2 Mart 2017 Perşembe

Ey insan!

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.” Enam 165

Yıllar süren eğitim sonrası başarılı olabilmek, zafer kazanmak, mevki sahibi ve doğru yolda olabilme seviyesine ulaşabilmek için önce ebeveyn ve daha sonra öğretmen, din ve bilim adamları, yazar, politikacı ve biraz iyi konuşabilen ve nasihat verebilen herkesin kendi doğrularıyla yönlendirdiği malumdur.

İnsanı insan yapan, ilerlemeye ve aydınlanmaya götüren kuvvetler; her ne kadar akıl ve bilgi kuvvetleri ise de kaderin güdümünden bağımsız asla düşünülemez. Bu sebeple hafıza ne kadar çok bilgiyle doldurur, zekâ ve irade akılcı kanunlar ve prensiplerle güçlendirilerek kendinizi güçlü, bağımsız ve olaylara hakim olma hissi uyandırsanız da sonuç hiçte öyle olmaz.  

Seküler-laik düşünceler kaybın engellenememesi ve başarının elde edilememesi için bir nedene sığdırılamaz. Eğer kişi amaçladığı sona erişemiyor ve beklediği neticeyi kalıcı olarak alamıyorsa, gerekli kabiliyet ve dirayeti gösteremiyor bahanesi doğru değildir. Oysa istenilmeyen bir şey yapılmamalı, plân ve programlar eksiksiz uygulanabilmeli, kendini ve toplumu her türlü korku ve endişeden arındırıcı mutlak imkânlar oluşturulabilmelidir. Tüm değerler ve kurallar işletildiği halde aksaklıklar baş gösteriyor ve çare bulunamıyorsa, fevkalâde önemli temel bir tehdit ve tehlikenin varlığı ortaya çıkmaktadır.

‘En iyi nasihat iyi örnek olmaktır’ ilkesiyle hareket edilirse, eğitici ve uzmanların iddia ettikleri varsayım ve bilgilerle yaşamları arasındaki büyük çelişki ve farklılıktan dolayı ikna edebilme ve tesirli olabilme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanabilmektedir.

Unutmamak gerekir ki, en basit yalan büyük yalanları; en küçük taviz inanç ve onurunuzu kaybettirebilecek büyük tavizleri; yerine getirilemeyecek vaat itibarı ve güvenirliği; dost ve samimi olmayan cahil arkadaş malı ve canı; seçilen vekil ihaneti; dinsiz, namussuz, merhametsiz ve vicdansız eğitici geleceği, umutları ve ufku kaybetmeye sebep sanılsa da asıl neden kaderdeki yazgıdır yani Mutlak İrade’dir. Nasıl bir strateji programlanabilmeli ki, savaş dahil tüm olumsuzluklar ortadan kaldırılarak zenginlik, sevgi ve barış getirebilecek bir dünya kurulabilsin? Bilim adamları ve politikacıların yaptıkları düzenlemeler evreni iyileştiremiyor ve insanlığa fayda sağlayamıyorsa; iradeyi üstün kılabilecek bir çözüm var mıdır?

Her kim olursa olsun; ister öğrenci, ister alim, ister işçi, ister lider, ister iktidar, ister fakir, ister zengin olunsun. Sahip olunan değerler, yaşanılanlar, birikimler ve düşünceler hiçbir etki, baskı ve menfaat altında kalmaksızın tüm gerçekliğiyle ortaya koyulabilindiğinde riyakâr, takiye ve hilekâr olmaktan kurtulur ve iyi bir örnek olunabilinir.

Yaratıcısı ve kendine olan inancını, güvenini ve cesaretini kaybetmiş bir kimsenin verebileceği bir şey olamaz. Yaşamın her karesinde görmekten tiksinilen ikiyüzlü insan numunelerinin kendilerini eleştirmeksizin hatasız kabul ederek, topluma fikir vermeleri, idare edebilmeleri ve kurtarıcılığa aday olabilmeleri, işte içinde bulunduğumuz dünyanın oluşmasına sebep olabilmektedir. Kapasitelerine güvenilen kimselerin kurtarıcı, caydırıcı ve verici olabilmeleri hangi temel özelliklerinden, güçlerinden ve mutlaklıklarından kaynaklanmaktadır?

Önem verilen ve muhatap olunan kişilerin belli bir bilgi birikimi, mevkii ve serveti asla komplekse düşürüp karşılarında alçaltmamalıdır. Her şeyle değer verilen, servet harcanılan ve uğruna ölünen kimselerin görünen vitrinlerinin arkasındaki gerçeğin ne kadar korkunç ve vahşi olabileceği hiç unutulmamalıdır. Canlı veya cansız bazı insanlara karşı duyulan kayıtsız hayranlık ve bağlılık; inanç ve kişilik kaybına, devamlı itilen, horlanan, aşağılanan ve yönlendirilen bir karakter oluşmasına neden olmaktadır.

