mimar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mimar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2009 Cumartesi

İşte dehalar, nerede okullar…

Yazıma başlamadan önce; fevkalade önem arz eden ve aç gözlü fırsatçıların üste çıkamak maksadıyla birbirine saldırdığı şöhreti “Kürt açılımı” olan gelişimle ilgi görüşlerimi ifade etmek istiyorum.

Aldığım bir prensip kararı gereği fırsatçı, sömürücü, gaddar, ayrılıkçı ve işbirlikçi politikacı ve gazetecileri muhatap almayacağımdan, zulümden kaçan Kürt kökenli vatandaşlarımızın vatanlarına dönmelerine ancak HOŞGELDİNİZ diyorum.

Ülkeyi kanla sulamaya ramak kala deşifre edilerek, yakalanan acımasız ve amansız Kemalist Ergenekon Terör Örgütüne sahip çıkan sinsi ve ayrılıkçı bozguncular; tehlikeyi taşeron PKK’da değil, onu üretip besleyen ETÖ’de ve putperest Kemalistlerin güttüğü laik devlette aramalıdırlar. Kendi vatanlarında aşağılanmadan ve dışlanmadan barış ve sükunet içinde yaşamaya gelen Kürtleri haris çıkarlarına alet eden politikacı ve gazetecilerin tamamına yakını görüş ve duygularında samimi değillerdir. Gerek iktidar, gerek muhalefet, gerekse DTP ve PKK içten ve yapıcı bir uzlaşıyı ve bütünlüğü düşünmemekte, iğrenç hesaplar içinde tahrikçi, bölücü ve fitneci yaygara ve gösterileriyle ağız dalaşı yapmak suretiyle riyakârlıklarını sürdürmektedirler. Dün olduğu gibi bugün de milletimiz lehine kalıcı bir menfaati değil, sadece kendi oportünist çıkarlarının peşinde koşarak; hem şehitlerimizi, hem Kürtleri, hem de vatanın diğer evlatlarını korkunçça sömürerek, yalanın, hilenin ve ihanetin sanatını icra etmektedirler.

Devleti tabelaya, milleti de yığınlara çeviren pespaye politikacı ve taşeron gazeteciler; Türkiye’nin birlik ve beraberliği, huzur ve güveni adına büyük bir felakettirler. Gerek PKK, gerek ETÖ, gerek mafya ve gerekse merhametsiz suçlular; bilinmelidir ki devletten aldıkları güç ve destekle etkilerini sürdürmektedirler. Yoksa devletin karşısında herhangi bir çapulcunun sarsıcı olabilmesi mümkün müdür? Ancak tabela devletlerinde milleti tehdit eden sorunlar baş gösterir. “Şehit eşi, çocuk, ana ve babaları!” başlıklı yazımda da açıkladığım gibi, ne PKK, ne ETÖ, ne de yabancı düşmanlar; politikacıların ve bürokratların yönettikleri devletin ihaneti olmaksızın varlıklarını asla sürdüremezler.

Politika; yalanlara inanmayı bilme sanatıdır. Bunun en ürkütücü ve korkunç yanı ise, doğrunun ne olduğunu öğrenme ve kabullenme zorunluluğuna benliğimiz müsaade etmediğinden, bir yalanın yalan olduğunu bildiğimiz halde inanmaya devam etmemizdir.

Yalanın temsilcisi politikaya son verilip, hakkın ve adaletin temsilcisi siyaset yapılmadığı müddetçe; iyi olan hiçbir şey varolmaz. Kötünün idare ettiği bir toplumda, iyi barınamaz…

Sonu ölüm olduktan sonra bunca eğitim, bunca hırs, bunca ödül, makam ve servet ne için? Muhakkak ölümden sonraki ebedi bir yaşam için olmalıdır ki, kalıcı ve geçerli bir kıymeti ve yararı olabilsin.

