din nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2018 Pazartesi

Din nedir bilmez…

Ama dinden ahkâm keserek devletten, siyasetten, anayasadan, aydınlıktan, bilimden ve eğitimden koparmak suretiyle ruhsuz beden misali etkisiz ölüye çevirir.

Oysa dinin ne olduğunu ve Allah’ın kim olduğunu bilmeyenin ateistten farkı nedir?

Seküler-laik devletlerde vahiy öyle hasımdır ki, kutsallaştırılan din dokunulmaz kılınarak her alandan soyutlanır ama saygıyla taltif edilen bir manipülasyonla düşmanlığı gizlenir. Böylece söz konusu devletlerin toplumları Allah’tan uzaklaştırabilmek için din, bilim ve siyaseti rakip kuvvetlermiş gibi düşman saflara ayırmış, Allah’ı gökyüzüne yerleştirip yeryüzünün egemenliğine tecavüz edilmesiyle yeryüzü-gökyüzü tanrıları doğrulmuş; böylece riyakârsı bir inanç ve düzen karmaşasına mahkûm eğlenmiştir.

Hâlbuki her düşünce, düzen, anayasa bir dindir! Ancak “Din Nedir” sorusu irdelendiğinde tuzak ve manipülasyonlardan kurtulunarak hakikat açığa çıkabilmektedir.

Din, kavram itibariyle itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, düşünce ve iradesine kayıtsız teslim olmak, ilkelere ve prensiplere koşulsuz bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din; her ne kadar ilahsal, vahiysel, kutsal veya ruhsal bir yapıymış gibi manipüle edilip, siyasi hayattan ve devletten uzak tutulmak istense de; gerçekte sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri yasaların bütünü; bilim, düşünce ve iradelerin tamamıdır. Bilimsel ve siyasal her anlayış ve rejim; kendine göre dini bir düzenektir. Söz konusu dinsel yapıya göre kanunlar yapılarak egemenlik hakkı amaçlanır, insanların itaat ve hizmeti şart koşularak üstün addedilen hâkim gücün emri altında ve onun hükümleri çerçevesinde tek güç olunduğunun tasdik edilmesidir. Bu sebeple düzenin kurucusu, yasa yapıcısı ve yöneticisi; otomatikman tanrısal bir egemenlik hakkına da sahip olmaktadır. Dolayısıyla her toplum, idare edildiği düzene göre egemen kabul ettiği gücü veya güçleri dolaylı yoldan tanrılaştırarak, farkında olmadan tapınabilmektedir.

Düşüncenin, rejimin ve düzenin adı ve tanımı her ne olursa olsun o mutlaka bir dindir. Dolayısıyla ateizm bile kuralsızlıklarıyla bir dindir!

Çoğu din ehlinin seküler-laik düşünce güdümünün etkisinde kalarak iman ettikleri Allah itikatlarının aksi düşünce ve davranışta bulunabilmeleri öyle bir ikilem meydana getiriyor ki, ya bilinçli yahut bilinçsiz bir sapmayla gerçek eğilip bükülerek temel yapı tahrip edilebiliyor. 

Yaratıcının indirdiği vahiysel dinini yani anayasasını sözde kutsallaştırıp siyasetten, devletten, kamudan ve sosyal hayattan arındırarak kendi dinlerini hâkim kılanlar, oyun içinde sayısız dalavereler tertipleyerek inananları şeytanca aldatmışlar ve aldatmaya devam etmektedirler. Çünkü vahyi reddeden düşünce ve sistemler, pratik hayatta karşılığı olmayan mega yalanlar zemininde empoze edilmiş abartılardır.

Toplumların yaratıcıya karşı olan duyarlılığını dikkate alarak öylesi hilelere girişmişler ki, dinin sadece kişiye özel ilahsal ve ibadetsel bir ritüel olduğunu işleyerek güya saygı altında Allah’ı dokunulmaz kılıp, hapsedercesine yeryüzü iktidarlığından dışlamak suretiyle tüm yetkiyi kendilerinde toplamış; insanların nefislerini okşayan seçme, seçilme, özgürlük veya hâkimiyet adı altında suni ve fani payeler vermek suretiyle mastürbasyonda sınır tanımamışlardır. Sırf Yaratıcının düzenini kabul etmemek ve egemenliği altına girmemek adına birbirlerinin odalıklığına razı olmuşlar ve boyun eğmeyi ayrıcalıklı bir onur vesilesi saymışlardır.