Yaratıcı Allah’ın ve vahiyle inmiş hükümlerinin dışında hiç kimsenin karşısında ezilmemeli ve kendinizi küçük görmemelisiniz ki, saygı duyulabilecek ve yönetebilecek güce sahip olabilme cesaret ve kararlılığı yakalayabilesiniz. Lâyık olana saygı gösterin ve hürmet edin. Ancak teslim olmayın ki, hatalarını ve çirkinliklerini objektif bir anlayışla değerlendirebilme imkânına kavuşabilesiniz. Görülemeyen, dokunulamayan ve ulaşılamayan yaratıcıya karşı her türlü menfi yaklaşımdan, tartışmadan ve eleştiriden istisna edilebilme mecburiyeti olmazsa olmaz bir yükümlülüktür.

İnsanların çok çabuk ikna edilerek fevkalâde yoğun bir etki altında kalmaları, kanmaları, aldatılmaları ve geçmişi unutabilmeleri, ne kadar zayıf ve aciz birer varlık olduklarını ispat etmektedir. Akılları ve iradeleri ipotek altında bulunan ve dolayısıyla istedikleri gibi hareket edebilme kabiliyeti gösteremeyen insanlar, sahip oldukları zekâlarıyla muhakeme gücünü kullanamamakta ve iradelerini var edemeyerek kaybetmeye mahkûm olabilmektedirler. Duyguların alevlenip mantığa galebe çalması durumda, doğal akış sürecinde işlemine devam eden akıl ve düşünce sistemi bloke olup etkilendiğinden, kişiler, kendilerini kontrol edememenin ezikliği içinde aynı yanlış ve hataları defalarca tekerrür edebilmektedirler.  

Bu yüzden yaşamları boyunca kendilerini ayıplamak, pişman olmak ve bir daha aynı hataları tekrar işlememeye karar vermelerine rağmen yine de eylemlerinden vazgeçememeleri, fevkalâde önemli bir çelişki ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken temel bir sorundur. Nasıl oluyor da, bilgi işlem ve idare merkezi olan akıl ve hareket kabiliyeti sağlayan irade, duygulara mani olamayarak devre dışı kalabiliyor?

Aklın; inanç, düşünce ve fikir ilkelerinden uzaklaşarak zihni baskı altına alan duygulara karşı gerekli tepkiyi verememesinden mi, yoksa belirlenemeyen bir sebepten dolayı mı başarısızlığa uğranabildiği gerçeğinin çözülememesi kader hakikatini kanıtlamaya yeterlidir. Duyguların bastırılabilmesi ve bilinçaltı gelişen tepkilerin önlenebilmesi, nasıl bilimsel bir metotla gerçekleşebilir? Akıl ve iradenin hiçbir etki altında kalmaksızın hakim olabilmesi ve düşünülen düzenin sağlanabilmesi için hangi ilkelere bağlı kalınırsa olumsuzlukların önüne geçilebilinir?

Ne yaparsanız yapın ama kendinizi asla ayıplamayın. Tövbe edebilirsiniz, özür dileyebilirsiniz, pişman da olabilirsiniz. Bunlar insanlığın yüce erdemleridir. Ancak kişinin kendini ayıplaması, sanki hata ve yanlıştan mahrummuş gibi bir algılamaya sebep verir ki, kişiyi bunalıma, güvensizliğe ve rahatsızlıklara sürükler. İnsanın, öz eleştiri ve sorgulama yapmaksızın zekâ kapasitesinin ve iradesinin her şeyi başarabilecek ve engelleyebilecek güce sahip bir seviyede olabileceğini düşünmesi, ümitsizliğin ve güçsüzlüğün ana sebebidir. Şartlar ne olursa olsun insan kendini üstün, üretebilir ve çözebilir hissetmelidir. Zaten her şeyi yapan Allah’ın dileği değil midir?

Hata ve yanlıştan çekinilmemelidir ki, özgüven yitirilmesin, endişe ve korku hükmetmesin. Eğer akıl, yaratıcıya olan iman ve inançtan üstün değilse, hata ve yanlıştan da münezzeh olabilmesi mümkün değildir. Hakkını arayabilmek ve elde edebilmek için gerekli olan eylem, düşünce ve ifade özgürlüğünden çekinir ve başkalarının görüşlerine mahkûm kalarak yaşamını sürdürmeye devam edersen, tarladaki bitkiden ne farkın kalır? Ancak her türlü gücü ve kudreti elinde bulunduran, akıl ve iradesine hakim cesur ve kararlı kimseler, olabilecek tüm şartlara haiz olmasına rağmen, yine de başarısız olabiliyor ve istediği sonucu elde edemiyorsa, buna sebep olan faktöre odaklanılmalıdır.

İnsan gücünün yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği her şeyi kavrayabilen, görebilen ve işitebilen herkesin elde edebilmesi, rasyonalizmin gereğidir. İnsan zihninin işleyişinin bağlı olduğu kurallarla, dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu iddiasıyla aklın ilkelerine uygun düşünce yoluyla bilimsel ve tabii bilgilerle ulaşılabileceği varsayılıyorsa, neden bazı farklılıklar ve üstünlükler belli insanların tasarrufundadır? İnsan, muktedir ve galip olabilme, yükselebilme, başarabilme ve süper güce ulaşabilme başarı ve kudretini akılcılıkla mı; yoksa yaratıcı Allah’ın iradesiyle programlanan kaderle mi sağlayabilmektedir?

Paylaşımın farklı birey, toplum ve ülkelere göre tanzim edilerek kiminin kiminden üstün olabilmesi, değişim ve dönüşümlerin sırrı nedir?

