8 Ekim 2018 Pazartesi

Peşin hükmü söküp atmak…

Öyle zordur ki, Allah’ın müdahalesi olmaksızın imkânsızdır.

Fıtratı gereği kulluk, acizlik, hainlik ve nankörlükle özdeşleşmiş insanı haksızlık ve adaletsizliğe götüren önyargısıdır.

Önyargı ya da peşin hüküm öylesine nefsi bir ısrarcılık ve inatçılıktır ki, işin hakikatini kavramadan, derinliğe inmeden, ezbere dayanan,  tarafsız bir gönül gözüne ihtiyaç duymadan, fiziksel yanılgılara ve hislere dayanmak suretiyle güdülen manipülatif bir düşüncedir. 
  
Aslında gerek dünya gerekse hayat adildir ve yaşamdan korkulacak beşeri hiçbir şey bulunmamaktadır.  Lakin önyargı, hakikati ve adaleti doğrayan şeytani bir vesvese olmasından muhakemeyi bloke ederek ömrü çekilmez kılmaktadır.

İnsanların en cahili, en adaletsizi önyargılı olandır. Zaten iftiraları, zanları ve ahireti başkasının dünyası için satmayı doğuran peşin hükümdür. Dolayısıyla peşin hükme meşruiyet kazandıran bir düşünce düzeyi idraki mahkûm kılar. 
     
Ki, Allah’ın hükümlerini anlaşılmaz bırakan ve itaatsizliğe götürerek şüpheye ve inkârı doğuran önyargı; rivayet, dedikodu yahut söylentilerin hakikat addedilmesiyle küfrü yani münafıklığı öyle galebe çaldırır ki, vahyi, diğer bir ifadeyle özü yıkıp geçer.

Geçmişteki dinler Tevrat ve İncil nasıl hahamlar ve rahipler tarafından yapılan müdahalelerle vahiyden koparılıp nefse peşkeş çekilmişler ise, Kur’an’da yorumlarla ve peygambere atılan bühtansı sözlerle amacından çıkarılmış hatta iman ehli teröristlikle suçlanarak İslam dışına itilebilmiştir. Dolayısıyla Kur’an, Allah’ın koruması altında olmamış olsaydı, Tevrat ve İncil gibi nefsi olurdu!

Oysa peygamberimize isnat edilen bir hadisin kaynağı Kur’an’dan başkası olamaz. Zaten vahiyde onun aracılığıyla geldiğine göre Kur’an’a muvafık olmayan bir söz söyleyemez; söylemiş olsa Allah’ın elçiliğini yapmamış olur. Öyleyse Kur’an’ın esası olan muhkem ayetlerde dahi tartışmada sınır tanınmayıp beşerin fetvalarına başvurulurken, tevilini sadece Allah’ın bildiği müteşabih ayetlerle ilgili bidatte bulunanlara ne demeli? 

Lakin had öyle aşılmış ki, hadislerin kaynağı Kur’an’a değil, Buhari, Tırmızi, Müslim, Ebu Davut ve diğer muhaddislere bağlı kalınıp İslam’a referans yapılabilmesidir.  Bu sebeple söz konusu imamların ahkamlarını baz alan Müslümanlar, inkarla karşı karşıya kalan bir önyargıyla kuşanmışlardır.

Hâlbuki Allah Resulü, üslup açısından vahyin dışında bir söz söylemiş olsa dahi kaynağını vahiyden almasından düşünce ve davranışlarıyla ilgili ne halk içindeki duyumlara ne araştırmalara ihtiyaç vardır. Çünkü Kur’an apaçık ortadadır ve O’ndan başka bir kanıta lüzum yoktur. Ümmi olan Allah Resulü’nün iman esasındaki kanıtı Kur’an değil midir? Ayrıca Allah, indirdiği Kur’an’da (haşa) yalan mı söylemektedir ki, herkesin anlayabilmesi için ayetleri açık ve net olarak gönderdiğini buyurmaktadır?

Ki, Allah, Resulüne vahiy gönderdiğinde şeytanın beşeri arzular katmaya kalkıştığı düşünüldüğünde, lafız ve mana bakımından hükümlerin sağlam olmasını sağlayan Allah’tan başkası olabilir mi ki, idrak edebilmek için muhaddislerin peşlerine düşülebilmektedir? 
   
Örneğin; Hz. Peygamber, eşi Hz. Aişe hakkında rivayet edilen “ifk” hadisesinde önyargıyla hareket etmedi. Zira o gün Medine’de yapılan dedikodulara göre Hz. Peygamber, hüküm vermiş olsaydı; hiç beklemeden Hz. Aişe’yi boşaması gerekirdi. Ama Hz. Peygamber, söylentilere aldırış etmeden gerçeğin tüm berraklığıyla vahiyle ortaya çıkmasını bekledi. Dedikodular belki moralini bozdu. Ancak dedikodulara aldanarak bir önyargıda bulunmadı. Dolayısıyla rivayetlere, dedikodulara yani söylentilere hiç aldırış etmeyerek kanıtın ta kendisi olan vahye itibar etti. 