Dünyaca ünlü Hollandalı ressam Van Gongh, sıradan bir rahibin oğluydu. Ev sahibinin kızına yaptığı evlenme teklifi reddedilince bunalıma girdi. Dine önem vererek rahip olmak istedi, bu arzu ve istekle ilâhiyat okuluna girerek, dinine olan bağlılığı ve inancına rağmen başarılı olamadı. Sonra Brüksel’de ki bir rahip okuluna kabul edilen Van Gong, papaz olarak atandığı ilk görevinde kendisine çok acı veren ve Tanrı inancının sarsılmasına neden olan bir olaya şahit oldu.

Maden işçilerinin sefalet içindeki yaşamlarına derinden etkilendi ve varını yoğunu onlar için harcadı. Gördüğü gerçekler karşısında çok sevdiği Tanrı’ya olan güvenini ve umudunu yitirerek, büyük sarsıntı geçirdi. Tanrı’yı sorgulayarak, neden kimini refah, kimini sefalet içinde yaşatıp adaletli davranmadığını, neden maden işçilerine çektikleri sefaleti reva gördüğünü anlamaya çalıştı, ancak öğretileri temelnde bir türlü tatmin olamayıp, mantıksal bir çözüme ulaşamadı.

Günümüz insanları gibi sefaletin kişi iradesine ve iktidarın acizliğine bağlı bir sonuç olmadığı bilinciyle davranıyor ve bunun sorumlusu olarak Tanrı’yı görüyordu. Halbuki bağlı olduğu Hıristiyanlık ve dolayısıyla İncil, Kur’an’daki vahiy gereği rızkın Yaratıcı tarafından insanlar arasında dilediği gibi paylaştırılarak dağıtıldığı, bunun “bir bilgi”’ye göre “o kitap”’ta yazıldığı doğrultuda gerçekleştirildiği, dünyanın bir oyun, oyuncak ve aldatmadan ibaret bir yalan, bir yanılgı ve sabır yeri olduğu öğretilseydi, belki isyan etmeyerek teslim olacak, beterin daha beteri var gerçeğiyle şükredip, inancını yitirmeyecekti.

Eğer Tanrı inancı, imanla bütünleşmemiş bir değerde ise; kişinin Yaratıcı’yı sorgulayabilmesi ve isyan edebilmesi kaçınılmazdır. Çünkü bir boşluk, paradoks ve karmaşa vardır. İşte tahrip edilmiş din ve özgür irade güden anlayışların bir türlü yaşama adapte edemedikleri düşünceleri özden çıkılmasına, böylece benlik karıştırılmasından dolayı mutlak iradenin anlaşılmamasına; bencillik, isyan ve inkârlar yaşanarak, Yaratıcı’nın yanlış değerlendirilmesine neden olmaktadır. Maalesef, İslam referanslı din bilginleri de aynı yanlışı yapmakta ve Kur’an’a aykırı fetvalar uydurarak, tıpkı Van Gogh gibi inananların dinden çıkmalarına aracı olabilmektedirler.

“Nice hayvanlar var ki, (rızıklarını biriktirip yanında) taşımıyor. Çünkü onlarında, sizinde rızkını Allah veriyor. O, her şeyi işitir ve bilir.” Ankebut. 60

Van Gogh, yanlış öğrendiği Tanrı’ya olan inanç ve umudunu kaybetmenin ardından umutsuzluk aylarının hatırasını muhafaza edebilmek adına, yollarda yaya dolaşarak, önüne gelen her yere resim çizmeye başlar. Sonra dul olan kuzenine aşık olur ama onunla evlenemez. Daha sonra fahişe bir kadın ve çocuklarıyla birlikte uzun müddet birlikte yaşar. Bu sırada resim çizmeye devam ediyor ama kendi tekniğini hiç beğenmiyor, çok zayıf ve başarısız buluyordu. Tekniğini geliştirmek amacıyla Anvers akademisine yazılır, ancak okul disiplinini kabul etmeyip, her deha gibi oradan ayrılır. Çünkü eğiticilerin neredeyse tamamında üstünlük kompleksi mevcut olup, kendilerinden zeki, yetenekli ve bilgili öğrencilere tahammül edemez ve kuduran benlikleriyle onlarla çatışıp, otoritelerinin ardına sığınırlar.