Acaba böylesi bir anlayışa sahip politikacı, ilahiyatçı veya devletlerin aydınlık ya da adalet verebilmeleri mümkün müdür?

Tüm çaba insanların kul olma fıtratlarını aşacak benliği yüceltmekle Yaratıcıya karşı güçlü ve irade sahibi bir egemenlik gütmek, Allah’ın koyduğu kuralları ve mutlak iradesine rakip zafer kazanabilecek üstünlüğü pozitivist temelli argümanlarla adı sekülerizm, laisizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasim, Marksizm ve Kemalizm gibi doktrinlerin yasa belirleyici etkileriyle dinleştirilmeleri akabinde insan tanrılaştırılmaktadır. Ancak teorilerindeki düşünceleri pratikte gerçekleştirememeleri her ne kadar toplumları uyandırmasa da kader hükümlü akış, mecrasında sürmektedir. 

Lâik, sosyalist veya demokratik düşünce temelinde yapılaşan devletlerin din ile devleti düşman hatları misali birbirinden ayırarak insanı tanrılaştıran hukuklarıyla ayakta kalabilme çabaları, semavi dine mensup politikacı, düşünür ve ilahiyatçıların desteklerindendir. Halkı etkileyerek yanlışı meşrulaştıran bu çıkarcı mihraklar; doğrunun, hakkın ve adaletin hâkim olmasına mani olmakta, dolayısıyla Allah dini ve devlet dini gibi korkunç bir ikilem oluşturarak, dolaylıda olsa çok tanrılı bir düzeni türetmektedirler. Ancak toplumlar böylesi şeytani bir hileyi derinden sorgulamamalarından gerçeği kavrayamamış, böylece çok tanrılı ve dinli inanışları özümseyebilmişlerdir.

Öyle riyakârsı ve münafıksı bir paradoksu meşrulaştırmışlar ki, Allah’ın dini ile devlet dininin sınırları çizilmiş ve alansal müdahaleleri savaş nedeni sayılarak, kıyasıya mücadele edilmiştir. Çağlar boyu süregelen çatışmalar ve bölünmeler ırktan çok dinsel zeminde baş göstermiş, Allah ile insanın egemenlik haklarından ötürü milyonlarca canlıyı ölüme sürükleyerek göz açtırmamışlardır. Bir tarafta vahiysel anayasayı reddederek lâik zeminli demokratik veya sosyalist dinle kendini tanrılaştıran insan, diğer tarafta Yaratıcı olma hasebiyle sadece hukukuna uyulmasını emreden Allah.

Bu durumda Allah’ın dinine iman etmiş bir Müslüman kime itaat etmeli ve hangi tarafın dini bağlılığıyla huzuru, adaleti, mükâfat ve cezasını ciddiye almalıdır? Ya Yaratıcı Allah’ı ya da kendi gibi yaratık olan insanı!

Yeryüzünde, devlette, yasa yapıcılıkta ve siyasette ayrı bir tanrı; gökyüzünde, doğada ve ölümde ayrı bir Tanrı’ya inananların dinleri apaçık bir ikiyüzlülük, riyakârlık, sahtekarlık veya münafıklıktır.

“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın. “ Muhammed 33

"Allah'a ve Peygamber'e inandık ve itaat ettik diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.”  Nur 47


"Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz." Mü’minun 34

11 Ağustos 2016 Perşembe

Din ile siyaseti ayıran kâfirdir!

Ya da din ile siyasetin birlikteliğini bozan şeytandır; yahut din ile devleti bölen küfür ehlidir!

Aslında ruh ile beden doğuştan ölüme kadar olan süreçte irili ufaklı her şeyin kanıtıdır ama seküler-laik düşüncenin kuram yahut sözde bilim bazlı hipotezleri yalanın en şedidini mukim kıldığından hakikatlere uzanılamamaktadır.
Ruh ile bedeni inkâr edenler, saptıranlar veya eğip bükenlerin ne dini ne siyaseti ne de din ile siyaset arasındaki olmazsa olmaz hayati bağı kavrayabilmeleri mümkün değildir.

