Yazıma başlamadan önce; fevkalade önem arz eden ve aç gözlü fırsatçıların üste çıkamak maksadıyla birbirine saldırdığı şöhreti “Kürt açılımı” olan gelişimle ilgi görüşlerimi ifade etmek istiyorum.
Aldığım bir prensip kararı gereği fırsatçı, sömürücü, gaddar, ayrılıkçı ve işbirlikçi politikacı ve gazetecileri muhatap almayacağımdan, zulümden kaçan Kürt kökenli vatandaşlarımızın vatanlarına dönmelerine ancak HOŞGELDİNİZ diyorum.
Ülkeyi kanla sulamaya ramak kala deşifre edilerek, yakalanan acımasız ve amansız Kemalist Ergenekon Terör Örgütüne sahip çıkan sinsi ve ayrılıkçı bozguncular; tehlikeyi taşeron PKK’da değil, onu üretip besleyen ETÖ’de ve putperest Kemalistlerin güttüğü laik devlette aramalıdırlar. Kendi vatanlarında aşağılanmadan ve dışlanmadan barış ve sükunet içinde yaşamaya gelen Kürtleri haris çıkarlarına alet eden politikacı ve gazetecilerin tamamına yakını görüş ve duygularında samimi değillerdir. Gerek iktidar, gerek muhalefet, gerekse DTP ve PKK içten ve yapıcı bir uzlaşıyı ve bütünlüğü düşünmemekte, iğrenç hesaplar içinde tahrikçi, bölücü ve fitneci yaygara ve gösterileriyle ağız dalaşı yapmak suretiyle riyakârlıklarını sürdürmektedirler. Dün olduğu gibi bugün de milletimiz lehine kalıcı bir menfaati değil, sadece kendi oportünist çıkarlarının peşinde koşarak; hem şehitlerimizi, hem Kürtleri, hem de vatanın diğer evlatlarını korkunçça sömürerek, yalanın, hilenin ve ihanetin sanatını icra etmektedirler.
Devleti tabelaya, milleti de yığınlara çeviren pespaye politikacı ve taşeron gazeteciler; Türkiye’nin birlik ve beraberliği, huzur ve güveni adına büyük bir felakettirler. Gerek PKK, gerek ETÖ, gerek mafya ve gerekse merhametsiz suçlular; bilinmelidir ki devletten aldıkları güç ve destekle etkilerini sürdürmektedirler. Yoksa devletin karşısında herhangi bir çapulcunun sarsıcı olabilmesi mümkün müdür? Ancak tabela devletlerinde milleti tehdit eden sorunlar baş gösterir. “Şehit eşi, çocuk, ana ve babaları!” başlıklı yazımda da açıkladığım gibi, ne PKK, ne ETÖ, ne de yabancı düşmanlar; politikacıların ve bürokratların yönettikleri devletin ihaneti olmaksızın varlıklarını asla sürdüremezler.
Politika; yalanlara inanmayı bilme sanatıdır. Bunun en ürkütücü ve korkunç yanı ise, doğrunun ne olduğunu öğrenme ve kabullenme zorunluluğuna benliğimiz müsaade etmediğinden, bir yalanın yalan olduğunu bildiğimiz halde inanmaya devam etmemizdir.
Yalanın temsilcisi politikaya son verilip, hakkın ve adaletin temsilcisi siyaset yapılmadığı müddetçe; iyi olan hiçbir şey varolmaz. Kötünün idare ettiği bir toplumda, iyi barınamaz…
Sonu ölüm olduktan sonra bunca eğitim, bunca hırs, bunca ödül, makam ve servet ne için? Muhakkak ölümden sonraki ebedi bir yaşam için olmalıdır ki, kalıcı ve geçerli bir kıymeti ve yararı olabilsin.
