milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2010 Çarşamba

MHP’yi desteklemek Allah’a küfürdür…

İnsanlık tarihi; Peygamber ve şeytanın hayır ve şer önderliklerini rehber edinmiş, en zaliminden en merhametlisine kadar düzen içinde yer almış iyi ve kötülere şahit olmuştur. Canilikte ve merhamette sınır tanımayan insanların zaman içinde varoluşu devam etmiş ve birbirlerini yok eden oluşumlarla denge sağlanmıştır.

Yol gösterici semavi dinlerin ya kökten ya da yorumlarla tahrip edilip ikileme düşülmesiyle seküler düşünce ivme kazanmış, böylece iyice bozulan insanoğlu kaçınılmaz laneti de davet ederek, kötüye karşı kendilerini adayabilecek bir inanç taşımamalarından dengeler altüst olmuştur. Dünya, geçmişte iktidarı ele geçirmiş canavarları yermiş ama günümüzde çıkar gerekçeleriyle tahtlara oturtarak ardına düşebilmiştir.

Benliğini, ideolojik hırs ve ihtirasını dizginleyemeyerek çılgın bir karmaşa içinde bulunan insan görüntüsündeki canavarların kin ve nefretleri toplumları tehdit etmekte, kimileri iktidar gücünü ele geçirmeleri akabinde biriktirdikleri öfkeyi lâvsı bir ateşle canlıları yerle bir edecek bekleyişini sürdürmektedirler.

Küresel bir tablo çizip sözü uzatmayarak tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz açısından da asıl tehlike üzerinde duracak ve halkımız aleyhine fevkalade belâ olan ‘ırkçı zehri’ vurgulayacağım. Aslında Allah’ın Hz. Adem’i yarattığı anda şeytanın “onu topraktan beni ateşten yarattın, dolayısıyla ben daha üstünüm” benliği, ırki ya da milliyetçi radikal ayırımcılığın ne denli bir asilik ve lanet olduğunu ortaya koyan bir başlangıçtır.

Müslüman-Türk manipülasyonu yahut Türk-İslam senteziyle inananların zihinlerini ve duygularını iğfal eden “bozkurt” mitolojisini İslam’la harmanlayarak ırkçı Türk totemini sembolleştirip; ata, rehber ve kurtarıcı olarak “kurt”’a bilinçli veya bilinçsizce tapınan mhp ve o düşüncede olanlar üzerinde duracağım. Kimi Türkçüler kurt’un bir totem değil kutsal bir sembol olduğu itirazında bulunsalar da temel amaç aynıdır.

İslam öncesi vahşi ve barbar olan Türkler, İslam’la tanışmalarının akabinde insanlığı ve adaleti ilke edinmelerinden Hakk’tan ve erdemlikten asla taviz vermemişler, cihan hâkimiyeti anlayışını vahyi rehber edinerek, her gittikleri yerde huzur, güven, barış, hak ve adaleti tesis etmişlerdir. Yeryüzüne Allah’ın hak ve tek dini İslam’ı yayıp siyaset, yargı ve davranışlarıyla örnek olan Türkler, devrimden itibaren her ne kadar laik ve bozkurt fenomenlerle devşirilmeye çalışılsa da dünya nezdinde İslamsız düşünülmemiştir. Dolayısıyla Türklerin ülküsü maddi bir bozkurt mitolojisi veya Atatürkçülük değil ruhi bir İslam’dır.

Ne var ki İslam öncesi atalarını kılavuz edinen Devlet Bahçeli ve yönetim kadrosu; insanlıktan, vicdandan, merhametten ve dinden nasiplenmemiş bir faşistlikle öyle bir canavarlaşmakta ve totemleri kurt misali saldırmaktadırlar ki, ele geçirecekleri bir iktidarla neler yapabileceklerinin ipucunu muhalefetteyken sergileyebilmektedirler.