İnsanların hedeflerine ulaşabilmeleri ve egemenlik sağlayabilmeleri için gerekli olan şartlar ve bağlı kalınması zaruri olan kaidelerin olgunlaşmasıyla elde edilen güç ve yaptırımın pratikte uygulanabilirliği mümkün olamıyorsa, gizli bir müdahalenin var olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Buna göre nasıl bir bilgi ve çözümle bu müdahale aşılarak istenilen düzen ve egemenlik kurulabilir? Başarı kazanmaya endeksli ve mükâfat sağlaması gereken bir üstünlük olmasına rağmen bir kısım insanlar hiçbir başarı gösteremedikleri halde ekonomik ve sosyal bir güce ulaşabilmekte, bir kısmı ise bütün kabiliyet, bilgi ve becerilerine mukabil yükselememekte ve lâyık oldukları seviyeye kavuşamamaktadır. Başarı karşılığı beklenen ekonomik güç, şöhret ve mevkiinin elde edilememesi kimin iradesidir ki, aklın ilkelerini ve seçim yapabilme özgürlüğünü etkisiz kılıp, çelişmesine ve aykırılık teşkil etmesine neden olabilmektedir?

İnsanların neredeyse hepsi başarıyı paranın gücüyle eş değer gördüğünden, kazanma ve şöhret olma hırs ve azmiyle hareket edip birçok yanlış yapabilmekte ve illegal yollara saparak yükselebilmeyi hedeflemektedir. Ruha bağlı hareket eden akıl ve duyguların birbirleriyle çarpışması neticesi kaderin üstünlüğüyle hareket kabiliyeti kazanan insan, yapmak istediği işin başarıyla sonuçlanmamasında oluşabilen maddî ve manevî kaybın kendisini demoralize edip umutsuzluğa düşürmesini engelleyememektedir.

Hâlbuki kâr ve zararın eşit ve kardeş olduğu ilkesine bağlı kalındığında karşılaşılan kazanç ve kayıpların kişide farklı duygular oluşturmayacağı gibi, umutların da kaybolmasına neden olmayacaktır. İnsanlar için kazanç bazen kaybedilenden çok daha fazla olabilmektedir. Umutların yitirilmesi insanın yaratıcı vasfının acze uğraması neticesi ortaya çıkan bir komplekstir. Bu gelişimi doğuran sebepler her ne kadar bilimsel olarak açıklanmaya çalışılıyorsa da, akılcılık ilkesine tezat oluşturduğu için ikna edici bulunmamaktadır. Olaylar karşısında dirayetli ve sabırlı olunup elde edilecek tecrübenin kıymetiyle yetinmek, tecrübeyi yenilen kazıkların bir bileşkesi ve geleceğin teminatı olarak değerlendirerek başarıya ulaşabilmenin akılcı bir yol olduğu düşünülmüştür.

Üstün olan teoriler değil, fiiliyatın yani yaşamın ta kendisidir.  Ne var ki, seküler-laik düşüncelerin etkisinde kalarak pozitif bilim adına teorilere, kuramlara veya hipotezlere esir olmuş insanlar, yalanı kendilerine rehber edinmelerinden aydınlığa ulaşamamakta ve ruh gerçeğini dışlayarak açı edinebilmeye çalışmaktadırlar. Lakin Allah'ı ve çizdiği kaderi yok etmeden mümkün müdür?

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” Nisa 1

“Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.“ Nisa 28

“Ey insanlar! Resûl size Rabbinizden gerçeği getirdi (bunda şüphe yoktur), şu halde kendi iyiliğinize olarak (O’na) iman edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz hepsi Allah'ındır. (O'nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur). Allah geniş ilim ve hikmet sahibidir.” Nisa 170

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” Yunus 24

“Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” İnfitar 6



22 Şubat 2017 Çarşamba

Seküler-laik düşünce bir zehirdir!

Hem de öyle bir zehirdir ki, beşeri hiçbir bilgi ve irade şifaya kavuşturamaz.

Kader çarkını döndürüyor, çağlar ilerliyor ve uygar olarak nitelendirilen gelişmelerle bilim ve teknoloji her alana giriyor, ancak güven ve korku, yaşam ve ölüm, sefalet ve zenginlik, sıkıntı ve mutluluk, sağlık ve hastalık, sevgi ve nefret, dostluk ve düşmanlık, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik, doğru ve yalan hiç değişmiyor hatta daha da artarak yerküreyi sarıyor.

Küresel bir düzenin kurularak barış içinde yaşanılacak iddiası, silahların denetlenmesi, nükleer bombaların azaltılması, hudutların çizilerek hakların korunması, suç, yoksulluk, terör ve savaşın durdurulması, hak ve adaletin sağlanması, kardeşlik, dostluk, eşitlik, hak, özgürlük, demokrasi ve sayısız işbirliği anlaşmaları…

Hiç çözülemeyen sorunlar, aşılamayan belirsizlikler, kurulamayan düzenler ve gerçekleştirilemeyen vaatler!

