Kötülüğün ve lanetin simgesi gurur, yani benlik öyle azmış ve haddi aşmış ki, tüm dünyanın hak ettiği kıyamet yahut kıyameti çağrıştıracak küresel bir felaket; yoğunlaşan basıncın rahatlamasına, dolayısıyla iktidar sahibinin gerçekte kim olduğunun anlaşılmasına zaruriyet doğurmuştur. Barış, hak ve adalet için başka hiçbir yol kalmamış, azgınlar gibi azgınları bertaraf edemeyen işbirlikçiler ile sözde iyi ama gerçekte dilsiz şeytanlarda o felaketi hak etmişlerdir. “De ki: Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı herhalde yakında başınıza gelecektir.” Neml. 72
Yaratıcılarına karşı benliklerini yücelterek meydan okuyan insanoğlu, her türlü belâya müstahak olmuştur. Vicdanın, sadakatin, barışın ve kulluğun olmadığı bir dünyada taşların yerine oturabilmesi, kabaran isyanın sönebilmesi, canlıların biriktirdiği enerjinin açığa çıkabilmesi ve evrenin sakinleşebilmesi için felâketler oluşmakta, dolaysıyla gerçekte bir “hiç” olan yaratık insanoğlunun benliği, layık olduğu aşağılanmaya çarptırılmaktadır. Gerçi yaşamdaki irili ufaklı musibetler her ne kadar uyarı niteliği taşısa da kudurukçularca yorumlanmayabilmekte, dolayısıyla daha büyüklerini zorunlu kılmaktadır.
Görsellik, övgü ve şatafat; benlikleri yüceltip doruğa çıkartıyorsa da ani bir afet, felâket, kayıp, ölüm, savaş, hastalık, belâ, yoksulluk veya kıtlık durumunda değişen duygu ve düşünceler; yükselen feryatlar ve umutsuzluklarla taş devrini andıran karanlığı canlandırmakta, o ahkâm kesen insanoğlunun acınası çaresizliği bir ibret vesikası olabilmektedir.
Emanetsi kuvvet ve kıymetlerle şımaran insan, akıl almaz bir sapkınlık içinde Yaratıcısına karşı öylesi nankör ve ihanetsi bir başkaldırıya kalkışıyor ki, “ben” diyebilmenin bedelini acı ve dehşet içinde ödemekten kaçıp kurtulamıyor ama merhamet dilemekten de geri kalmıyor. Hiç kimsede; hani ne oldu egemenliğine, özgür iradene, hür düşünce ve aklına, yaratıcı bilimine, dilediğini yapabilme üstünlüğüne, mal ve can güvenliği garantine diye sormuyor…
Yaratıcısı Allah’a düşman ve hükümlerini alaya alan bir insana, velev ki ana, baba, kardeş ve yakını dahi olsa acıma duygusu beslenilmemeli, hak ettiği azaptan üzüntü duyulmamalıdır. Bu sebeple sekülerist dünyanın yerle bir olması, başta şahsım olmak üzere en dehşetsi felaketleri tatmasının müstahaklığı, öyle hümanist söylemler, samimiyetsiz temenni ve dualarla örtbas edilemez. Eğer Allah için var olmuş ve aşkını dile getirmişsen; ya inandığın gibi dürüst ol ya da yok ol…
Hilkatteki yaratık bir sevgilisinin, eşinin, çalışanının veya arkadaşının ihanetine sabır göstermeyerek önüne geleni yakıp yıkanların, acımasızca katledenlerin Allah’a ve dinine yapılan nankörlük ve ihanetleri hümanizm veya hoşgörüye bağlamaları riyakârlığın ta kendisidir. Devlet veya vatana karşı yapılan ihanet, tecavüz, saldırı ve işgaller en ağır ceza ve binlerce insanın ölümüne yol açan savaşlara haklı bir gerekçe oluyor da; Allah’a ve dinine karşı yapılan tearuzlara karşı direniş neden gayrimeşru sayılıyor?
Söyle geçmişte ki “Semud kavmi, Ad kavmi, Ba’le Bek kavmi, Nuh kavmi, Eyke halkı, Hicr halkı, Medyen halkı, Ress halkı, Tubba halkı, Lut kavmi, Troya (Truva) halkı, Minoan uygarlığı, Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah, Pompei, Atlantis, Knidos halkları” gibi bin bir çeşit silici felaketleri yaşamamızın tam zamanıdır. Öyle ders alınmayan sinek vızıltısı depremler, savaşlar, hastalıklar ve krizlerle dünyanın söz dinlemeyeceği ortadadır.
Immanuel Velikovsky, “Çarpışan Dünyalar” adlı eserinde hafıza kaybıyla ilgili kendi kozmolojik tezlerine göre; geçmişte yer aldığına inandığı ve kapsamlı bir şekilde belgelediği olayların örtbas edilebilmesini şu şekilde açıklamıştı. “İnsanların geçirdikleri en korkunç olayların unutularak ve silinerek şuurdan bilinçaltına itildiği, insan zihni ile ilgili tespit edilmiş bir kuramdır. Bunlar bilinçaltında garip korkular şeklinde yaşamaya ve ortaya çıkmaya devam ederler” bilimsel yaklaşımı, tamamen psikolojik bir fenomendir.
Acı ve dehşeti derinden hissedecek şekilde hak ettiğimiz öyle korkunç olayları tatmalıyız ki; yeryüzünün tutuşması, gökyüzünde peyda olan korkunç görüntüler, binlerce volkan tarafından fışkıran lâvlar, yerlerin erimesi, denizlerin kaynaması, kıtaların batması, uçan kızgın taşlarla topa tutulan ilkel bir kargaşa, yarılmış arzın gümbürdemesi ve kül kasırgaların kükreyerek tek canlı bırakmaksızın yeraltına gömülmesi ve daha niceleri…
Tıpkı Nuh Tufanındaki gibi dünya; birçok farklı düzenlere, medeniyetlere, ülkelere, görkemli şehirlere ve kültürlere ev sahipliği yaparken yanar dağlardan fışkıran alevli lâvlar gökyüzüne kadar yükselmeli ve külleri güneşi örterek dünyayı karanlıklara boğup yeryüzüne yavaşça yağmalıdır. Gökler kararsın; havalar buzul çağına dönüşsün; şimşekler çarpışsın; kasırgalar insanları, ağaçları ve evleri uçursun; hortumlar dehşet saçsın; denizden alevler fışkırsın; kükürtlü sular öyle şiddetli yağsın ki binalar ve taşlar bile tutuşsun; ihtişamlı şehirler yerin dibine gömülsün; büyük depremler yerleri yararak sarssın; canlı ve cansız her şeyi yutsun. Bütün okyanuslar karaya binerek, dağları yutacak büyüklükteki dalgalarla kıtalara vurup yumruk gibi insin. Şehirler sular altında kalsın ve insanlar toplu halde boğulsun. Tonlarca su gökyüzünden yağsın. Suların çekilmesi, gökyüzündeki kara lâv bulutlarının dağılması, ateşin ve buzulun sönmesiyle eceli gelmeyip felâketten kurtulanlar; iktidar kimmiş ve Allah neymiş bir görsünler…
Öyle yeryüzünü yaratmışçasına ve tek egemen irade sahibiymişçesine düşsel teorileriyle böbürlenen insanoğlunun saltanatı ancak sıradan bir belâyla son bulabilmektedir. Bedeni güzellikleri, şovsal mimarileri, kozmetik ürünleri, örümceksi iktidarları ve ihtişamlarıyla “ben” dediği anda yediği tokadı yine o irrasyonel kuramlarıyla yorumlaması, şüphesiz lanetlenmişliklerinin bir sonucudur. Kimi iktidarıyla övünürken, kimi zevkin doruğunda eğlenirken, kimi sonsuz yaşamın hayallerini kurarken, kimi servetiyle övünürken, kimi çekici, etkileyici ve baştan çıkarıcı varlığıyla gururlanırken, kimi mücevherlerini takıp takıştırırken her şey bir anda oluversin; o nadide ve bakımlı şehvetsi vücutlar, gıpta ettiren kentler yerle bir edilerek heykelleşsin…
Ateş, sel ve sarsıntıdan oluşan felaketlerin yanı sıra bizzat elleriyle yaptıkları nükleer silahlarla da şımararak kendilerini yok etmeleri, insanoğlunun ne kadar zalim ve acımasız olduğunu kanıtlamaktadır.