Dünyaca ünlü Hollandalı ressam Van Gongh, sıradan bir rahibin oğluydu. Ev sahibinin kızına yaptığı evlenme teklifi reddedilince bunalıma girdi. Dine önem vererek rahip olmak istedi, bu arzu ve istekle ilâhiyat okuluna girerek, dinine olan bağlılığı ve inancına rağmen başarılı olamadı. Sonra Brüksel’de ki bir rahip okuluna kabul edilen Van Gong, papaz olarak atandığı ilk görevinde kendisine çok acı veren ve Tanrı inancının sarsılmasına neden olan bir olaya şahit oldu.
Maden işçilerinin sefalet içindeki yaşamlarına derinden etkilendi ve varını yoğunu onlar için harcadı. Gördüğü gerçekler karşısında çok sevdiği Tanrı’ya olan güvenini ve umudunu yitirerek, büyük sarsıntı geçirdi. Tanrı’yı sorgulayarak, neden kimini refah, kimini sefalet içinde yaşatıp adaletli davranmadığını, neden maden işçilerine çektikleri sefaleti reva gördüğünü anlamaya çalıştı, ancak öğretileri temelnde bir türlü tatmin olamayıp, mantıksal bir çözüme ulaşamadı.
Günümüz insanları gibi sefaletin kişi iradesine ve iktidarın acizliğine bağlı bir sonuç olmadığı bilinciyle davranıyor ve bunun sorumlusu olarak Tanrı’yı görüyordu. Halbuki bağlı olduğu Hıristiyanlık ve dolayısıyla İncil, Kur’an’daki vahiy gereği rızkın Yaratıcı tarafından insanlar arasında dilediği gibi paylaştırılarak dağıtıldığı, bunun “bir bilgi”’ye göre “o kitap”’ta yazıldığı doğrultuda gerçekleştirildiği, dünyanın bir oyun, oyuncak ve aldatmadan ibaret bir yalan, bir yanılgı ve sabır yeri olduğu öğretilseydi, belki isyan etmeyerek teslim olacak, beterin daha beteri var gerçeğiyle şükredip, inancını yitirmeyecekti.
Eğer Tanrı inancı, imanla bütünleşmemiş bir değerde ise; kişinin Yaratıcı’yı sorgulayabilmesi ve isyan edebilmesi kaçınılmazdır. Çünkü bir boşluk, paradoks ve karmaşa vardır. İşte tahrip edilmiş din ve özgür irade güden anlayışların bir türlü yaşama adapte edemedikleri düşünceleri özden çıkılmasına, böylece benlik karıştırılmasından dolayı mutlak iradenin anlaşılmamasına; bencillik, isyan ve inkârlar yaşanarak, Yaratıcı’nın yanlış değerlendirilmesine neden olmaktadır. Maalesef, İslam referanslı din bilginleri de aynı yanlışı yapmakta ve Kur’an’a aykırı fetvalar uydurarak, tıpkı Van Gogh gibi inananların dinden çıkmalarına aracı olabilmektedirler.
“Nice hayvanlar var ki, (rızıklarını biriktirip yanında) taşımıyor. Çünkü onlarında, sizinde rızkını Allah veriyor. O, her şeyi işitir ve bilir.” Ankebut. 60
Van Gogh, yanlış öğrendiği Tanrı’ya olan inanç ve umudunu kaybetmenin ardından umutsuzluk aylarının hatırasını muhafaza edebilmek adına, yollarda yaya dolaşarak, önüne gelen her yere resim çizmeye başlar. Sonra dul olan kuzenine aşık olur ama onunla evlenemez. Daha sonra fahişe bir kadın ve çocuklarıyla birlikte uzun müddet birlikte yaşar. Bu sırada resim çizmeye devam ediyor ama kendi tekniğini hiç beğenmiyor, çok zayıf ve başarısız buluyordu. Tekniğini geliştirmek amacıyla Anvers akademisine yazılır, ancak okul disiplinini kabul etmeyip, her deha gibi oradan ayrılır. Çünkü eğiticilerin neredeyse tamamında üstünlük kompleksi mevcut olup, kendilerinden zeki, yetenekli ve bilgili öğrencilere tahammül edemez ve kuduran benlikleriyle onlarla çatışıp, otoritelerinin ardına sığınırlar.