Siyaset ve hayat felsefeleri ve bu felsefenin yön verdiği yaşantıları totemleri kurtla ilgili olmuş, tıpkı Darwin’in maymundan türeme teorisinin kurt versiyonuna inanarak kurttan türediklerini; atalarının, rehberlerinin ve kurtarıcılarının da kurt olduğuna iman etmişlerdir. Türklerin İslam’la şereflendirilme sonrasını ve yol göstericinin vahiy olduğunu kaynak almamış, kurt’un sözde Türklerin atası olan delikanlıyı hem iki defa ölümden kurtarması hem de soyunun devam etmesini sağlayan mitolojik destan ve efsaneleri kutsal ilan ederek, bozkurt’un oynadığı merkezi rolle Türk soyunun imhadan kurtaran ve devamını sağlayanın kurt olduğu ütopyasını düşünce ve kalplerine perçinleştirmişlerdir.

İşte bu yüzden kurt’u motifleştirmiş ve vazgeçilmez bir simgeye dönüştürmüşlerdir. Kurt gibi olmasa da hakka, adalete, barışa, uzlaşmaya ve sevgiye karşı sürekli ulumuşlardır…

Maymundan türemeyi bilim adına bir gurur, ayrıcalık ve üstünlük sayan evrimci laikler gibi Türkçüler de bozkurt’tan türemiş olmanın inancıyla büyük bir gurur duymuş, kendilerini emniyette ve geleceğe güvenle bakmanın mutlak gücü telakki etmişlerdir.

Evrimci çakma maymunlarla çakma kurtçuların birbirlerinden farkı; sadece soylandıkları hayvan türleridir…

Evrimci kurt ideolojisindeki mhp gibi ırkçı kutsalları ne kadar tanıyor ve vahye iman etmiş Müslümanlar sanıyorsunuz?

İnançlarına göre; baba olarak görülen bozkurt, çok defa Türk neslinin yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türk neslinin devam etmesini sağlamaktaymış. Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmakta, dolayısıyla Türklerden başka hiçbir ırka yaşam hakkı tanımak istemeyerek köleleştirmektedirler. Güya Türklerin müşkül zamanlarında millet hayatında büyük tesiri olacak geniş şümullü hareketlere girişecekleri zamanlarda bozkurt onlara yol göstermekte ve eşi bulunmaz şekilde rehberlik yapmaktaymış. Ergenekon Destanı’nda ve Kut dağı efsanesinde bozkurt millî bir kılavuz rolünü oynamaktaymış. Türk’ün başı çok sıkıştığı zaman bozkurt’un meydana çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana taşıması, nasıl bir aklın doğrusu olabilir? Sanki bozkurt, tanrıymışçasına manevî bir âlemden Türk milletinin akıp giden hayatını devamlı takip etmekte ve onların başının sıkıştığı, çaresiz kaldıkları zaman ortaya çıkıp yol göstermekteymiş. Diğerleri gibi tamamen hayal ürünü ve şeytani olan Türk mitolojisine baktığımızda bozkurt’un Ergenekon, Kut Dağı ve Oğuz Kağan destanlarında yol gösterme fonksiyonuna inanabilen mhp gibi sapkın bir düşüncenin Müslüman halkımıza iktidar olabilmesi, şüphesiz cehennemin ta kendisidir.

Kurtarıcı ve musibetleri defedici yaratıcı Allah olduğu tartışılmaz bir gerçek olarak ortadayken; Türklüğün başı darda kaldığı, neslinin yok edilmeye çalışıldığı zaman, onu akılsız bir hayvan olan bozkurt’un kurtarabilmesi nasıl bir sapıklığın umududur?

Bozkurt mitolojisi doktriniyle ideolojileşmiş mhp’nin Türkeş’in ölümünden sonra iyice özüne, İslam öncesine dönerek atası kurt’un vahşiliğine özenip Moğollar misali canavar duygular beslemesi, halkımız bütünlüğüne fevkalade vahim bir tehlike olmuştur.

Devlet Bahçeli; rehber edindiği atası kurt ve Cengiz Han gibi insan katili merhametsiz insanlık canavarların yolunu izlemektedir. Cengiz Han’ın taş üstünde taş bırakmayarak, çocuk-kadın, hasta-yaşlı, kedi-köpek demeden tek canlı bırakmaksızın katletmesi misali Türkiye Halkı’nın farklı etnik ve inançta olanları yok edebilmek için fırsat kolladığı tartışılmazdır.

13. yüzyıl Avrupalılarına göre Cengiz Han ve ordularının cehennemden geldiğine inanılırdı. Avrupalılar gibi Müslümanları, Rusları ve Çinlileri öyle katletmiş ve kadınlara tecavüz etmişler ki, günümüz dünyasının neredeyse yüzde 10’u Moğol soyundan gelmekte, dolayısıyla merhametten ve insanlıktan yoksun canavarların türemesi, Moğol soyundan gelmelerinin doğal bir genetiğidir. Irki üstünlük güden dünya faşistleri gibi Türkiye’deki gerek Devlet Bahçeli gerek Abdullah Öcalan gibi ırkçılar, Moğol döllerinin ürünleridir.

Hem MHP hem de bdp, insanım ya da Müslüman’ım diyebilen hiç kimsenin yer alamayacağı şeytansı örgütlerdir…

Irkını yahut milletlerini yüceltip insanlığa, hak ve adalete hasım yaratıkların fiziki şeytanlar olduğu gerçeği, hiçbir maskeyle saklanamaz. Irkçı Türk ve Kürt doktrinlerine gösterilen ilgi, insanlığa ve yaratıcı Allah’a apaçık bir başkaldırıdır.

Yaratıcı Allah’a ve insan haklarına inanan herkes bilmelidir ki, ne Devlet Bahçeli gibi Türkler, Müslüman ve merhametli bir Kürdün ayak tozu olabilir; ne de Abdullah Öcalan gibi Kürtler, Müslüman ve merhametli bir Türk’ün ayak tozu olabilirler…

Yaratıcı Allah, yarattığı canlılara karşı merhametli ve sevgi dolu iken; onlar kim oluyor ki milliyetçilik adına insanları sınıflandırarak ahkâm kesebiliyorlar? Yoksa kendileri ya da ilahlaştırdıkları önderleri veya hayvanlar mı ırkları ya da milletleri yaratıyorlar? Yaratıcı Allah dileseydi bütün insanları tek bir millet yahut ırktan yaratmaz mıydı? Öyleyse neyin üstünlüğünü, alçaklığını veya egemenliğini tartışarak hükmetmeye kalkışıyorlar?

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.” Hûd.118

Mhp ve bdp’ye gönül vermiş Türk ve Kürtlere söyleyeceğim o dur ki: Sahip olduğunuz ırkı yaratan, ana ve babanızı seçen ve o zümreye ilhakınızı sağlayan Allah’tır. Hilkatteki eşlerinizden üstünlüğünüz, ancak Yaratıcınıza takva ve erdemliğinizle sınıflandırılabilir. Birçoğunuz insanlığı ve dininiz İslam’ı savunan Müslümanlarsınız. Ancak benliğinizi etkileyen şeytanların aldatmalarına kanarak, hem insanlığa hem dininize hem de yaratıcınız Allah’a isyan eden maskeli şeytanların adımlarını takip ettiğinizin farkında değilsiniz. Allah’a savaş açmış ırkçı Bahçeli ve Öcalan gibi barbarlara kulluk etmeyiniz. Onlar, yeryüzünün en korkunç canisi Moğolların döllerini taşımaktadırlar. Unutmayınız ki ırkınız veya milletiniz değil insanlığınız, adaletiniz ve dininiz değere tabi tutulacaktır. Birbirimizi kardeş kılan ve merhamet peyda eden ırki bağlılık değil dininiz ve yüreklerinizdeki sevgi ve merhamettir. Sizler mhp veya bdp üyesi ya da destekçisi olduğunuz müddetçe asilikle yaftalanacak, tıpkı şeytan misali lanetleneceksiniz. Gelin hem ülkemizi bölünmekten hem asilerin taşeron köleleri olmaktan hem de vicdansızlık ve adaletsizlikten kurtaracak Allah’a, sevgiye ve barışa yönelin. Hayvanları ata edinenlerin peşine düşmekle insanlık gibi yüce bir yaratılmışlıktan çıkıp hayvanlığı kabul etmeniz ne korkunç bir alçalma olduğunu idrak ediniz. Eğer yaratıcı Allah ise; lisan, renk ve millet açısından kimsenin diğerine bir üstünlüğü mevzubahis değildir. Öyle olsaydı cennette yaşayan şeytan ebediyete kadar lanetlenmez, cennetten kovulup cehenneme kovulmazdı.

“Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a asi oldu.” Meryem. 44

“O’nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.” Rum. 22

“Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Rum. 9

“Allah, (o yüce varlıktır) ki sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki, sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.”
Rum. 40

17 Kasım 2009 Salı

Faşist, şovenist ve jenosit bir parti…

Almanya’nın Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi NSDAP ve İtalya’nın Nasyonalist sağcı Partisi MS-FT ile hiçbir farkı olmayan CHP, geçmişteki acımasız soykırım vahşetlerini ve barbar politikalarını zihinlerinde ve kalplerinde söndürmeyerek, zamanın dahi küle çeviremediği közlerini fırsatını buldukları anda aleve dönüştürebileceklerini alçakça itiraf edebilmişlerdir. CHP’nin bacasından ihanet, zalimlik, ırkçılık, bölücülük ve soykırım tütmektedir.


Kurtuluş Savaşlarında verdiğimiz kayıpların on mislinden fazlasını halkının dini ve ırki fıtratlarını bahane edip, batıda Engizisyon benzeri İstiklal Mahkemeleri kurarak Müslümanları idam edip kurşuna dizen, doğuda ise Kürtleri hunharca katlederken tek bir canlı bırakmayarak, Müslüman ve Kürtlere “aman” dedirtmeyen CHP, ne acıdır ki hala aynı düşünce, duygu ve politikaları savunmasından ne denli cehennemî bir haçlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Atatürkçülük ve ulusçuluk baskısıyla ektikleri fitnesel zehir, ülkeyi bölünmeye, huzursuzluğa ve güvensizliğe sürüklerken her ne kadar fark edilmeyip hayati bir dirence neden olmasa da; Önder Sav ile peygamber, Onur Öymen’le de ırkçı düşmanlığını alenen itiraf etmeleri kamuoyunda derin etki uyandırmış, böylece CHP’nin Müslümanlara ve Kürtlere olan amansız jenositsi kininin devam ettiği açıklığa kavuşmuştur.

Halkımızın Mustafa Kemal sevgisi ve çağdaş yaşam talepleri CHP’nin asıl yüzünü örtüp tehlikeye perde çekmiş olsa da, güdülen Ataist politikalarının amacı; gerçekte ilericilik, halkçılık, eşitçilik, sosyal adaletçilik ve sulhçuluk olmadığı, dolayısıyla dolaştıkları maskelerden yansıyan ateş gözlerinin canavarsı arzuları, artık şüphe götürmemektedir. Ancak yediden yetmişe katledilen alevi ve Kürtlerin CHP’ye olan ilgi, sevda ve desteklerini idrak edemiyor ve katledilen atalarına bir ihanet olarak vurguluyorum. Örneğin alevi ve Dersim’li olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, geçmişteki soykırımı savunan ve bugünde aynısını talep eden Öymen’i sözlerinden ötürü önce alkışlayıp, sonra istifaya çağırması; ancak ya aptalların ya da riyakârların gösterebileceği bir tepkidir.