Din ne demektir; siyaset ne demektir sualine yanıt veremeyen kimselerin yüzeysel bilgileri doğrultusunda yaptıkları fikri açıklamalar veya tartışmalar öylesine trajikomiktir ki, ya bilgisizler ya rejim baskısı altındakiler ya da çıkar gözeten sömürücüler tarafından onanırlar.  

Din; itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, ilkelere ve prensiplere koşulsuz bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Dolayısıyla zaten tüm düzenler bu temel ilke üzerine kurulur ve kurumsallaşır.

Din, her ne kadar tanrısal ve kutsal bir terimmiş gibi tanımlansa da gerçekte sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri yasaların bütünüdür. Hukuksal yani yasama, yürütme ve yargının tamamı güdümündeki düşünce itibariyle dini bir sistemdir. Ki, sekülerizm, laisizm, ateizm yani dinsizlik de kurallarından ötürü dini bir sistemdir!

İnsanoğlu yaratıldığından beri var olan siyaset, her ne kadar sözcük olarak 14. Yüzyıldan beri literatürde kullanılmaya başlanmış olsa da gerek birebir ilişkilerde, gerek kişi ile devlet ilişkilerinde gerek toplumllar arası ilişkilerde gerekse millet ile devlet ilişkilerinde hep vardı ve olması mecburiydi. Çünkü siyasetsiz bir ilişki ruhsuz beden misali ölümdür. Ancak ne var ki ruhsuz bir beden yaratılır yahut ruhun benden çıkması önlenerek hayat bakileştirilir; işte o zaman dinsiz bir siyaset yani devlet inşa edilebilir.

Halksız, milletsiz, toplumsuz ya da insansız bir devlet olabilir mi? Öyleyse dinsiz bir millet yahut toplum da olamayacağına göre devletin veya siyasetin dinsizi yani seküler-laik’i olamaz!  

Ki, Peygamber Efendimizin kurduğu İslami Devletinin temel prensiplerini miladi 620 ve 622 yıllarında yapılan meşhur “Akabe Bey’atları”’n da görebilmek mümkündür. Bey’atların yani sözleşmenin içeriği incelendiği zaman ruh temizliği, sosyal reform ve hukuka dayandığı görülür. Akabe Sözleşmesi, Peygamber Efendimiz ile Medineli bir topluluk arasında yapılmıştır. Mekke’nin iki kilometre yakınlarında bulunan Akabe adındaki bölgede gerçekleştiği için bu ismi almıştır.

Can, su, hava, gıda ve bilgi dahil sahip olduğu her şeyi yaratıcısı Allah sayesinde temin eden insan kuldan öte kimdir ki, Allah’ın bilmediğini bilircesine idare etme sanatı olan siyaset ile din ilişiğinde ahkam kesebilmektedir? Siyasetsiz din olabilir mi?

Din dışı, karşıtı veya Allah’tan inen hükümleri inkâr eden bir dinsiz olmak, din ile siyaseti bozma hakkı ve salahiyeti vermez. Savaş açacak kadar göz dönmüşlük ve ceberutluk kabul edilemeyeceği dibi manipülasyonla haklı çıkma kalkışması da sonuç getirmez. Nasıl ki tüm teorilerine, deneylerine, araştırmalarına ve kurgusal teknolojilerine rağmen ruhsuz bir beden üretememiş hatta yaratamamışlar ise, dinsiz bir siyaseti de hayata geçiremezler. Ancak verilen mühlet gereği geçici başarılarıyla övünseler ve kaderin dışına çıktıklarını sansalar bile vade dolduğunda tepetaklak olacaklarına hiçbir şüphe yoktur. Zaten ölüm yeterli değil mi?          

Siyaset yalnızca devleti ve milleti idare etme sanatı değil, her canlı ya da cansız varlıkları nitelikleri doğrultusunda yapılandırabilme metodudur. Lakin sorun, söz konusu siyaseti yani idare sanatının hangi temel dayanağa ya da kurallara göre yapıldığıdır. 