“Öyle horozlar vardır ki, erken öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.” H.Dunant

Gelmiş geçmiş tüm toplulukların savaş nedeni, esasen din ve ırk adınadır. Vatan, bu değerlerin korunabilmesi için zaruri olan toprak bütünlüğüdür. Irkların ve dinlerin farklı olduğu bir dünyada, ulus ya da çıkar bilincinde birleşilerek kardeşlik adına bir işbirliği kurabilmek, aslında tatmin süresiyle orantılıdır. Ancak kurulduğu zannedilir. Irk, bedeni; din ise ruhu temsil eder. Dolayısıyla bedenin yeri mezar; ruhunki ise berzahtır.

Yalnızca din adına yapılan birliktelikler bütünlüğü sağlar ve benliksiz her türlü işbirliğinden istikrarlı sonuçlar doğar. İnanan ruhların mevcudiyet sebebi ‘Tanrı’ olduğundan din adına; inanmayanların mantık olduğu için benlik yani beşer adına çalışılır, savaşılır, öldürülür ve öldürürler.

İnsanoğlunun varoluş sebebini oluşturan bu temel yapının yani fıtratın değiştirilebilmesi mümkün değildir. Fıtratlarında düşmanlıkları kesinleşmiş toplumların zoraki işbirlikleri, mastürbasyon süresinden öte hiçbir fayda getirmemektedir.

Farklı dinlerin ve ırkların sahip oldukları ve uğruna canlarını feda ettikleri değerlerin biraraya gelebilmesi ve kalıcı bir birliktelik oluşturabilmesinin muhakkak temel bir dayanağı, diğer bir ifadeyle kaderle örtüşme zorunluluğu olmalıdır. Yaratıcıya rağmen benliklerini tanrı edinerek fani övgüler ya da menfaatler uğruna fıtratta düşmanı olduğu güçlerin kanatları altına sığınıp itibar ve izzet peşinde koşanlar, geçmişte olduğu gibi gelecekte de aynı hüsrana uğramaktan asla kurtulamayacakları tartışılmazdır. Tıpkı her türlü bilgi, güç ve araçlarla alınan tedbirlere rağmen musibetlerden ve yıkımlardan kaçılamaması gibi! Çünkü bu, kaderin bir süreci, yaratıcı Allah’ın bir vaadidir.

Varlıkları boyunca para, iktidar, şöhret ve egemenlik adına mücadele veren birey, millet ve devletler, büyük bedeller ödeyerek sahip olduklarını aniden kaybedip muhafaza edememekte ve bir pislikmiş gibi ya kadavra masasına, ya sokağa, ya çöplüğe, ya mezara ya da tarihin karanlıklarına atılmaktadırlar. Onca boşa giden çalışma ve uğraşıların bir anda çerçöp olması her ne kadar tahammül edilemez bir sonuç olsa da, karşılığını kimden ve nasıl alabilecekleri ise daha önemli bir sorundur.

Dün arşa çıkarılan bir liderin, bir sanatçının veya bir kahramanın alkışlayanlar ve övülenlerce yarın aşağılanarak beceriksizlik, hainlik veya namussuzlukla özdeşleştirilmeleri, insan benliğinin gizlediği tüm kötü duyguları nasıl açığa çıkarabildiğini ve fıtratı gereği hiçbir zaman güvenilmemesi ve inanılmaması gereken zayıf ve nankör yaratıklar olduğunu ortaya koymaktadır. Böylesi dengesiz düşünce ve duygulara sahip insanların övgüsüne, desteğine ve sevgisine nasıl güvenilebilinir?

Bir politikacının, sanatçının, işadamının veya bilgenin çeşitli mazeretsel sebepler veya musibetler sonrası düşüşleri, beraberinde değer kaybını getirmekte; böylelikle akıl ile kaderi veya sanal ile gerçeği mukayese edebilme olanağını doğurmaktadır. Geri sayımın başlayarak o güne kadar edinilen kazanım ve başarıların sanki hiç olmamış gibi bir tarafa atılması, Mutlak İrade’nin anlaşılabilmesi için önemli fırsatlardır. Geçici ödül, itibar ve şöhret yerine, kalıcı ve sürekli olanı seçmekten aciz bir aklın üstün ve hür olabilmesi mümkün müdür?

Milletler ya da devletler, adı her ne olursa olsun din, ırk, barış, özgürlük, vatan ve çeşitli menfaatler uğruna yaptıkları savaşlarda birbirlerini katletmeleri ardından, ölenlerin kimden ve nasıl bir karşılık alacağı hiç düşünülür mü? Eğer insan, benliksel değerler ve başkaları adına ölerek, kendisi bundan hiçbir fayda temin edemeyecekse, ölmesinin mantıklı bir amacı ve gelecekteki yararı nedir?

Dolayısıyla benlik nasıl bir felâket ise, vahiysiz bir vatanseverlikte o kadar kötü bir erdemliktir.

İnsan, ne için mücadele edip zorlukları göğüslediğini, öldürüp öldürüldüğünü ve kendisini nasıl bir sonun beklediğini irdelemeden ve sağlam temellere dayanmadan canını ortaya koyması, ölmeye veya öldürmeye koşması anormalce, sapıkça ve psikopatça bir davranıştır.

