseler de söz ve davranışları beşere odaklı itikatlarını kanıtlamaktadır. Amelsiz ilim, merkebe yüklenmiş ciltlerce kitaptan farksızdır ama eğitici konumundaki abi ve ablalar, bu sebeple doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıramayarak muhakeme edememektedirler.

Bilgileri ezbere dayalı olmalarından kulaklarını aşıp kalplerine inmemekte, dolayısıyla hem dünyevi hem de uhrevi olaylara nefsi yorum katmalarından hain ve münafık etiketlerine maruz kalmaktadırlar.

İhlâslı bir iman, takiyye gibi adi bir riyakârlığa gereksim duymaz. Madem her işte hüküm verici, gözetici ve koruyucu Allah ise, Mutlak İrade’ye karşı herhangi bir beşerin üstün gelebilmesi, fayda veya zarar verebilmesi, dilediğini gerçekleştirebilmesi mümkün müdür?  Öyleyse takiyyeyi meşrulaştıran Gülen’in nefsine iman ettiği alenidir. Böylece kendisine bağlı abi ve ablalarda küfrü imana tercih ederek yoldan çıkmış takiyyecilerdir. 
            
Ey abi ve ablalar! Ardına takıldığınız zalim, sizleri Allah ve Resulünün hükümlerinden kopararak cehenneme koşturmaktadır. Sizler gibi yaratık bir insan olan Gülen, Allah yanında kimdir ki, kendisinden kazanacağınızı umut ettiğiniz şeylerin Allah’ın verecekleri yanında bir değeri olabileceğini düşünebiliyorsunuz. Hem dininizin hem de vatanınızın aleyhine çalışan Gülen’den öyle kaçınız ki, Rabbimin doğru yola eriştirdikleri kullarının arasına katılabilin. Allah’ın yüce kitabı Kur’an’ı incelediğinizde, nasıl sapmışların yolunda olduğunuzu inşaAllah kavrayabileceksiniz. Unutmayanız ki Gülen’in sizleri aldatması kurtuluşunuz için bir mazeret olmayacak, dünyada ve ahirette kaybedenlerin saflarına katılacaksınız.


“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

24 Şubat 2014 Pazartesi

Kader mahkûmu insanoğlu bir hiçtir ama…

Nefsi, öyle bir özgürlüğe koşturuyor ki, başına gelen belaları dahi muhakeme ettirmeyip pozitivistsi gerekçeleri mazeret kılarak ders çıkarmasını engellese de ancak ölümle durulabilmeleri, savunulan seküler temelli düşüncelerin yalanını ortaya çıkarıyor.  

Neredeyse herkesin irili ufaklı tanrılığı oynadığı yaşam sürecinde tanrının yalnızca Allah ve kader çizen tek kudret olduğu aşikârken yine de inat ve ısrarda bulunabilmeleri ne akıllarının ne de iradelerinin hür olmadığına apaçık bir kanıttır.

Aslında bizzat edinilen tecrübe, düşünebilenler için sarih bir ayna olmasına rağmen nefisleri o gerçeği kavramalarına izin vermemektedir. Dolayısıyla ya kendilerini ya da kuvvet sahibi sandıkları beşeri Allah’tan daha çok anarak ve yaptırım güçleri olduklarına güvenerek iplerine sarılmaları; nasıl kör, sağır ve idrakten yoksun olduklarını ortaya koymaktadır.

İnsanı, insanlıktan çıkarıp gerçeği kavramada düşünce ve duygularına zincir vuran nefis, görünüşte galebe çalsa da özde bir kuldur ve hakkında yazılmış olanı aşarak dileği doğrultusunda kaderini yaratabilmesi mümkün değildir. 

Hem özgür iradeyi savunup hem de tanrılığı oynayanlara kulluk eder; hem kaderin iradeleriyle çizildiğini teorileriyle iddia edip hem de tanrılığı oynayanlara sığınıp ardına takılır; hem aklın üstünlüğüne inanıp hem de başına gelen musibetleri savamaz; hem başarılarıyla övünüp hem de zillet içinde yıkılmaktan sakınamaz!

Öyleyse kul değil özgürse, bir saniye sonra başına ne gelebileceğini biliyor mu? Biliyor ise engelleyebiliyor ya da tersine çevirebiliyor mu? İddia ettiği gibi bir iradeye sahip ise, neden dilemediği olumsuzlukları sahipleniyor? Oysa dileği hem mutlu ve güven içinde olmak, sağlıklı ve varlıklı bir hayat sürmek, her türlü beladan kaçınmak, korku ve tehlike yaşamamak, acı ve kayba uğramamak değil midir? Öyleyse insan, özgür bir manyak mıdır? 
   