Hak mı yani Kur’an mı; yoksa batıl yani Kur’an’a dayanmayan yargılar mı?

Özgür İrade ve demokrasi odaklı seküler-laik temelli düşüncelerin tamamı yalan; abartı; hile ve sömürüdür. Kanıtı nedir diye soracak olursanız; “hâkimiyetin kayıtsız-şartsız milletin” iddiasıdır. Velev ki hâkimiyetin millette olduğunu varsayarsak; dünya yaratıldığından günümüze değin çok daha kuvvetli ve yeryüzüne hükmeden yüzlerce milletler gelip geçmesine rağmen neden hiçbiri hâkimiyetini sürdüremeyip sabun köpüğü misali yok olup gidebilmişlerdir?

Sonuç itibariyle her kim neye dayanarak din ile siyasetin arasını bozmak maksadıyla ayırırsa o din karşıtı bir kâfirdir; amacı boş inanç olarak bellediği dini ya ortadan kaldırmak ya da kısıtlamak olup, adil bir siyasetin toplum üzerinde etkili olmasını istememektir. Çünkü Allah ve Allah’ın siyaset prensipleriyle savaşa girmiş bir düşüncenin şeytani olduğu tartışılmazdır. Dolayısıyla kötülüğün elçisi şeytan ve dostları halkına iyilik yani hayır istemeyeceğine göre din ile siyaseti koparmaktaki amaçları yeryüzünü karanlığa gömüp kötülükleri yaymaktır. Zaten öyle olmuyor mu?

Dinsiz siyasetin güttüğü seküler-laik düzenlerde devletlerin neden zenginler arasında dolaştığı apaçık ortadadır! Eğer fakirler inisiyatiflerine kalsaydı; Allah’ın Nisa 53. ayetinde buyurduğu gibi çekirdek filizi kadar bir şey bile vermezlerdi.

“(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir.” Enbiya 93

“Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır” Bakara 107

“Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar?” A’raf 185


“İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” Maide 44

8 Nisan 2016 Cuma

Her düşünce, anayasa ve düzen bir dindir…

Egemenlik hakkı Allah’ın elinde olan düşünce ve düzenlere din; egemenlik hakkı beşerin elinde olan düşünce ve düzenlere de akıl veya rasyonalizm denmiştir.

Akıl ve irade güdümlü seküler düşünce ve düzenler toplumları Allah’tan uzaklaştırabilmek için din, bilim ve siyaseti farklı kuvvetlermiş gibi çelik duvarlarla ayırmış; “Allah ya yoktur ya da gökyüzüne yerleşip yeryüzünün idaresi insanların iradesindedir” anlayışlarına ilgi ve itibar kazandırarak, yeryüzü ile gökyüzü tanrıları doğurmak suretiyle riyakârsı bir inanç ve düzen karmaşasına neden olmuşlardır

Oysa her şey, yaratıcının Mutlak İrade’si doğrultusunda yaratılmış, üretilmiş, bilgilendirilmiş ve biçimlenerek düşünce ve eyleme dönüşmüştür.  

İlahiyatçıların dahi rasyonalizm felsefesinin etkisinde kalarak sekülerizmi, laisizmi ve demokrasiyi meşrulaştıran dini yorumları iman sahibi toplumları ikileme sevk etmiş, gerçek ya bilinçli yahut bilinçsiz bir saptırmayla eğilip bükülerek temel yapı yani öz tahrip edilmiştir.   

Öncelikle “Din nedir?” Din, kavram itibariyle itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, düşünce ve iradesine kayıtsız teslim olmak, ilkelere ve prensiplere koşulsuz bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din; her ne kadar ilahsal, vahiysel, kutsal veya ruhsal bir yapıymış gibi manipüle edilip, siyasi ve sosyal hayattan ve devletten uzak tutulmak istense de, gerçekte sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri yasaların bütünü; bilimin, düşünce ve iradelerin tamamıdır. Bilimsel, siyasal, hukuksal ve idaresel her anlayış ve rejim; kendine göre dini bir düzenektir. Söz konusu dinsel yapıya göre kanunlar yapılarak egemenlik hakkı amaçlanır; insanların itaat ve hizmeti şart koşularak üstün addedilen hâkim gücün emri altında ve onun hükümleri çerçevesinde tek güç olunduğu tasdik edilir. Bu sebeple düzenin kurucusu, yasa yapıcısı ve yöneticisi; otomatikman ilahsal bir egemenlik hakkına da sahip olmaktadır. Dolayısıyla her toplum, idare edildiği düzene göre egemen kabul ettiği gücü veya güçleri dolaylı yoldan tanrılaştırarak tapınabilmektedir.