Geçmişteki kıyametsi felaketleri, tecrübe edindikleri dehşetleri, her an şahit oldukları olay ve ölümleri dahi ya hafızalarından silebilen ya da muhakeme edemeyen insanın mazoşist akıl ve duyguları, asla güvenilemeyeceğine tartışılmaz bir delildir. Unutulmaması gereken ürkütücü ve uyarıcı olayları hiç olmamış gibi düşünebilen bir insan; bilge de olsa hayvan kadar bile kıymeti harbiye taşımamaktadır.
Platon, Kanunlar III eserinde, “İnsanlar, her nedense felâketleri garip bir şekilde unutmuşlardır” diyerek, asla unutulmaması gereken şeylerin unutulma sebebini çözememiştir. Ki o kadar geriye gitmeden birkaç saat öncesi bir söz, bir pişmanlık, bir tövbe, bir acı veya bir felâket dahi hafıza ve hislerden soyutlanıp, gerekli olmadığı bir zamanda hatırlanabildiği halde yine de gerçekle bütünleşilememektedir. Allah’ın yardım, desteği ve vekilliği olmadan insan öylesine aciz, iradesiz, hayalperest ve sefildir ki, ne istediğini değil ama ne istememesi gerektiğinin peşinde koşabilmektedir.
“Her kim bu çarçabuk dünyayı dilerse, ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonrada onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız.” İsra.18
İnsanlar, aleyhlerine kurulan oyun, entrika, tuzak, ihanet, kayıp ve felâketlerden hep şikâyet eder, ancak bunlara kendilerinin sebep olduklarını kabul etmeyerek, temiz ve masum rollerde sorumlu ararlar. Dengesiz olmalarından ve sağlıklı yargılayamamalarından ötürü geçmişte yaptıklarını değil, o anın muhasebesini yaparak, “bir haksızlıktan” söz eder ve başlarına gelen şeylere lâyık olmadıkları hezeyanıyla dövünürler. Ne de olsa kendilerince ilâhsal bir temizliğe, hatasız ve yanlışsız bir maziye ve doğruyla özleşmiş bir fıtrata sahiptirler. Üstelik tapındıkları beyinleri, güvendikleri mantıkları ve özgür sandıkları iradelerini hiç hesaba katmayarak, acizliklerini ve bir hiç olduklarını itirafa yanaşmaktan ısrarla kaçarlar. Tıpkı çöp misali bidona atılmalarına hep birilerini sebep gösterir, ama o sebebi güdenin kendileri olduğu gerçeğini hiçbir şartta kabul etmek istemezler. Diogenes’in ifade ettiği gibi; “Felâketlerin başlıca kaynağı, ölçüsüz arzularımızdır.”
Nasıl ki cahil bir dost akıllı bir düşmandan daha tehlikeliyse, yanlış bir din veya bilgi de sonu korkunç bir felâkettir.
Benlik nasıl bir felâket ise, vahiysiz bir düşünce ve sevgi de o kadar kötü bir erdemliktir.
Çin’de ki bir kelebeğin kanat çırpışının Karayipler de kasırgayı tetikleyebilecek ruhsal gücüne inanmayan sekülerist düşüncenin düzen sağlayabilmesi mümkün mü? Her an her şey olabilmekte, güneşli bir havada fırtınaya yakalanılırken, fırtınanın akabinde parlayan güneş olağanüstü bir mutluluk doğurabilmektedir.
Bir felâketten kurtulmanın sevinciyle coşarken, başka bir tuzağın seni beklediğini bilemiyor, ya da bir musibetin acısından veya zilletinden inlerken, yücelmene neden olabilecek bir rahmetin ortasına düşebileceğini tahmin dahi edemiyorsan; neyinle böbürleniyorsun?
Başta politikacılar, akademisyenler ve söz de aydınlar olmak üzere; maskeli haydutlar her şeyi insanlar adına yaptıklarını iddia ederek, insanın keyifsi, nefsi ve şehvetsi arzularını besleyebilmek maksadıyla insan hakları ve özgürlük adına benlikleri tatmin etmesine çalışırlar. Ancak en büyük hümanistin ve insan hakları savunucusunun şeytan olduğunu biliyor muydunuz?
Sekülerist, yani din-dışı düşünce ve düzenleri meşrulaştıran "Hümanizm", çoğu insanın akıl ve duygularında olumlu mesajlar çağrıştırır. "İnsan sevgisi", "barış" ve "kardeşlik" gibi!
Ancak hümanizm; "insanlık" kavramını, insanları Allah inancından koparan yegâne amaç ve odak noktası haline getiren ateist bir düşüncedir. Bir başka deyişle, insanı, Yaratıcı'dan yüz çevirmeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağırır. Hümanizmin bu anlamı, özellikle de kelimenin Batı dillerindeki kullanımında belirgindir. Hümanizmin İngilizcedeki sözlük anlamı şu şekildedir: En iyi değerler, karakterler ve davranışların doğaüstü bir otoritede değil de, insanlarda olduğuna inanan düşünce sistemi…
Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın kendisinden ibaret olduğuna inanır, evrenin temel materyali, zihin değil madde enerjidir. Hümanizme göre; doğaüstü varlıklar gerçek değildir; yani insan düzeyinde, insanlar doğaüstü ve ölümsüz ruhlara sahip değildirler ve tüm evren düzeyinde, evrenimizin doğaüstü ve sonsuz bir Yaratıcısı yoktur. Yaratıcı’yı, Mutlak İrade'yi ve vahyi redde den hümanizm doğrudan ateizme dayanmaktadır.
Bu gerçek, hümanistler tarafından da açıkça kabul edilir. Geçtiğimiz yüzyılda hümanistler tarafından yayınlanan iki önemli "manifesto" yani beyanname vardır. Birinci manifesto 1933 yılında yayınlanmış, dönemin bazı ünlü isimleri tarafından imzalanmıştır. 40 yıl sonra, 1973'te yayınlanan II. Hümanist Manifesto ise, birincisini teyit etmiş, ancak aradan geçen zamanın gelişmelerine göre bazı ilaveler içermiştir. II. Hümanist Manifesto'yu imzalayan binlerce düşünür, bilim adamı, yazar, medya üyesi vardır ve bu doküman hâlâ son derece aktif olan American Humanist Association (Amerikan Hümanist Birliği) tarafından savunulmaktadır.
Manifestoları incelediğimizde her ikisinde de en temel görüşün; evrenin ve insanın yaratılmadığı, kendi başına var olduğu, insanın kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu olmadığı, Allah inancının insanları ve toplumları geri götürdüğü gibi, bilinen evrimci ateist dogma ve propagandalarla doludur.
Örneğin I. Hümanist Manifesto'nun ilk altı maddesi şu şekildedir:
1- Dinsel hümanistler, evrenin kendi başına var olduğunu ve yaratılmadığını kabul ederler.
2- Hümanizm, insanın doğanın bir parçası olduğuna ve sürekli bir işlemin (sürecin) sonucunda oluştuğuna inanır.
3- Hayat hakkında organik görüşü kabul eden hümanistler, zihin ve beden arasındaki geleneksel düalizmi reddederler.
4- Hümanizm, insanın kültür ve medeniyetinin, antropoloji ve tarih tarafından açıkça tanımlandığı gibi, insanın doğal ortamıyla ve sosyal birikimiyle olan ilişkisinden kaynaklanan kademeli bir gelişimin ürünü olduğunu kabul eder. Belirli bir kültür içinde doğan birey, büyük ölçüde o kültür tarafından şekillendirilir.
5- Hümanizm ileri sürer ki, evrenin modern bilim tarafından tanımlanan doğası, insan değerlerine ait herhangi bir doğaüstü ve kozmik garantiyi kabul edilemez hale getirir...
6- Bizim kanaatimiz gelmiştir ki teizm ve deizm gibi düşüncelerin zamanı geçmiştir.
Yukarıdaki maddeler, materyalizm, rasyonalizm, pozitivizm, Darwinizm, ateizm ve agnostisizm gibi isimler altında ortaya çıkan şeytan egemenli ortak bir felsefenin ifadeleridir. Kuantum teorisi de kadere karşı bu düşüncenin sonucu üretilmiştir. İlk maddede "evren sonsuzdan beri vardır" şeklindeki materyalist dogma öne sürülmektedir. İkinci madde, insanın, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, yani yaratılmadan var olduğu iddiasıdır. Üçüncü maddede, insan ruhunun varlığı reddedilmekte, insanın maddeden ibaret olduğu iddia edilmektedir. Dördüncü maddede "kültürel evrim" iddiası öne sürülmekte ve insanın "fıtratının" (yaratılıştan gelen özelliklerinin) varlığı reddedilmektedir. Beşinci madde, Allah'ın evren ve insan üzerindeki hâkimiyetini reddetmektedir. Altıncı madde ise, "Teizm"in, yani Allah inancının terk edilmesi gerektiğini, bunun "zamanın gereği" olduğunu savunmaktadır.
Özgürlük ve demokrasi adına küresel yenidünya düzeninin teorisyeni masonlar; kendi üyelerine özgü yayınlarında, örgütün hümanist felsefesini ve bu felsefe içinde İlahi dinlere karşı duyulan düşmanlığı detaylı olarak tarif ederler. Masonlar, fiziki şeytanlar olarak Allahsız bir dünya var edebilmek adına insan egemenli rasyonalist ve laik devrimleri körüklemişler, son derece acımasız yöntemler kullanmışlardır. Hümanist masonlar, tıpkı Drakula misali öyle vahşetlere imza atmışlar ve atmaya devam etmektedirler ki, insanların kulağından başlayarak tüm boğazını saracak şekilde kesmişler, karınlarını yarmışlar, bağırsaklarını çıkarmışlar, cinsel organlarını parçalamışlar, gözlerini oyarak burunlarını koparmışlar, kollarını ve ayaklarını kesip çeşitli yerlere dağıtarak halka korku ve panik vermişler, devrimleri ateşleyerek ihanetlere ve ayaklanmalara, sayısız komplolar düzenleyerek yıkıcı skandallara neden olmuşlar, özellikle İslam ülkelerini işgal edip katletmişler ve yakıp yıkmışlar, gerçekleştirdikleri manipülasyonlarla insanları kıtlığa ve açlığa mahkûm etmişler, fitne çıkararak yağma ve yıkımlarla anarşiyi yaygınlaştırmışlar, akla ve hayale gelmeyecek her türlü kötülüğün ve yanlışın merkezi olmuşlardır.
Masonların siyasi faaliyetleri ve tüyler ürpertici cinayetlere kadar varan suçlarının yanı sıra, örgütlenme yapısı ve uyguladığı ayinler de oldukça dehşet vericidir. Kan ve ölüm!
Masonluk felsefesi, İslam gibi İlahi bir dinin yerine pagan, yani putperestlik bir inancı ve dünya görüşünü yerleştirmeyi amaçlayan, bu hedef uğruna her türlü dini inancı ve kurumu hedef alan, mistisizm ve okültizm boyasına batmış bir materyalizme dayanan satanist bir öğretidir. Tıpkı Kemalistlerin inancı gibi!
Tapınak şövalyelerinden miras kalan bu öğreti, masonluğun özünü oluşturmaktadır. Masonluk, bu pagan öğretiyi en yüksek derecelerde tam olarak açıklar, daha alt derecelere ise kademe kademe aktarır. Masonların küresel stratejisi ise söz konusu öğretiyi, olabilecek en cazip şekilde, geniş kitlelere empoze etmek ve bu öğretinin karşısında duran güçleri, örneğin Osmanlı Devleti ve İslam toplumları gibi “Mutlak İrade”’ye iman etmişleri ortadan kaldırmaktır. 18. yüzyıldan bu yana Batı dünyasında gelişen fikri akımların ve siyasi hareketlerin perde arkasında, işte masonluğun bu dünya çapında stratejisi yatmaktadır.
Yeryüzünün küresel en büyük suç ve terör imparatorluğu olan masonluk, gizliliğe hayati önem verir ve maskeledikleri sırlarını deşifre edenler acımasızca katledilir. Nerdeyse tüm devletleri ele geçirdiklerinden, onlara karşı hiçbir hükümet yaptırım uygulamaya cesaret edemez. Çünkü para ve saltanat, riske değer görülmez. Masonluk doğası gereği gizli bir örgüt olduğu için, tıpkı "Karındeşen Jack, Fransız Devrimi ve Türkiye’deki laik devrimler" misali örgütün tarihteki tüm faaliyetlerini tek tek ortaya dökmek mümkün olamamaktadır.
Gizli derneklerin ve okült gruplarının ki bunlar antik esoterik öğretilerin koruyucusudurlar, milletlerin tarihi üzerinde binlerce yıldır oldukça güçlü ve çoğu zaman da hayati rol oynadıkları çok az bilinen gerçeklerdir. Örneğin Ermeni Soykırımı misali…
Masonlar, Tapınak şövalyeleri veya Gül-Haçlar olarak, Fransız ve Amerikan devrimlerinin akışını, Osmanlı İmparatorluğunun ve bir o kadar da şeriat düzeninin yıkılışını etkilemişlerdir. Naziler, Faşistler, İngiliz güvenlik güçleri, Amerika'nın kurucuları ve Vatikan, şu veya bu şekilde okült komplosunda rol oynamışlardır. Okült, bilimsel dışındaki yollar ile "gizli" bilgilerdir. Yani gizlemek, saklamak, üstünü örtmek demektir.