Dolayısıyla insan, derinliklere götüren yolların kokusunu alamamalarından, gönül gözünün işitici ve bilici gücünü çalıştıramamalarından ve zihinlerini yalanla meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran her şeyi göz ardı edebildiklerinden ne kadar kanıta şahit de olsalar,  yine de idrak edememeleri ilahsal kaderdendir. Demek ki akıl, teoride öngörüldüğü gibi muhakeme yetisi de sağlamamakta ve iddia edildiği gibi kader yazılamamaktadır!

Her kim olursa olsun, velev ki peygamberler dahi olsa hiçbir beşer yüceltilemez; yönetip yönlendiren ve kaderleri yazan yaratıcı Allah’a ortak koşan bir paye ile onurlandırılamaz.  

Unutulmamalıdır ki hiçbir beşer yoktur ki, kendi iradesiyle yücelip alçalabilsin!

“(Resulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.” Ali İmran 26

Sözde yaratıcı akla ve iradeye odaklattırılan bilimsel keşiflerin, zaferlerin, başarıların ve iktidarların ardında yatan öyküler özellikle göz ardı edilir. Dünyada gelişmelere neden olan buluşların ani beyin fırtınaları sonucu doğduğu ya da kahramanlıkların cesaret ve bilgelikle edindiği iddia edilir. Hâlbuki her şey, Mutlak İrade’nin "o kitap"ta ki düzeneğine göre gerçekleşmekte; üstünken yahut dehayken hiçliğe, hiçken iktidara dönüşen sürecin altında yatan gerçek kavranamamaktadır.

Her insan, kaderini yaşadığından iradesel temelde birbirlerine karşı ne güçlü ne de zayıftırlar. Sadece Allah tarafından biçilen görevleri yapmakta, kiminin kimine karşı üstünlüğü akıl ve iradelerinden değil, Allah öyle dilediği içindir. Bu sebeple insan olmalarından peygamberlerin dahi kendi başlarına yaptırım güçleri bulunmamaktadır.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. De ki: Gerçekten Allah’a karşı beni kimse himaye edemez, O'ndan başka sığınacak kimse de bulamam.” Cin 21-22

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.” Enam 165

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” Zuhruf 32

İşte insanoğlu, gerçekle bütünleşemediğinden ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri gücü elinde bulunduranlara gıpta ederek önlerinde boyun eğer, maharet akıl ve iradelerindeymiş gibi arşa yerleştirilir ve efsaneler düzerler.

Herhangi bir beşerin geçici ve emanetsi gücünden etkilenerek fayda yahut zarar verebileceğini sanmayın. Böyle yaparsanız yaratıcı Allah’ınıza ortak koşarsınız!  Fayda beklediklerinizin nasıl zarara uğradıklarını yargılayabildiğinizde yanlışınızda ortaya çıkacaktır.


Karşındaki kim olursa olsun kul olduğunu unutma ki, kulu olmayasın!

16 Şubat 2014 Pazar

İnsana ne nankörlük ne de ihanet yaraşır!

Yaratıcısı Allah’a hainliği meslek edinmiş günahkârlara güvenen, umut bağlayan ve savunanların insan olabilmeleri; insanca muhakeme edebilmeleri ya da insanca yargıya gidebilmeleri mümkün müdür?

Benliklerinin ardına Arap atı misali dörtnala koşarak yorulmaları akabinde nefislerinin eline terk edilenlerin hazin sonları her ne kadar herkesçe edinilen tecrübeler ise de, yine de gerçeğin açık perdelerini kapatabilmek için inatlarını sürdürebilmektedirler. Çünkü onlar ‘o kitap’ça mühürlenmişlerdir.

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” A’raf 179

Nefsin hüküm sürdüğü bir toplumda iyiyi ve doğruyu, hakkı ve adaleti kabul ettirebilmek imkânsızdır. Yalnızca çıkara odaklı nefsin kendinden başkasını elem edinebilmesi mümkün olmadığından nankörlük ve ihanette sınır tanınmamakta, dolayısıyla felaketlerin başa gelebilmesi için acele edilip, sonrada “ne yaptım” hayıfıyla dizlere vurulmaktadır.