Fayda veya zarar verenin, sözüne ve güvenirliğine itibar edilenin, feda edilen malın ve canın karşılığını ödeyecek olanın, her şart ve koşulda vaatlerini tutabilecek olan mutlak ve ölümsüz varlığın kimliği önemli değil midir? Dünyada egemen olduğu düşünülen iktidar ve devletlerden hangisi, öldükten sonra da sözde egemenliklerini devam ettirebiliyor ve uğruna ölenleri mükâfatlandırabiliyor? Şayet başaramıyorlarsa, onlar için mücadele etmenin, savaşmanın, intihar edercesine ölmenin veya cinayet işlemenin, çeşitli risklere girerek korku ve endişe içinde yaşamanın zerre kadar bir değeri var mıdır?

Benlik adına vazgeçilen yaşam tahtı için alınan ve verilen canların faturası sonsuz olan ahiret hayatını kökten etkilemekte, intikamı acı, sıkıntı ve dehşet olabilmektedir. Yaratıcının rızası dışında yapılan savaşlar sonrası öyle bir tablo sergileniyor ki, düşmanların sonradan dost olup menfaatleri adına akıtılan kanlar kadeh tokuşturarak zevk ve sefa içinde kahkahalar atılabilmekte, rahat ve lüks bir yaşam için çıkar ilişkileri ve hiçbir şey olmamış gibi masa üstünde yapılan anlaşmalar; maalesef hayatın akıl almaz yanlışları ve vicdansız davranışları olarak kanıtlanmaktadır.

“Kabul edilen bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir.” Gascoigne

“De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.” Mümtehine 1

“Kazanmakta oldukları şeyler onlardan hiçbir zararı savmadı.” Hicr 84

“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir. “ Hac 5


“(Resûlüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir. “ Kasas 56

16 Şubat 2017 Perşembe

CHP yani Atatürk’ten başka tek adam mı var ki!

Başka bir adamın tek adamlığı mevzubahis yapılıp millet üzerinde bir endişe ve sıkıntı doğurabilsin…

Kamuflaj, bir toplumu mahvetmenin öyle savaşsız bir yoludur ki, saklı sürdürülen amaçlar akılları karıştırdığından gerçek idrak edilememektedir. Şöyle ki, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya nasıl sağanak bir yağmur isabet ettiğin de kaya, çıplak pürüzsüz hale gelebiliyor ise,  insanda ancak mezara girdiğinde o çıplak kaya haline gelip gerçekle karşılaşsa da geri dönüşüm olamamaktadır.

"İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacak" ilkesiyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti adlı CHP Diktatoryası ve Kemalizm’in, Nisan ayında yapılacak olan referandum ile yıkılarak milletin üstün gelebilmesi kaçılmaz olmalıdır ama milletin yüzde kaçının putperestlikten ve tutsaklıktan kurtulabileceği ancak Mutlak İrade’nin takdiriyle mümkün olacaktır.

Ölü bir adamın dokunulamaz ‘tek adam’ yapılarak Türkiye’yi ilke ve inkılâplarıyla hükmeden konuma getirilmesi seksen milyonluk milleti öyle bir alçaklığa duçar bırakmıştır ki, kendi olmak yerine hep başkaları olunmuş ve başkalarının ilkeleri idol yapılabilmiştir.

Yaratıcı Allah’ın dışlanıp Atatürk’ün öne çıkarılmasıyla başlayan karmaşa ardı ardına gelen birçok beşeri kurtarıcı kılmış; harici düşmanlar dahi dost edinilerek Müslüman Türkiye peşkeş çekilebilmiştir.

Ölü bir adamı kendisiyle eşdeğer tutmuş bir millet doğrudan köledir. Ölü bir adamı ve kurduğu partisi CHP’nin ilkelerini devlet yaparak güdümüne giren bir millet mahkûmdur. Oysa başta şehit ve gaziler olmak üzere Atatürk ya da bir başkasının tek bir fertten hiçbir üstünlüğü olmadığı gibi ayrıcalığı da söz konusu değildir.

Din ve namus telakkisini ortadan kaldırma hedefinde olan CHP’ye direniş gösterebilen millet, kuvvetle muhtemel zayiatlarını telafi ederek izzet ve şerefine ulaşacaktır.

Atatürk’ün insan mı yoksa bir tanrı mı olduğu konusu ancak sözde insan, fiiliyatta bir tanrı olduğu hilafını ortaya koymaktadır ki, gerek anayasa gerekse değiştirilmesi düşünülen bir sistemde Atatürk mutlakıyetine son verilmediği müddetçe milletin özüne dönerek şahlanabilmesi imkânsızdır. Velev ki öyle bir görünüm olsa da kırılganlıktan yani topallıktan öteye gidilemeyecektir.  

Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız Atatürk’te olduğu tescillenmiş bir ülkede millet iradesinden söz etmek abestir. Dolayısıyla ne seçilen meclis, ne cumhurbaşkanı, ne de hükümet milletin değil bir ölünün iradesindedir. Ki, o nasıl bir irade ise!...

Seküler-laik düşünce milleti, insani muhakeme yetisini kullanmaktan öyle soyutlamış olacak ki, Atatürk ve CHP sultalığını gömecek bir referandum seçimi bile tartışılarak, intihar meşrulaştırılmaya çalışılabilmektedir.