Önyargı, diğer bir ifadeyle peşin hüküm, bir şeyin aslını bilmeden rivayete veya kıt ve yanlış bilgilere dayanarak hüküm verme olduğundan insanı yanılgıya ve isabetsizliğe sevk eder.

Önyargı ile yanlış hüküm veren bir insan, ya başkasına haksızlık yapar, ya hakkı batıllaştırır, ya zulmü ihya eder, ya adaleti yağmalar, ya da nefsine galebe çaldırır.  Böylece insan, telafisi mümkün olmayan öyle bir yanlışa düşer ki, kabul ettiği yanlışı zehir olarak kazanmakla kalmaz, Allah başta olmak üzere peygamberlerin ve nice insanın sözlerine ve haklarına tecavüz eder.
Ne önyargı ne peşin hüküm ne rivayet ne dedikodu ne söylenti asla Kur’an, İslam, ayet ve hadis ile bağdaşmaz; dolayısıyla İslam’a uygun bir düşünce ve davranış değildir. Hakikati ancak Allah bilir; vahiyle Resulüne iletir ve Kur’an da hakikatleri insanoğluna bildirir. Bu sebeple herhangi bir şeyin hakikati ancak Kur’an ile sabittir! 

Ne önyargı ne peşin hüküm ne rivayet ne dedikodu ne de söylenti İslam ile bağdaşmaz; düşünce ve davranışı asla uygun değildir.

Şeytan nasıl hislerine uyanlara amellerini güzel gösteriyor ise, rivayete ya da söylentilere dayalı peşin hükümlü olanlarda amellerini makbul görmekte; böylece vahyi yani hakikati yok sayarcasına bağlayıcı olarak almamaktadırlar.
 .
”İnsan şu dünyada keyfine bakmalı” düşüncesi ne demektir bilir misiniz; Antik çağ felsefesindeki “hedonizm” görüşüdür. Yani nefsin kötü arzularına, heva ve hevese uymasıdır. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın şeytan tarafından kandırılarak cennetten kovulmalarına neden olan bu görüş öyle bir felsefi akımdır ki, hayata zevk ve lezzet noktasında bakar. Dolayısıyla her ne kadar Allah, Hz. Adem ve eşine sonsuzluk ağacından yememsini emretmiş ise de, şeytanın vesvesesiyle o ağaçtan yemelerinin lezzetiyle zevk alacaklarını sanmışlardı.

Artık dünyadaki insanların gayesi, duyuların tatmini ve zevke erişmek olduğundan ahiret hakikati tumturaklı benimsenmemekte; dolayısıyla yegâne amaç nefis edinilmektedir. Günümüzde pek çok insan bu şeytani akımın etkisine kapılmış, her türlü günahı mubah sayarcasına nefsinin ardına düşmüştür. Zaten önyargı, nefis değil midir?

 “(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resûl ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşeri arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hac 52

“Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar. “ Al-i İmran 7

“Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” Araf 3

“Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kafirler topluluğuna rehberlik etmez.” Maide 67

3 Ekim 2018 Çarşamba

Ne yaparsan yap…

Yaptığın kaderindeki yazgıyla orantılıdır!

Öyleyse kimsin ki, yaratık bir kul olarak yaratıcın Allah’a meydan okuyabiliyorsun? Oysa Allah izin vermeseydi ahkâm kesebilir miydin?

Ne iyiliğin ne de kötülüğün irade dâhilinde işlenmediği, Allah’ın kendi katındaki bilinmeyen bir bilgiye göre ya hidayete ulaştırarak ya da saptırarak yarattığı nefsin tahakkümünde takdir uyguladığı yaratıcı olma kudretindendir.
  
Ki, şeytan dahi “beni azdırmana karşılık insanları saptıracağını” belirtmesi, Allah dilemedikçe musallat olamayacağı ve kötülük yapmakta hiçbir iradesinin bulunmadığını ortaya koymaktadır.
 
Meselâ, yapay zeka olarak adlandırılan bilgisayarların kendilerine göre bir bilinçleri olsa ve biz yedinci bilinç seviyesindeyken onlar üçte, hatta ikide olup, bizlerle etkileşemeseler ve olan bitenin farkında olsalar, özgür bir iradeye sahip olduklarını düşünürlerdi. Acaba bir program yaparak derleyiciyle derleyip bilgisayarınızı çalıştırdığınız anda, bilgisayarınız da “ben bunu istemiyorum, içimden ekrana şunu yazmak geldi” dediğinde ne yaparsınız? Onlarda insanlar gibi ifa ettikleri fiillerin şahsi iradelerinin bir sonucu olduğunu düşünüp, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olduklarına inanarak bir düzen kurmaya kalkışsalardı. O zaman kontrolü nasıl sağlardınız? Bilgisayarınıza bulaşan bir virüs nasıl koca sistemi çökertiyorsa, insanın virüs misali özgür veya cüz’i bir iradeyle “o kitap”’ı nasıl çökertebileceğini anlayabilmek için zeki olmaya dahi gerek yoktur. Bilgisayar virüslerinin doğaları gereği çok iyi saklanmaları misali şeytanda kaderin düzeninde çok iyi saklanmakta ve seçilmiş ruhlara musallat olmaktadır.

