8 Haziran 2015 Pazartesi

Asıl kaybeden Ak Parti değil Türkiye’dir…



Hem de öyle bedbaht bir kayıpla inişe geçilecektir ki, o hor görülen sığınmacılara imrenir hale gelinecektir. Bakalım, Ak Parti intikamı ne getirecek, ne götürecektir?

Daha iyi bir iktidar, daha fazla rahatlık, daha fazla gelir, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi hırsı öyle öç alacaktır ki, bulduğu bir somun ekmeğe, bir bardak suya, bedenini kapatacak bir çapula ve yatacak bir barınağa sabredenler gibi nasıl tahammül edilecektir? Acaba yarın sabah kalkıldığında inanılan hangi vaatler tutulup cepler yahut kasalar para dolacak, yoksullar zenginleşecek, işsizler çalışacak ve alışverişte sınır tanınmayacaktır!

Yalancıların artlarına düşerek şükretmek yerine asileşerek düzenlerini bozanlar, o yalancıların yakalarına yapışarak aş, iş ve güven istediklerinde alabilecekler mi? Yoksa şeytan gibi bana inanmayıp peşime düşmeseydiniz mi diyecekler? 

“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: "Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim." Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22 
  
Asıl sorun nedir biliyor musunuz;  beşeri tanrılaştırmış öylesine bir rejime, inanç ve düşünce düzeyine sahibiz ki; kalkındırıp düşürenin,  yüceltip alçaltanın, fayda verip zarara uğratanın, yönetip yönlendirenin, zenginleştirip fakirleştirenin, galip kılıp yenilgiye duçar edenin beşeri güç ve irade olduğu itikadından Mutlak İrade’nin hiç mi hiç değere alınmaması ve yaptırımın göz ardı hatta inkâr edilmesindendir. 
 
Oysa Mutlak İrade dilediğinde nasıl ümmi bir peygamberine dünyayı iman ettirmiş ise, bir oduna dahi düşmanına boyun eğdirip dünyaya hükmettirir. Sorun O’nun güç, irade ve kudretini tanımak ve yaratılmış hiçbir kulu ortak koşmamaktır.  Bu sebeple birinin yerine diğerine umut bağlanarak nefsin öyle tuzağına düşülüyor ki, önce ekonomi altüst olacak akabinde tetikte bekleyen PKK/HDP başta olmak üzere parçalanma baş göstererek Irak ve Suriye benzeri bir iç savaş kaçınılmaz olacaktır. 

Şu gerçek bilinmelidir ki, yaratıcı Allah’ın dinine yüzlerce yıl hizmet etmiş Müslüman Türk milleti, ihanet eden diğer milletler gibi bir kısım musibetlerle bırakılmayacak, geçmiş azgın toplumlar misali topyekûn helak edilerek tarihe gömülecektir.

Vahyin dışında her düşüncenin kendi nefsi için mücadele ettiği bir Türkiye’de, herkesin değerlerine nankörlük ve ihanet ettiği öyle bir toplum türemiş ki, küfür imana galebe çalınarak Müslüman sanılan Kürtler dahi kâfir çıkıvermişlerdir. 

Allah, Peygamber, İslam, namus, ahlak ve vicdanın azılı düşmanı PKK/ HDP gibi iblis bir güruhu, sırf aidiyet uğruna dinini ve namusunu peşkeş çekebilen Kürtler, Müslüman, ahlaklı ya da muhakeme eden insanlar olabilir mi? Sapıklıkla müstahak kılınmış PKK/HDP’ye arka çıkan Kürtler, katillerini dahi destekleyebilecek kadar şuurlarını yitirebilmişler ise, onlara her türlü musibet farz olmuştur! Sanırım Allah ile girdiği savaştan galip çıktığı absürtlüğünde bulunan ve kendini yarı tanrı ilan eden iblis Öcalan’a güvenmektedirler!
      
Peki, Türkler farklı mı?
Al birini vur öbürüne!