Neredeyse herkesin benliğine çalıştığı bir dünyada insaniyet, barış, hak ve adalet argümanları tamamen aldatmaca olup, ancak kendini yaratıcı Allah’a adayıp dünyayı ahiret karşılığı satanlar nefislerini düşünmezler. Kimilerinin; “kendilerini Allah’a adadıklarını iddia edip de nefisleri peşine koşarak binbir dalavere yapan Müslümanlara ne demeli!” eleştirilerde bulunmaları doğrudur. Ne var ki, onların Müslüman değil Müslüman kimliği taşıyan münafık oldukları kestirilememesinden Müslümanlar yaftalanmaktadır. Çünkü tumturaklı iman etmiş hiçbir Müslüman nefsi hiçbir arayış ve beklenti içinde bulunmaz, dolayısıyla ne nankörlük ne de ihanete kalkışır.

2006 yılının Nisan ayında yazdığım “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda, seküler rejimi meşrulaştırmamak için herhangi bir partiyi desteklememin dinen sakıncalı; yaratıcı Allah’ın anayasasını değil de beşeri anayasayı rehber edinmenin apaçık bir başkaldırı olduğu üzerinde durarak, partinin adı ne olursa olsun Allah’ın kitabına isyan esası üzerine kurulu batıl rejime bağlı faaliyet göstermelerinden hak ve adaletli değil nefsi bir yönetim güttüklerinden hep karşı çıkmış ve bu sebeple hiç oy kullanmamışımdır.

Hatta kitabımda, “söz konusu seküler düzen adına kullanacağım tek bir oy, çok sevdiğim rahmetli babamın dirilmesine neden olabilecek bir mucizeyi gerçekleştirecek olsa dâhi, yine de kullanmam. Çünkü dirilişi bir hayır değil, mutlaka şer olacaktır. Vahyi reddeden bir rejim,"Allah adı" anılmaksızın kesilen hayvanın haram etine benzer. Onun etini yemek ne kadar büyük bir günahsa, rejimi meşrulaştıran herhangi bir partiye oy vermemde o kadar büyük bir günahtır” açıklamasını yapmıştım.

“Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider.” C.Bruno

Ne var ki geldiğimiz nokta, İslam ve Türkiye karşıtı ne kadar dâhili ve harici güç var ise, sırf din ve vatan hassasiyetinden dolayı Başbakan Erdoğan’a karşı ittifak kurarak ülkemizi kuşatmaya kalkışmış, dolayısıyla İstiklal mücadelelerinde olduğu gibi saf tutmaya mecbur bırakmıştır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler, haçlıların kuşatmasını kırabilmek ve ülkemizi düşmanlardan kurtarabilmek için geçmişimizdeki İstiklal muharebelerinden farksızdır.

Ecdadımızın haçlılara karşı silahla gerçekleştirdikleri cenk, günümüz Türkiye’sinde seçimlerle yapılmaktadır. Bu gerçeği idrak edemeyen insanların haçlı safında yer alarak dinine, namusuna ve vatanına ihanetleri nefsi bir hezeyan olup, sorunun Ak Parti yahut Başbakan Erdoğan muhalefetliği değil, doğrudan Türkiye hasımlığı olduğu ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de Başbakan Erdoğan gibi haksızlıklara dik durabilen; ülkeyi uluslararası arenada etkin kılabilen; insanları inançlarından yahut etnik kimliklerinden dolayı ayırmayan; zulüm altında kim olursa olsun yardım ve desteğe koşabilen; milletine şeref katabilen; caydırıcı gücüyle dostlarına cesaret, düşmanlarına gözdağı verebilen; yolsuzluklara taviz vermeyip ülkenin kalkınmasına çalışan; şehit, dul ve yetimlerin haklarını faiz lobilerine peşkeş çekmeyen;  hiçbir şantaj ve tehdide pabuç bırakmayan; din ve namusu tüm değerlerden üstün tutan; beşere değil yaratıcısı Allah’a sığınabilen; oy kaygısıyla kendine fiyat etiketi koymayan; köhnemiş Türkiye’yi şaha kaldırabilen; artıklara mahkûm edilmiş milletimizi Allah’ın izniyle aslan yapıp da başkalarının artığına muhtaç bırakmayan; her olayda izleyici olmayıp müdahalede bulunabilen; milleti millet yapıp şan kazandıran; beşerden değil Allah’tan korkan; ülkesi için her zorluğa göğüs geren; halkının huzur ve güveni için baskılara boyun eğmeyen; fedakârlıkta sınır tanımayan; haçlı kuşatmasına karşı kahraman ecdatlarını anımsatan başka bir lider var mıdır?