CHP, Atatürk’e ve kanlı tarihine ihanet etmeyi göze alamayacağından aynı ilkeyi paylaştığı militarist faşist Onur Öymen’i ne ihraç edebilir ne de dışlayabilir…

Mustafa Kemal’in Atatürk olmadığı bir kez daha berraklaşmış ve tüm bu soykırım ve vahşetlerin sorumlusunun Atatürk’ün CHP’si olduğu, Onur Öymen’in savunmasıyla da açığa çıkmıştır. “Ben faşistsem, Atatürk de mi faşistti?” Haydi, onurunuz, cesaretiniz ve ağzınızdan düşürmediğiniz bir insanlığınız var ise, cevap verin bakalım.

Hiçbir gerekçe; faşizmi, soykırımı ve katliamı haklı kılamaz…

Emrinde görevli bir subay olduğu Devleti Osmanlı’ya başkaldırıp gücünü ve egemenliğini zafiyete uğratarak yıkan Atatürk’e ve arkadaşlarına Sultan II. Abdülhamit, sırf halkı bir halel görmesin ve kardeşler birbirlerini kıymasın diye ne bir direnişte bulunmuş ne de bir katliama girişmişti. Halkının bekası için ülkesinden bile kovulmayı içine sindirmemiş miydi? Peki, Kurtuluş Savaşlarında vatan müdafaası yaparak canlarını veren şehitlerin geriye bıraktığı dul ve yetimlerle, haçlılara karşı bizzat savaşmış gazilere yapılan soykırım niteliğindeki katliamların nasıl haklı ve meşru bir gerekçesi olabilir? Devletin suçluyu cezalandıracağı hukuk sistemi, acaba toplu bir soykırım mıydı?

CHP Genel başkan yardımcısı faşist Öymen, kanunlara ve başkaldırılara karşı işlenen insanlık dışı katliamları savunmaya devam edip, kendi halkını Çanakkale’de savaşılan haçlı düşmanlarıyla özdeşleştirmesi ve sonuna kadar mücadele yapılmasının zorunluluğundan söz etmesi, ancak şeytansı bir vahşi olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nasıl bir yaratıktır ki, acımasız haçlı düşmanlarını kendi halkıyla eşit tutabilmektedir? Acaba ülkenin her bir yerini işgal eden haçlılara karşı vatanlarını ve ırzlarını savunan o insanlar değil miydi?

Şüphe yoktur ki iman ve inancın olmadığı bir kütlede, vicdan ve adalet var olamaz…

Ey milletim!

Huzur, güven, birlik, barış, sevgi, insanlık, hak ve adalet, ancak CHP zihniyetinin kireçlenip gömülmesiyle mümkündür. Eğer bir vicdanınız kalmış ise, yaşam sebebiniz CHP’yi ezmek olmalıdır. Önce aile efradı ve yakınlarınız başta olmak üzere, herkese, sokaktaki hayvanlara, ağaçlara ve bitkilere, tımarhanedeki delilere, yoğun bakımda can çekişen hastalara, hatta mezardaki ölülere dahi CHP gerçeğini anlatınız, onları aydınlatınız ve nasıl felaketsel bir virüsü içimizde barındırdığımızı bildiriniz ki, en azından insan olma erdemliğini yerine getirmiş olunuz. Herkes bilmelidir ki CHP, kara bir lanettir, silinip süpürülmedikçe barış ve kurtuluş söz konusu değildir…

Milliyetçilik ve Ulusçuluk; her ne kadar toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanılan bir görüş olarak tanımlansa da, felaketlerin, ayırımcılığın, ırkçılığın, isyanların ve emperyalizmin müsebbibidir.

Nasyonalizm; yani ulusçuluk ya da milliyetçilik; kendi ulusunun kültür ve geleneklerine bağlı kalmak ve onun varlığını her değerin üstünde tutarak yaşayabileceğine inanmak biçimindeki hayat görüşüdür. Daha açarsak; kendi ırkını tüm dünya insanlarına üstün ve egemen kılmaya kadar bütün barbarsal öğretileri içinde barındırır. Tıpkı Hitler ve Mussolinin ulusçuluk politikaları, dünyayı perişan etmeye yetmiştir.