Unutulmamalıdır ki, Allah’ın indirdiği ayetleri yalan sayarak nefisleri doğrultusunda kendilerine yasa yapıp batıl düzen kuran toplumlar, önce şımartılıp kibirlendirilir, sonra da yavaş yavaş helak edilirler.   
“Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helake götüreceğiz.” A’raf 182

Ne mutlu İslam’dan başka bir kimlik, rejim, düzen ve hüküm tanımayana!
  
Ne kadar kaybettim diye kahrolsan, üzülsen ya da kazandım diye sevinip zafer naraları atsanız hatta iktidardaki partiyi düşürdüm diye mutluluktan uçsanız da, son herkes için aynı olacaktır. Ne iyisi veya kötüsü ne de zalimi veya masumu ayırt edilmeden tepetaklak olacak; ahirette yüzü gülenler ve kapkara kesilenler ayrılacaktır.

“Nice memleketler var ki biz onları helak ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.” A’raf 4

“Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helake müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.” İsra 16

“Bizim, onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Hâlbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır.” Ta-ha 128

4 Haziran 2015 Perşembe

Muhalefet değil düşmanlar…



Muhalefetin tek cephe oluşturarak bir bütünlük içinde hükümete yani devlete saldırması, iktidar olma yarışından öte Türkiye’ye bir savaştır. 

Bilinmeyen gerçek nedir biliyor musunuz; hükümetin devlet olduğudur. Gelişmiş hiçbir ülkede devlet ile hükümet ayrı tutulmaz. Dolayısıyla hükümet hem devletin hem de milletin ta kendisidir. Tıpkı ruh ile beden misali devlet ve hükümet arasına sokulan nifak ile oluşturulmaya çalışılan farklı yargı, gerek devletin gerekse milletin çöküşünü hatta ölümünü getirir. Her ne kadar teoride hükümet meclisin güdümünde olsa da, meclisin çoğunluğu hükümeti seçmiş olmasından iktidar, hükümet yani devlettir. 

Muhalefetin iktidar olabilme hırsıyla halkın ve meclisin seçtiği hükümete karşı olan kin ve nefreti öyle had tanımaz olmuş ki, geçmişte haçlılarca binlerce saldırıya uğramış Müslüman milletimiz, aynı taarruzla bir karşı karşıyadır. Aslında hedef hükümetteki Ak Parti gibi algılansa da doğrudan o partiyi hükümet yapan meclis ve millettir; dolayısıyla milletin sahip olduğu vatandır, ülkedir!
   
Muhalefetin sağlıklı bir siyaseti değil de zehirli bir politikayı tercih etmesi, amacının vatan ve milletin bekası yerine azgın ve hırslı nefisleri egemen kılabilmektir. Böylesi çılgın bir ikbalin iyilik ve fayda getirebilmesi de asla mümkün değildir.

Seçmenler muhakeme yetisinden beri ahmaklar mıdır ki, başlarına getirdikleri hükümetin iyi ya da kötü, doğru yahut yanlış, faydalı veya zararlı olduğuna karar verici kanaate sahip değillermiş gibi muhalefet, “parçala, böl, yut”  haçlı taktiğinin taşeronluğunu özgürlük ve demokrasi maskesiyle yapabilmektedir. Zaten vatana göz dikerek yüzyıllardır Müslüman Türkleri Anadolu da yok etmek yahut Asya steplerine sürebilmek için fırsat kollayan haçlılara lejyonerlik yapan muhalefet,  saldırılarında sınır tanımayarak dost değil düşman olduklarını kanıtlamaktadırlar.