Artık Türkiye, yıllar öncesi Türkiye değil! Nasıl ki kümesi çok iyi tanıyor diye tilki bekçi yapılamayacak ise; muhalefet partilerinin hiçbirine Türkiye emanet edilemez. Her biri azmış nefislerinin gereği ülkeyi yağmalayabilmek için maskelerinden birini çıkarıp diğerini takmak suretiyle yarışmakta ve bağımsızlığına kavuşup gündem belirleyen Türkiye’yi eski tutsaklık günlerine götürebilme peşindedirler.

Otokritik yapıp kendinize bir sorun bakalım! Desteklediğiniz Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP, böylesi güçlü bir Türkiye’yi ve dağları yırtarcasına azmedip sınır tanımayan yiğit bir milleti yönetebilir mi? Yahut Devlet Bahçeli ve MHP; ya da Mustafa Kamalak ve SP ne yapabilirler? Sakın ha, yüzyılın münafığı ve haçlı taşeronu F. Gülen’den medet uman BBP; ya da ömür boyu mahkûm Öcalan’a sığınmış BDP yahut HDP’den umutlu olduğunuzu söylemeyin!  

Yoksa doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırarak muhakeme yetisini kullanamayan insanlar mısınız?

Haydi diyelim, nefsi bir çıkar edinebilmek amacıyla söz konusu partileri yahut adaylarını destekliyorsunuz. Şüphesiz söz konusu partiler ve adaylar, yakınlarını zenginleştirecek ve kendilerini destekleyen sermaye gruplarına hizmet edeceklerdir. Peki, sen bunlardan istifade edebilecek ve ayrıcalıklı kesimden olabilecek misin? Seçimler öncesi peşinden koşan belediye başkan adayının seçim sonrası odasından içeri girebilecek misin? Sağlattığın imkânlara ortak olabilecek misin? Dertlerini dinletebilecek ve ihtiyaçlarını karşılatabilecek misin?

Bir düşünün; örneğin İBB Başkanı Kadir Topbaş, ABB Başkanı Melih Gökçek ya da diğer bir Ak Partili Belediye Başkanının iktidar desteğine rağmen yapamadığı ne var ki, diğerlerinin başarabileceğine inanıyorsunuz? Hangi İstanbullu Kadir Topbaş’ın hizmetlerinden memnun kalmayıp da binbir surat Mustafa Sarıgül ya da kendini lezbiyen, biseksüel, gay ve transseksüellere adamış Sırrı Süreyya Önder’i destekleyebilir? Bu apaçık bir nankörlük değil midir?

İstanbul’un trafik yoğunluğundan söz ediliyor. Bana dünyada bir metropol gösterin ki, trafik çilesi yaşanmamış olsun! Nüfusu yaklaşık 2 milyon olup otobanları, metroları ve yedi şeritli yollarıyla ünlü Dubai’de dahi saatlerce bekleyen trafik yoğunluğundan kaç kişinin haberi vardır? Dolayısıyla 15 milyonluk nüfusuyla İstanbul, inanın trafik yoğunluğu en az olan anakenttir.

Her beşer gibi Başbakan Erdoğan’ın da çok hataları vardır. Benim nezdim deki asıl yanlışı, haçlıların Irak’ı işgal etmesine cesaret verip milyonlarca Müslüman’ı yurtlarından çıkarttırmak suretiyle katlettirmesidir. Bu sebeple kendisine hakkımı helal etmeyi düşünmüyordum ama gerek dâhili gerekse harici düşmanlara dik duruşu, kararımı değiştirecek boyuttadır. Ancak Türkiye için vazgeçilemeyecek bir lider olduğu tartışılmazdır.             

Dolayısıyla Başbakan Erdoğan tanrı değil bir insandır. Hata yahut yanlış yapması kulluğunun kaçınılmaz gereğidir. Bu sebeple nefse yenik düşerek kendisine cephe almamalı, bilakis içinde bulunduğumuz fitne furyasında din ve vatan için mutlaka desteklenmelidir.

Böylesi bir haçlı kuşatmasında nefsi düşünmek haram ve ihanettir. Zaman, nefsi isteklere göre karar verme değil, Türkiye’nin bekasını sahiplenme zamanıdır. Tüm partileri ve muhalefeti bir araya toplasanız, Başbakan Erdoğan’ın gölgesi dahi etmezler!