Örneğin, bedeninizin herhangi bir yerlerinden başlatılan sinir atımlarının bir sinapstan geçtikten sonra, hangi akson boyunca devam edeceklerinin maddi yasalara tabi olmadıklarını, bu sebeple de belirlenemediklerini ve bize gerekli özgürlük boşluğunu sağladıklarını kabul edelim. Ancak özgür iradenin varlığı için bu yeterli değildir. Bu durum sadece sanal özgürlüğü anlamlı kılar; irade için ayrıca yine maddi yasalara tabi olmayan, ama madde üzerinde etkili bir donanımın, yani ruhun bulunması gerekir. İrade, ruhsal ve fiziksel yasalardan bağımsız olmalıdır ki, tercih şansı söz konusu olsa bile, bu şansın ne şekilde kullanılabileceği önceden kestirilebilmeli ve hiçbir hata yapılmamalıdır. Sinapstan çıkan sinir iletisinin hangi akson boyunca devam edeceğine karar veren süreç takip edilebilir olsaydı, nereden başlayan iletinin nereye varacağı da belirlenebilir ve böylece özgürlük yine de çöpten farksız olurdu.

Özgür iradenin varlığını kabul ederek yap›lan şey, beyinlerinin içerisinde bir yerlerde fizik yasalarına tabi olmayan kimi olayların meydana geldiğine ve yine kurallara bağlı olmayan bir gücün bu olaylar üzerinde etkili olduğuna ve nasıl sonuçlanacaklarını etkileyebildiğine inanmaktır. Tıpkı Kuantum teorisi gibi!

Üstelik böyle bir kabul onları darboğaza sürüklemekte ve maddenin kendiliğinden tabi olduğu kurallara tabi olmayan bir sistem oluşturmasına neden olmaktadır ki, bu asla mümkün değildir. Bu sebeple, programlanmış ruhun dışında böyle bir sistemin ulaşılabilen beynin içerisine elle konulmuş olması gerekir ki, yaratıcı Allah’ın çizdiği kader ve Mutlak İrade’ye inanmaktan vazgeçilebilsin. Ancak beynin idaresel ve duygusal bir yetkisi ve işlevi olmadığı için, bununda bir faydası olmayacaktır.

Bir Turing makinesi düşünelim. Ne olduğunu çok iyi bilmeyenler için bir Turing makinesi basitçe algoritmik soruları çözebilen teorik bir makinedir ve ona yapmasını istediğimiz işlemlerle ilgili kuralları yükler, sonra da çözmesini istediğimiz problemi veririz ve makine de bize cevabı verir. Örneğin, bir Turing makinesi verilen bir sayıyı 10 ile çarpacak şekilde programlanmışsa, 4 girişi ile çalıştırıldığında 40 sonucunu vermelidir. Basit işlemler yapan Turing makinelerini tasarlamak kolaydır. Onluk sistemde onla çarpmak demek, sayının sağına bir sıfır eklemek demek olduğundan, böyle bir Turing makinesinin içsel durumu şöyle olmalıdır:

Bant boyunca sıfırdan büyük bir rakam görene dek ilerle, sıfırdan büyük bir rakam gördüğünde içsel durumunu 2 yap; okuduğun rakam 9 değilse bu rakamı çıkış bandına yaz ve bir sonraki rakamı oku. 9 ise içsel durumunu 3 yap ve çıkış bandına sıfır yaz ve dur. Görüldüğü gibi Turing makinelerinin özgürlükleri yani iradeleri yoktur. Onlar sadece dışarıdan veri okur ve okudukları veriye göre içsel durumlarını değiştirir ve içsel durumları ne yapmalarını söylüyorsa onu yaparlar. Bizim çarpma makinesi 158 gördüğünde çıkışını 1580 yapmaya mecburdur; “dur 666 yazayım komiklik olsun” ya da “canım çarpmak istemiyor, iyisi ben ona böleyim” diyemez. Çünkü ne yapacağı kurallarla bağlanmıştır.

Kurallarla programlanmış ruh da, zaten sahip olduğu düşünce, bilgi ve eylemleri yapmaya veya yapmamaya hazır bir bekleyiş içinde tespit edilmiş ve zamana göre fonksiyon göstererek, düşünce ve davranışlarını madde ve fizik aracılığıyla güncelleştirir. Yaratıcı Allah, kurduğu düzeni, dengeleri ve egemenliğini koruyabilmek için, çizdiği bireysel, toplumsal ve evrensel kadere, virüs misali herhangi bir iradenin müdahalesine asla izin vermez.

Nasıl ki bir virüs “biçici” olarak görevini sürdürüyorsa, insana da verilebilecek cüz’i veya özgür bir iradenin sahip olduğu benliğiyle biçici olmaya hazır bir fıtrat taşıyacağı muhakkaktır. O takdirde kâinatın akışı değişir, zincirsel halka darmadağın olur, iyilik ve merhametin olmayacağı nefsi bir dünya hatta kâinat oluşur. Kamufle edilmiş her şeyin zamanı gelince güncelleşmesi ve sonucu doğuran sebeplerin ruhsal dürtüsüyle etkileşerek olayları biçimlendirmesi, yaşamda ki değişim ve dönüşümlerin temel nedenidir.