Aslında o kadar sığ, aciz, tutsak, korkak, haçlıların artığı ve direktifleriyle beslenmeye alışmışlar ki, dünyaya hükmetmiş Müslüman Türk milletine asla layık olamayacak pespaye bir psikolojidedirler. Bağımsızlığın ve gücün şiarı nedir bilir misiniz; dost, kardeş yahut insanlık adına adalet temelinde dünyanın en ücra köşesinde dahi olsa siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal yardımda bulunabilmektir. Haçlı güçleri gizli yahut aleni yardımları hatta işgalleri meşru; Türkiye hükümeti bulunduğunda ise gayrimeşru sayan muhalefet, Türkiye’yi efendileri haçlılara jurnallemek suretiyle yaptırım uygulamaları için adeta yalvarıyorlar. Peki, olası bir yaptırımda zarar görecek Ak Parti mi, yoksa Türkiye midir?  
       
Kalplerinde zerre kadar din, namus, vatan ve millet sevgisi olmayan muhalefet, vaatleriyle halkı kalkındırmak bir yana, yedikleri bir somun ekmeği, barındıkları evlerini, çalıştıkları işlerini bile kaybettirerek vatan dahi bırakmayacaklardır ama Ak Parti hasımlığı, maalesef halkımızın gerçeği idrak etmelerini perdelemektedir.
  
Seküler rejime dayanmasından dolayı Ak Partiye karşıtlığımı cümle alem bilir. Lakin içinde yaşadığım vatanımın daha beter olmaması, ezanların susmaması, camilerin kapatılmaması, din ve namusun ortadan kaldırılmaması, ahlaksızlıkların diz boyu artmaması ve sapıklığın her haneyi kuşatmaması için duyduğum kaygıdan dolayı haçlılaşmış muhalefete karşıyım. Ki, ecdadımızın kanlarını dökerek bize emanet bıraktığı Türkiye, nefislerine yenik düşenlere bırakılamaz! 

Gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse Ak Parti, her ne kadar hata ve yanlış yapmış olsa da eleştiri veya suçlamalar, vatan ve millet bütünlüğünü riske sokacak düşmansı bir hoyratlıkta olmamalı; yaptıkları güzel işler kabullenilip, eksiklik ve hatalarını giderici bir siyaset yol edinmelidir. Şüphe yok ki ne Erdoğan ne de Ak Partililer hata ve yanlıştan münezzeh Allah değillerdir; dolayısıyla yaratılmış kul olmalarından şikâyetlere mevzu düşünce ve harekette bulunuş olmaları kaçınılmazdır. Her kul gibi onlarda nefis taşımaktadır. İdarede önemli olan şahsiyet değil bağlı olduğu temel fikir ve ilkedir.
Esasen İslam’ı hassasiyetlerinden ve ecdadı Osmanlı’yı rehber edinmiş olmalarından saldırılara muhatap olmuyorlar mı? Yoksa yaptıkları yatırımlardan ve ses çıkaran bir Türkiye oluşturmalarından ötürü halkın % 90 oyunu almaları kaçınılmazdı. 

Acaba muhalefet, hata ve yanlıştan arınmış tanrı mıdırlar ki, mutlak vaatler sıralayarak daha iyi, daha dürüst, daha adil, daha hakkaniyetli ve sorunların üstesinden gelebileceklerini iddia ediyorlar? Türkiye’ye uluslararası arenada imtiyaz kazandırabilecek Kılıçdaroğlu mu; Bahçeli mi? Yahut ahkâm kesenler içinde bir diğeri mi? Evet, Erdoğan ve Davutoğlu’da ecdada yakışır ve Müslüman Türk milletini şan ve şerefle temsil edebilecek bir liyakate, cesarete ve kararlılığa sahip değiller ama bugün için onlardan daha iyisi yoktur. 

Daha muhalefetteyken güçlünün yanında alacaklarını ve mazlumu savunmayarak zalimlerin inisiyatifine bırakacaklarını ortaya koyan Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, milletin zayıfını, fakir ve yoksulunu mu zenginlerle eşdeğer tutacaklar? Yüzyılın zalim kasabı Esed ile işbirliği yapacaklarını deklare eden CHP ve MHP değil miydi? Haksızlık karşısında susan, kardeşine ve komşuna el uzatmayan bir hükümet, tarihimize ve milletimizin şerefine ihanet yapmış olmayacak da izzet mi kazandırmış olacak?