Dikkat edilirse birçok ünlü bilim adamı, filozof ve sanatçılar; öğretimin totaliter müfredatından dolayı okullardan nefret etmiş ve hiçbir katkı sağlamadıkları gerekçesiyle okullarını terk ederek, bağımsız bir arayışa yönelmişlerdir.
Gerçekten okullarda öğrenilen onca ezberin pratikte hiçbir işe yaramayıp, harcanan zamana hayıflanan o kadar çok kişi var ki… Hatta batılı üst düzey yöneticiler dahi en ünlü üniveristelerde eğitim görmelerine rağmen, stratejileri ilk okul çağında öğrenmemelerinin pişmanlığını dile getirerek, hayatla örtüşmeyen ezbersel dolguların hiçbir işe yaramadıklarını itiraf ederler.
Van Gogh, çok hırçın ve agresif olmasından dolayı kimseyle geçinemiyor, yalnızda yaşayamıyordu. Yalnızlıktan sıkılıp beraber kalmaya başladığı bir meslektaşıyla münakaşa ederek kendi kulak memesini kesti. Hatta bu olayı resimleştirdi. Van Gong, uzun bir müddet akıl hastanesinde yattı. Her zamanki gibi başarı gösteremeyen falcı psikiyatrılar, durumunun umutsuz olduğunu söylediler. Daha sonra tabancayla intihar ederek kendini öldürdü.
İşte psikiyatr, nerede bilim…
Kardeşinin yardımıyla düzenlenen cenaze töreninde tablolarına büyük ilgi duyuldu. Böylece ölümünden önce adı dahi bilinmeyen ve beş para etmeyen tabloları onu açlığa ve yoksulluğa mahkum etmişken, ölümünün hemen akabinde bağımsız sanatçılar salonunda düzenlenen sergiyle üne kavuşması; nasıl bir aklın ve iradenin sonucuydu?
Van Gogh, resimlerinde gerçek yaşamı baz alarak insanı, Tanrı’yı ve ruhu yansıtmıştır. Ayrıca, insanın benliğini, korkunç tutkularını ve hırslarını resimlerle ifade etmeye çalışmıştır. Sokrat’ın söylediği gibi “Okuyabilirseniz her insan bir kitaptır.”
Açlık, yoksulluk ve yalnızlıktan sürünen Van Gogh’un günümüzde 90 milyon dolara satılan her bir tablosu; üzerinde düşünülmesi ve irdelenmesi gereken bir ipucu değil midir? Ne dersiniz…
Dünyaca ünlü ressam, hakkında birçok şifreler ve gizemler üretilen Leonardo da Vinci, çok kısa olan okul hayatında okuma, yazma ve işlem yapmayı öğrendikten sonra, başka hiçbir şey veremeyeceği gerekçesiyle okulu bıraktı ve 14 yaşında bir heykeltıraşın yanında çırak olarak çalışmaya başladı.
Akademik bir eğitim almamasına rağmen, Da Vinci’nin ruhsal dehalığı fiziksel sınırlarını aştırarak; hem şöhrete, hem de belirgin yetenekler şeklinde gelişerek onu hiç düşünmediği ve tahmin etmediği çeşitli alanlara yöneltti. Böylelikle Da Vinci, ruhsal programı gereği deha basamağına kolayca yükselmiş bir ressam, aynı zamanda büyük bir heykeltıraş, bir bilim adamı, ünlü bir mimar ve hatta müzisyen olarak parladı ve üne kavuştu.