Kâinatta ki her şey, ruhun tabi olduğu kurallara göre işlev kazanmakta; böylece madde ve fizik oluşmaktadır. Özgür yahut cüz’i irade algısı, bir sonraki davranışınızı olasılıklarca belirleyen ve bir önceki tecrübeleriniz sonucu oluşmuş ruhsal durumu kavrayamamaktan kaynaklanan benliksel ve fiziksel yanılgılardır. Keşke her şey ayın yuvarlak olması gibi basit olsaydı.

Melekler, insanlar, cinler ve her türlü canlılar iradesel olarak hiçbir etkileri bulunmamaktadır; var edip yani yaratıp menfi yahut müspet düşünce ve eylem kazandıran Allah olduğundan sahip oldukları kuvvet ve kıymetler tamamen O’nun iradesinin inisiyatifi altındadırlar. Dolayısıyla her an yaratıcısı Allah’a muhtaç olan insanın tabulaştırılması, övünülmesi, fayda yahut zarar verici konumda değerlendirilmesi şirktir!  

 “Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?“ Casiye 23

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa «Bu Allah'tan» derler; başlarına bir kötülük gelince de «Bu senden» derler. «Hepsi Allah'tandır» de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” Nisa 78

“Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler.”  Enam 111

“Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” Tekvir 29

 “İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” Araf 16


 “(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!” Hicr 39

1 Ekim 2018 Pazartesi

İnsanın zehri kibirdir!

Kibirde şeytanla yarışan insanın devleti de, politikacısı da, hükümeti de, yöneticisi de, bürokratı da, zengini de, din ve bilim adamları da kibirlidir ama tanrılarmışçasına sindirebilmektedirler.  

Her ne kadar şeytan, ateşten yaratıldığını baz alıp topraktan yaratılan insandan üstün olduğu çalımından yaratıcı Allah tarafından lanetlenmiş ise de, insan gibi asla Allah’a ortak koşmamış; reddetmemiş ve Allah’tan başkasını güç görerek ne ardına takılmış ne de fayda yahut zarar göreceği umudu gütmüştür. 

Ancak ateş gibi bir nefisten yaratıldığı hezeyanına kapılmasından ebedi olarak lanetlenmiş olsa da, böbürtüde insandan farklı olmadığı; hatta insanın çok daha beter olduğu azgınlaşan ve kendini beğenen düşünce ve davranışlarıyla alenidir.

Nefsini Allah’a adamamış ve indirdiği hükümleri hem sosyal hem siyasi hem de ekonomi hayatına ilke edinmeyerek dünya hayatını ahirete tercih etmemiş ve Allah’ın yasalarına meyletmeyerek nefis doğrultusunda kanunlar yapan her düzen, her devlet, her siyasi, her hükümet, her yönetici ve her insan kibirlidir.  

Gerek dindarı gerek dinlisi gerekse dinsizi olsun öyle kibir içindedirler ki, Allah’ın kitabı Kur’an ve Resul’ünün sünneti yerine batıl düşüncelerin egemenliğine razı olabilmesi apaçık kanıttır. Dolayısıyla Allah ve Resul’e karşı kibir içinde olanların hilkatteki eşlerine kibirli olmaları şeytanın durumundan daha bedbahttır.
 
Unutulmamalıdır ki, şeytanın kibri yaratıcısı Allah’a değil, insanadır. Çünkü yaratıcısı Allah’ı reddetmemiş ve ortak koşmamıştır.

Hiç kimse kibri ve kibirli olanı sevmez ama fırsat yakaladığında, caka atacak makama, bilgeliğe veya zenginliğe kavuştuğunda, övgülerle arşa yükselen iltifatları işittiğinde, ihtiyaç karşılayan veya hizmet eden konuma ulaştığında kalbindeki kibri öyle açığa çıkar ki, şeytan bile secdeye kapanarak tevbe eder.

Yardım ve hizmet öyle manipüle edilmektedir ki, nefsi kazanımı için halkın gözünü boyama maksatlı basın çağrılarak propaganda yapılır, şöhret ve gösterişte sınır tanınmamaya çalışılır. Çünkü dil, her ne kadar “Allah rızası” dese de, kalbi ya sosyal ya siyasi ya da ekonomik menfaat atar!

Bir devletin, milletin, meclisin, partinin veya siyasinin kibirli olup olmadığı ya da insanlara tepeden bakıp bakmadığının ölçüsü tumturaklı İslam’a olan bağlılığıdır. Diğer bir ifadeyle kendini dünya menfaatlerine değil şüphe duymaksızın ahirete adamış olmasıdır.  

Kimi politikacılar der ki, "Kibir, siyasetin zehridir. Aramızda makam mevki budalalarının yeri yoktur. Aramızda şan, şöhret sevenlerin yeri yoktur. Bizim aramızda insanlara tepeden bakanlara yer yoktur, olmayacaktır, olmamalıdır."