Asıl dehşet verici olan ise, insanların kendilerine fiyat etiketi koyarak yaşamlarını beden ve maddeden ibaret görmeleri; insan olarak kendilerinden başkalarını saymamalarıdır!

İstiklalleri adına ömürleri zalim barbarlarla mücadelelerle geçirerek hayatlarını feda eden ecdadın yerini öyle hainler almış ki, ne din ne insanlık ne şeref ne namus ne de muktedir olmak umurlarında değildir. Varsa yoksa “bana” diyerek, sırtlanlar gibi parçalamayı amaç edinmiş yığınlara Türkiye’yi teslim etmek, apaçık bir kıyamettir. 
    
İşte böylesi bir muhalefet, Ak Parti hükümetini öyle alternatifsiz bırakmaktadır ki, adeta din, vatan ve millet savunma duygusunu depreştirmiş; tüm hata ve yanlışlarına rağmen din, ahlak, vatan ve milletin tarumar olmaması adına İstiklalsi bir duruşu mecbur bırakmıştır.

Arkadaş; birbirlerine rakip ve zıt ilkeli partilerin bir araya gelip sadece Ak Partiyi vurarak birbirlerine ilişmemeleri nasıl olağan karşılanır?

Artık normal bir seçimin olmayıp münafığın, fasığın, kâfirin, hainin ve düşmanın bir araya gelerek Ak Partiye karşı oluşturdukları cephe, geçmişteki haçlı ittifakının bir benzeri olması hasebiyle İstiklal şuurunu doğurmuş; seküler rejime karşı olan şahsım dahi kabullenmediğim Ak Parti lehine oy kullanmayı düşünür hale gelmiştir. Her ne kadar problemleri meydana getiren rejimle problemleri çözebilmek imkânsız ise de, “Allah yeter” diyoruz.

Aklı, gözleri, kulakları ve kalbi olduğu halde insan öylesine ahmaktır ki,  ne istediğini değil ama ne istemediğini çok iyi bilen bir düşünce ve davranış içindedir. Bizzat tecrübe edindiği hayat laboratuarında Mutlak İrade’nin güdümü altında yaşam sürdüğünü tadar ama ‘ben’ iddiasıyla kibir içinde böbürlenmekten vazgeçmez.

 “Siyasi bir zafer, işlerinizin iyi gitmesi, hastalığınızın geçmesi, uzaktaki bir arkadaşınızın veya sevdiğinizin geri dönmesi veya son derece dış dünya ile ilgili bir olay moralinizi düzeltir ve sizi güzel günlerin beklediğini zannedersiniz. Buna inanmayın, asla öyle olmaz. Size kendinizden başka hiçbir şey huzur ve mutluluk getiremez.” Emerson

“Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah'ın gazabından koruyan da olmadı.” Mü’min 21

1 Haziran 2015 Pazartesi

CHP, PKK/HDP’ye oy vermek haramdır…



İhanettir, mazoşistliktir, sapıklıktır, zalimliktir, vicdansızlıktır, dinsizliktir, namussuzluktur; Allah’a, insanlığa, mahlûkata, vatana, yere ve göğe hainliktir, nankörlüktür!
Ya diğerleri!

Seküler yani batıl rejime dayalı tüm partiler; ancak kimi kötünün iyisi, kimi de iyinin kötüsü olması hasebiyle tercihte mecburiyet doğursa da hiçbiri iyi değildir. Çünkü iyi olabilmeleri için Allah’ın yardım ve desteği açısından indirdikleriyle hükmetme zorunlulukları vardır.  Dolayısıyla kötünün iyisi ya da iyinin kötüsü, her an değişkenlik gösterebilecek esneklikten dolayı tumturaklı güven teşkil etmemektedirler.