Düşüncenin, rejimin ve düzenin adı ve tanımı her ne olursa olsun o mutlaka bir dindir. Dolayısıyla ateizmde kural ve kaideleriyle bir dindir…

Tüm çaba insanların kul olma yaratılmışlıklarını aşacak benliğin yüceltmesiyle Yaratıcı’ya karşı güçlü ve irade sahibi bir egemenlik gütmek, Allah’ın koyduğu kuralları ve mutlak iradesine karşı zafer kazanabilecek üstünlüğü rasyonalist temelli argümanlarla adı laisizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasim, ateizm ve Kemalizm gibi doktrinlerin yasa belirleyici etkileriyle dinleştirilmeleri akabinde insan tanrılaştırılmaktadır. Ancak teorilerindeki düşünceleri pratikte gerçekleştirememeleri her ne kadar toplumları uyandırmasa da kader hükümlü akış, mecrasında sürmektedir. 

Yaratıcının vahiysel dinini yani anayasasını sözde kutsallaştırıp siyasetten, devletten, kamudan ve sosyal hayattan arındırarak kendi dinlerini hâkim kılanlar, oyun içinde sayısız dalavereler tertipleyerek inananları şeytanca aldatmışlar ve aldatmaya devam etmektedirler. Çünkü vahyi reddeden düşünce ve sistemler, mega yalanlar zemininde inşa edilmiş abartılardır.

Toplumların yaratıcıya karşı olan duyarlılığını dikkate alarak öylesi hilelere girişmişler ki, dinin sadece kişiye özel ilahsal ve ibadetsel bir ritüel yani ayin olduğunu işleyerek saygı altında Yaratıcı’yı dokunulmaz kılıp, hapsedercesine yeryüzünden dışlamak suretiyle tüm yetkiyi kendilerinde toplamış; insanların nefislerini okşayan seçme, seçilme, özgürlük veya hâkimiyet adı altında suni payeler vererek, tanrısal gücün otoritesine kavuşabileceklerini sanmışlardır. Sırf Yaratıcının düzenini kabul etmemek ve egemenliği altına girmemek adına birbirlerinin hükümranlığına razı olmuş ve boyun eğmeyi ayrıcalıklı bir aydınlık, ilericilik, onur, eşitlik, hak ve adalet vesilesi saymışlardır.

Lâik, sosyalist, kapitalist veya demokratik düşünce temelinde yapılaşan seküler devletlerin din ile siyaseti düşman kılıp birbirinden ayırarak insanı tanrılaştıran hukuklarıyla ayakta kalabilme çabaları, doğrudan semavi dine mensup politikacı, düşünür ve ilahiyatçıların desteklerindendir. Halkı etkileyerek yanlışı meşrulaştıran bu çıkarcı mihraklar; doğrunun, hakkın ve adaletin hâkim olmasına mani olmakta, dolayısıyla Allah dini ve devlet dini gibi korkunç bir ikilem oluşturarak, dolaylıda olsa çok tanrılı bir düzeni savunmaktadırlar. Ancak toplumlar, böylesi şeytani bir manipülasyonu derinden sorgulamamalarından gerçeği kavrayamamış, böylece çok tanrılı ve dinli inanışları özümseyebilmişlerdir.

Öyle riyakârsı ve münafıksı bir paradoksu meşrulaştırmışlar ki, Allah’ın dini ile devlet dininin sınırlarını çizmiş ve alansal müdahaleleri savaş nedeni sayarak kıyasıya mücadele etmişlerdir. Çağlar boyu süregelen çatışmalar ve bölünmeler ırktan çok dinsel zeminde baş göstermiş, Allah ile insanın egemenlik haklarından ötürü savaş hiç durmamıştır. Bir tarafta vahiysel anayasayı reddederek lâik zeminli demokratik dinle kendini tanrılaştıran insan, diğer tarafta Yaratıcı olma hasebiyle sadece hukukuna uyulmasını emreden Allah.