Oysa gerek iktidar gerek muhalefet partileri gerekse hizmetlerindeki memurlar ya da çalışanlar dahi kibrin abideleri ise, seküler-laik sistemin içinde kibrin olmaması mümkün müdür?

Öyle gariptir ki, kendileri istediklerinde mütevazılıkten neredeyse kırılırlar ama bir sorununuzdan dolayı görüşmek istediğinizde ise kapı-duvar olurlar. Çünkü o sırada gösteriş yapabilecekleri bir medya yoktur!

Hele de cihadı ve şeriatı yani hâkimiyetin kayıtsız-şartsız Allah da olduğunu savunan birisi isen, bırakın görüşmeyi aradığınız telefon numarasını bile değiştirirler.

Beşer için çalışanın, mücadele edenin, hizmet yapanın, yardımda bulunanın ve ölüme koşanın alacağı karşılık ancak beşerin verebileceği ölçüdedir. Beşerinde ne kadar nankör ve hain olduğu Kur’an’daki birçok ayetle belirlenmiştir.

Allah’ın hükümlerine kulluk etmekten kibir duyanın çıkar amaçlı alçakgönüllülüğü öyle bir aldatıcılıktır ki, güvenildiği andan itibaren komadaki hasta misali hayatı faaliyetlerini yitirtir ve rüzgârın tarladaki bitkileri bir o yana bir bu yana sallaması gibi çerçöp eder bırakır.
Müslümanlıktan başka bir şeref, izzet, itibar ve güç arayan devlet, meclis, siyaset ve yönetici şeytanın ta kendisi hatta daha beteridir!

Hz. Ömer, bir gün, Şam’ı ziyaret ettiğinde ordusunun komutanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, büyük bir kalabalıkla kendisini karşıladı. Şam’a giderken, kendisine refakat eden kölesinin devesi rahatsızlanmış ve kendi devesini kölesiyle paylaşıp sırayla biniyorlardı. Uzaktan bakanlar, deveye binmiş köleyi halife yani devlet başkanı; devenin yularını çeken Hz. Ömer’i de köle zannediyordu. Bunu gören komutan Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Hz. Ömer’in yanına giderek, dedi ki, “Efendim, bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler, Müslümanların büyük halifesini görmek için toplandılar, size bakıyorlar, bu yaptığınızı nasıl izah edebilirsiniz; sizi köle zannedecekler, küçümseyecekler?”

Komutanın kibir içerikli bu kompleksli telaşı karşısında Hz. Ömer şöyle cevap verdi. “Yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözünü işitenler, insanın şerefini, vasıtaya binerek gitmekte, süslü elbise giymekte ve saltanat içinde yaşamakta sanacaklar. Biz daha önce zelil ve hakir bir kavimdik. Allah’ü Teâlâ bizleri Müslümanlıkla şereflendirerek yüceltti. Bundan başka şeref ararsak, Allah’ü Teâlâ bizi zelil eder, her şeyden aşağı kılar.”

“Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” Araf 40  

“Kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: Aşağılık maymunlar olun! dedik. “ Araf 166 

“İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, sırf Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek (kibir ve azamet içinde) Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada bir rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız.” Hac 8-9


“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkara) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22

28 Eylül 2018 Cuma

Sebebi bakın neymiş…

İnsan şeytanlarının hüküm sürdüğü öyle bir düzende yaşıyoruz ki, cini şeytanlarla baş etmekten daha zordur.

Her ne kadar insan şeytanları cin şeytanlarının yardımcıları ise de, unutulmamalıdır ki, cin şeytanlarını Allah’a ortak koşturmaya çalışan insan şeytanlarıydı.

ABD’nin BM İnsan Hakları Komisyonu’ndan ayrılma nedeni İsrail’miş.

Konseyin ismine layık olmadığını belirten ABD, her ne kadar konsey içerisinde bulunan Rusya, Çin, Küba ve Venezuela gibi ülkelerin insan hakları ihlallerinde bulunduğunu öne sürse de, asıl nedenin konseyin İsrail'e karşı ön yargısının bulunduğunu belirterek, zalim İsrail’e arka çıkmada sınır tanımamaktadır.

BM insan hakları konseyin kronik bir İsrail ön yargısı olduğu bahisle Müslümanlara karşı uyguladığı zulme sessiz kalınarak eleştiri ve yaptırım getirilmemesini isteyen ABD, İsrail terörünün konseyce hazmedilmesi ardından tekrar katılabileceğini kaydedebilmiştir.

İnsan haklarını tamamen İslam karşıtı İsrail terörüyle özdeşleştiren ABD, ancak konseydeki İsrail lehine oluşacak yenilik sonrası yeterliliğe kavuşulabileceğini açıkladı.

Amacı haçlı-siyonist birlikteliğiyle Kur’an Müslümanlarını yeryüzünden silmek olan ABD, demokrasi manipülasyonuyla hedefine kısmen ulaşmış olsa da, taşeronu İsrail’i kayırıcı öyle bir barbarlık içindedir ki, cihad ehlinin canlarını Allah’a adamış olmalarından düşüncelerine tumturaklı varamamaktadır.