Dikkat edilirse birçok ünlü bilim adamı, filozof ve sanatçılar; öğretimin totaliter müfredatından dolayı okullardan nefret etmiş ve hiçbir katkı sağlamadıkları gerekçesiyle okullarını terk ederek, bağımsız bir arayışa yönelmişlerdir.

Gerçekten okullarda öğrenilen onca ezberin pratikte hiçbir işe yaramayıp, harcanan zamana hayıflanan o kadar çok kişi var ki… Hatta batılı üst düzey yöneticiler dahi en ünlü üniveristelerde eğitim görmelerine rağmen, stratejileri ilk okul çağında öğrenmemelerinin pişmanlığını dile getirerek, hayatla örtüşmeyen ezbersel dolguların hiçbir işe yaramadıklarını itiraf ederler.

Van Gogh, çok hırçın ve agresif olmasından dolayı kimseyle geçinemiyor, yalnızda yaşayamıyordu. Yalnızlıktan sıkılıp beraber kalmaya başladığı bir meslektaşıyla münakaşa ederek kendi kulak memesini kesti. Hatta bu olayı resimleştirdi. Van Gong, uzun bir müddet akıl hastanesinde yattı. Her zamanki gibi başarı gösteremeyen falcı psikiyatrılar, durumunun umutsuz olduğunu söylediler. Daha sonra tabancayla intihar ederek kendini öldürdü.

İşte psikiyatr, nerede bilim…

Kardeşinin yardımıyla düzenlenen cenaze töreninde tablolarına büyük ilgi duyuldu. Böylece ölümünden önce adı dahi bilinmeyen ve beş para etmeyen tabloları onu açlığa ve yoksulluğa mahkum etmişken, ölümünün hemen akabinde bağımsız sanatçılar salonunda düzenlenen sergiyle üne kavuşması; nasıl bir aklın ve iradenin sonucuydu?

Van Gogh, resimlerinde gerçek yaşamı baz alarak insanı, Tanrı’yı ve ruhu yansıtmıştır. Ayrıca, insanın benliğini, korkunç tutkularını ve hırslarını resimlerle ifade etmeye çalışmıştır. Sokrat’ın söylediği gibi “Okuyabilirseniz her insan bir kitaptır.”

Açlık, yoksulluk ve yalnızlıktan sürünen Van Gogh’un günümüzde 90 milyon dolara satılan her bir tablosu; üzerinde düşünülmesi ve irdelenmesi gereken bir ipucu değil midir? Ne dersiniz…

Dünyaca ünlü ressam, hakkında birçok şifreler ve gizemler üretilen Leonardo da Vinci, çok kısa olan okul hayatında okuma, yazma ve işlem yapmayı öğrendikten sonra, başka hiçbir şey veremeyeceği gerekçesiyle okulu bıraktı ve 14 yaşında bir heykeltıraşın yanında çırak olarak çalışmaya başladı.

Akademik bir eğitim almamasına rağmen, Da Vinci’nin ruhsal dehalığı fiziksel sınırlarını aştırarak; hem şöhrete, hem de belirgin yetenekler şeklinde gelişerek onu hiç düşünmediği ve tahmin etmediği çeşitli alanlara yöneltti. Böylelikle Da Vinci, ruhsal programı gereği deha basamağına kolayca yükselmiş bir ressam, aynı zamanda büyük bir heykeltıraş, bir bilim adamı, ünlü bir mimar ve hatta müzisyen olarak parladı ve üne kavuştu.