19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa'da, 20. yüzyılda ise tüm dünyada egemen siyasi düşünce tarzı olmuştur. Dünya siyasi haritası bu dönemde milliyetçilik ilkelerine göre biçimlenmiştir. Günümüzde, özellikle azgelişmiş toplumlarda halâ yaygın bir değer olmakla birlikte, Anglosakson kültürüne bağlı toplumlarda ve Avrupa Birliği fikrini savunan çevrelerde tehlikeli bir anlayış olduğu benimsenmiştir. İşte Atatürkçü ataistler, bu sebepten dolayı Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmakta, nasyonalist bir Atatürkçülükten asla taviz vermeyeceklerini ifade etmektedirler.

Ulusçuluk veya milliyetçilik; Fransız devriminin fikirlerinden doğmuş olup, Fransız emperyalist akımının bir tanımıdır. Bugünkü temsili ile her ne kadar farklılık gösteren siyasi bir akım ise de, özellikle II. Dünya savaşı sonrasında mimlenen faşizm ve kaynağı ırkçılık, savaş sonrası acıları ve sebep olduğu yıkımları nedeniyle evirilerek politik olarak bugünkü milliyetçilik anlayışına dönüştürülse de, beslendiği duygular itibariyle vahşi kafatasçı ayırımcılığı fikri, asla bastırılamamıştır.

Milliyetçilik ideolojisine gönül verenler, ısrarla ırkçılık kavramını reddetseler de, düşünce ve uygulamalar yönünden takiyyeci bir üslup sergiledikleri tartışılmazdır. “Açılım” ile ilgili CHP ve MHP’nin ulusçuluk yahut milliyetçilik adına ortaya koydukları savlar, ırkçılık ile milliyetçilik arasında hiçbir fark bulunmadığını, ancak şeytani bir hileyle anlatım üslubunda lezzete ihtiyaç duyularak, içine biraz hümanizm, biraz bilim, biraz da vatani değerler ve çok gerektiğinde dini söylemlerde ekilerek cazibeleştirilmiştir.

Osmanlı’nın parçalanmasında da hayati etken olan nasyonalizm, diğer bir adıyla modern milliyetçilik; 1789-1799 tarihlerinde Fransız Devriminden sonra doğmasıyla beraber Napoleon’un Almanya’yı istilasından sonra ilk milliyetçi akımlar baş göstermiştir. Aynı yıllarda, Rus işgalindeki Polonya'da da güçlü bir milliyetçi akım doğmuştu. 1821'de Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan Yunanistan, Avrupa'nın milliyetçi çevrelerinde çok heyecanlı destek bulması akabinde, sırasıyla Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Araplar ve Kürtler de başkaldırarak, Osmanlı’yı güçsüz bırakıp parçalanmasına neden olmuşlardı. 1848'de Avusturya İmparatorluğu'na karşı ayaklanan Macarlar, daha sonra Çekler ve Sırplar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa'ya taşımışlardı. 1860-1870 yılları arasında gerçekleşen İtalya birliği, devrimci milliyetçiliğin en büyük zaferlerinden biri olarak algılanmıştı.1870'lerde Rusya'da doğan Pan-Slavizm akımı, yayılmacı milliyetçiliğin ilk ve acımasız örneklerinden biri olmuştur.

Osmanlı toplumunu oluşturan İslam, Rum, Ermeni ve Yahudiler “millet” olarak tanımlanmakta ve böylece yüzyıllar süren mucizesel birlikteliği hiçbir güç ve fitne yıkamamaktaydı. Ancak 1839’daki Tanzimat fermanıyla birlikte "millet"leri ortak bir ulusal kimlik altında bir araya getirme düşüncesi, iddia edildiği gibi Osmanlı’ya güç mü kazandırmıştı, yoksa parçalanmasına yönelik tetikleyici bir faktör mü olmuştu? Osmanlı seçkinlerine, özellikle batı yandaşlarına göre devlet, ancak bir Osmanlı milleti'ne dayandığı takdirde ayakta durabilir ve canlanabilirdi. Osmanlı milleti padişahın sembolik egemenliği altında, ortak bayrak, marş ve simgelere sahip olacak, din ve dil ayrımı gözetmeden toplumsal birliği gözetecekti düşüncesi, sanıldığı gibi canlanmasına değil bizzat mevta olmasına yol açmıştı.