Geçmişteki her seçilmiş insan gibi, onunda başarıları çeşitli rivayetlerle abartılarak ve artarak devam etti. Fakat Da Vinci, iş edindiği ve büyük bir başarı ile yürüttüğü sanatına, hayatının önemli bir amacı olarak sarılmamış ve hiç ehemmiyet vermemişti. Neredeyse yaptığı resimlerinin büyük çoğunluğunu yarıda bırakarak tamamlamamasına karşın, fırsatçılar onun önemsemeyip bitirmediği tablolarına müdahale ederek, şeytani bir sunuşla insanları kandırmışlar ve zamanla astronomik değerler biçilmek suretiyle prestij ve ayrıcalık kazanmak isteyen kompleksli sözde sanatsever zenginlerin müzelerinde başyapıt olmuştur.
Ayrıca bilimsel konular üzerine yoğunlaşması; matematik, fizik, kimya, anatomi, hidroteknik ve astronomi ile uğraşması ve bu konularda üstün yetenek göstermesi, bilim ve düşünce adamlarını hayrete düşürüyordu.
Da Vinci, özde sanatkâr olmasına rağmen, sürekli yeni bilimsel araştırmalara meyletti ve yeni teknikler peşinde koştu. Bundan başka, askerlikle ilgili işlerde de çok usta ve bilgili biri olduğunu kanıtladı. Toplar dökmüş, top mermileri yapmış, kanallar açmış, bataklıklar kurutarak, günün uzman akademisyenlerine meydan okumuştu.
Ve günün birinde, Milano valisi Sfortza tarafından sarayın ses sanatçısı ve şairi olarak saray hizmetine alındı. Bu görevde bulunduğu sırada, daha önce yazmadan ve hiçbir hazırlık yapmadan şaşılacak kadar güzel şiirler okuması, bu şiirlere çok uygun ve güzel besteler yapması; şiirlerini, bizzat kendi buluşu ve yapısı olan bir müzik aleti ile çalarak bir opera sanatçısının ustalığı ile dile getirmesi, akılları büyüleyerek dondurmuş ve herkesi şaşırtmıştı.
Eğer ruhun, mutlak iradece nasıl bilgilendirildiği ve programlandığı gerçeği bilinmiş olsaydı, şaşılacak hiçbir şeyin de olmayacağı anlaşılabilecekti.
Daha çocukken, çok farklı bir teknik olan ve o dönemde hiç bilinmeyen yağlı boya ile resim yapmayı kendi kendine öğrenmiş, adı, Şorensa’nın ünlü ressamlarının yer aldığı “Kırmızı Kitap”’ta yer almıştı. 1478’de yaptığı basit bir resimde, kendini yansıtan bir genç, bir melek ve de mekanik parçalar çizerek, bilim alanında yapacağı çalışmaların ilk işaretini vermişti.
1476’da çok önemli bir olay oldu. Da Vinci, homoseksüellikle suçlanarak yargılandı. Erkek bir mankenle ilişkiye girdiği iddia edildi. Üzerine basarak tekrar vurgulamayı gerekli gördüğüm gerçek; Da Vinci’nin ünlü resmi Mona Lisa dahil, günümüzde muhafaza edilen ve paha biçilmeyen hiçbir resmi orijinal değildir, resimlerini tamamlamadığından ve değişik zamanlarda zarar görmelerinden birçok ciddi tadilâtlardan geçirilmişlerdir. Buna rağmen adını taşımasından tablolar özenle korunabilmekte ve yüksek değerler ödenerek el değiştirebilmektedirler. Her şey yalan ve sahte…
Bisikletin ilk taslağını çizenin Da Vinci olduğunu biliyor muydunuz?
Da Vinci gibi kehanetleştirilmiş bir dehanın, bir anda değişime uğrayarak, hayatının son yıllarına doğru serserice dolaşmaya başlaması, her şeyden ve herkesten kaçıp kurtulmak istemesi; ün,
şöhret, övgü ve itibardan nefret etmesi, her şeyi bilirken ve inanılmaz başarılarla ağızları açık bırakırken, hiçbir şey bilemez ve başaramaz hale dönüşü, bambaşka bir gelişme ve ibret alınması gereken mutlak bir dersti.