İnsan haklarını ihlal eden ABD ve kayırdığı işbirlikçisi İsrail midir; yoksa Müslümanlar mıdır? 

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun ifade ettiği gibi konseyin insan hakları ihlallerini savunma noktasında "yetersiz" olduğunu ileri sürmesi, Müslüman toplumların uğradıkları işgal ve zulümlerle ortadadır. Ancak Pompeo, Müslümanların insan statüsünde tutulmasından fevkalade rahatsızlık duymakta; bu sebeple BM insan hakları konseyini ‘ikiyüzlü’ olmakla itham etmektedir. Dolayısıyla İsrail terörüne arka çıkılmamasından şer gördükleri Müslümanların haklanmamalarına öfke kusmaktadır.

Oysa insanı yaratan BM değil ki, insan haklarını gözetici bir koruma kudreti bulunabilsin. Zaten Allah’a iman etmiş bir Müslüman ülkenin haçlı-siyonist güdümündeki BM insan hakları konseyine üyeliği tamamen bir şirktir. Allah yarattığı insan ile ilgili haklarını kapsayan kanunlar indirmemiş de, BM mi havale etmiş? BM, Allah’ın bir resulü yani elçisi olmadığına ve yeryüzü yönetimini de BM bırakıp gökyüzüne yerleşmediğine göre; BM kimdir? 

Türkiye’nin gözlemci devlet statüsünde yer aldığı BM insan hakları konseyindeki ilkesi Kur’an değil, Kur’an’ı reddeden haçlı-siyonist odaklı seküler-laik ilkelerdir.  Bu sebeple BM, dolaylıda olsa rab olarak kabul edilmiş olmalı ki, tamamen nefsi olan insan hakları konseyinde yer alabilmektedir.

Aslında BM insan hakları konseyinden çekilmesi gereken Trump değil, Erdoğan olmalıydı. Her halükarda vahye hasım BM insan hakları konseyinin amacı görmezlikten gelinemez. Gerekçesi her ne olursa olsun hiçbir Müslüman, iman ettiği Allah’ın insan haklarıyla ilgili hükmettiği kuralları yok sayarcasına nefsi arzulara uyamaz; kabul edemez.  

 “Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki guruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır?» “ Enam 81

“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” Bakara 159

“Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takva sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.” Al-i İmran 138


“O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kafirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kafirleri cehennemde bir araya getirecektir.” Nisa 140 

27 Eylül 2018 Perşembe

Güven yoktur…

Çünkü ölüm vardır!

Ne kaçıp kurtulmana izin veriyor; ne geri koydurtuyor; ne geciktirtiyor; ne bulunulan yeri önemsiyor; ne doğarken nişanlanılan eceli değiştiriyor; ne güvenilerek uğruna can verilen beşeri gücün muhafazasını takıyor; ne korku ve tedbiri dikkate alıyor; ne hastalık, yaşlılık, sağlık veya gençliği dinliyor; ne gece veya gündüzü umursuyor; ne hayır ya da şerde olmana aldırıyor; ne de âlim veya cahil, zengin yahut fakir, kral ya da köle oluşuna bakıyor.

Peki, ölüm neyi gözetiyor?

Diriliği, ölümsüzlüğü; diğer bir ifadeyle ALLAH yolunda gerçekleşmiş olan şehadeti!

Ancak ahiret hayatının varlığına ve ölümsüzlüğüne inanmayan düşünce, nefsi sadece dünyadan ibaret gördüğünden geçici olarak kavuşabildiği menfaatleri güvenle özdeşleştirmektedir. Oysa yalnızca şehitler güven içindedir! 

Güvenin yahut güvenli olabilmenin yegâne yolu ancak mutlak bir iradeyle mümkün olur. Yaratılmış bir insanın da mutlak bir iradeye sahip olabilmesinin imkânsızlığından güven etkisiz kalmaktadır.

Güven tamamen kaderle orantılıdır. Bu sebeple kaderini eline alamayan insan, güveni de etkisi altına alamaz.

Kendi aklı, bilgi ve iradesiyle güvene kavuşamayan insanın hilkatteki eşine güven verebileceğini söyleyebilmesi öyle bir yalandır ki, ölüm, bela, musibet ve tehlike gerçeği ortada dururken, itibar edende aynı ahmak ve yalancıdır. Dolayısıyla yalana güvenildiğinden hakikat silinip süpürülmekte; böylece güven algısı seraptan farksız hal almaktadır.  

Bilim ve teknoloji ne kadar ilerleyip gelişmiş olsa da, yalnızca mümkün olanı bir araya getirmekten başka hiçbir bilinmeyeni, görünmeyeni ve dokunulamayanı çözemiyor; bedeni insan yapan ruhu üretemiyor; huzur ve güveni sabit kılamıyor. 