İşte dünyaya hükmeden masonik düzen; peki, nerede insanlık!
Bu sebeple bırakın felâketler fışkırsın, bırakın tek canlı kalmamacasına dünya yerle bir olsun, bırakın isyankâr yaratıklar cehennem neymiş tatsınlar…
Ey Müslüman! Sakın ha sen korkma, çünkü senin ebedi yaşayacağına dair bir ahret ve cennet inancın var. Eğer kıyametten ve ölümden onlar gibi korkar isen, iman etmediğin ve aşikâr bir münafık olduğun ortaya çıkar.
Hep birlikte Yaratıcınız Allah’a yakarın! Yaşamı sadece bu aldatıcı dünyadan ibaret sananların taptığınız Allah’a ve iman ettiğiniz Hz. Muhammed’e hakaret ve saldırılarına karşı öyle bir duvar oluşturunuz ki nefsi hiçbir arzunuz ve çıkarlarınız bu bütünlüğü sarsmasın.
Eğer siz gerçekten fedakârsı bir imanı derinliklerinizde yaşar ve dünyayı ahret için satanlardan olursanız; biliniz ki İslam inancınızdan dolayı aşağılandığınız dünyadaki zincirlerden kurtulacak ve önünüzde saygıyla eğilinen bir zümre olacaksınız. Yeter ki inandığınız gibi iman ediniz ki Allah yanınızda olsun…
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” En’am. 32
“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisâ 74
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalamadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” Ankebut. 63
hümanist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hümanist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Mart 2010 Pazar
13 Mart 2010 Cumartesi
Sen neymişsin be TARAF…
Yaşamımdaki hayati kırmızıçizgilerim; yalan, riyakârlık, nankörlük ve ihanettir…
Çocuklarıma ve çevreme ısrarla vurguladığım o dur ki, bir saniye sonrası meçhul olan hayatta ne kadar büyük hata ve yanlış yaparlarsa yapsınlar, sorumlu oldukları Yaratıcıları Allah olduğundan insanlardan çekinip yalan söylememeleri, en ahlâksız bir davranış olan riyakârlık yapmamaları, çıkarcı ve fırsatçı nefislerinin peşinde koşup nankörlükten kaçınmaları, kendilerini insanlığa yücelten, adalet ve merhamet katan değerlerine ihanet etmemeleridir.
Ancak erdemliğin en önemli mihenk taşları olan ve yaratığı insanlığa ulaştıran bu faziletler; demokrasi ve çağdaşlık manipülasyonlarının güttüğü seküler düşünce ve anlayışları meşrulaştırarak yozlaşmayı etkileştirmiş, ünlü filozof Diogenes misali öğlen vakti ele alınan bir fenerle “bir adam” bulabilmenin imkânsızlığı artık abartı olmaktan çıkmıştır.
Oysa toplumlar, erdem ve fazilet sahibi olmayan ahlâk fukarası kimseleri küçümsemek yerine baş tacı yapabilmişler, dolayısıyla en üstün “iyi” erdem ve fazilet olmaktansa; bilge, şan, mevki, rütbe ve servetler, hor görülmesi gereken “uydurma iyi”ler olabilmiştir.
Kişilerin ahlâkları değil ya akademik unvanları ya makamları ya zenginlileri ya da aydın izamlı bilgileri ölçü alınmış, kendini hırs ve ihtirastan uzak tutmayıp ihtiyaçlarını aza indirmeyen ve sahip olduklarına şükretmeyen yığınların çoğalmasıyla özgüvenini yitiren insanlık maddeleşebilmiştir.
İnsanlar, insan olabilmenin ayrıcalığıyla dorukta yaşamaları gerekirken; mana ve madde denklemini çözemediklerinden geçici güçlere, gösterişlere ve fiiliyatsız sözlere itibar ederek, insan görüntüsündeki yaratıklara dönüşmüşlerdir.
Kendileri olmak yerine başkaları olmaya imrenerek, farkında olmadan hilkatteki eşlerini taparcasına öven ve artıklarıyla beslenip sığıntı tutsakları olmayı şeref sayabilmişlerdir.
Kişi, doğru veya yanlış hangi davranış içinde olursa olsun mutlaka dürüst davranmalı, işlediği hata ve yanlışları riyakârca kamufle ederek savunmak yerine insanca kabul edip, topluma olumsuz bir örnek olmaktan kaçınmalı ya da haya edip susmalıdır. En üstün meziyetin erdemlik ve fazilet olduğu unutulmamalı, nefsin kışkırttığı benliksel arzu, yalan, nankörlük, ikiyüzlülük, şehvet ve ihtirastan arınarak; şeytanın en gurulandığı kötülük olan ihanete kalkışmamalıdır.
İnsan, yaratık bir acziyette bulunmasından sahip olduğu emanetsel akıl, bilgi, güç, makam ve servetiyle her şeyi gözlemleyebilen ve üstün bir iktidarda olduğu yanılgısından öyle hatalar yapmakta, dolandırılmakta ve aldatılmaktadır ki; samimi, dürüst ve adil sandığı kişinin nasıl pazarlıklı bir yalancı, riyakâr, nankör ve hain olduğunu kestiremeyebilmekte, dolaysıyla sanıldığı gibi iktidar değil bir hiç olduğu ortaya çıkmaktadır.
Taraf Gazetesinin Genelkurmay oligarşisine karşı millet lehine duruşu herkes gibi şahsımı da etkilemiş, haklarında hiçbir bilgim olmadığı kuruluşa hem maddi hem de manevi desteği zorunlu hissetmiştim. Bu sebeple kendilerine büyük bir bütçe ayırmış, hiç ihtiyacım olmadığı halde sadece destek amacıyla bir yıl boyunca her gün yayınlanmak üzere gazetelerine reklam vermeyi uygun görmüştüm. Bu arada tekliflerini hazırlarlarken, internet sitelerindeki sayfalarına da ilan verme önerisinde bulunmuşlar ve olumlu karşılayarak bir yıllık bedeli derhal nakit ödemiştim.
Bu arada bir arkadaşım, “Taraf Gazetesi ve yazarlarının zannettiğim gibi dürüst, ilkeli ve adil olmadığını, her birinin gizli mason ve liberal olup sivil inisiyatif makyajıyla Müslüman halkımızı devşirebilmek amacıyla sömürdüklerini, vahiy karşıtı felsefelerinden dolayı adımın kirleneceğini ve savunduğum İslam’a düşman olan bir kuruluştan uzak durmam” uyarısında bulunmuştu.
Bunun üzerine yanlış bir karar verdiğimi düşünüp, ilişkiyi yürüten yardımcıma reklamdan vazgeçilmesini istedim. O sırada reklam grup başkanı bayanın bir hatasını bahane ederek, reklam akdimizi feshettiğimizi ve yaptığımız ödemenin iade talebinde bulunduk. Söz konusu yetkili, ilandan ve şahsımdan yönetim kadrosunun haberdar olduğunu, vazgeçmemiz durumunda çok zor durumda kalacaklarını ifade ederek, yardımcımı ikna etmeye çalıştı. Gerçi meblağ da 5.000 TL gibi komik bir rakamdı. Acaba Taraf Gazetesi; 5.000 TL gibi bir rakamı kaçırmamak için mi, adıma ihtiyaç duyduklarından mı, yoksa gazetede vereceğim büyük bütçeli reklamdan dolayı mı böylesine ısrarcı olabildiklerini bilmiyor, doğrusu üzerinde de durmuyordum. Çünkü sözlü ve yazılı tüm ilişkileri yardımcım yürütüyor ve gelişmeleri detaylıca incelemiyordum.
Ancak Taraf yöneticileri, paniğe kapılarak defalarca sözlü ve yazılı özürler dilemek suretiyle vazgeçmememiz ısrarında bulunmuşlar, razı edebilmek maksadıyla gazetelerinde üç kere bedava ilan yayınlamayı teklif etmişler ve Genel Müdür olduğunu söyleyen Hilmi Seçilmiş adındaki şahıs ve yeni atadıkları reklam grup başkanı Beste Yalın hanım da yardımcıma yalvarırcasına ilişkiyi sürdürmede duygusal baskı uygulamışlardı.
Bütün bu anormal ısrarlar karşısında gevşeyerek, sadece bir reklam, adıma ne zarar gelebilir ki düşüncesi içinde sadece internetteki sayfalarında reklamın çıkmasına sessiz kaldım. Bunun üzerine reklam yayınlanmaya başlamış ve iki defa gazetelerinde de yer vermişlerdi.
Aradan yirmi gün geçmesi akabinde Türkiye’nin en korkunç ajan-provokatörü hain Aziz Nesin belâsını milletimin başından savabilmek için başına koyduğum ödül, amaçlarına ulaşamayan halk cellâdı İslam düşmanlarını öfkelendirmiş, Taraf Gazetesine savaş açarak, reklamımı yayınlamasından kin kusmuşlardı. Ancak öncesinde seküler düzen yanlısı lobilerin Taraf’a baskı yaptıkları ve fikirlerimi çok tehlikeli bulduklarından Taraf’ın aracı olmaması konusunda yoğun kulis faaliyetlerinde oldukları bilgisine de ulaşmıştım.
Bu baskılar karşısında cesur, kararlı, ilkeli, adil ve samimi bir özgürlük mücadelesi yürüttüğünü sandığım Taraf Gazetesi, yalvarıp yakararak zorla aldıkları reklamı hiçbir bilgi vermeksizin derhal yayından kaldırmışlar, böylece arkadaşımın uyardığı gibi nasıl sinsi ve çakal bir riyakâr olduklarını ispatlamışlardı. Ancak yine de hak ettikleri tepkiyi göstermemiş ve yasal yollara başvurarak bir hak arama yoluna gitmemiştim. Çünkü etiketle dolaşan sefilleri muhatap alacak bir seviyede değilim. Ta ki geçen gün öğrendiğim 1915’teki Ermeni canilerden özür dileme ihanetleri, reklamın kaldırılmasının bir şer değil hayır olduğunu ortaya çıkarmıştı. Kimilerinin beni Taraf’çı yapmaları, inancıma ve kişiliğime vurulmuş en korkunç kara bir lekeydi.
Bu ahlâksızlık ve döneklik karşısında bir an nefsimin sesine uyarak Taraf Gazetesini satın almayı, o Ermeni eşkıya yanlısı masonları kapı dışarı ederek, sersefil bırakmayı düşünüp yardımcılarıma talimat vermiş, ancak nefsim doğrultusunda hareket etmemin şeytandan bir farkım olmayacağı muhakemesiyle imanımın ağır basması üzerine, zaten boyunlarında fiyat etiketleriyle dolaşan hainleri satın almaktan vazgeçtim. Doğrusu, bir şeyler karalamasalar ve birilerinin maşası olmasalar aç kalırlar…
Birkaç gün önce Ermeni diasporasının sadık köpeklerinden liberal mason Yıldıray Oğur adlı yazı işleri müdürü, tıpkı Ermeni eşkıyalardan özür dilemesi gibi halk cellâtlarından özür dileyerek, ”Bu ilan bir dikkatsizlik sonucu tarafta yayınlandı. Bu konudaki uyarıların ardından da yayından kaldırıldı. Uyarılar için teşekkürler” açıklaması, aslında toplumu aydınlatan ve mutlaka dürüst olması gerekenlerin nasıl bu kadar alçalabildiklerini, yalan söyleyebildiklerini, iğrenç riyakârlıkta bulunabildiklerini ve ihanet edebildiklerini sorgulamaya gerek yoktu. Çünkü o Yıldıray Oğur adındaki yaratıkta, Taraf’ın diğer yazarları gibi analarımızın ırzına geçen, çocukları ve yaşlıları diri diri yakan Ermeni eşkıyalardan özür dileyebilen hainlerden birisiydi. Mehmet Ali Şadoğlu’na ihanet etmeleri ne yazar…
Zihinleri ve kalpleri iğfal edilmiş aydın görünümündeki bu ucubeler, bağımsız Müslüman Türkiye ve şerefli geçmişimiz aleyhine öyle bir kenetle birbirlerine bağlanmış bir düşmanlık içindedirler ki, kendileri gibi ihanet eden canavar Ermeni canilerini savundukları gibi milletimizin hayati değerlerine savaş açıp birbirine kıydırmaya kalkışmış Aziz Nesin’i de desteklemeyi; demokrasi ve aydınlıkla özdeşleştirebilmektedirler. 1915 de vatanını ve halkını müdafaa edip din, namus ve vatanlarını koruyan kahraman askerlerimizi nasıl soykırımla suçlayıp aşağılayarak canilerden özür dileyebilmişlerse; halkımı büyük bir fitneden koruduğum için beni de aydın katliamcısı biri olmakla yaftalayabilmişlerdi.
18.yüzyıl kapitalist filozofu Adam Smith’in kapitalist felsefesi olan “Bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar” sloganı, o maskeli hainlerin temel düsturlarıdır. Onların demokratik anlayışları; din ve halk düşmanları, Ermeni katliamcılar, ABD ve İsrail işgalciler ne isterlerse yapsınlar ama sen asla direnme ve karşı koyma… Aksi takdirde demokrasi düşmanı, aydın katliamcısı, çağdaşlık ve özgürlük karşıtı, jenosit, katil veya terörist olursun!
Her ne maskeye bürünseler de zamanla o maskelerin altında sakladıkları ucube yüzleri berraklaşmakta, fakat milletçe uğradığımız zararın telafisi çok zor aşılabilmektedir.
Bu sebeple düştüğüm hataya düşmemenizi, sivilleşmek adına nasıl bir tuzağın içine çekilmek istendiğimizi dikkatle takip etmelisiniz. Vahiy karşıtı hümanist, çağdaş, sivil ve demokrat aldatmacalara kanmamanızı, kendilerini etiketleştirmiş batıl aydın bozuntularının oyunlarına gelmemenizi, içtenliksiz fikirlerine itibar etmemenizi; aksi takdirde sizler için canlarını feda eden atalarınızın çektiklerinden daha beterini tatmaktan kurutulamayacağınızı bilmenizi isterim.
Yahudi-mason ittifakının kurguladığı senaryo, birbirine zıt fikirli ama aynı amaca hizmet eden şövalyelerin yemi olmamaya gayret ediniz ki Müslüman halk düşmanı dâhili haçlıların galebe çalmaları mümkün olmasın. Ancak içimizdeki cerahatleri temizlersek dışarıdakilerin iştahını kapatabiliriz…
Millet lehine mücadele ettiğini sandığım Taraf Gazetesi aleyhine yapılan yorumlara sitemde sansür uygulayarak ve duyuru yayınlayarak fitnesel bir provokasyonun içinde yer almamaya özen gösterdiysem de, Ermeni eşkıya yanlısı, gizli millet ve vahiy düşmanı olduklarını öğrendikten sonra nasıl yalancı, riyakâr ve hain oldukları gerçeğini kamuoyuna duyurmayı görev bildim. Bundan dolayı hiç kimse üslubumun sert ve ağır olduğunu düşünmesin, tecavüze uğrayıp ahırlarda yakılan ana ve çocuklarının dayanılmaz acılarını hissetmeye çalışsın.
Evet, Taraf Gazetesi; 1913-1915 yılları arasında vatanımızı ve şerefli milletimizi canlarını ortaya koyarak savunan, hunharca ırzlara geçerek yakaladıkları atalarımızı ahırlarda yakan Ermeni canileri püskürten yiğit kahramanlarımızın milli mücadelelerini “Büyük Felaket” olarak değerlendirmiş ve alçakça o acımasız şeytanlardan özür dileyebilmişlerdir.
Olayları ısrarla saptırmaya çırpınanlara cevabım odur ki geçmişi vahşetlerle dolu olan toplumların sonraki nesillerinden hesap sorulmasına ve atalarının yaptıkları zulümlerden yargılanmasına karşıyım. Bir ailedeki suçlunun dahi diğer fertlerine iliştirilmesini şiddetle eleştirmişimdir. Ancak özellikle 1915 deki vahşilerden özür dilenmesini kaldırabilecek pespaye bir yürek, o sözünü ettikleri çağdaş ve demokrat bir seküler düşünce taşımadığımdan hainlere gösterdiğim tepkinin çok hafif kaçtığı da dikkatlerden kaçmamalıdır.
Dolayısıyla benim gibi aptal yığınların sandığı gibi Taraf Gazetesinin amaçları cunta oligarşine karşı değil Müslüman ordumuza karşı bir harekât olduğu; liberal ve sosyalist düşünceleriyle demokrasiyi kullanarak, masonik taktiklerle Müslüman Türkiye Milletini dünyada mahkûm edebilmek maksadıyla sinsice haçlı bayraktarlığı yaptıkları tartışılmazdır.
Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinden farklı bir görüşe sahip olsalar da, amaçları din-dışı düşünceleri egemen kılmak ve Türkiye’yi Müslüman imajından koparabilmek hedefi taşımalarından hiçbir ayrıcalıkları yoktur.
Şu gerçeği de okuyucularımın bilgilenmesi açısından açıklamakta yarar görüyor; “neden Taraf gibi bir haine alacağımı hibe ettiğimi” soranlara, o paranın Taraf’ın kasasında kirlenmesinden dolayı olduğunu bilmelerini isterim.
Sakın ha, hiç kimse Taraf’ın parayı reddeden demokratik bir kahramanlıkta bulunduğunu düşünmesin. Asıl o büyük rakamı kendilerine verseydim değil reklamı kaldırmayı, bilakis yazılarımı savunmakla kalmayıp, kapımda dahi köle olurlardı. Ayrıca tıpkı şahsım gibi halkın gönüllerinde taht kurdukları statüko mücadeleleri de cuntacıların keselerini açmalarına kadardır. Ancak ihanetsi bir misyonu yürüttüklerinden hedefsi konularda olmasa bile, bir kısım bilgileri çıkarlarına tahvil ettikleri de muhakkaktır.
Ermeni Diasporası Taraf Gazetesi’nin yazarlarından Sevan Nişanyan; “Türkiye'nin soykırımı kabul edip, özür dilediği takdirde ortada bir problem kalmayacağını, Türkiye'nin soykırımı utanmazca reddettiğini” söyleyebilecek kadar cüretkâr olabilmesinin takdirini sizlere bırakıyorum.
İşte Taraf, işte Nişanyan! Nerede Türk Milleti…
Taraf Gazetesi; Ermeni Diasporası’nın Türkiye lobisi mi ki tam 23 yazarı 1915 olaylarında alçakça kıyıma ve tecavüze uğramış atalarımızı soykırım yapmakla suçlayabilmiş ve o günün Ermeni canilerinden özür dileyebilmiştir?
“Şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı; YAPMA…”
Çocuklarıma ve çevreme ısrarla vurguladığım o dur ki, bir saniye sonrası meçhul olan hayatta ne kadar büyük hata ve yanlış yaparlarsa yapsınlar, sorumlu oldukları Yaratıcıları Allah olduğundan insanlardan çekinip yalan söylememeleri, en ahlâksız bir davranış olan riyakârlık yapmamaları, çıkarcı ve fırsatçı nefislerinin peşinde koşup nankörlükten kaçınmaları, kendilerini insanlığa yücelten, adalet ve merhamet katan değerlerine ihanet etmemeleridir.
Ancak erdemliğin en önemli mihenk taşları olan ve yaratığı insanlığa ulaştıran bu faziletler; demokrasi ve çağdaşlık manipülasyonlarının güttüğü seküler düşünce ve anlayışları meşrulaştırarak yozlaşmayı etkileştirmiş, ünlü filozof Diogenes misali öğlen vakti ele alınan bir fenerle “bir adam” bulabilmenin imkânsızlığı artık abartı olmaktan çıkmıştır.
Oysa toplumlar, erdem ve fazilet sahibi olmayan ahlâk fukarası kimseleri küçümsemek yerine baş tacı yapabilmişler, dolayısıyla en üstün “iyi” erdem ve fazilet olmaktansa; bilge, şan, mevki, rütbe ve servetler, hor görülmesi gereken “uydurma iyi”ler olabilmiştir.
Kişilerin ahlâkları değil ya akademik unvanları ya makamları ya zenginlileri ya da aydın izamlı bilgileri ölçü alınmış, kendini hırs ve ihtirastan uzak tutmayıp ihtiyaçlarını aza indirmeyen ve sahip olduklarına şükretmeyen yığınların çoğalmasıyla özgüvenini yitiren insanlık maddeleşebilmiştir.
İnsanlar, insan olabilmenin ayrıcalığıyla dorukta yaşamaları gerekirken; mana ve madde denklemini çözemediklerinden geçici güçlere, gösterişlere ve fiiliyatsız sözlere itibar ederek, insan görüntüsündeki yaratıklara dönüşmüşlerdir.
Kendileri olmak yerine başkaları olmaya imrenerek, farkında olmadan hilkatteki eşlerini taparcasına öven ve artıklarıyla beslenip sığıntı tutsakları olmayı şeref sayabilmişlerdir.
Kişi, doğru veya yanlış hangi davranış içinde olursa olsun mutlaka dürüst davranmalı, işlediği hata ve yanlışları riyakârca kamufle ederek savunmak yerine insanca kabul edip, topluma olumsuz bir örnek olmaktan kaçınmalı ya da haya edip susmalıdır. En üstün meziyetin erdemlik ve fazilet olduğu unutulmamalı, nefsin kışkırttığı benliksel arzu, yalan, nankörlük, ikiyüzlülük, şehvet ve ihtirastan arınarak; şeytanın en gurulandığı kötülük olan ihanete kalkışmamalıdır.
İnsan, yaratık bir acziyette bulunmasından sahip olduğu emanetsel akıl, bilgi, güç, makam ve servetiyle her şeyi gözlemleyebilen ve üstün bir iktidarda olduğu yanılgısından öyle hatalar yapmakta, dolandırılmakta ve aldatılmaktadır ki; samimi, dürüst ve adil sandığı kişinin nasıl pazarlıklı bir yalancı, riyakâr, nankör ve hain olduğunu kestiremeyebilmekte, dolaysıyla sanıldığı gibi iktidar değil bir hiç olduğu ortaya çıkmaktadır.
Taraf Gazetesinin Genelkurmay oligarşisine karşı millet lehine duruşu herkes gibi şahsımı da etkilemiş, haklarında hiçbir bilgim olmadığı kuruluşa hem maddi hem de manevi desteği zorunlu hissetmiştim. Bu sebeple kendilerine büyük bir bütçe ayırmış, hiç ihtiyacım olmadığı halde sadece destek amacıyla bir yıl boyunca her gün yayınlanmak üzere gazetelerine reklam vermeyi uygun görmüştüm. Bu arada tekliflerini hazırlarlarken, internet sitelerindeki sayfalarına da ilan verme önerisinde bulunmuşlar ve olumlu karşılayarak bir yıllık bedeli derhal nakit ödemiştim.
Bu arada bir arkadaşım, “Taraf Gazetesi ve yazarlarının zannettiğim gibi dürüst, ilkeli ve adil olmadığını, her birinin gizli mason ve liberal olup sivil inisiyatif makyajıyla Müslüman halkımızı devşirebilmek amacıyla sömürdüklerini, vahiy karşıtı felsefelerinden dolayı adımın kirleneceğini ve savunduğum İslam’a düşman olan bir kuruluştan uzak durmam” uyarısında bulunmuştu.
Bunun üzerine yanlış bir karar verdiğimi düşünüp, ilişkiyi yürüten yardımcıma reklamdan vazgeçilmesini istedim. O sırada reklam grup başkanı bayanın bir hatasını bahane ederek, reklam akdimizi feshettiğimizi ve yaptığımız ödemenin iade talebinde bulunduk. Söz konusu yetkili, ilandan ve şahsımdan yönetim kadrosunun haberdar olduğunu, vazgeçmemiz durumunda çok zor durumda kalacaklarını ifade ederek, yardımcımı ikna etmeye çalıştı. Gerçi meblağ da 5.000 TL gibi komik bir rakamdı. Acaba Taraf Gazetesi; 5.000 TL gibi bir rakamı kaçırmamak için mi, adıma ihtiyaç duyduklarından mı, yoksa gazetede vereceğim büyük bütçeli reklamdan dolayı mı böylesine ısrarcı olabildiklerini bilmiyor, doğrusu üzerinde de durmuyordum. Çünkü sözlü ve yazılı tüm ilişkileri yardımcım yürütüyor ve gelişmeleri detaylıca incelemiyordum.
Ancak Taraf yöneticileri, paniğe kapılarak defalarca sözlü ve yazılı özürler dilemek suretiyle vazgeçmememiz ısrarında bulunmuşlar, razı edebilmek maksadıyla gazetelerinde üç kere bedava ilan yayınlamayı teklif etmişler ve Genel Müdür olduğunu söyleyen Hilmi Seçilmiş adındaki şahıs ve yeni atadıkları reklam grup başkanı Beste Yalın hanım da yardımcıma yalvarırcasına ilişkiyi sürdürmede duygusal baskı uygulamışlardı.
Bütün bu anormal ısrarlar karşısında gevşeyerek, sadece bir reklam, adıma ne zarar gelebilir ki düşüncesi içinde sadece internetteki sayfalarında reklamın çıkmasına sessiz kaldım. Bunun üzerine reklam yayınlanmaya başlamış ve iki defa gazetelerinde de yer vermişlerdi.
Aradan yirmi gün geçmesi akabinde Türkiye’nin en korkunç ajan-provokatörü hain Aziz Nesin belâsını milletimin başından savabilmek için başına koyduğum ödül, amaçlarına ulaşamayan halk cellâdı İslam düşmanlarını öfkelendirmiş, Taraf Gazetesine savaş açarak, reklamımı yayınlamasından kin kusmuşlardı. Ancak öncesinde seküler düzen yanlısı lobilerin Taraf’a baskı yaptıkları ve fikirlerimi çok tehlikeli bulduklarından Taraf’ın aracı olmaması konusunda yoğun kulis faaliyetlerinde oldukları bilgisine de ulaşmıştım.
Bu baskılar karşısında cesur, kararlı, ilkeli, adil ve samimi bir özgürlük mücadelesi yürüttüğünü sandığım Taraf Gazetesi, yalvarıp yakararak zorla aldıkları reklamı hiçbir bilgi vermeksizin derhal yayından kaldırmışlar, böylece arkadaşımın uyardığı gibi nasıl sinsi ve çakal bir riyakâr olduklarını ispatlamışlardı. Ancak yine de hak ettikleri tepkiyi göstermemiş ve yasal yollara başvurarak bir hak arama yoluna gitmemiştim. Çünkü etiketle dolaşan sefilleri muhatap alacak bir seviyede değilim. Ta ki geçen gün öğrendiğim 1915’teki Ermeni canilerden özür dileme ihanetleri, reklamın kaldırılmasının bir şer değil hayır olduğunu ortaya çıkarmıştı. Kimilerinin beni Taraf’çı yapmaları, inancıma ve kişiliğime vurulmuş en korkunç kara bir lekeydi.
Bu ahlâksızlık ve döneklik karşısında bir an nefsimin sesine uyarak Taraf Gazetesini satın almayı, o Ermeni eşkıya yanlısı masonları kapı dışarı ederek, sersefil bırakmayı düşünüp yardımcılarıma talimat vermiş, ancak nefsim doğrultusunda hareket etmemin şeytandan bir farkım olmayacağı muhakemesiyle imanımın ağır basması üzerine, zaten boyunlarında fiyat etiketleriyle dolaşan hainleri satın almaktan vazgeçtim. Doğrusu, bir şeyler karalamasalar ve birilerinin maşası olmasalar aç kalırlar…
Birkaç gün önce Ermeni diasporasının sadık köpeklerinden liberal mason Yıldıray Oğur adlı yazı işleri müdürü, tıpkı Ermeni eşkıyalardan özür dilemesi gibi halk cellâtlarından özür dileyerek, ”Bu ilan bir dikkatsizlik sonucu tarafta yayınlandı. Bu konudaki uyarıların ardından da yayından kaldırıldı. Uyarılar için teşekkürler” açıklaması, aslında toplumu aydınlatan ve mutlaka dürüst olması gerekenlerin nasıl bu kadar alçalabildiklerini, yalan söyleyebildiklerini, iğrenç riyakârlıkta bulunabildiklerini ve ihanet edebildiklerini sorgulamaya gerek yoktu. Çünkü o Yıldıray Oğur adındaki yaratıkta, Taraf’ın diğer yazarları gibi analarımızın ırzına geçen, çocukları ve yaşlıları diri diri yakan Ermeni eşkıyalardan özür dileyebilen hainlerden birisiydi. Mehmet Ali Şadoğlu’na ihanet etmeleri ne yazar…
Zihinleri ve kalpleri iğfal edilmiş aydın görünümündeki bu ucubeler, bağımsız Müslüman Türkiye ve şerefli geçmişimiz aleyhine öyle bir kenetle birbirlerine bağlanmış bir düşmanlık içindedirler ki, kendileri gibi ihanet eden canavar Ermeni canilerini savundukları gibi milletimizin hayati değerlerine savaş açıp birbirine kıydırmaya kalkışmış Aziz Nesin’i de desteklemeyi; demokrasi ve aydınlıkla özdeşleştirebilmektedirler. 1915 de vatanını ve halkını müdafaa edip din, namus ve vatanlarını koruyan kahraman askerlerimizi nasıl soykırımla suçlayıp aşağılayarak canilerden özür dileyebilmişlerse; halkımı büyük bir fitneden koruduğum için beni de aydın katliamcısı biri olmakla yaftalayabilmişlerdi.
18.yüzyıl kapitalist filozofu Adam Smith’in kapitalist felsefesi olan “Bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar” sloganı, o maskeli hainlerin temel düsturlarıdır. Onların demokratik anlayışları; din ve halk düşmanları, Ermeni katliamcılar, ABD ve İsrail işgalciler ne isterlerse yapsınlar ama sen asla direnme ve karşı koyma… Aksi takdirde demokrasi düşmanı, aydın katliamcısı, çağdaşlık ve özgürlük karşıtı, jenosit, katil veya terörist olursun!
Her ne maskeye bürünseler de zamanla o maskelerin altında sakladıkları ucube yüzleri berraklaşmakta, fakat milletçe uğradığımız zararın telafisi çok zor aşılabilmektedir.
Bu sebeple düştüğüm hataya düşmemenizi, sivilleşmek adına nasıl bir tuzağın içine çekilmek istendiğimizi dikkatle takip etmelisiniz. Vahiy karşıtı hümanist, çağdaş, sivil ve demokrat aldatmacalara kanmamanızı, kendilerini etiketleştirmiş batıl aydın bozuntularının oyunlarına gelmemenizi, içtenliksiz fikirlerine itibar etmemenizi; aksi takdirde sizler için canlarını feda eden atalarınızın çektiklerinden daha beterini tatmaktan kurutulamayacağınızı bilmenizi isterim.
Yahudi-mason ittifakının kurguladığı senaryo, birbirine zıt fikirli ama aynı amaca hizmet eden şövalyelerin yemi olmamaya gayret ediniz ki Müslüman halk düşmanı dâhili haçlıların galebe çalmaları mümkün olmasın. Ancak içimizdeki cerahatleri temizlersek dışarıdakilerin iştahını kapatabiliriz…
Millet lehine mücadele ettiğini sandığım Taraf Gazetesi aleyhine yapılan yorumlara sitemde sansür uygulayarak ve duyuru yayınlayarak fitnesel bir provokasyonun içinde yer almamaya özen gösterdiysem de, Ermeni eşkıya yanlısı, gizli millet ve vahiy düşmanı olduklarını öğrendikten sonra nasıl yalancı, riyakâr ve hain oldukları gerçeğini kamuoyuna duyurmayı görev bildim. Bundan dolayı hiç kimse üslubumun sert ve ağır olduğunu düşünmesin, tecavüze uğrayıp ahırlarda yakılan ana ve çocuklarının dayanılmaz acılarını hissetmeye çalışsın.
Evet, Taraf Gazetesi; 1913-1915 yılları arasında vatanımızı ve şerefli milletimizi canlarını ortaya koyarak savunan, hunharca ırzlara geçerek yakaladıkları atalarımızı ahırlarda yakan Ermeni canileri püskürten yiğit kahramanlarımızın milli mücadelelerini “Büyük Felaket” olarak değerlendirmiş ve alçakça o acımasız şeytanlardan özür dileyebilmişlerdir.
Olayları ısrarla saptırmaya çırpınanlara cevabım odur ki geçmişi vahşetlerle dolu olan toplumların sonraki nesillerinden hesap sorulmasına ve atalarının yaptıkları zulümlerden yargılanmasına karşıyım. Bir ailedeki suçlunun dahi diğer fertlerine iliştirilmesini şiddetle eleştirmişimdir. Ancak özellikle 1915 deki vahşilerden özür dilenmesini kaldırabilecek pespaye bir yürek, o sözünü ettikleri çağdaş ve demokrat bir seküler düşünce taşımadığımdan hainlere gösterdiğim tepkinin çok hafif kaçtığı da dikkatlerden kaçmamalıdır.
Dolayısıyla benim gibi aptal yığınların sandığı gibi Taraf Gazetesinin amaçları cunta oligarşine karşı değil Müslüman ordumuza karşı bir harekât olduğu; liberal ve sosyalist düşünceleriyle demokrasiyi kullanarak, masonik taktiklerle Müslüman Türkiye Milletini dünyada mahkûm edebilmek maksadıyla sinsice haçlı bayraktarlığı yaptıkları tartışılmazdır.
Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinden farklı bir görüşe sahip olsalar da, amaçları din-dışı düşünceleri egemen kılmak ve Türkiye’yi Müslüman imajından koparabilmek hedefi taşımalarından hiçbir ayrıcalıkları yoktur.
Şu gerçeği de okuyucularımın bilgilenmesi açısından açıklamakta yarar görüyor; “neden Taraf gibi bir haine alacağımı hibe ettiğimi” soranlara, o paranın Taraf’ın kasasında kirlenmesinden dolayı olduğunu bilmelerini isterim.
Sakın ha, hiç kimse Taraf’ın parayı reddeden demokratik bir kahramanlıkta bulunduğunu düşünmesin. Asıl o büyük rakamı kendilerine verseydim değil reklamı kaldırmayı, bilakis yazılarımı savunmakla kalmayıp, kapımda dahi köle olurlardı. Ayrıca tıpkı şahsım gibi halkın gönüllerinde taht kurdukları statüko mücadeleleri de cuntacıların keselerini açmalarına kadardır. Ancak ihanetsi bir misyonu yürüttüklerinden hedefsi konularda olmasa bile, bir kısım bilgileri çıkarlarına tahvil ettikleri de muhakkaktır.
Ermeni Diasporası Taraf Gazetesi’nin yazarlarından Sevan Nişanyan; “Türkiye'nin soykırımı kabul edip, özür dilediği takdirde ortada bir problem kalmayacağını, Türkiye'nin soykırımı utanmazca reddettiğini” söyleyebilecek kadar cüretkâr olabilmesinin takdirini sizlere bırakıyorum.
İşte Taraf, işte Nişanyan! Nerede Türk Milleti…
Taraf Gazetesi; Ermeni Diasporası’nın Türkiye lobisi mi ki tam 23 yazarı 1915 olaylarında alçakça kıyıma ve tecavüze uğramış atalarımızı soykırım yapmakla suçlayabilmiş ve o günün Ermeni canilerinden özür dileyebilmiştir?
“Şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı; YAPMA…”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)