Batıl rejimlerde iyinin iyisi olamaz ama kötünün kötüsü o kadar mevcuttur ki, şeytanın nefisleri arşa çıkarmasından iyi sanılması gibi kötünün kötüleri de iyi bir algı oluşturarak iyilik hamisi kesilebilmektedirler.

Heva ve heveslerini tanrı edinmiş CHP ve PKK/HDP gibi maskelilerin iyi olduklarına dair açı o kadar ürkütücü ki, milyonlarca yığının umut bağlayabilmesi tehdit ve kıyametsi felaketi işaret etse de muhakeme edilememektedir. Çünkü nefsi arzu ve istekler hem aklın hem de kalbin algılayışını engeller.

CHP ve PKK/HDP’nin ahlak kurallarına açtıkları savaşın nasıl bir bedelle ödeneceğinin idrakinde olmayan yığınlar, sadece kendilerini değil fırsat verenleri de kasıp kuşatarak darmadağın edecektir. Ne var ki, demokrasi ve özgürlük gerekçesiyle meşrulaşan ahlaksızlık öyle bir sapıklığa yol açmış ki, beterin daha beterini merak edenlere yanıt olacak vahamettedir.

“Sakın ahlak kurallarını çiğnemeyin, çünkü öcünü çabuk alır.” Tolstoy

Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük taleplerinin amacı nedir biliyor musunuz; dinsizlik, namussuzluk, asilik ve ahlaksızlıktır. Bu anlayış öylesine bir zehirdir ki, kendi gibi ahlaksız olmayanlara karşı müdahaleyi de meşru kılan anarşiyi doğurmaktadır. Bu sebeple ahlaksızların, ahlakı mihenk edinmiş insanlara saldırmaları, hakaretleri, baskıları ve şiddetleri, daha fazla özgürlük adına yapılmaktadır. 

Fitnenin adam öldürmekten çok daha büyük bir suç ve günah olduğu yaşamda, muhakeme yetisi olabilen bir insanın CHP ve PKK/HDP’yi tercih edebilmesi imkânsızdır. Hangi ebeveyn, oğlunun bir erkek sevgili olmasını ya da erkekle evlilik yapmasını hazmedebilir; hangi ebeveyn, kızının dilediği erkekle yahut hemcinsi ile ilişkisine hoşgörüde bulunabilir; hangi evlat, babasının veya kardeşinin homoseksüel, transseksüel ya da biseksüel olmasına rıza gösterebilir; hangi eş, karısı yahut kocasının dans adına bir yabancıyla sürtüşmesine ya da tatmin olabilmesi için seks yapmasına onay verebilir; hangi aile, ensest ilişkiyi veya evladının asi bir terörist olmasını kabullenebilir?

İşte CHP ve PKK/HDP, özgürlük gerekçesiyle LBGT’cilerin ve teröristlerin temsilcileri olarak Türkiye’nin hem ahlaki yapısını hem de asayişini öyle biçmeye hazırlardır ki, muhalefetteyken yaptıkları tahribatı olası bir hükümet olmaları durumunda faziletin ve güvenliğin zerresini bırakmayacaklardır.

Ekonomiden, geçimden, barıştan, hukuktan, huzur ve güvenden daha önce ahlak gelir! Ahlakını yitirmiş nice zengin toplumlar vardı ki, eserleri toprağın binlerce metre altından kazılarak gün yüzüne çıkarılmıştır. Ahlaki kurallara özgürlük bahanesiyle karşı çıkılmasının nedeni, İslam’ın ahlaki bir temel üzerine oturmasındandır. Dolayısıyla gizli yahut aleni İslam’ı sindiremeyenlerin ahlaktan yana olmaları ve savunabilmeleri asla mümkün değildir.