Bu durumda Allah’ın dinine iman etmiş bir Müslüman kime itaat etmeli ve hangi tarafın dini bağlılığıyla huzuru, güveni, adaleti, mükâfat ve cezasını ciddiye almalıdır? Ya Yaratıcı Allah’ı ya da kendi gibi yaratık olan insanı!

Türkiye Halkının dini, bağlı olduğu laik ve Atatürkçü anayasadır. İslam dini ve Allah’a olan inançları bir ritüel niteliğinde olup, tamamen ruhsal bir mastürbasyondur.

Aslında sözü uzatmak yerine şu soruları cevaplayan her insan; gerçekte tanrısının kim ve hangi dine mensup olduğunu ortaya koymaktadır.

1-    Allah’ın dinine mi, devletin dinine mi itaat edilmelidir?
2-    Yaşamında devlet dinin kurallarına mı, Allah dinin kurallarına mı boyun eğilmelidir?
3-    Kimin üstünlüğünü kabul edilip düşünce ve iradesine kayıtsız teslim olunmalıdır?
4-    Allah dinine mi, devlet dinine mi hizmet edilmelidir?
5-    Kimin ilkeleri ve prensiplerine koşulsuz bağlılık gösterip yaşamda uygulanmalıdır?
6-    Allah’ın indirdiği hükümler mi, devletin koyduğu hükümler mi bağlayıcı olmalıdır?
7-    İnsanın yaptığı anayasa mı, Allah’ın indirdiği anayasa mı zorunlu olmalıdır?
8-    Devletin milleti mi, Allah’ın milleti mi olmak esastır?
9-    İnsan, çıkardığı kanunlara uyulmasını şart koşarken; Allah da hükümlerine uyulmasını şart koşuyorsa kime uyulmalıdır?    
10- Her iki dini bir arada yaşamak mümkün müdür?
11- Yasa yapıcı devlet mi, Allah mıdır?
12- Allah dinini reddeden laik bir devlete bağlılık, itaat ve hizmet; Allah’a isyan değil midir? Ya da Allah’a itaat, Allah’a itaati reddeden laik devlete karşı isyan değil midir?
13- İnsanların kaderlerine devlet değil de Allah hükmediyorsa; devlet dinine itaati nasıl bir düşünce, mantık, akıl, inanç ve duyguyla kabul edilebilir?
14- Sözü ve takdiri Yaratıcı belirliyorsa; Allah’ı dışlayan devlet kimdir, yaptırımı ve gücü nedir?
15- Tek güç Allah mıdır, devlet midir?

Yeryüzünde ve siyasette ayrı bir tanrı; gökyüzünde, doğada ve ölümde ayrı bir Tanrı’ya inanç!

“İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” Bakara 165

“Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Al-i İmran 85

“De ki: "Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz, (bilin ki) ben Allah'ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat ancak sizi öldürecek olan Allah'a kulluk ederim. Bana müminlerden olmam emrolundu." Yunus 104

“(Resulüm!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O hakimlerin en hayırlısıdır.” Yunus 109


“De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Hucurat 16

13 Temmuz 2010 Salı

Seküler düşünce ve düzenler de bir dindir…

Akıl ve irade güdümlü teorilerin toplumları Allah’tan uzaklaştırabilmek için din, bilim ve siyaseti farklı kuvvetlermiş gibi çelik duvarlarla ayırıp, “Tanrı ya yoktur ya da gökyüzüne yerleşip yeryüzünün idaresi insanların iradesindedir” anlayışlarının itibar bulması, yeryüzü-gökyüzü tanrılarını doğurarak riyakârsı bir inanç ve düzen karmaşasına neden olmuştur.
Oysa her şey, Yaratıcı’nın mutlak iradesi doğrultusunda üremekte, biçimlenmekte, düşünce ve eyleme dönüşmektedir.

İlahiyatçıların dahi rasyonalizm felsefesinin etkisinde kalarak seküleristleri meşrulaştıran din yorumları toplumları ikileme sevk etmiş, gerçek ya bilinçli yahut bilinçsiz bir saptırmayla eğilip bükülerek temel yapı tahrip edilmiştir.

