Neden?
Bir
bilginin en ucuz ve adi yolu ezbersel ve teorisel eğitimle elde edilendir. Öğrenilmesi
gereken gerek dinsel gerek bilimsel gerek sosyal gerekse siyasal gerçeklerin okullarda
öğretilememesinin nedeni; bilgilerin pratiğe uygulanmaması yani tecrübe
edindirilmemesi, okullarda çok acı çektirilmemesi ve bizzat yaşatılarak
derinlere indirgenememesindendir. Böylece insanların okulda aldıkları eğitimle
hayatta karşılaştıkları gerçeklerin zıtlığından ne öğrendiklerine iman
edebilmekte ne de bir arpa boy yol kat edebilmektedirler. Kozmik ürünler,
süslemeler, göz boyamalar ve karşılığı olmayan abartılar dışında!
Allah,
diniyle ilgili kendisine nasıl ümmi bir elçi seçerek milyarları rehber
edindirmiş ise; keşifler gerçekleştiren insanları da okula gitmemiş, aptal gerekçesiyle
okuldan kovulmuş, yoksul, kimsesiz ve çağdaşlarınca horlanan kimselerden
seçmiştir.
Allah,
Resulüne vahyi, zihnine ve kalbine ezbersi sokarak öğretmedi, önce yaşatarak tecrübe
edindirdi, sonra vahyi göndererek bilgiyle bütünleştirdi. Böylece önce tadılarak
elde edilen bilgi, ruhun ve bedenin derinliklerine işlemesinden şüphe ve tereddütsüz
bir iman doğurtur. Dolayısıyla hayatta yaşanılmamış bir bilgi, ancak merkebin
sırtında ciltlerce kitap taşımasından farksızdır.
“Akıl
mı Kader mi” adlı kitabımda anlattığım ve başımdan geçen olayların sadece % 30’na
değindiğim tecrübeler sonrası öyle bunalmış ve intihara kalkışacak bir psikolojiye
bürünerek darmadağın olmuştum ki, hiçbir öğüt fayda vermiyor, zenginliğim para
etmiyor, dengem düzeltilemiyor, -60 ile +60 arasında gidip gelmem
durdurulamıyor, öldürücü sıkıntılarıma çare bulamıyordum. Ne zaman işten elimi
ayağımı çekerek Kur’an’ı incelemeye başladım; Kur’an’ı Kerim’in sanki bana indiğini
hissederek, ne yaşamışsam hepsinin karşılığını ve niçinlerini bulabilmemin
mutluluğuyla heyecanlanarak yeniden doğmuştum.
Sorun
var, maddi çözümlerle gidermeye çalışıyorsun ama önüne öyle ruhi çözümsüzlükler
çıkıyor ki, ya giderecek ya da intihar ederek sözde sorunlarına son vereceğini
düşünüyorsun.
Maalesef
günümüzde ahkâm kesen din ve bilim adamları, okuldan eve, evden okula gidip
gelmelerinden elde edindikleri bilgilerle her ne kadar sayısız unvan almış
olsalar da, hayatın giriftli tecrübelerini edinmemelerinden bilgileriyle iman
edememekte, artıklarla beslenerek ezberleriyle itibar kazanmaktadırlar. Birçok
din adamı ya da ilahiyatçı var ama inandıklarını iddia ettikleri yaratıcı ve
hükümlerine iman yok; birçok namlı bilim adamı var ama bilgileriyle
gerçekleştirdikleri tek bir keşifleri yok! Dolayısıyla o din ve bilim adamları imza
ya da fotoğraflarından başka ne verebilirler ki!
Bir
olayla ilgili fotoğrafta; fotoğrafı çekilen, fotoğrafı çeken ve fotoğrafa bakan
vardır. Eğer fotoğrafı çekilen değil de çeken ya da bakan isen; ne anlar ne
kavrar ne heyecanlanır ne de hissedebilirsin!
Cuma günü
Diyanet İşleri Başkanı
Mehmet Görmez, Soma olayıyla ilgili verdiği hutbede; “kader ve ecel, insanoğlunun ihmal
ve sorumluluğunu asla ortadan kaldırmaz; takdir, insanoğlunun tedbir
sorumluluğunu kaldırmaz.”
Muğlâk ve akıl karıştırıcı bir ifade! Kader ve ecel, ihmal ve sorumluluğunu mu
ortadan kaldırıyor ki, sanki suçluyu kayıracağı ya da cezalandırılmayacağı
düşüncesiyle ahkâm kesebiliyor? Kader ve ecel ile ihmal ve sorumluluk bambaşka kavramlar
ve yaptırımlar değil midir? Peki, insanoğlunun tedbir sorumluluğundaki güdü
iradesel mi kadersel midir? Eğer Allah, insanoğlunun tedbir almasını
dilememişse, o insanın iradesiyle tedbir alabilmesi mümkün müdür? İnsanoğlunun
ihmal ve sorumluluğu ve hükmedileceği ceza da kaderin bir gereği değil midir?