Geçmişteki her seçilmiş insan gibi, onunda başarıları çeşitli rivayetlerle abartılarak ve artarak devam etti. Fakat Da Vinci, iş edindiği ve büyük bir başarı ile yürüttüğü sanatına, hayatının önemli bir amacı olarak sarılmamış ve hiç ehemmiyet vermemişti. Neredeyse yaptığı resimlerinin büyük çoğunluğunu yarıda bırakarak tamamlamamasına karşın, fırsatçılar onun önemsemeyip bitirmediği tablolarına müdahale ederek, şeytani bir sunuşla insanları kandırmışlar ve zamanla astronomik değerler biçilmek suretiyle prestij ve ayrıcalık kazanmak isteyen kompleksli sözde sanatsever zenginlerin müzelerinde başyapıt olmuştur.

Ayrıca bilimsel konular üzerine yoğunlaşması; matematik, fizik, kimya, anatomi, hidroteknik ve astronomi ile uğraşması ve bu konularda üstün yetenek göstermesi, bilim ve düşünce adamlarını hayrete düşürüyordu.

Da Vinci, özde sanatkâr olmasına rağmen, sürekli yeni bilimsel araştırmalara meyletti ve yeni teknikler peşinde koştu. Bundan başka, askerlikle ilgili işlerde de çok usta ve bilgili biri olduğunu kanıtladı. Toplar dökmüş, top mermileri yapmış, kanallar açmış, bataklıklar kurutarak, günün uzman akademisyenlerine meydan okumuştu.

Ve günün birinde, Milano valisi Sfortza tarafından sarayın ses sanatçısı ve şairi olarak saray hizmetine alındı. Bu görevde bulunduğu sırada, daha önce yazmadan ve hiçbir hazırlık yapmadan şaşılacak kadar güzel şiirler okuması, bu şiirlere çok uygun ve güzel besteler yapması; şiirlerini, bizzat kendi buluşu ve yapısı olan bir müzik aleti ile çalarak bir opera sanatçısının ustalığı ile dile getirmesi, akılları büyüleyerek dondurmuş ve herkesi şaşırtmıştı.

Eğer ruhun, mutlak iradece nasıl bilgilendirildiği ve programlandığı gerçeği bilinmiş olsaydı, şaşılacak hiçbir şeyin de olmayacağı anlaşılabilecekti.

Daha çocukken, çok farklı bir teknik olan ve o dönemde hiç bilinmeyen yağlı boya ile resim yapmayı kendi kendine öğrenmiş, adı, Şorensa’nın ünlü ressamlarının yer aldığı “Kırmızı Kitap”’ta yer almıştı. 1478’de yaptığı basit bir resimde, kendini yansıtan bir genç, bir melek ve de mekanik parçalar çizerek, bilim alanında yapacağı çalışmaların ilk işaretini vermişti.

1476’da çok önemli bir olay oldu. Da Vinci, homoseksüellikle suçlanarak yargılandı. Erkek bir mankenle ilişkiye girdiği iddia edildi. Üzerine basarak tekrar vurgulamayı gerekli gördüğüm gerçek; Da Vinci’nin ünlü resmi Mona Lisa dahil, günümüzde muhafaza edilen ve paha biçilmeyen hiçbir resmi orijinal değildir, resimlerini tamamlamadığından ve değişik zamanlarda zarar görmelerinden birçok ciddi tadilâtlardan geçirilmişlerdir. Buna rağmen adını taşımasından tablolar özenle korunabilmekte ve yüksek değerler ödenerek el değiştirebilmektedirler. Her şey yalan ve sahte…

Bisikletin ilk taslağını çizenin Da Vinci olduğunu biliyor muydunuz?

Da Vinci gibi kehanetleştirilmiş bir dehanın, bir anda değişime uğrayarak, hayatının son yıllarına doğru serserice dolaşmaya başlaması, her şeyden ve herkesten kaçıp kurtulmak istemesi; ün,
şöhret, övgü ve itibardan nefret etmesi, her şeyi bilirken ve inanılmaz başarılarla ağızları açık bırakırken, hiçbir şey bilemez ve başaramaz hale dönüşü, bambaşka bir gelişme ve ibret alınması gereken mutlak bir dersti.