Osmanlılık milliyetçi fikri bir yandan egemen İslam toplumunda, diğer yandan da imparatorluğun Hıristiyan unsurlarında direnişle karşılaştı. 1860'larda Namık Kemal öncülüğündeki Genç Osmanlılar, İslam milletinin geleneksel ayrıcalıklarını gayrimüslimlerle paylaşmayı reddeden bir milliyetçilik türünü savunmalarıyla adalet lağvedildi ve yıkımı körükleyen ulusalcı anlayış taraftar toplamaya, dolayısıyla çözülmeye başlandı. Gayrimüslim toplumları içinde Osmanlı Devleti'nden koparak ayrı ulusal varlıklar oluşturma fikri öyle hız kazandı ki, önceleri daha çok Rum toplumunu etkileyen ayrılıkçı akımlar, 1878 yenilgisinden sonra imparatorluğun diğer gayrimüslim ve Müslim halklarına da yayılarak, sonun başlangıcı ihanet, şiddet ve dehşet, tüm toprakları sardı.

“Millet” sözcüğü; aslen Arapça olup, "din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat" anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar bu anlamda kullanılmıştır. 19. yüzyıl ortalarından itibaren aynı sözcük Fransızca/İngilizce “nation” kavramına karşılık olarak kullanılmıştır. Moğolcadan alınan "ulus" sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.

Benliğe galebe çaldıran kavramlara yeni anlamlar yüklenmek suretiyle sadece Osmanlı değil, dünyadaki köklü devletler parçalanmış, gözyaşı ve kan, evreni acı renklerle boyamıştır.
Amerikan ulusu farklı kökenlerden gelen göçmenlerin ortak bir siyasi yapıda bir araya gelmesi; Yahudi ulusunun tanımlayıcı öğesi din; Yunan ulusçuluğunun dil, din ve köken ortaklığı; Müslüman Türk milleti ise, ulusalcılığa dönüşle beraber laiklik ve Atatürkçülük, yani dinsizlik ve putperestlikle asimilasyona uğratılmıştır.

Ataistler, yani Kemalistler; teorik düzlemde din ve etnik köken konularını vurgulamaktan çok, dil ve kültür üzerinde durarak, bir ulus tanımı yapmaya çalıştılar ve o zamana kadar Türk ulusu içinde asimile olmamış etnik grupların böylesi bir “Türkleştirme politikası” ile kaynaşacaklarını umarak, baskı, şiddet, terör ve katliamları meşrulaştırmışlardır.

Kemalizm, dil ve kültür birliği kartlarını oynamaya karar vermiş ise de, henüz toplumla kaynaşmamış azınlıkların sorunlarını çözmek için dil ve kültürleri fethetme ilkesine dayanıyordu. Ancak bu arada, gerekli olduğu zaman kullanabilmek amacıyla bazı belirsiz kartları da koz olarak saklayarak, ısrarla reddettikleri dinin uzlaştırıcı ve birleştirici gücünü hiçbir zaman yakalayamamışlardır.

Irkçılık ya da milliyetçilik yahut ulusçuluk; benliği yücelten şeytani savaşçı bir argüman olup, doğrudan asiliği, bölücülüğü ve terörü körükler. Millet ise, barışçıl bir fıtrattır.

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.” Hud. 118

Vahiy milletten söz eder, şeytani kılavuz olan ulusçuluk ve milliyetçilikten asla bahsetmez.