İradenin anlamı dilek değil midir? Eğer Allah, İnsan Süresi
30.Ayette; “Allah’ın dilemesi olmadıkça siz
dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” buyuruyorsa, özgür yahut cüz’i iradeye
nasıl sahip olunabilir? Neden inanılan ayetlere iman edilemiyor; yukarıda ifade
ettiğim gibi idrak edebilecek yaşanılmış bir hayat tecrübesi bulunamamasından! Çünkü fotoğraf çektirmemiş ki, bilgiyle
yaşadığı tecrübeyi kıyaslayabilisin!
Talebelerinden
biri, Konfüçyüs’e; “Ölüm nedir?” diye
sorduğunda, “Hayat
hakkında ne biliyorsun ki sana ölümden bahsedeyim.” der.
Yaratıcı’ya
kayıtsız-şartsız teslim olanlarla, özgür veya cüz’i iradeye inananların
fikirsel mücadeleleri, yaşamı yönlendiren ruhi ve fiziki kanıtların niçinleri
dikkate alınmaksızın düşünceler deryasında devam eder. Hıristiyan ve Yahudiler tıpkı ateistler ya da
deistler gibi "özgür irade"yi; Müslüman kimliklerde "cüz’i
irade" ve "külli irade" ikilemiyle kâinatsal düzenle ve vahiyle örtüşmeyen
tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunurlar. Ateistler, haklı olarak şu soruyu
sorarlar: “İnsan hareketleriyle özgür müdür,
değil midir? Allah mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?” Bu yüzden vahiysel
dinin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel,
toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediği hezeyanında bulunan ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara
ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne
olduğu" arayışında kendilerince mantığa ulaşırlar. İlâhiyatçılar, olaylara göre "İnsan
özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Allah özgürdür, Mutlak
İrade sahibidir ve her şeyi O kontrol eder" diyorlar! Hangisi doğru;
insan mı, Allah mı?
Allah’a
iman ettiklerini iddia eden Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi ilâhiyatçıların, özgür irade, cüz’i irade ve
külli irade anlayışları, ne dünyanın gerçekleriyle, ne “o kitap” ile ne de
vahiy ile bütünleşmektedir. Değiştirilmiş ve lağvedilmiş olmalarından dolay İncil
ve Tevrat’la örtüşüp örtüşmemesi her ne kadar bir önem arz etmiyor ise de, ateistler gibi mutlak özgür
bir iradeyi savunmalarından ötürü semavi olmadıkları, insanı yeryüzünde egemen kılarak
tanrılaştıran itikatlarından
gökle yeri ayırıp Yaratıcı ile aralarına sınır koymalarından batıl oldukları aşikârdır.
Hâlbuki
mutlak irade gerçeği apaçık ortadayken, kader sanki bir gizemmiş gibi tarih
boyunca araştırılmasının, tartışılmasının ve anlaşılmaması için akıllar ve
kalplerin iğfal edilmesinin nedeni, insanın kullaşmasını engelleyebilmek
içindir. Zaten inandıkları dinlerinde bile ihtilafa düşerek parçalara ayrılan,
kulları ilâhlaştıran kendileri değil midir?
Gerek
ruhsal gerekse fiziki deliller son derece açık ve anlaşılabilir olmasına
rağmen, bizzat yaşadıkları olayları yorumlayamayanların gerçekle yalanı ayırt
edemeyerek muhakeme edememelerinin nedeni; bilgilerinin amelsiz ve tecrübesiz
olmalarındandır.
Yaratıcı
ile yaratığın çatışmasına neden olabilecek bir irade paylaşımının söz konusu
olamayacağı, düzenin hâkim tek güç tarafından yönetme ve yönlendirme
mecburiyeti bulunduğu ve Mutlak İrade’nin her ne şartta olursa olsun kendini
acze uğratabilecek bir yetkiyi cüz’i de olsa hiçbir yaratığa devredebilmesinin
mümkün olamayacağı, egemenlik hakkının “olmazsa olmaz” temel altın kuralıdır. İslam
referanslı ilâhiyatçıların fikir ve fetvalarının Kur’an hükümleriyle ve yaşamın
gerçekleriyle çelişmesi, acaba “Kur’an
dışında başka bir delilleri ve yaşadıkları farklı bir dünyaları mı var” sorusunu
gündeme getirmektedir.
Dolayısıyla Hıristiyan ve Yahudiler ‘özgür irade’;
İslami kimlikler ise cüz’i irade var diyerek Mutlak İrade yani ‘Külli İrade’ye de inanırlar. Özgür İrade
savunucuları Allah’ın tahtına doğrudan ortak oluyor, Cüz’i İradeciler de
Allah’a diyorlar ki, ‘biraz çekil de bizde tahta oturalım.’ Diğer bir ifadeyle
Külli İrade’ye çomak sokmaya çalışıyorlar. Peki Külli İrade, kendisine çomak
sokturarak kurduğu çarksal düzenini sekteye uğratır ya da müdahale ettirir mi?
Sonuç itibariyle kayıtsız-şartsız Allah’a teslim olan İslam’ı değil, cüz’i
iradenin de egemen olduğu laik güdümlü bir İslam anlayışı doğurtulmaktadır!
“De ki: Siz dininizi Allah’a mı
öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah
her şeyi hakkıyla bilendir.” Hucurat 16
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder