Taraf Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taraf Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2010 Cumartesi

Sen neymişsin be TARAF…

Yaşamımdaki hayati kırmızıçizgilerim; yalan, riyakârlık, nankörlük ve ihanettir…

Çocuklarıma ve çevreme ısrarla vurguladığım o dur ki, bir saniye sonrası meçhul olan hayatta ne kadar büyük hata ve yanlış yaparlarsa yapsınlar, sorumlu oldukları Yaratıcıları Allah olduğundan insanlardan çekinip yalan söylememeleri, en ahlâksız bir davranış olan riyakârlık yapmamaları, çıkarcı ve fırsatçı nefislerinin peşinde koşup nankörlükten kaçınmaları, kendilerini insanlığa yücelten, adalet ve merhamet katan değerlerine ihanet etmemeleridir.

Ancak erdemliğin en önemli mihenk taşları olan ve yaratığı insanlığa ulaştıran bu faziletler; demokrasi ve çağdaşlık manipülasyonlarının güttüğü seküler düşünce ve anlayışları meşrulaştırarak yozlaşmayı etkileştirmiş, ünlü filozof Diogenes misali öğlen vakti ele alınan bir fenerle “bir adam” bulabilmenin imkânsızlığı artık abartı olmaktan çıkmıştır.

Oysa toplumlar, erdem ve fazilet sahibi olmayan ahlâk fukarası kimseleri küçümsemek yerine baş tacı yapabilmişler, dolayısıyla en üstün “iyi” erdem ve fazilet olmaktansa; bilge, şan, mevki, rütbe ve servetler, hor görülmesi gereken “uydurma iyi”ler olabilmiştir.

Kişilerin ahlâkları değil ya akademik unvanları ya makamları ya zenginlileri ya da aydın izamlı bilgileri ölçü alınmış, kendini hırs ve ihtirastan uzak tutmayıp ihtiyaçlarını aza indirmeyen ve sahip olduklarına şükretmeyen yığınların çoğalmasıyla özgüvenini yitiren insanlık maddeleşebilmiştir.

İnsanlar, insan olabilmenin ayrıcalığıyla dorukta yaşamaları gerekirken; mana ve madde denklemini çözemediklerinden geçici güçlere, gösterişlere ve fiiliyatsız sözlere itibar ederek, insan görüntüsündeki yaratıklara dönüşmüşlerdir.

Kendileri olmak yerine başkaları olmaya imrenerek, farkında olmadan hilkatteki eşlerini taparcasına öven ve artıklarıyla beslenip sığıntı tutsakları olmayı şeref sayabilmişlerdir.
Kişi, doğru veya yanlış hangi davranış içinde olursa olsun mutlaka dürüst davranmalı, işlediği hata ve yanlışları riyakârca kamufle ederek savunmak yerine insanca kabul edip, topluma olumsuz bir örnek olmaktan kaçınmalı ya da haya edip susmalıdır. En üstün meziyetin erdemlik ve fazilet olduğu unutulmamalı, nefsin kışkırttığı benliksel arzu, yalan, nankörlük, ikiyüzlülük, şehvet ve ihtirastan arınarak; şeytanın en gurulandığı kötülük olan ihanete kalkışmamalıdır.

İnsan, yaratık bir acziyette bulunmasından sahip olduğu emanetsel akıl, bilgi, güç, makam ve servetiyle her şeyi gözlemleyebilen ve üstün bir iktidarda olduğu yanılgısından öyle hatalar yapmakta, dolandırılmakta ve aldatılmaktadır ki; samimi, dürüst ve adil sandığı kişinin nasıl pazarlıklı bir yalancı, riyakâr, nankör ve hain olduğunu kestiremeyebilmekte, dolaysıyla sanıldığı gibi iktidar değil bir hiç olduğu ortaya çıkmaktadır.

Taraf Gazetesinin Genelkurmay oligarşisine karşı millet lehine duruşu herkes gibi şahsımı da etkilemiş, haklarında hiçbir bilgim olmadığı kuruluşa hem maddi hem de manevi desteği zorunlu hissetmiştim. Bu sebeple kendilerine büyük bir bütçe ayırmış, hiç ihtiyacım olmadığı halde sadece destek amacıyla bir yıl boyunca her gün yayınlanmak üzere gazetelerine reklam vermeyi uygun görmüştüm. Bu arada tekliflerini hazırlarlarken, internet sitelerindeki sayfalarına da ilan verme önerisinde bulunmuşlar ve olumlu karşılayarak bir yıllık bedeli derhal nakit ödemiştim.

Bu arada bir arkadaşım, “Taraf Gazetesi ve yazarlarının zannettiğim gibi dürüst, ilkeli ve adil olmadığını, her birinin gizli mason ve liberal olup sivil inisiyatif makyajıyla Müslüman halkımızı devşirebilmek amacıyla sömürdüklerini, vahiy karşıtı felsefelerinden dolayı adımın kirleneceğini ve savunduğum İslam’a düşman olan bir kuruluştan uzak durmam” uyarısında bulunmuştu.

Bunun üzerine yanlış bir karar verdiğimi düşünüp, ilişkiyi yürüten yardımcıma reklamdan vazgeçilmesini istedim. O sırada reklam grup başkanı bayanın bir hatasını bahane ederek, reklam akdimizi feshettiğimizi ve yaptığımız ödemenin iade talebinde bulunduk. Söz konusu yetkili, ilandan ve şahsımdan yönetim kadrosunun haberdar olduğunu, vazgeçmemiz durumunda çok zor durumda kalacaklarını ifade ederek, yardımcımı ikna etmeye çalıştı. Gerçi meblağ da 5.000 TL gibi komik bir rakamdı. Acaba Taraf Gazetesi; 5.000 TL gibi bir rakamı kaçırmamak için mi, adıma ihtiyaç duyduklarından mı, yoksa gazetede vereceğim büyük bütçeli reklamdan dolayı mı böylesine ısrarcı olabildiklerini bilmiyor, doğrusu üzerinde de durmuyordum. Çünkü sözlü ve yazılı tüm ilişkileri yardımcım yürütüyor ve gelişmeleri detaylıca incelemiyordum.

Ancak Taraf yöneticileri, paniğe kapılarak defalarca sözlü ve yazılı özürler dilemek suretiyle vazgeçmememiz ısrarında bulunmuşlar, razı edebilmek maksadıyla gazetelerinde üç kere bedava ilan yayınlamayı teklif etmişler ve Genel Müdür olduğunu söyleyen Hilmi Seçilmiş adındaki şahıs ve yeni atadıkları reklam grup başkanı Beste Yalın hanım da yardımcıma yalvarırcasına ilişkiyi sürdürmede duygusal baskı uygulamışlardı.

Bütün bu anormal ısrarlar karşısında gevşeyerek, sadece bir reklam, adıma ne zarar gelebilir ki düşüncesi içinde sadece internetteki sayfalarında reklamın çıkmasına sessiz kaldım. Bunun üzerine reklam yayınlanmaya başlamış ve iki defa gazetelerinde de yer vermişlerdi.

Aradan yirmi gün geçmesi akabinde Türkiye’nin en korkunç ajan-provokatörü hain Aziz Nesin belâsını milletimin başından savabilmek için başına koyduğum ödül, amaçlarına ulaşamayan halk cellâdı İslam düşmanlarını öfkelendirmiş, Taraf Gazetesine savaş açarak, reklamımı yayınlamasından kin kusmuşlardı. Ancak öncesinde seküler düzen yanlısı lobilerin Taraf’a baskı yaptıkları ve fikirlerimi çok tehlikeli bulduklarından Taraf’ın aracı olmaması konusunda yoğun kulis faaliyetlerinde oldukları bilgisine de ulaşmıştım.

Bu baskılar karşısında cesur, kararlı, ilkeli, adil ve samimi bir özgürlük mücadelesi yürüttüğünü sandığım Taraf Gazetesi, yalvarıp yakararak zorla aldıkları reklamı hiçbir bilgi vermeksizin derhal yayından kaldırmışlar, böylece arkadaşımın uyardığı gibi nasıl sinsi ve çakal bir riyakâr olduklarını ispatlamışlardı. Ancak yine de hak ettikleri tepkiyi göstermemiş ve yasal yollara başvurarak bir hak arama yoluna gitmemiştim. Çünkü etiketle dolaşan sefilleri muhatap alacak bir seviyede değilim. Ta ki geçen gün öğrendiğim 1915’teki Ermeni canilerden özür dileme ihanetleri, reklamın kaldırılmasının bir şer değil hayır olduğunu ortaya çıkarmıştı. Kimilerinin beni Taraf’çı yapmaları, inancıma ve kişiliğime vurulmuş en korkunç kara bir lekeydi.

Bu ahlâksızlık ve döneklik karşısında bir an nefsimin sesine uyarak Taraf Gazetesini satın almayı, o Ermeni eşkıya yanlısı masonları kapı dışarı ederek, sersefil bırakmayı düşünüp yardımcılarıma talimat vermiş, ancak nefsim doğrultusunda hareket etmemin şeytandan bir farkım olmayacağı muhakemesiyle imanımın ağır basması üzerine, zaten boyunlarında fiyat etiketleriyle dolaşan hainleri satın almaktan vazgeçtim. Doğrusu, bir şeyler karalamasalar ve birilerinin maşası olmasalar aç kalırlar…

Birkaç gün önce Ermeni diasporasının sadık köpeklerinden liberal mason Yıldıray Oğur adlı yazı işleri müdürü, tıpkı Ermeni eşkıyalardan özür dilemesi gibi halk cellâtlarından özür dileyerek, ”Bu ilan bir dikkatsizlik sonucu tarafta yayınlandı. Bu konudaki uyarıların ardından da yayından kaldırıldı. Uyarılar için teşekkürler” açıklaması, aslında toplumu aydınlatan ve mutlaka dürüst olması gerekenlerin nasıl bu kadar alçalabildiklerini, yalan söyleyebildiklerini, iğrenç riyakârlıkta bulunabildiklerini ve ihanet edebildiklerini sorgulamaya gerek yoktu. Çünkü o Yıldıray Oğur adındaki yaratıkta, Taraf’ın diğer yazarları gibi analarımızın ırzına geçen, çocukları ve yaşlıları diri diri yakan Ermeni eşkıyalardan özür dileyebilen hainlerden birisiydi. Mehmet Ali Şadoğlu’na ihanet etmeleri ne yazar…

Zihinleri ve kalpleri iğfal edilmiş aydın görünümündeki bu ucubeler, bağımsız Müslüman Türkiye ve şerefli geçmişimiz aleyhine öyle bir kenetle birbirlerine bağlanmış bir düşmanlık içindedirler ki, kendileri gibi ihanet eden canavar Ermeni canilerini savundukları gibi milletimizin hayati değerlerine savaş açıp birbirine kıydırmaya kalkışmış Aziz Nesin’i de desteklemeyi; demokrasi ve aydınlıkla özdeşleştirebilmektedirler. 1915 de vatanını ve halkını müdafaa edip din, namus ve vatanlarını koruyan kahraman askerlerimizi nasıl soykırımla suçlayıp aşağılayarak canilerden özür dileyebilmişlerse; halkımı büyük bir fitneden koruduğum için beni de aydın katliamcısı biri olmakla yaftalayabilmişlerdi.

18.yüzyıl kapitalist filozofu Adam Smith’in kapitalist felsefesi olan “Bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar” sloganı, o maskeli hainlerin temel düsturlarıdır. Onların demokratik anlayışları; din ve halk düşmanları, Ermeni katliamcılar, ABD ve İsrail işgalciler ne isterlerse yapsınlar ama sen asla direnme ve karşı koyma… Aksi takdirde demokrasi düşmanı, aydın katliamcısı, çağdaşlık ve özgürlük karşıtı, jenosit, katil veya terörist olursun!

Her ne maskeye bürünseler de zamanla o maskelerin altında sakladıkları ucube yüzleri berraklaşmakta, fakat milletçe uğradığımız zararın telafisi çok zor aşılabilmektedir.

Bu sebeple düştüğüm hataya düşmemenizi, sivilleşmek adına nasıl bir tuzağın içine çekilmek istendiğimizi dikkatle takip etmelisiniz. Vahiy karşıtı hümanist, çağdaş, sivil ve demokrat aldatmacalara kanmamanızı, kendilerini etiketleştirmiş batıl aydın bozuntularının oyunlarına gelmemenizi, içtenliksiz fikirlerine itibar etmemenizi; aksi takdirde sizler için canlarını feda eden atalarınızın çektiklerinden daha beterini tatmaktan kurutulamayacağınızı bilmenizi isterim.
Yahudi-mason ittifakının kurguladığı senaryo, birbirine zıt fikirli ama aynı amaca hizmet eden şövalyelerin yemi olmamaya gayret ediniz ki Müslüman halk düşmanı dâhili haçlıların galebe çalmaları mümkün olmasın. Ancak içimizdeki cerahatleri temizlersek dışarıdakilerin iştahını kapatabiliriz…

Millet lehine mücadele ettiğini sandığım Taraf Gazetesi aleyhine yapılan yorumlara sitemde sansür uygulayarak ve duyuru yayınlayarak fitnesel bir provokasyonun içinde yer almamaya özen gösterdiysem de, Ermeni eşkıya yanlısı, gizli millet ve vahiy düşmanı olduklarını öğrendikten sonra nasıl yalancı, riyakâr ve hain oldukları gerçeğini kamuoyuna duyurmayı görev bildim. Bundan dolayı hiç kimse üslubumun sert ve ağır olduğunu düşünmesin, tecavüze uğrayıp ahırlarda yakılan ana ve çocuklarının dayanılmaz acılarını hissetmeye çalışsın.

Evet, Taraf Gazetesi; 1913-1915 yılları arasında vatanımızı ve şerefli milletimizi canlarını ortaya koyarak savunan, hunharca ırzlara geçerek yakaladıkları atalarımızı ahırlarda yakan Ermeni canileri püskürten yiğit kahramanlarımızın milli mücadelelerini “Büyük Felaket” olarak değerlendirmiş ve alçakça o acımasız şeytanlardan özür dileyebilmişlerdir.

Olayları ısrarla saptırmaya çırpınanlara cevabım odur ki geçmişi vahşetlerle dolu olan toplumların sonraki nesillerinden hesap sorulmasına ve atalarının yaptıkları zulümlerden yargılanmasına karşıyım. Bir ailedeki suçlunun dahi diğer fertlerine iliştirilmesini şiddetle eleştirmişimdir. Ancak özellikle 1915 deki vahşilerden özür dilenmesini kaldırabilecek pespaye bir yürek, o sözünü ettikleri çağdaş ve demokrat bir seküler düşünce taşımadığımdan hainlere gösterdiğim tepkinin çok hafif kaçtığı da dikkatlerden kaçmamalıdır.

Dolayısıyla benim gibi aptal yığınların sandığı gibi Taraf Gazetesinin amaçları cunta oligarşine karşı değil Müslüman ordumuza karşı bir harekât olduğu; liberal ve sosyalist düşünceleriyle demokrasiyi kullanarak, masonik taktiklerle Müslüman Türkiye Milletini dünyada mahkûm edebilmek maksadıyla sinsice haçlı bayraktarlığı yaptıkları tartışılmazdır.

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinden farklı bir görüşe sahip olsalar da, amaçları din-dışı düşünceleri egemen kılmak ve Türkiye’yi Müslüman imajından koparabilmek hedefi taşımalarından hiçbir ayrıcalıkları yoktur.

Şu gerçeği de okuyucularımın bilgilenmesi açısından açıklamakta yarar görüyor; “neden Taraf gibi bir haine alacağımı hibe ettiğimi” soranlara, o paranın Taraf’ın kasasında kirlenmesinden dolayı olduğunu bilmelerini isterim.

Sakın ha, hiç kimse Taraf’ın parayı reddeden demokratik bir kahramanlıkta bulunduğunu düşünmesin. Asıl o büyük rakamı kendilerine verseydim değil reklamı kaldırmayı, bilakis yazılarımı savunmakla kalmayıp, kapımda dahi köle olurlardı. Ayrıca tıpkı şahsım gibi halkın gönüllerinde taht kurdukları statüko mücadeleleri de cuntacıların keselerini açmalarına kadardır. Ancak ihanetsi bir misyonu yürüttüklerinden hedefsi konularda olmasa bile, bir kısım bilgileri çıkarlarına tahvil ettikleri de muhakkaktır.

Ermeni Diasporası Taraf Gazetesi’nin yazarlarından Sevan Nişanyan; “Türkiye'nin soykırımı kabul edip, özür dilediği takdirde ortada bir problem kalmayacağını, Türkiye'nin soykırımı utanmazca reddettiğini” söyleyebilecek kadar cüretkâr olabilmesinin takdirini sizlere bırakıyorum.

İşte Taraf, işte Nişanyan! Nerede Türk Milleti…

Taraf Gazetesi; Ermeni Diasporası’nın Türkiye lobisi mi ki tam 23 yazarı 1915 olaylarında alçakça kıyıma ve tecavüze uğramış atalarımızı soykırım yapmakla suçlayabilmiş ve o günün Ermeni canilerinden özür dileyebilmiştir?

“Şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı; YAPMA…”


9 Mart 2010 Salı

“Hepimiz Ermeniyiz” dönüşümü, onca özürler ve protokoller dahi kâfi gelmedi…

Aslında tabela devletimizin nasıl bir lanet içinde olduğuna hiçbir şüphe kalmamıştır. Kin, nefret ve intikamla yanan bir avuç Ermeni’nin ihanet ettiği milletimizle çelik-çomak misali diledikleri gibi oynamaları ve neredeyse tüm batı ülkelerinde lehlerine karar çıkarabilmeleri, “biz kimiz” sorgusunu hala zaruri kılmıyorsa; Ermeni taleplerine karşı direnmenin ne anlamı var? Zaten sonunda; özürler dileyerek ikrar ettikleri soykırımı resmileştirecekleri muhakkaktır. "Bir insan hangi limana ulaşmak istediğini biliyorsa, onun için her rüzgâr uygundur." Seneca

Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan ve millet olma gibi ayrıcalıklı haklarıyla özerklikleri elde etmiş Ermeniler, I.Dünya Savaşında ülkemizi işgal eden azılı düşmanımız Ruslarla işbirliği yaparak ihanet etmişlerdi. Fıtratsal canavarlıkları öyle gaddardı ki kuşandıkları Rus askeri üniformalarıyla Müslümanları ve Kürtleri amansızca doğruyor, sırf Müslüman oldukları için kadınlara tecavüz edip, ahırlara doldurup yakıyorlardı. Asla Yezidi ve Hıristiyan olanlara dokunmuyor, ellerine geçirdikleri Müslüman Türk ve Kürtleri, bebek, çocuk, hamile, yaşlı ve hasta ayırımı yapmaksızın işkence yapıyor, katlediyorlardı.

Ancak bu kadar tarihsel gerçekler karşısında Müslüman Türkleri arzuladıkları gibi topyekûn elimine edememenin hıncını taşıyan Batı Dünyası, Vatikan’ın da fetvasıyla milletimizi kötülüklerin anası ve doğrudan şeytanla özdeşleştirerek, soykırım bayraktarı yapmışlardı. Hatırlanacağı üzere zamanında Papa 2. Jean Paul, Vatikan'ı ziyaret eden Ermenistan Katoliklerinin lideri 2. Karekin'le yayınladığı ortak açıklamada "Ermeni soykırımını” tanıdığını ilân ederek, 1915 olaylarının "20. yüzyıldaki sayısız kötülüğün başlangıcı" olduğunu ileri sürmüştü.

Osmanlı Devletine isyan eden Ermeniler, yarım milyondan fazla insanımızı hunharca katletmelerine rağmen; Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iftirası, tamamen dini bir fetvanın illegal meşruiyetine dayanmakta, dolayısıyla tüm Hıristiyan Dünyası bu fetvayı referans alarak, Ermeniler lehine kararlar vermektedir. Ne var ki Batı’nın dümen suyunda olan devletimiz, tartışmasız haklı olduğumuz milletimizin hukukunu ve onurunu dahi savunamamakta, sahiplenmemekte, el açıp dilenircesine aleyhte karar alınmamasını başarı sayabilmektedir.

Oysa bağımsız, güçlü ve caydırıcı bir devlet’e karşı aleyhte karar alabilecek hiçbir devlet olamaz. Ne gidip yalvarır ne de alınan kararları önemseyerek paniğe kapılır. Önce haklılığına kendin inanacaksın ki başkalarının inanmasında etkili olabilesin…

Ne var ki Ermenilerin tecavüzleriyle hamile kalan kadınlarımızdan olma aydın ucubeleri, barbar Ermeni babalarına destek çıkabilmek amacıyla bir araya gelerek; “1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” hainliğini sürdürebiliyorlarsa, ABD’ye veya diğer ülkelere tepki gösterme hakkı olabilir mi?

Bu arada bir itirafta bulunmayı kaçınılmaz görüp; Ermeni Soykırımını tanımak gibi affedilmez bir ihanetin ta merkezinde olduğunu öğrendiğim Taraf Gazetesi yönetici ve yazarlarını lanetliyor, duyarlı okuyucularımın Taraf Gazetesine verdiğim ilandan dolayı adımın kirleneceği endişelerinden şahsımı eleştirmelerinin haklılığını tartışmasız kabul ediyorum.

ABD’deki temsilciler meclisindeki oylama öncesi TBMM’nin ve Dışişlerinin dilenci korosunun ikna çalışmaları yeterli olmamıştı. Oysa İstanbul’da olduğu gibi Ermeni yandaşı yığınlar, Washington’a bir çıkartma yapıp “Hepimiz Ermeniyiz” pankartları, cadde ve göğü kaplayacak bir Ermeni bayrağıyla Temsilciler Meclisinin önünde yürüseler ve soykırımı kabul edip özür dileyen o aydın müsveddeleri de ayaklara kapansaydılar, lehte bir karar çıkabilir miydi?

Demokrasi maskesiyle milletimizin onur ve tarihini biçen, müstemlekeye dönüştürerek bir avuç barbar Ermeni diasporasına peşkeş çeken dâhili hainlerin ahkâm kesebildikleri bir ülkede, yabancıyı bir tehdit ve düşman bellemek, biliniz ki onları gizlemek ve çok daha beter tahribat yapmalarına fırsat tanımaktır.

Her ne kadar babaları Ermeni eşkıyaları da olsa, tecavüze uğrayan analarının bu kahraman milletin çilekeşleri olduğu gerçeğini kendilerine hatırlatmak isterim.

Aşağılık sömürgeliklerinden değil de Osmanlı gibi bir şereften utanarak red-i mirasta bulunan damızlık fışkırtması ürünler için aslında tek kurtuluş; eğer amaçları ülkeyi laikleştirdikleri gibi Ermenileştirmek değilse, Müslüman Türk değil de putperest Atatürkçü olduklarını deklare etmeli, devletin resmi adı olan Türkiye Cumhuriyetini zihin ve kalplerinde taşıdıkları Atatürk Cumhuriyeti olarak değiştirerek, atalarıyla olan bağlılıklarını tamamen inkâr etmeleri, sanırım hedef ve muhatap olmaktan kurtulmalarına tek çaredir. Düşünmüyorlar da değillerdir…

Bu nasıl bir vicdan, muhakeme ve yargıdır ki, yiğit atalarımız vatanlarını Rus mezaliminden kurtarabilmek adına biz hain nesillerin geleceği için cephede savaşırlarken; şehirleri ve köyleri basan Ermeni çeteleri, yalnız kalan anaları, çocukları ve yaşlıları ahırlara doldurup yakarken; ırzlarına geçerken ve cesetlerin kokularından yanlarına yaklaşılmazken; nasıl oluyor da Ermenilerden özür dilenebiliyor ve asla önemsenmeyecek bir soykırım safsatası için kapılarda yalvarabiliyoruz? Ermeni eşkıyaların acılarını ve duygularını paylaşabiliyorlar da, neden 500.000’den fazla katledilen Müslüman Türk ve Kürt vatandaşlarından elem duymuyorlar?

İşte atalarımızın ve masum analarımızın laneti Türkiye’yi öyle kuşatmış ki, her platformda rezil ve rüsva olmaktan sakınamıyor ve birbirimizi tahammül edemeyerek haçlılara iş bırakmıyoruz.

Önünde saygıyla eğilinen, fikirleri ve varlıkları bir övünç kaynağı olan aydın karaların haçlılarca itibar görmeleri ve ödüllerle kuşatılmalarının arkasında Müslüman milletimize saldırıları, bölücülükleri ve ihanetleri referans alınmaktadır. Ancak tüm bu hain ve alçakların sakızı olan demokrasi, maalesef gerçek amaçların saklamasına yeterli olmaktadır. Nasıl olsa aydın kartviziti, kompleksli yığınların kulluksal etkilenmelerine kâfi gelmektedir. Yoksa Yaratıcıdan dahi üstün tutulabilmelerini başka nasıl izah edilebiliriz?

Öyle bir şamar oğlanına döndürüldük ki Temsilciler Meclisindeki oylama bile Türkiye Cumhuriyet Devletinin sanki bir kabile derebeyliğiymiş gibi hiç ciddiye alınmadığını kanıtlamıştır. Aşağılayıcı bir lakaytlıkta yapılan oylamanın önceden karar verilmiş sonucunu temin edebilmek maksadıyla parlamenterlerin bir kısmı özellikle geciktirilmiş ve planlanan sonucu tutturabilmek için saatlerce beklenerek, bir tane parlamentere oy dahi kullandırılmayarak geri çevrilmesi sağlanmıştı. Katlanamadığımdan daha fazla detaya girmek istemiyor, sanırım sizlerde aynı duyguyu paylaştığınızdan dayanamıyorsunuzdur.

Her yıl kaynatılarak önümüze konulan soykırım yalanı tamamen şantaj amaçlı bir gözdağı olup; hükümetin direncini kırabilmek gayesiyle İslam karşıtı emperyalist taleplerinin kabule zorlanması içindir. Acaba Başbakan Erdoğan, Irak İşgalindeki gibi boyun mu eğecek, yoksa “one minute” diyerek karşı mı koyacak çok merak ediyorum. Çünkü zafer, ancak fedakârlıkla gelir…

Barack Obama’nın seçilmesiyle umuda kapılan ahmaklara, 06.Kasım 2008 tarihinde “Değişim umudu taşımayın” başlığıyla çağrı yaparak, “Barack Obama’nın ABD başkanı seçilmesiyle gerek ABD’de, gerek İslam Ülkelerinde ve gerekse dünyada yeşeren değişim umudu; ne yazıktır ki kapitalist, emperyalist ve faşist bir sistemle yönetilen ABD’de ki egemen güçlerin ve barbar rejimin analiz edilememesindendir. Devletlerin tamamı totalitarizm temelinde inşa edilmiş olup, statükodan taviz vermez yönetim biçimleriyle idarelerini sürdürmektedirler” bazında bir yazı yazmış, devletlere kişilerin değil rejimlerin hükmettiği uyarısında bulunmuş, dolayısıyla Obama’nın da Bush’tan hiçbir farkı olmadığı kısa zamanda anlaşılmıştı.