Da Vinci, Kral I.Francis’in kendisine tahsis ettiği Codex kalesinde önce felç geçirmiş ve iki yıl sonra da adı bilinmeyen bir hastalıktan ölerek, geriye, akılcı teorileri altüst eden müthiş bir yaşam biyografisi bırakmıştı.

Düşünüyorum da özgür aklı, iradeyi, uygarlığı, reformları, fiziği, bilim ve teknolojiyi tanrıymışçasına savunan aydınlar; neden asırlar öncesinin insanlarını referans alarak önemsiyor, fikirlerini, eserlerini, felsefelerini, bilgilerini ve tekniklerini ilâhsal mertebede yücelterek onların sırtından şöhret, kariyer, mevki ve rant edinme yoluna gidiyorlar?

Neden kendileri yeni bir şeyler üretip geçmişin üzerine çizgi çekerek onları aşamıyor ve iddia ettikleri muasır medeniyetin kanıtsal üyeleri olamıyorlar? Yoksa uygarlık denen şey, söylemde kaçınıp pratikte uyguladıkları bir geriye gidiş midir?

Büyük bilimsel keşiflerin ardında yatan öyküler, çoğu zaman göz ardı edilir. Dünyada gelişmelere neden olan buluşların ani beyin fırtınaları sonucu doğduğu düşünülür. Hâlbuki her şey, Mutlak İrade’nin "o kitap"ta ki düzeneğine göre gerçekleşmektedir. Üstün zekâlıların yenilgileri, aptalların başarıları, akademisyenlerin acizliği, okulsuzların dehalığı ve ortaya çıkan akıl almaz farklılıklar…

“(Resulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.” Âl-i İmrân 26

“Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” Nisâ 53

22 Ekim 2009 Perşembe

Hayvanları tanımayanın imanı mümkün değildir…

İçinde yaşadığı dünyayı ve olayları sorgulayıp kavrayamayan, özellikle kendini tanımayan insanların söz ve fikirleri değere tabi tutulmamalı, ne kadar dinsel veya bilimsel olursa olsun rehber alınmamalıdır. İmansız ve cesaretsiz benliksi bir düşüncenin akılcılığı ve bilgeliği yanıltmamalı, mutlaka yanlışa ve felakete götüreceği unutulmamalıdır.

Yapılacak bir inceleme ve araştırmayla hayvansal düzenlerin kusursuzluğu, kişiyi gerçeğe ulaştırmada yeterli olabilecek somut deliller taşımasına rağmen; insanların yine de idrak edememeleri; gerçekte güçsüz ve iradesiz olduklarına apaçık bir kanıt ve kadersel mührün bir sonucudur.

Dolayısıyla hayvanları tanımayanların kadersel düzeni anlayabilmeleri ve samimi bir iman içinde olabilmeleri asla söz konusu değildir. İnanabilirler ama iman edemediklerinden inançlarının hiçbir kıymeti bulunmamaktadır. Muhakemeyi, cesareti ve kararlılığı tetikleyen, ancak imandır… İnandığı ya da söylediği şeyi hayatında tatbik edemeyenden daha zavallı ve riyakâr kim olabilir? “En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.” Malcom X

Bu sebeple pespaye sürüsü yığınların alışageldikleri iğrenç oyunlarıyla meşgul olmaktan ise, hayvanları gözlemleyerek, “o kitapta” yazılı olan düzeni anlamaya devam edelim…

Dünyanın en iyi mimar ve inşaat mühendislerinden yeni bir proje hazırlanması isteniyordu. Ancak şöhretli dahiler, hiç bir projede kendilerini bu kadar “aciz” hissetmemişlerdi. Talep edilen, yüksekliği 960 metreyi bulacak 320 katlı dev bir binanın projesiydi. Binada aynı anda bir milyon kişinin yaşayabileceği bir ortam isteniyordu. Bunun için, binanın içinde tarım yapılabilecek mekânlara bile yer verilmesi talepler içindeydi. Dahası klima ve havalandırma sistemi için 1 wattsaat’lik bile olsa kesinlikle elektrik enerjisi kullanılmamalıydı. Son şart ise en inanılmazıydı: inşaatta çalışacak işçilerin tamamının “görme özürlü” olmaları gerekiyordu.