Esasen millet iradesine ‘hayır’ diyen gruplara baktığınızda; tamamı vahiy karşıtı, Müslüman hasmı, fitne baz, terörist, Müslüman Türkiye muhalifi, haçlı-siyonist dostları, ateist-solcu-Kemalist-Gülenist-Apoist Türklerdir.   

Günümüz itibariyle millet iradesi olan referandum yolunu açan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ak Parti ve MHP de Atatürk ve CHP Diktatoryasının güdümü altındadır. Ancak referandumla birlikte milletin kendini seçmesiyle birlikte körlüğü kalkacak; böylece aydınlığa kavuşmasıyla beraber herhangi bir beşerin sultalaşma ihtirasına izin verilmeyecektir.

Milletin devlete yani anayasaya hükmedecek olması CHP, PKK/HDP ve diğer yandaş bozguncuları öyle ürkütmektedir ki, akılları karıştırarak millet hâkimiyetini engelleyebilmek için her türlü manipülasyonu sergilemektedirler.

Aslında tek adamlığa son vererek köhnemiş ilke ve inkılâpların yıkılabileceği bir öz için akılları karıştıracak bir mahal bulunmadığı, ölü adamı hem mezarında hem de berzahta bırakmak; kurduğu CHP’nin hegemonyalığına son verebilmek maksadıyla milletin ipi eline almasından başkaca bir seçeneği yoktur. Gerisi çorap söküğü misali öyle gelecektir ki, milletimiz geçmişte olduğu gibi İslam’ın, hak ve adaletin cengâveri olacak; barış ve kardeşlik kalplerdeki hastalıkları yok edecek;  birliktelik tüm cihanı kuşatacaktır;  inşaAllah!

Yeter ki, millet, ne Atatürk’ün, ne CHP’nin ne de bir başkasının vesayeti altına girmesin! Yaratıcıları Allah, kendilerine yeter!

Bu seferlik bambaşka bir bakışla referandum ile ilgili gerçeği anlatmaya çalışmış isem de; hiçbir Müslüman, seküler-laik bir düzeni yani anayasayı ve yöneticilerini meşrulaştıramaz!

“De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil değilim. “ Yunus 108


“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter.” Al-i İmran 189

7 Şubat 2017 Salı

Bana ölümlü değil ölümsüz gerekli!

Çünkü ben de bir ölümlüyüm…

Aslında hayat, gerçeğin idrak edilebilmesi için öyle bir laboratuardır ki, hiçbir beşerin rehberliğine ihtiyaç duyulmayacak bir berraklıkta ve kanıttadır. Ancak okunamadığından batıllık galebe çalmakta; dolayısıyla ölümlü, hâkimiyet narası atabilmektedir.

Allah’ın vahiyle indirdiği Kur’an, her ne kadar kâinat ve hayat ile ilgili kanıtlar içerse de asıl amacı uyarı ve itaat edilmesi içindir.  Kur’an’ın hiçbir kanıta gereksimi yoktur; çünkü hayatın kendisi Kur’an’dır ve kanıt arayana yaşanılan yeterdir. Bu sebeple yaşamda edinilen tecrübeler ve olaylar en ince ayrıntısına kadar sebepleriyle ortaya konmuş; böylece fanilikle ebedilik arasındaki fark, kâinat laboratuarıyla örtüştüğünden herhangi bir tereddüt kalmamıştır. 

Kur’an dışı diğer tüm düşünceler ölümlüyü öne çıkarıp mutlakıyete kavuşturmasından yani bedenleştirmesinden özünü çözemeyip denetim altına alamadığı ruhun yok sayılırcasına üstün örtülmesinden ne hayat, ne dünya, ne ahiret, ne ölüm, ne de sonsuzluk kavranamamaktadır.

Eğer insan, övündüğü ilim yani bilim ile ruhu ya da ruhunu yaratamıyor ise; bedeni yani organlarıyla ilgili ne yaparsa yapsın beyhudedir! Ecel ancak ruhun denetimiyle kontrol altına alınabilinir! İşte ölümlü insan, böylece hilkatteki eşlerini nasıl manipüle ederek gözbağıyla kandırdığı fevkalade aşikâr ama elinden bir şey gelmediğinden çocukların oyuncaklarla kandırılması misali aldatmaktan öteye ilerleyememektedir.

Oysa yeryüzünde hüküm süren kuvvetin ölümlü beşere ait olabilmesi mümkün değil ise, ölümlüye aşk ve tazim nasıl sapkın bir düşünce ve duygunun ürünüdür?

Belirsizliklerle çevrili fiziki hayatta kesin olan tek şey ölüm ve ruhsal diriliktir. Ama hayatta sahiplik ya da egemenlik iddiasında bulunarak ruhaniyeti ya doğrudan ya da kısmen reddeden seküler-laik hatta İslam kisvesi altındaki rivayetsi düşünceler, ölüm gibi sonsuz güç olan Allah’ı ve kaderi 
anlayamamaktadırlar. Çünkü önyargılar, anlamaya değil anlamamaya odaklıdır!
Dünyadaki maddi yani bedeni varlıkların hakikati, tamamının sonlu olmasıdır. Bütün sonlular gelip geçici olduğundan baki kalan sadece ruhtur. Ölümle birlikte ruhun bedeni terk etmesiyle ortaya çıkan sonuç, ruhun aletlerini kullanmaktan vazgeçmesidir. Yani ruhun aletleri demek; madde, beden, organlardır. Diğer bir ifadeyle can kattığı her şeydir!