Her ne kadar beyinle özdeşleştirilen ‘yapay zeka’ denilen kuramlarla icat edilemeyen ruh gerçeği kamufle edilmeye çalışılsa da, ruhun fiziki bir aparatı olan beyin, iddia edilenin aksine sinirsel bir kütle yani kümbet olup, ancak ruhun güdümüyle işlev kazanmaktadır. Küçücük bir sineği dahi yaratamayanın insan yaratabilmesi mümkün müdür? Ancak yapay zeka gibi robotlarla göz boyayıp çalım atmaya kalkışılır. Zaten ruhun bedenden ayrılmasıyla gerçekleşen ölümle birlikte ne beynin ne de kalbin hayat vermediği apaçık ortadadır. Ya duygular!

İnsanı insan kılan hisler olduğuna ve beynin de hisleri doğurmadığına göre yapay zeka ancak yüzeysel programı doğrultusunda yazılımcısının sınırlı kölesidir ve insanın yerini alabilmesi mevzubahis değildir. Var olabilmesi için insanın yapacağı yazılıma ihtiyacı vardır ve söz konusu yazılımda kısıtlıdır.

Bu sebeple ruhu yaratamayan beşer, ne ölümü durdurabilmekte ne ruh yaratarak bir insan yahut bir canlı meydana getirebilmekte ne de mutlak bir güveni hasıl kılabilmektedir.

“Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” Münafikün 11

“Allah'a güven. Vekil olarak Allah yeter.” Ahzab 3

“De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (umut ettikleriniz) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” Hac 73 

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.” Al-i İmran 185

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” Al-i İmran 169

24 Eylül 2018 Pazartesi

Kötülerin en kötüsü…

Vahiy dışı seküler-laik devletlerdir!

Batıl hukuk, nefsi yücelten kanunlarla inşa edildiğinden adil olabilmesi mümkün değildir. Her rejimin bir hukuku vardır ve hukukun önemine işaret edilir lakin adil olup olmadığına hiç değinilmez. Hukukun çiğnendiğine vurgu yapılır ama devletin hazinesi olması gereken adalete yangın misali sahip çıkılmayarak kıyamet yaşanır.

Adil olmayan hukuk, ayakları olmayan engellinin ayakkabıları gibidir!

Kölelik karşıtı mücadelesiyle bilinen Amerikalı filozof Henry David Thoreau der ki; “Adil olmayan yasalar mevcuttur: Onlara itaat etmekle yetinelim mi, yoksa bu yasaları değiştirinceye kadar onlara itaat mi edelim, yoksa bu yasaları ihlal mi edelim? Bu tür bir devlet yönetimi altında insanlar genellikle çoğunluğu ikna edinceye kadar beklemek gerektiğine inanırlar. Eğer yasalara karşı gelirlerse, çözümün mevcut kötülükten daha kötü olacağını düşünürler. Fakat bilinmelidir ki, devletin kendisi çözüm olarak mevcut kötülükten daha kötüdür.”

Her nefsin doğru yahut yanlışı, adaleti mecbur kılan bir ihtiyaçtır. Ancak hukuk nefsi arzular üzerine inşa edilmiş ise, insanda nefsinden öte hiçbir şeye kaygı duymamakta, dolayısıyla adaletin değil nefsin peşine düşülmesinden kuvvetlinin zayıfı ezip geçmesi meşru hale gelmektedir.

Adaletin ilki devletten gelmiyor ise, devletin toplumsal düzen sağlayıcısı hukuk ne işe yaramaktadır? Adaletin hesap sorduğu bir yargıda çıkar ve kayırım hakkı gözetilirse, adalet doğranmıştır! Dolayısıyla Allah; ana, baba, kardeş ve evladının aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmekten vazgeçilmemesini emretmiştir. Ne var ki nefis, adil olmaya izin vermemekte, çıkar ve kayırım saplantıları hakkı ve adaleti öyle savurmaktadır ki, tıpkı kuvvetli bir rüzgârın bitkileri çerçöp haline getirmesinden farksızdır!

Haksızlığın hoyratça yaşandığı bir dünyada seküler-laik bazlı hukuklar ancak tükürükle boğulmalıdır ki, demokrasi manipülasyonuyla suçlulara ve kötülüklerin galebeliği önlenebilinsin.  Haksızlıklar karşısında susan korkak toplumların barış şemsiyesi altına sığınarak hiçbir direnişte bulunmamaları, seküler hukuku barınarak yapan devletlere cesaret kazandırarak hem dokunulmazlık sağlamakta hem de adaleti çiğnemelerine sebebiyet vermektedir  

Her ne kadar Allah, gerek peygamberimize gerekse geçmiş peygamberlere gönderdiği vahiylere şeytanın batıllık katmaya kalkışmasına izin vermemiş ise de, şeytana verdiği mühlet gereği iman sahibi olmayan insanları saptırmasına müsaade etmiştir.

Bunun üzerine Allah’ın doğru yolu üzerine oturan şeytan, vahiy dışı birçok düşüncenin bayraktarlığını yapmış ve insanlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokularak asiliğe götürmüştür.