Öncelikle “Din nedir?” sorusuna cevap bulabilirsek tuzaklarda açığa çıkabilecektir. Din, kavram itibariyle itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, düşünce ve iradesine kayıtsız teslim olmak, ilkelere ve prensiplere koşulsuz bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din; her ne kadar tanrısal, vahiysel, kutsal veya ruhsal bir yapıymış gibi manipüle edilip, siyasi hayattan ve devletten uzak tutulmak istense de, gerçekte sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri yasaların bütünü; bilimin, düşünce ve iradelerin tamamıdır. Bilimsel, hukuksal ve idaresel her anlayış ve rejim; kendine göre dini bir düzenektir. Söz konusu dinsel yapıya göre kanunlar yapılarak egemenlik hakkı amaçlanır, insanların itaat ve hizmeti şart koşularak üstün addedilen hakim gücün emri altında ve onun hükümleri çerçevesinde tek güç olunduğunun tasdik edilmesidir. Bu sebeple düzenin kurucusu, yasa yapıcısı ve yöneticisi; otomatikman tanrısal bir egemenlik hakkına da sahip olmaktadır. Dolayısıyla her toplum, idare edildiği düzene göre egemen kabul ettiği gücü veya güçleri dolaylı yoldan tanrılaştırarak, farkında olmadan tapınabilmektedir. Düşünce, rejim ve düzenin adı ve tanımı her ne olursa olsun o mutlaka bir dindir. Dolayısıyla ateizmde kural ve kaideleriyle bir dindir…

Tüm çaba, insanların kul olma yaratılmışlıklarını aşacak benliğin yüceltmesiyle Yaratıcı’ya karşı güçlü ve irade sahibi bir egemenlik gütmek, Allah’ın koyduğu kuralları ve mutlak iradesine rakip zafer kazanabilecek üstünlüğü rasyonalist temelli argümanlarla adı laisizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasim, Marksizm ve Kemalizm gibi doktrinlerin yasa belirleyici etkileriyle dinleştirilmeleri akabinde insan tanrılaştırılmaktadır. Ancak teorilerindeki düşünceleri pratikte gerçekleştirememeleri her ne kadar toplumları uyandırmasa da kader hükümlü akış, mecrasında sürmektedir.

Yaratıcının vahiysel dinini yani anayasasını sözde kutsallaştırıp siyasetten, devletten, kamudan ve sosyal hayattan arındırarak kendi dinlerini hâkim kılanlar, oyun içinde sayısız dalavereler tertipleyerek inananları şeytanca aldatmışlar ve aldatmaya devam etmektedirler. Çünkü vahyi reddeden düşünce ve sistemler, mega yalanlar zemininde inşa edilmiş abartılardır. Toplumların yaratıcıya karşı olan duyarlılığını dikkate alarak öylesi hilelere girişmişler ki, dinin sadece kişiye özel ilahsal ve ibadetsel bir ritüel olduğunu işleyerek saygı altında Yaratıcı’yı dokunulmaz kılıp, hapsedercesine yeryüzünden dışlamak suretiyle tüm yetkiyi kendilerinde toplamış, insanların nefislerini okşayan seçme, seçilme, özgürlük veya hâkimiyet adı altında suni payeler vererek, tanrısal gücün otoritesine kavuşabileceklerini sanmışlardır. Sırf Yaratıcının düzenini kabul etmemek ve egemenliği altına girmemek adına birbirlerinin köleliğine razı olmuş ve boyun eğmeyi ayrıcalıklı bir onur vesilesi saymışlardır. Acaba böylesi bir anlayışa sahip politikacı, ilahiyatçı veya devletlerin aydınlık verebilmesi mümkün mü?