Yine Obama’nın İslam Topluluklarını etkileyebilmek ve haçlı ABD düşmanlığını kırabilmek maksadıyla Türkiye’ye yaptığı ziyareti, 08.Mayıs.2009 tarihli “Sempatik şeytan” başlıklı yazımla; “Gıdası kan olan ABD’nin Müslüman ve sivil vahşeti devam etmekte; asla vazgeçmeyeceği kıyımlarla İslam ülkelerinde, özellikle Afganistan’da çok sayıda çocuk-kadın-yaşlı demeden önüne geleni yok etmesi, ne lanettir ki iktidarlarca hukukî sayılabilmektedir. ABD gibi barbar bir devletin başına geçen Obama, estirdiği barış, dostluk, adalet ve hümaniste rüzgârının şeytani bir aldatmaca olduğu iktidarlarca bilinse de, parçalanmış masum cesetlerden kalkınacağını zanneden fırsatçı ve çıkarcı yandaşlarınca cezp edici bir ambalajla “umut kapısı” olarak ezilen toplumlara sunulabilmektedir” dikkatini çekmiş ve tartışılmaz gerçeklerin üzerinde durmuştum.

Öncelikle ABD’nin odalığı ve sömürgesi olduğumuzu itiraf edelim ki, tüm iç hesaplaşmaları ve bölücü iktidar çıkarlarını terk edip, yekvücut seferberlik başlatarak İstiklale kavuşalım. Ondan sonra birbirimizle dalaşmaya, hırlamaya ve çatışmaya devam edelim. Ama maalesef toplumuzu yönlendiren o kadar aydın bozuntusu hain ve politikacıyla bu hayati duruşu nasıl göstereceğiz bilemiyorum…

Böyle bir devletin vatandaşı olmak bir utanç mı, yoksa onur mu sorusuna öyle yoğunlaşmalıyız ki; belki atalarımızın ve o mübarek analarımızın savaş, korku, sefalet ve acı içinde neler çektiklerini hisseder, hainsi varlığımıza kahrederek, gerçekte kim olduğumuzu hatırlamanın patlamasıyla “durun” diyebiliriz.

Binlerce insanımızı katledip diri diri yakan Ermenileri devletimiz tecrit edip sürmeyecekti de onların yaptığı gibi tecavüz edip topyekûn kılıçtan mı geçirecekti? Ya da katliamlarına direnmeyerek seyirci mi kalmalıydılar? Merhametli ve adaletli Müslüman Türk tarihinde hiçbir barbarlığa ve kıyıcı bir işgale şahit olunmamıştır. Unutulmamalıdır ki Ermeni kadın ve çocuklar askerlerimiz tarafından korunmaya çalışırlarken, Ermeni milisler de kahraman askerlerimize ve analarımıza saldırıyorlardı. Hiçbir çıkar, fırsatçı işbirliği ve anlayış; dine ve atalara ihaneti haklı çıkaramaz.

İlahi adalet, ilahi ceza! Ermeni mezalimine destek verip geçmişine ve milletine kalleşlik yapan ucubeler, o günleri tekrar geri getirterek Ermenileri üzerimize saldırtmakta ve ‘ermeni soykırımı’ iftirasını haklı çıkaracak her türlü tertibin taşeronluğunu demokrasi adına yapabilmektedirler.

Dâhili hainler layık oldukları çöplüğe gömülmeden, kurtuluşun mevzubahis olabilmesi mümkün değildir.

Atalarımızı, analarımızı ve kardeşlerimizi acımasızca katlederek devletimize ihanet edip Rusların yanında saf tutan barbar Ermenilerden özür dileyebilecek kadar alçalan gizli mason ve Gül-Haç üyesi Türk, Kürt, demokrat, sosyalist ve ataist kimlikli devşirme hainlerin listesi:

www.ozurdiliyoruz.com