Bir an için durup derin derin düşündüler. Kendilerinden inanılmaz bir şey isteniyordu. Kararlarını verdiler. Projenin gerçekleştirilmesi imkânsızdı. Eğer projeyi gerçekleştirebilecek birisi çıkarsa, tüm ömürlerini onun emrinde çalışmaya hazırdılar. Bütün hayatlarını ona adayacak ve kendilerinden istediği her şeyi büyük bir titizlikle yerine getirmede kararlıydılar. Yeryüzünde bu projeyi yapabilecek ne bir teknoloji, ne bir mühendis, ne bir kurum, ne de böylesi özürlü işçiler mevcut olmamasına karşın, dünyanın birçok yerinde böceklerin başardığı böylesi projelerin gerçekleştirildiği yapılar mevcuttu.

Bir karınca büyüklüğündeki “termitler”, yüksekliği 10 metreyi bulan dev yuvalar inşa ederler. Her yapının içinde sayıları bir milyonu aşan bir termit kolonisi yaşar. Yuva, koloninin yaşaması için gerekli tüm konfora sahiptir. Yuva, yukarı doğru açılan kanallar aracılığıyla devamlı olarak havalandırılıp gerekli oksijenin temini sağlanır. Alt kısımda koloninin gıda ihtiyacını karşılamak için mantar yetiştirilir. Burada tarım yapılabilmesi için ısı 30 derecede, karbondioksit oranı %2,7 de sabitlenmiştir.

Ayrıca bir soğutma ve nemlendirme tertibatına sahip olan yuvada; bir kraliçe odası, lârvaların bakım odaları, besin depoları ile tüm mekânları birbirine bağlayan koridorlar ve güvenlik kapıları da bulunur. Kolonide her termitin, tıpkı insanlar âleminde olduğu gibi doktor ve asker dâhil olmak üzere çeşitli görevleri vardır.

Üstelik böylesi dev yapıların inşaatında çalışan tüm işçi termitlerin kör olmalarına ne demeli!...


Kör termitlerin ortaya koydukları böylesi bir projede; eğitim, sağlık, beceri, bilgi, azim, güç, kariyer, bilinç, teknoloji, akıl ve muhakeme yeteneği gerekmekteydi ve sonuçta termitler, sözde akıl ve irade sahibi üstün insanoğlunun başaramadığı bir projeyi ve akıl almaz düzeni rahatlıkla gerçekleştirebiliyorlardı. Mantıken tüm bunların mikroskobik kör bir termitte olamayacağı ve tesadüfler sonucu da ortaya çıkamayacağı ortadayken, nasıl muvaffak olabilmekteydiler?

Akla şu cevap gelmektedir: Öyleyse bu inanılmaz başarıyı sağlayan minnacık ve özürlü biyolojik bedenler olamayacağına göre, olsa olsa programlanmış ruhlarıydı…

Termitlerin de dünyadaki diğer tüm canlılar gibi önce ruhları, sonra mazeretsel bedenleri yaratılarak, görevleri paylaştırılmıştır. Termitler, kozmetikten öte hiçbir gelişme başaramayan, ancak bilim ve teknoloji safsatasıyla tanrılığını ilân eden insanoğlunun gerçekte nasıl iradesiz ve tutsak oldukları; bilgilendiren ve yönlendirenin Yaratıcı olduğunu kanıtlayan dehasal mühendis böceklerden sadece bir cinsidir.

Akıl ve irade sahibi olduğu düşünülen her insanın yapması gereken öncelikli şey, gerçeği görebilmesi, işitebilmesi ve düşünebilmesidir. Neden başaramıyor?

Bir başka mimari ve mühendislik dehası “örümcek” ile devam edelim…

Örümcek, salgıladığı ağlarıyla gerek şekilsel tasarımları, gerekse kendilerini oluşturan iplikçiklerin kimyasal özellikleri nedeniyle; hem gerekli hammaddeyi üretip işleyen, hem projelendirip yapıyı inşa eden, hem de ihtiyacı olan gıdasını temin eden dâhilerdir. Bahçe örümceklerinin ağ kurmada kullandığı teknikler, günümüzün uygar mühendislerinin en son kullandığı tekniklerden çok daha üstündür.

Örümcekler ağlarını kurabilmek için; iki ayrı yüzeye ihtiyaç duyarlar. Ağlar genellikle iki duvarın birleştiği bir köşe ya da iki dal arasına kurulur. Ancak bazı örümcekler tek bir yüzeyi kullanarak ağlarını yapacak kadar ustadırlar. Örümcek, ağını kurabilmek için, yeterince uzun, esnek bir dal tespit ederek işe başlar. İplikçiğini dalın ucuna sıkıca bağlar. Örümcek bir yandan dalın aşağı tarafına doğru yürürken, diğer yandan iplikçik salgılamaya devam eder. Belirli bir uzaklığa gelince durur ve iplikçik salgılamayı keser. Salgıladığı iplikçiği kuvvetli bir biçimde kendine doğru çekmeye başlar. Bunun sonucunda dal bir yay gibi bükülür.

Örümcek yaydaki bir tel gibi dümdüz hale gelmiş olan iplikçiğin diğer ucunu bulunduğu yere sıkıca yapıştırır, sonra yeteri kadar yüzeyin oluştuğu bu yayın içinde ağını örmeye başlar. Örümcekler, bazen ağlarını, aralarındaki açıklığın çok fazla olduğu iki dal veya kiriş arasında da kurarlar. Böyle ağlar oldukça büyük olduğundan av yakalama kapasiteleri de büyüktür. Ne var ki ağın büyük olması zamanla gerginliğinin dolayısıyla da av yakalama kapasitesinin azalmasına neden olur. Bu durumda örümcek, ağı yenilemek yerine son derece şaşırtıcı bir iş yapar. Ağın merkezine gelerek buradan yere doğru bir iplikçik salgılamaya başlar. İplikçiğin ucuna yerden aldığı bir taş, dal ya da kabuğu tutturarak, yerden yukarı kaldırır. Ağın ortasından aşağı sarkan bu ağırlık, ağın yeniden gerginleşmesine neden olur. Hatta bilim adamları, ağırlığı bulunduğu yerden daha yukarı kaldırarak, ağ germe özelliğini ortadan kaldırmışlardır. Bu durumda örümcek, ağın merkezine gelmiş ve ağırlığın bağlı olduğu iplikçiği yukarı çekmiş, dolayısıyla ağırlık yeniden askıya alınarak, ağın yeniden gerginleşmesi sağlanmıştır.


Aklı, zekâsı, eğitimi ve akademik kariyeri olmayan örümcek gibi böceklerin, böylesi bir teknolojiyle yapı inşa edebilmeleri, tıpkı insanlar gibi ruhsal bilgilendirilmelerinin ve yönlendirilmelerinin mutlak bir sonucu değil midir?

Örümcekler de, diğer hayvanlar gibi hiçbir okula gitmedikleri ve eğitim almadıkları halde mükemmel ve kusursuz bir dahi ve mühendis olabiliyorlar da, neden her insan aynı başarıyı gösteremiyor?

Ayrıca örümceğin; sarp ve sağlam kalelerin ve silahlı güvenlik güçlerinin koruması ve kollaması misali peygamberimiz Hz. Muhammed’i saklandığı mağaranın kocaman girişine ağ örmek suretiyle muhafaza etmesi de unutulmamalı, dolayısıyla aklı sahiplerini düşündürmelidir.