Şeytanla bütünleşen yaratıkların kahraman veya kurtarıcı yapılabildiği ve peşlerine düşülerek köleler olunabildiği bir dünyada; hakkın ve adaletin egemen olabilmesi düşünülemez. İnsanı insan yapan değerler ve aklı akıl yapan muhakemenin yitirilmesiyle insan görünümünde vicdansız yaratıklar çoğalmış, böylece affı asla mümkün olamayacak yanlışlar, kusur ve kabahatler örtbas edilmeye çalışılarak, savunma gaflet ve delaleti bile gösterilmeye devam edilebilmektedir. Öyle ki tıpkı cephede bir hiç uğruna canlarını feda etmeleri gibi, önderleri uğruna da kendilerini öylesine siper ederler ki, sorgulanmalarına ve eleştirilmelerine dahi tahammül edemezler. Böylesi bir aşk ve tazimin Yaratıcı’dan başkasına duyulabilmesi normal midir?

Ancak Yaratıcı’yı egemen kabul edip hükümlerine boyun eğmiş kimseler, devlet başkanı Hz. Ömer’i örnek alarak halkına ve düşmanlarına dahi adaletle hükmedip kıl kadar haksızlık ve ayırımcılık yapmaz, insani değerlerden ve barıştan asla taviz vermezler. Ne var ki benliğini yüceltmiş ırkçı kafatasçıları; şeytanla işbirliklerinden ötürü batıl düzenlere inanır, dolayısıyla Kazıklı Voyvada ve vampir lakaplı Vlad Tepeş’i rehber edinerek, dehşet saçarlar.

Arabası mal ve para yüklü Floransalı bir tüccarın Eflak başkenti Tirgovifl’de konaklamasıyla öykü başlar. Tüccar, arabasının çok değerli olduğunu ve korunması gerektiğini prens Vlad Tepeş’e söylediğinde, Drakula; ondan arabasını şehrin meydanına bırakmasını ister. Tüccar, sabah arabasına geldiğinde o kadar mal içinde sadece 160 duka altının kaybolduğunu prense söyler. Drakula da kent halkına hırsızın bulunmasını, yoksa bütün kenti yerle bir edeceğini söyleyerek, yüzlerce insanı katleder.

Bir gün, Medine’ye çok zengin bir kervan gelir. Kervan sahibi malına bir zarar gelmemesi için Hz. Ömer’den yardım talep eder. Bunun üzerine Hz. Ömer, sabaha kadar kervanın başında bizzat bekleyerek, kendine emanet edilen malı ertesi sabah sahibine teslim eder. Dolayısıyla batıl Drakula gibi kentin ortasına bıraktırıp ertesi gün halkını katletmeyerek, ne tüccar ne de halk zarar görmemiş, böylece erdemliğin gücü olan adalet yüceltilmişti.

İnsanın fıtratını hesap etmeyip yüzeysel değerlendirenler, zalimliklerinden asla gocunmazlar.

Faşist ve gaddar Öymen; eğer Atatürk yaşasaydı, AKP gibi barışçı ve uzlaşıcı bir politika izleyerek Kürtlere hoşgörülü davranıp taviz vermez, geçmişte yaptığı gibi topyekûn yok ederek, devletin gücünü ortaya koyardı diyor. Cevap versin bakalım; Drakula Vlad Tepeş’in yaptığı mı, yoksa Hz. Ömer’in yaptığı mı bir insanlık ve adalet örneğidir?

Eğer bir devlet; suç işleyenleri cezalandırmak ve sindirmek maksadıyla bir kentte yaşayan tek bir canlı kalmamacasına yerle bir ediyorsa, o bir devlet olabilir mi? Ya emreden insan olabilir mi?

Devletten korkmayın, devlet sizden korksun, çünkü siz olmazsanız, devlette var olamaz…

"Zaten bu millet mazoşisttir. Ne kadar eziyet yaparsanız, o kadar..." Mustafa Özyürek-CHP Genel başkan yardımcısı