Söz konusu fırsatçıların yemleri olmayınız; nefsinizin aşağılayıcı tuzağına düşmeyiniz; yanınızda dolaştırmaya utanacağınız maskelilerin oyununa gelmeyiniz; çocuklarınızın haklarını onlara yedirmeyiniz; maceraya kalkışıp binebilecek bir otobüs dahi bırakmayacak olanlara imkân tanımayınız; adamı ıslah etmeye çalışınız, adam olmayanla tükenmeyiniz; yaratıcısına asi olanın hilkatteki eşine adil ve vicdanlı davranabilmesi mümkün değildir; nefsi zaafın korkunç sonundan ürkünüz; nefsi hakkın değil ilahi hakkın peşine düşünüz; adaleti nefsinizde değil insanlıkta arayınız; kadim düşmanlarımıza vatanımızı peşkeş çekmeye çalışan hainlerin ardına takılmayınız; sonunuzu getirecek bir maceraya kalkışmayın; en önemlisi vesveselere kulak kabarıp nankörlük ve hainlik etmeyiniz.

Allah’a ve Peygamber’e ihanet etmeyip dininin ve milletinin egemenliği için siper olmuş başbakanınız ve hükümetiniz emanetinizdir. Emanete ihanet edebilir misiniz?

“Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber e hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.”  Enfal 27



6 Şubat 2014 Perşembe

Gülen ve CHP çetesinin yanında…

PKK’nın kirli planları, çamura bulanmış bir çamaşırın etkisi kadardır!

Münafığın kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu gerçeği idrak edilememesinden öylesine derinsi bir tahribat ortaya çıkıyor ki, yapının yıkılmasından başka bir çare kalmayıp maddi-manevi tüm değerler ve istikbal altüst edilebiliyor. 

Varlıkları kökü olmayan odunluk pis bir ağaç olan münafıklar, köşe başlarını tutmalarından, uluyan kaynakları bulunmalarından ve arkasına aldıkları düşmanların desteklerinden güçlü görünseler de, aslında bir rüzgârla hatta bir nefesle devrilebilecek çürüklüktedirler. Dolayısıyla görünüşteki caydırıcılıkları bir illüzyon ve barınakları da örümcek evinden farksızdırlar.

Haçlı-siyonist cephe önce CHP’yi, sonra PKK’yı ülkemizin başına bela etmiş; yıllar sonra iktidara gelen Başbakan Erdoğan’ın ‘Güçlü Türkiye’ hedefiyle başlattığı kalkınma ve çözüm süreciyle dumura uğramışlar, sonunda joker olarak elinde tuttukları İslam maskeli Gülen çetesini ileri sürerek, “yolsuzluk ve rüşvet” iftiralarıyla Türkiye’yi batırmaya kalkışmışlardır.

Müslüman Türk milletine olan kin ve kadim düşmanlıklarından zerre kadar vazgeçmemiş olan haçlılar ve siyonistler, halkımızın aşırıduyusundan ve batı kompleksinden istifade ederek dinlerine ve vatanlarına düşman edindirmekte zorlanmamış, her girişimlerinde kara delikler açarak hakkımız olan egemenliğimizi hainlerin yardımlarıyla engellemeye çalışmış ama milletin, seçtiği hükümete sahip çıkmasıyla planları geri tepmiştir.

Onların nezdinde Müslüman Türk milleti ezeli ve ebedi bir düşmandır; ya Asya steplerine geri sürülmeli ya da Anadolu’da yok edilmelidirler. Ancak Müslüman milletimizi yenilgiye uğratsalar da asla teslim alamayacaklarını bilmelerinden ardı arkası kesilmeyen karışıklık çıkarmada yılmamışlardır. Yeter ki dinlerini ve vatanlarını satmaya hazır bir hain yakalamasınlar; ellerine fırsat geçtiğinde Gülen misali destek verip önlerini açarlar.

Aslında “yolsuzluk ve rüşvet” fitnelemesiyle yapılan yıkıcı saldırılar gerek geçmişimizi gerekse batı’yı sorgulayabilme açısından fevkalade olumlu bir sonucu doğurmuştur.

AB Komisyonu tarafından ilk kez açıklanan Yolsuzlukla Mücadele Raporu'na göre yolsuzluğun Avrupa ekonomilerine yıllık maliyeti 120 milyar Euro imiş. Peki, yolsuzlukla ilgili hangi Avrupa ülkesinde hükümetin devrilmesi için bir isyan, çökertme veya yok etme girişimi mevcut olmuştur?