Şeytanın insanlara nüfus ettiği merkez seküler-laik devletlerdir. Toplumlara devletleraracılığıyla giren şeytanın adaletsiz hukuku haksızlıkları devlet ve diplomasi etiketiyle öyle meşrulaştırmış ki, vicdan ve adalet adına kelime oyunlarından öte hiçbir yaptırım uygulanamamakta, böylece söz konusu değerler insani olmaktan çıkıp şeytani olmaktadır.

Öyle ki, bir mahallede, şehirde yahut ülkede seri cinayetler işleyen azılı bir katil ortaya çıktığında; nefesler tutulur, korku yürekleri kaplar ve güvenlik güçleri alarma geçerek sürek avı başlatır. Lakin her gün binlerce insanı ya doğrudan ya da dolaylı yollardan öldüren devletlerin seri katillikleriyle ilgili uluslararası hukuk nefse veya yandaşlığa göre ya izlemekle ya da kınamakla yetinmektedir.  

Dolayısıyla kötü sokakta değil, vahyi reddeden seküler-laik devlettedir.

“(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resûl ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşeri arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hac 52

“İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.
Allah: Haydi, sen mühlet verilenlerdensin, buyurdu.
İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.
«Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!» dedi.
Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!” A’raf 14-15-16-17-18  

22 Eylül 2018 Cumartesi

Mahkûmiyet altındaki yargıdan…

Adalet beklenemez!

Yargıyı adaletsizliğe götüren seküler-laik hukuk sistemidir. Allah’a, diğer bir ifadeyle adalete olan inancı yok sayarak aklın üstün olduğunu kabul eden bir hukuk, adaleti değil aklı haklı bulur. Dolayısıyla ruhu reddetmesinden vicdanı da bulunmamaktadır.

Peki, kimin aklı üstündür ki, vicdanları mutmain edebilsin?

Oysa Etkin Aklı tanımayan ve kabul etmeyen bir rejim ve yargı asla adalet sağlayamaz!
Hukuk, adalet değildir! Çünkü ne adalet ne de vicdan içinde yanlış barınamaz. Zaten varlıklarının amacı yanlışı söküp atmaktır.

Yanlışın kabul edilmiş olmasından gerek iktidardaki parti ile muhalefet partileri öyle zehirlidirler ki, TBMM çatısı altında seküler-laik rejime bağlı kalan bir hukuk ilkesi doğrultusunda hareket etmelerinden birbirlerinden hiçbir farkları yoktur. Bu sebeple millet değil, devlet baskın olmasından ötürü adalet sağlaması gereken yargıda etki altında olup, vicdan taşımamakta; velev ki yüzeysel bir vicdan mevzubahis olsa da,  partilerin çıkardığı yasalar güdümündeki bir pazarlıktan sıyrılamamaktadır.

Öyle ki, kayırma, öteleme, geciktirme, bekletme, çıkarcılık, tarafgirlik ve çıkarılan özel veya tüzel yasalarla yargı biçilmiş; halkın vicdanı horlanılmıştır.

Örneğin; CHP milletvekili Enis Berberoğlu adlı şahıs, “gizli kalması gereken bilgileri” ifşa etmekten suçlu bulunarak tutuklanmış ve yargılanması akabinde ilgili kanunlara göre 25 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Daha sonra CHP lideri ve partililerinin isyansı yoğun itirazları hatta Ankara’dan-İstanbul’a yaptıkları protesto yürüyüşleri sonrası cezası 5 yıl 10 hapis cezasına indirilmiş; yetmedi, milletvekilliği sona erinceye kadar cezasının infazı durdurulmuş.  

Ancak ilgili madde ile yargılanan Enis Berberoğlu, milletvekili değil de sıradan bir vatandaş olsaydı ve arkasında CHP gibi meydan okuyan bir teşkilat bulunmasaydı cezası 25 yıldan 5 yıla düşürülür müydü; cezasının infazı durdurulur muydu? Ayrıca kendisine verilen 25 yıl ceza ile ilgili yargılandığı madde de bir değişiklik mi yapıldı ki, cezası inanılmaz boyutta düşürülebildi?

İşte mesele budur!

Yoksa Enis Berberoğlu’nun suçlu ya da suçsuz olması değil, kişiye özel yargının işlemiş olmasıdır. Diğer bir ifadeyle yargının hukuktaki eşitlik ilkesiyle hareket etmemesidir!

“Yasalara dayanan yargılamadan daha büyük bir yargılama vardır ki, o da her insanın kendi vicdanıdır.” Mahatma Gandhi

Acaba AKP’li iktidar ile CHP’li muhalefet gizli bir pazarlık mı yapmıştır; ya da yargı, ideolojisi uğruna CHP’li vekile iltimas mı tanımıştır; yahut CHP ve genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun tehditleri ve feryatları devleti mi etki altında bırakmıştır?

Mal ve canlarını vatanları için feda eden sokaktaki milyonlar, böylesi bir kayırmacılığı, burjuvazizmi, eşitsizliği, ayırımcılığı, haksızlık ve adaletsizliği asla sindiremez; kabullenemez; hoş göremez; müsamaha gösteremez!


“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa 135