Lâik, sosyalist veya demokratik düşünce temelinde yapılaşan devletlerin din ile siyaseti düşman hatları misali birbirinden ayırarak insanı tanrılaştıran hukuklarıyla ayakta kalabilme çabaları, semavi dine mensup politikacı, düşünür ve ilahiyatçıların desteklerindendir. Halkı etkileyerek yanlışı meşrulaştıran bu çıkarcı mihraklar; doğrunun, hakkın ve adaletin hâkim olmasına mani olmakta, dolayısıyla Allah dini ve devlet dini gibi korkunç bir ikilem oluşturarak, dolaylıda olsa çok tanrılı bir düzeni savunmaktadırlar. Ancak toplumlar böylesi şeytani bir hileyi derinden sorgulamamalarından gerçeği kavrayamamış, böylece çok tanrılı ve dinli inanışları özümseyebilmişlerdir.

Öyle riyakârsı ve münafıksı bir paradoksu meşrulaştırmışlar ki, Allah’ın dini ile devlet dininin sınırları çizmiş ve alansal müdahaleleri savaş nedeni sayarak, kıyasıya mücadele etmişlerdir. Çağlar boyu süregelen çatışmalar ve bölünmeler ırktan çok dinsel zeminde baş göstermiş, Tanrı ile insanın egemenlik haklarından ötürü milyonlarca canlıyı ölüme sürükleyerek göz açtırmamışlardır. Bir tarafta vahiysel anayasayı reddederek lâik zeminli demokratik veya sosyalist dinle kendini tanrılaştıran insan, diğer tarafta Yaratıcı olma hasebiyle sadece hukukuna uyulmasını emreden Allah!

Bu durumda Allah’ın dinine iman etmiş bir Müslüman kime itaat etmeli ve hangi tarafın dini bağlılığıyla huzuru, adaleti, mükâfat ve cezasını ciddiye almalıdır? Ya Yaratıcı Allah’ı ya da kendi gibi yaratık olan insanı...

Türkiye Halkının dini, bağlı olduğu laik ve Atatürkçü anayasadır. İslam dini ve Allah’a olan inançları bir ritüel niteliğinde olup, tamamen ruhsal bir mastürbasyondur.

Aslında sözü uzatmak yerine şu soruları cevaplayan her insan; gerçekte tanrısının kim ve hangi dine mensup olduğunu ortaya çıkaracaktır.

1- Allah’ın dinine mi devletin dinine mi itaat ediyorsun?
2- Yaşamında devlet dinin kurallarına mı, Allah dinin kurallarına mı boyun eğiyorsun?
3- Kimin emri altındasın?
4- Kimin üstünlüğünü kabul edip düşünce ve iradesine kayıtsız teslim oluyorsun?
5- Allah dinine mi, devlet dinine mi hizmet ediyorsun?
6- Kimin ilkeleri ve prensiplerine koşulsuz bağlılık gösterip yaşamında uyguluyorsun?
7- Allah’ın indirdiği hükümler mi, devletin koyduğu hükümler mi bağlayıcı ve nezdinde hayati bir değer taşımaktadır?
8- Devletin anayasası mı, Allah’ın anayasası mı zorunlu bir kanundur?
9- Devletin milleti mi, Allah’ın milleti misin?
10- Devletin cezaları mı, Allah’ın cezaları mı güçlü ve caydırıcıdır?
11- Her iki dini bir arada yaşamayı sindirebiliyor musun?
12- Yasa yapıcı devlet mi, Allah mıdır?
13- Kuralları belirleyici devlet ya da yaratık vekiller ise, Yaratıcı Allah’a olan inanç iddian yüzeysel değil midir?
14- Allah dinini reddeden laik bir devlete bağlılık, itaat ve hizmet; Allah’a küfür değil midir?
15- İnsanların kaderlerine devlet değil de Allah hükmediyorsa; eğer ateist değilsen devlet dinine itaati nasıl bir duygu ve mantıkla kabul edebiliyorsun?
16- Allah’ın lütuflarının yanında devletin ne verdiğini hiç sorguladın mı?
17- Sözü ve kararı Yaratıcı belirliyorsa; vahyi dışlayan devlet kimdir, yaptırımı ve gücü nedir?
18- Tek güç Allah mıdır, devlet midir?

Yeryüzünde ve siyasette ayrı bir tanrı, gökyüzünde, doğada ve ölümde ayrı bir Tanrı’ya inananların dinleri her iki tarafça da samimi bulunmamakta ve lanetlenmektedir.

İki tanrı ve dine sahip olduğunu fark ettin mi?