Hayvanlardan üstün olduklarıyla böbürlenen insanoğlunun fıtratsal güç ve egemenliklerini ayaklar altına alarak, örümcek gibi böceklere özenip benzerlik kurmak istemesi, sinemalaştırdıkları “Spider-man (örümcek adam)” gibi filmlerden de anlaşılmaktadır.

Yaşamları boyunca gerçeklerden korkup kaçan doyumsuz hayalperestler, kendilerini sanal âlemin ütopyasında düşsel mutasyonlara uğratarak, nasıl akılsız ve iradesiz birer hiç olduklarını kanıtlamaktadırlar.

Tanrılaşabilme sevdalısı Amerika başta olmak üzere; İtalya ve Japonya’da senaryolaştırılan “mutantlar” ile ilgili bir dizi filmde genetikteki bilimsel başarısızlıklarını kamufle edebilmek ve bir türlü ulaşamadıkları hayal dünyalarındaki sözde yaratıcı egemenliklerini tatmin edebilmek için sanal dünyayı önemsedikleri, dolayısıyla hayata geçiremedikleri teorilerinden dolayı kişilik bozukluğu içinde oldukları tartışılmazdır. Yapılan bir araştırmada; günümüz bilim adamlarının bilim-kurgu filmlerine yoğun ilgi gösterdikleri, böylece yeteneksizliklerini söz konusu filmleri izleyerek gidermeye çalıştıkları tespit edilmiştir.

Hayvan ve bitki üzerinde araştırma yapan ünlü doğa ve fizik bilimcilerin bir kısmı nasıl Yaratıcı’yı keşfederek, samimi bir teslimiyetle iman etmişlerse, bir kısmı da inkâr ederek çeşitli teorilerin karanlığında kaybolmuşlar ama balonsal varlıkları sürebilmiştir. Hâlbuki hayvanların, hatta ufacık böceklerin yapısal mühendislikleri, rızk temini, düşmanlarıyla savunma, avlanma veya saldırı savaşı yaparken kullandıkları yöntemler, insanın idrak edemediği bir üstünlük ve yetenektedir.

Bu sebeple söz konusu böceklerin eksiksiz ve kusursuz düzenleri, ısrarcı inkârlarından dolayı hâlâ anlaşılmak ve Yaratıcılarına teslim olmamak adına çözümlenmek istenmemektedir.

Örneğin; göçebe kuşları dünyanın bir ucundan diğer ucuna uçarken kat ettikleri inanılmaz yolları, güç ve enerjileri, yön bulma kabiliyetleri, yiyecek ve içecek teminleri, düşmandan ve afetlerden sakınmaları; hangi insanın iradesiyle başarabileceği işlerdir? Her canlı düzeneğinde olduğu gibi, bu muhteşem düzeni de fizyolojik bir yapılanma ve içgüdüsel bir kalıtımla açıklayamadığımıza göre, demek ki yaratıkların tamamı programlanmış ruhlarıyla bilgilendirilmekte ve yönlendirilmektedirler.

Laik kafalar, ancak sığ ve yüzeysel akıllara sahiptirler. Çünkü onlar, Yaratıcı başta olmak üzere, diğer canlılara olduğu kadar kendilerine de yabancıdırlar…

“Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır.” C.PAVESE

Ünlü ve ödüllü bir İtalyan şair ve romancı olan Cesare Pavese, laik bir maddi hayatı benimseyip sorgulamasından, her imansız laiğin yaşadığı paradoks yüzünden bunalıma girerek, bir otel odasında intihar etmiştir. Oysa ifade ettiği “kendini aramayı” laik bir düşünce temelinde değil, Yaratıcının mutlak düzeninde aramış olsaydı, aciz bir yok oluşun yolcusu olmayacaktı.