AB Komisyonu'nun İçişlerinden Sorumlu Üyesi Cecilia Malmström üye devletlerin yolsuzlukla mücadele için son yıllarda çok şey yaptığını ancak bunların yeterli olmadığını belirtti. Cecilia Malmström, "Avrupa'da yolsuzluktan arınmış bölge yok" diye konuştu. Peki, seküler bir düzende yolsuzlukları engelleyebilmek mümkün müdür? Nefsin egemen olduğu seküler rejimlerde vicdanlardan atılan Allah sevgi ve korkusu hak ve adaletle davranışı mukim kılabilir mi?

Gelelim Türkiye’ye! I.Dünya Savaşından çıkmış milletimiz yoksulluktan kırılırken, bir lokma somuna ve bir çift çarığa ihtiyaç duyarken; Atatürk ve İsmet İnönü’nün akıl almaz servetleri nasıl izah edilebilir? Aylık maaşlarıyla edinebilmeleri mümkün olmayan servetleri yolsuzluklarını kanıtlamıyor mu?
Atatürk; sahip olduğu otelini, lunaparkını, gazoz fabrikasını, şarap fabrikasını, deri fabrikasını, 2 fırınını, 4 lokantasını, 443 baş sığırını, 10 300 baş koyununu, 582 dönüm meyve bahçelerini, 700 dönüm fidanlığını, 400 dönüm Amerikan asma fidanlığını, 220 dönüm bağını, 220 dönüm zeytinliğini aldığı maaşla mı elde etmişti? Ya İsmet İnönü’nün Atatürk’ten geri kalmayan serveti! Bunlar yolsuzluk ve rüşvetten başka yollarla elde edilebilinir mi?

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!“ Atatürk-10 Temmuz 1923

Halk Bankası Genel Müdürü’nün evinde 4,5 milyon dolar ve birkaç bakan oğullarının rüşvete karıştığı iddiasıyla 12 yıllık bir iktidarın “yolsuzluk ve rüşvet” ile suçlanabilmesi apaçık bir nankörlük ve ihanet olup, ancak “oha!” denir. Şu açık bir gerçektir ki, bugüne kadar gelmiş geçmiş hükümetlerin içinde yolsuzluğa, hırsızlığa ve rüşvete bulaşmamış tek hükümet Ak Parti’dir. Neden mi? Yaptığı yatırımlar! Neden geçmiş hükümetler Ak Parti iktidarının yaptığı kalkınmayı başaramadılar diye hiç sorguladınız mı? Şüphesiz nefis taşıyan her insana şeytan musallat olup baştan çıkarabilir ama topyekûn bir suçlamaya cüret edilemez.

Örneğin F. Gülen’in ihanetlerinden dolayı dinimiz ve milletimiz suçlanabilir mi? Ya da ihlâslı ama muhakeme yetisinden ırak cemaati yaftalanabilir mi? Allah adına hizmet gerekçesiyle Müslümanlardan topladığı yardımlarla kiliseler ve havralar yaptıran, İslam’ın ve Türkiye’nin aleyhine harcayan Gülen ve çetesi, hayırsever Müslümanlarla denk tutulabilir mi? Yolsuzluk, sömürü, istismar, dolandırıcılık ve hırsızlıkta Gülen çetesi ile yarışabilecek CHP’den başkası var mıdır?

Yolsuzluğu ve rüşveti milletimize aşılayarak dininden ve namusundan koparan bir CHP’nin yanında başkasını suçlamak abestir. Asıl yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvetin ne büyük bir yıkım olduğu, CHP’nin iktidara gelmesiyle anlaşılacak ve geçmişteki acılar tekerrür edecektir. Onun için CHP’nin iktidara gelmesini temenni ediyor, azmış insanların hak ettikleri belayla yüzleşmelerini bu sebeple arzu ediyorum.
 
İlkesi “dini ve namusu olanlar kazanamazlar” olan bir zihniyet, ancak şeytanı egemen kılar; dolayısıyla “bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz“ düşünceleri de, Türkiye’deki azgınların barınabileceği çatının CHP olduğunu kanıtlamaktadır. Kalbinde Allah imanı, sevgisi ve korkusu olan için CHP, bir cehennemdir.

 “(Şeytanların) dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da yakalarını bırakmazlar. “ A’raf 202