Doğrusu beşerin, yaratıcısı Allah’tan başka neden hiç kimsesi yoktur bilir misiniz; doğduğu zaman nasıl dünyaya hiçbir şey getiremiyor ise, ölürken de hiçbir şey götürememesindendir. Öyleyse daima diri ve hakim olan yerine ölümlüye rağbet duyulabilir ve umut bağlanabilinir mi?

Ölümlü beşeri güçlere bel bağlamış olanlar yalnızlığın dibine; sonsuz Allah’a sarılmış olanlar ise mutluluğun zirvesine ulaşırlar. Ancak mutluluğu batıllıkla özdeşleştirip dünyadan ibaret sananlar, hayattan önce ölüme hazırlanmayanlardır. 

Hiç kimsenin canlı çıkamadığı dünyadaki ölümün bir son değil sonsuzluğa bir başlangıç olduğu tartışılmaz bir hakikat ama asıl yaşamın kaynağına olan idraksizlik, dünyadaki yaşamı da özsüz ve anlamsız kılmaktadır.

Ölümlülerin sözlerine, konuşmalarına veya vaatlerine olan güvenin ölümsüze duyulmaması; aldatılmanın, hilelerin, yalanların, sömürülerin, abartıların, esaretin ve ihanetlerin yegâne sebebidir. 
  
Mezarda çürümüş bedenlere verilen değer gibi dünyadaki bedenlere verilen namütenahi kıymet, dünyanın topyekûn bir mezar ve içindekilerin de yürüyen ölüler yani zombiler misali ruhsuz oldukları anlayışı öyle muteberlik kazanmış ki, neden ölümsüze değil ölümlüye güven duyulabildiği açığa çıkmıştır.

Mezarda yatan bir ölüye inanılamıyor da; mezar üstünde dolaşan ölümlülere nasıl güvenilebiliniyor? 

Sözde Allah deyip fiiliyatta ölümlüye olan ilgi ve itimat, insanoğluna aydınlık diye dayatılmış seküler-laik düşüncelerin iğfaliyle kanıtlıdır. Bu sebeple ölümsüz yani daima diri olan Allah’ın sözünden bir başkasınınki kâle alınmamalı; unvanı, bilgisi, makamı ve kariyeri ne olursa olsun ne üste geçirilmeli, ne gıpta edilmeli, ne idol yapılmalı, ne sultalaştırmalı, ne de rehber kılınmalıdır.

Yeryüzündeki ölümlü hiçbir beşerin yaptırım uygulama iradesi yani fayda ya da zarar verme gücü ve yetkisi bulunmamaktadır. Beşerin kaderi, yaratıcı Allah’ın elinde ve vuku bulan olası gelişmeler, O’nun dilemesiyle gerçekleştiğinden; ruh ebediyetini sürdürdüğü müddetçe bedenin yapabileceği hiçbir şey mümkün değildir!

Dolayısıyla insan, Kur’an dışı düşüncelere kanarak taşıdığı bedenden umutlanmamalı; yaşanılan apaydın dünyayı mezar misali zifiri karanlığa dönüştürürcesine ölülerle aydınlığa ulaşabileceği sanılmamalıdır.

Meyvede akıl olur mu diye sorsam; ne saçma bir soru diye yanıt vereceksiniz. Peki, meyve içinde taşıdığı çekirdeği bilir mi? Aklı yani muhakeme yeteneği yok, nereden bilebilecek diyeceksiniz. Öyleyse insan, içinde taşıdığı ölümü bildiği halde ameli umursamaması; kendisini meyveden farklı kılabilir mı? Kimi insanların tatlı meyveler; kimi insanlarında zehirli meyveler gibi olabilmesi düşünebilenler için önemli bir ipucudur!

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” Secde 85

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız. “ İsra 18

“Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter. “ Furkan 58


1 Şubat 2017 Çarşamba

Neden “evet” demeli biliyor musunuz?

Yüz yıldır Türkiye’yi boyunduruğu altına almış CHP diktatörlüğünün deşilecek olmasından;

CHP’nin tutsak kılıcı iradesinden çıkılıp millet iradesine kısmi bir özgürlük katacak olmasından;

CHP ile anılan cumhuriyet ve devletin milletleştirilecek olmasından;

CHP’nin sultasında olan TBMM’nin milletin mülkiyetine geçebilecek olmasından;

Anayasaya CHP’nin değil milletin söz sahibi olacak olmasından;

Atatürk ilkelerinin değil millet ilkelerinin hâkim olacak olmasından;

Haçlı-Siyonist tabanlı CHP sendromunun son bulacak olmasından;

Batı’nın Müslüman Türk düşmanlığını yürüttüğü CHP’nin açığa çıkacak olmasından;

Türkiye’nin siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri gücünün düşmanlar üzerinde korku uyandırıp geri adım attırarak hizaya çektirecek olmasından;

Milli bir birlik ve bütünlüğü tesis ettirecek olmasından;

Dâhili hainlerin fitnelerini son bulduracak olmasından;

Atatürk gölgesi altında kendini millet yerine koyup millet iradesini hunharca dışlayan CHP’nin bölücülük hoyratlığına son verilecek olmasından;