Velev ki CHP ya da PKK/HDP, vaatlerinin tamamını yerine getirmiş; tek bir hane hatta sokakta bir yoksul bırakmamacasına zengin yapmış; insanların her türlü dileklerini karşılamış; ifade ettikleri gibi seçmenlerini hatta ülkeyi refahlıkta uçurmuş olsalar dahi kötü ahlaklı sapıklar olmalarından yaptıkları hiçbir iyilik fayda vermez. Onlar öyle bir kötü ahlaka sahiptirler ki, tıpkı parçalanmış bir testiye benzer. Dolayısıyla ne yamanır, ne de eskisi gibi toprak olur. Unutulmamalıdır ki, onların yapılarındaki temel, dinsizlik, namussuzluk ve ahlaksızlık üzerine atılmıştır.

“Memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çöker.” Cicero  

CHP ve PKK/HDP’yi destekleyenler ya insanlıktan ya da Müslümanlıktan çıkmışlardır ki, ailelerini, çocuklarını ve nesillerini tarumar edip çerçöp haline getirecek ahlak düşmanlarına sahip çıkabilmektedirler. Nasıl bir dehşetin içinde olduklarını bir kestirebilseler; değil oy vermek, eşleri destekliyorsa derhal boşamaları, babaları destekliyorsa veli edinmemeleri, kardeşleri veya çocukları destekliyorsa reddetmeleri kaçınılmazdır. Ancak geçmişteki toplumların başlarına gelenleri acı ve dehşet içinde tatmaya başladıklarında, artık geri dönüşleri olmayacak, ne pişmanlıkları ne de tevbeleri bir işe yaramayacaktır. Bilinmelidir ki, ahlak bakımından düşmüş olan CHP ve PKK/HDP’ye namuslu bir hayat vermeye kalkmak, ölüleri dirilmekten daha zordur! 

Din ve ahlak duyguları zayıf ya da olmayanlar kimdir bilir misiniz; insani ve cinsi şeytanlardır. Dolayısıyla şeytandan iyilik beklemek, devenin iğne deliğinden geçeceğini ummak gibidir.

İslam ve insanlık adına ahlaksızlıkla mücadele, her Müslüman’ın asla savsaklayamayacağı bir münazaadır ki, bedeli hapis değil ölüm dahi olsa ödün verilmemelidir.
    
"Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler)." Nuh 27

“Ey iman edenler! Eğer küfrü (dinsizliği ve ahlaksızlığı) imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

29 Mayıs 2015 Cuma

Bize öyle bir zincir vurulmuş ki…



Ayasofya’yı dahi camiye dönüştüremiyoruz.

Peki, kimdir bize zincir vuran?

Beşeri güçler değil Allah’tır! Beşeri güçlerin mutlak bir iradesi olmuş olsaydı; ne İstanbul’u fethedebilir, ne bir avuç zayıf toplulukken haçlı dünyasına diz çöktürebilir ne de dünyaya hükmeden bir imparatorluk haline gelebilirdik.

Nereden nereye! 

Nice güçlü toplulukların yüzyıllarca akınlar düzenleyip surları aşarak hedeflerine ulaşamadığı İstanbul’un fethini Allah, karadan gemiler yüzdürerek Müslüman Türk milletine nasip etmek suretiyle şereflendirmiş, lakin Müslüman o Türk milletinin soyunu taşıyanların Allah’a ihanet edip dinine hasmı olmasının akabinde fethin ruhu Ayasofya’ya önce kilit vurdurmuş ve bir daha zatına ibadet edilememesi için açılmasına izin vermeyerek zillete mahkûm kılmıştır.  

Allah Resulü dahi yüzyıllar öncesinde İstanbul’un önemine işaret ederek, “Kostantiniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” hadisi şerifiyle müjdeyi vermişti. 

İşte Allah’ın lütfettiği o güzel komutan ve göğüsleri iman aşkıyla dolu o güzel askerlerin şehadet amaçları, İstanbul’u batıllığın merkezi ve Ayasofya’nın da müze yapılması için değildi! İstanbul’u fethetmekteki kasıt, batıllıktan kurtarıp hakkı hâkim kılmak değil miydi?