Milletin rabbi olan Allah’a karşı imanı kayıtsız-şartsız reddedip sadece Atatürk aklını üstün gören CHP’nin tahammülsüz jakobenliğinin durdurulacak olmasından;

Yabancı güçlere peşkeş çekmeye çalışılan seslerin kısılarak ülkenin tehditlere karşı savunulacak olmasından;

Allah’a yapılan kulluğu esaret belleyip CHP ilkelerine bağlılığı özgürlük manipülasyonuyla milleti köleleştiren zihniyetin çerçöp edilecek olmasından;

İktidarın tek elde toplanıp dışarıdan okunan gazellere geçit verilmeyecek olmasından;

Milletin seçtiği Cumhurbaşkanın yegâne yükümlü ve sorumlu bir vasfa sahip olacak olmasından;

CHP’nin devletteki oligarşin tekelciliğini son bulduracak olmasından;  

Sinsice sürdürdüğü İslamofobiyle ayrılıkçılığı derinden işleyerek yaymaya çalışan CHP tuzaklarının bertaraf edilecek olmasından;  

Müslümanların Atatürkçülük adına her türlü baskılardan muaf tutulması ve hiçbir horlanma, hakir görülme, dışlanma ve aşağılanmalarına mahal verilmeyecek olmasından;

Devlette Allah ve İslami hükümlerin yer alabileceği kaygıları taşınmasından;

Müslüman milletin karar alma inisiyatifini elde edecek olmasından;

Haçlı-Siyonistlere karşı Müslüman Türk milletinin şahlanacak olmasından…

Seküler-laik anayasanın değişimiyle ilgili yapılacak referanduma rejimi sindirmiş herhangi bir vatandaşın kabul etmeyerek ‘hayır’ oyu kullanması, kendini yok saydığına bir kanıttır.

Oysa mevzubahis yapılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, rejim taraftarı olmasına rağmen sırf İslami hassasiyet taşımasından ötürü istenmemesinin yegâne sebebi, gizliden sürdürülen İslam düşmanlığıdır. Yoksa Erdoğan ve Ak Parti hükümetinin vahiy lehine hiçbir icraat yapmadığı, devlete İslami hükümler getirmediği, laiklik aleyhine hiçbir girişimde bulunmadığı, hiç kimseye dininden, ırkından ve sosyal yaşantısından dolayı yasaklar getirip kısıtlamaya gitmediği, vahye iman etmiş Müslümanların dışında hiçbir müdahalede bulunmadığı, hükümeti süresince milleti hem içeride hem de dışarıda temsil edebildiği, ekonomide kalkınabilmek için hizmette sınır tanımadığı, milleti devletin efendisi yapmaya çalıştığı, hata ve kusurlarına rağmen millet iradesinden taviz vermeye yanaşmadığı, yaklaşı onbeş yıldır CHP rejimine bir zerre olsun ilişmediği, CHP ve güruhu gibi devlet demeyip önce millet diyerek devlet-millet birlikteliğiyle hareket ettiği malumdur.

Öyleyse nasıl olurda dünyasını elem edinmiş bir millet, kendini imha edercesine karşı koyabilir? Nasıl olurda hürriyetini değil de esaretinin devamını isteyebilir? Nasıl olurda aslan olmaktansa çakal olmaya razı gelircesine CHP, PKK ve güruhunun artıklarına istekli olabilir? Nasıl olurda Müslüman Türk milletini ezeli ve ebedi düşman bellemiş haçlı-siyonist güçlerin güdümünde olmak hazmedilebilir?  

Hele meclisi öne çıkarıp demokrasiden sayıp da seçilen cumhurbaşkanını diktatörlükle itham edenler, tartışmasız millet düşmanıdırlar. Yahu meclise verilen yetkinin sahibi ile cumhurbaşkanına verilen yetkinin sahibi aynı değil mi? Öyleyse meclis diktatör olmayıp da cumhurbaşkanı nasıl diktatör olabilecek? Yaklaşık 15 yıldır meclis çoğunluğu, başkanlığını, hükümeti ve cumhurbaşkanlığını elinde bulunduran Ak Parti değil midir? Düşüncelerine göre yetkiyi veren milletin tekrar geri alma otoritesi yok mudur ki, millet iradesine güvenilmeyip saygı duyulmamaktadır? Çünkü hiçbir zaman köle belledikleri millete danışma ihtiyacına gerek görmemiş, sözde millet adına seçtikleri vekillerle millet iradesine ihanet etmişlerdir.  

Ancak ruhuna bedeni karşılılığı fiyat etiketi koymamış Müslüman her vatandaş,  nefsi bir sapkınlık içine girmeyerek ve ahiretini yitirecek bir beklentide olmayarak seküler-laik anayasayı meşrulaştırıcı bir seçime katılamaz; Allah’ın vahiyle indirdiği hükümlere göre hükmeder. Çünkü ölümle birlikte yola çıkılacak ahiret yurdunda heybede aranan sadece ayetlere itaattir. Geri kalan her şey fani dünyanın debdebesidir!

Dolayısıyla seküler-laik bir rejimde  “evet” veya ”hayır” ile ilgili çıkacak bir sonuç umurumda değildir!

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36


“Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” Tin 8