Nefislerine göre kendilerine İslam adı verdikleri din edinenlerin binbir müşkülatla elde edilen Ayasofya’yı dahi ibadete açamamaları, uğradıkları lanetin pençesinden başka bir şey değildir. Selüler rejime boyun eğerek dinsiz siyaset yapanlar; ne ALLAH’ın lanetini, ne peygamberlerin lanetlerini, ne meleklerin lanetlerini, ne Fatih Sultan Mehmed ve Ayasofya uğruna şehid düşen güzel askerlerin lanetlerini, ne de gelmiş geçmiş bütün Müslümanların lanetlerini umursarlar. Onlar, badana ile gözleri boyayan ve sonunda yerlebir olacak eserleriyle zafer nutukları çeken ve Fetih Şölenleriyle Ayasofya gerçeğini örtbas eden sihirbazlardır.  

Ayasofya, sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin hatta İslam âleminin namusudur. Namusunu peşkeş çeken bir kadının evine getirdiği para ve kazandığı mallar, övgüler yahut başarılar ne ise, hükümet ve muhalefet partilerinde yaptığı odur! 

İnsanı Müslüman yapan ve yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet daha vardır.  Tereddüt etmeden dini ve namusu uğruna canını feda edebilecek kadar Allah’a bağlı olmaktır. 

ALLAH’tan değil kuldan çıkar beklentisi içinde olanlar dünyaya meyletmiş öyle sefil mahlûklardır ki; ne hak ve adaletle şahitlik yapar, ne cesaretle tartışılmaz olan haklarını arar, ne de iman ettikleri değerlerine sahip çıkarlar. Nerede bir batıllık ya da eğrilik var ise, onu hak yahut düzgünmüş gibi pazarlarlar.

Konusu Ayasofya olmayanların Fetih Şöleni adı altında kutladıkları İstanbul’un fethi nedir biliyor musunuz; doğrudan gösterişli bir cenaze merasimiyle nemalanmaktır. Peki, o cenaze merasiminde Ayasofya var mıdır? Haçlı dünyası neye izin veriyorsa onu yapan tutsaklar, Ayasofya’yı mevzubahis yapabilirler mi?   

Yıllar önce yazmış olduğum “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda demiştim ki, seküler yani din dışı rejimi meşrulaştıracak ve dinsiz siyaseti rehber edinenlere asla destek vermem. Velev ki kullanacağım oy, rahmetli babamı mezardan çıkaracak bir etkiye sebep olacak olsa dahi yine de vermem. Çünkü babamın mezardan çıkışı hayır değil şer olacaktır.

Dinsiz bir düzende dini yaşamak, tıpkı tabutun yahut mezarın üstüne bırakılan çiçekler gibidir! Bir müddet sonra o çiçekler canlılıklarını yitirip nasıl çerçöp oluyorlar ise, kendilerini İslam sananlarda öyle çerçöp olup münafıklaşmaktadırlar.

Kimileri soruyor; nedir Ayasofya’yı camiye dönüştürememekteki korku, iktidarsızlık ve acziyet? Herkes haçlı güçleri sanır ama Allah’tır. Neden mi; layık değilsin ki, Ayasofya’yı fethettirerek zatına ibadet amacıyla cami yaptıran Allah, açılmasına izin versin!

Ayasofya’nın açılışı Türkiye ve İslam dünyası için bir rahmet kapısı ama Allah, o kapıyı öyle bir tutmuş ki, 13 yıldır iktidarda olan hükümet ve milyonlar dahi o kapıyı açamamaktadır.  Layık ol ki, rahmete ve izzete kavuşasın!

“Allah'ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. O'nun tuttuğunu O'ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir.” Fatır 2   

“Bu dünyada arkalarına lanet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır.” Kasas 42