Da Vinci, Kral I.Francis’in kendisine tahsis ettiği Codex kalesinde önce felç geçirmiş ve iki yıl sonra da adı bilinmeyen bir hastalıktan ölerek, geriye, akılcı teorileri altüst eden müthiş bir yaşam biyografisi bırakmıştı.
Düşünüyorum da özgür aklı, iradeyi, uygarlığı, reformları, fiziği, bilim ve teknolojiyi tanrıymışçasına savunan aydınlar; neden asırlar öncesinin insanlarını referans alarak önemsiyor, fikirlerini, eserlerini, felsefelerini, bilgilerini ve tekniklerini ilâhsal mertebede yücelterek onların sırtından şöhret, kariyer, mevki ve rant edinme yoluna gidiyorlar?
Neden kendileri yeni bir şeyler üretip geçmişin üzerine çizgi çekerek onları aşamıyor ve iddia ettikleri muasır medeniyetin kanıtsal üyeleri olamıyorlar? Yoksa uygarlık denen şey, söylemde kaçınıp pratikte uyguladıkları bir geriye gidiş midir?
Büyük bilimsel keşiflerin ardında yatan öyküler, çoğu zaman göz ardı edilir. Dünyada gelişmelere neden olan buluşların ani beyin fırtınaları sonucu doğduğu düşünülür. Hâlbuki her şey, Mutlak İrade’nin "o kitap"ta ki düzeneğine göre gerçekleşmektedir. Üstün zekâlıların yenilgileri, aptalların başarıları, akademisyenlerin acizliği, okulsuzların dehalığı ve ortaya çıkan akıl almaz farklılıklar…
“(Resulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.” Âl-i İmrân 26
“Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” Nisâ 53
deha etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deha etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Ekim 2009 Cumartesi
İşte dehalar, nerede okullar…
23 Ekim 2009 Cuma
Okulsuz mucit, mimar ve mühendis dehalar…
Hayvanların kusursuz düzenleri ve inanılmaz üstün maharetleri, “kader” ve “Mutlak İrade” gerçeğini tartışılmaz bir açıklıkta ortaya koymakta, dolayısıyla yaratılmış her canlının programlanmış ruhlarıyla yaratıcılarının dileği ve yazgıları doğrultusunda işlevlerini sürdürdükleri anlaşılmaktadır.
Seçilmiş bilgili ve yetenekli hayvanlar gibi insanlarında görev ve liyakatleri paylaştırılmış; Hz. İsa’nın fiziki bir ilişki olmaksızın yaratılması misali, okul ve akademik bir eğitim almaksızın var olan ancak bilinmeyen şeyleri keşfeden mucitler, pozitivizmi ve bilimsel teorileri altüst edecek teknikte üretilen şaheser yapıları meydana getiren sanatkâr mimar ve mühendisler inkişaf edilerek, olayların “o kitap” ta senaryolaştığı yönde oluşmasına hükmedilmiş, dünyadaki canlı-cansız her şey önce yaratılmış, sonra bilgilendirilmiş, daha sonra yönetilip yönlendirilerek ya zarar ya da fayda temin eden araçlar olmuşlardır.
“Akademik eğitim ve diploma” kompleksinin kuşattığı modern dünyanın çıkarcı materyalist felsefeli ezberci ve deneyci öğreticileri; sözde eğittiğini iddia ettikleri öğrencileri kendilerine benzeterek direnci, azmi, heyecanı, bilimi ve ilimi bitirmişler; ilerleten değil gerileten, keşfettiren değil kopyalaştıran, kabiliyetleştiren değil makineleştiren anlayışın uzay çağı gibi bir saçmalıkla meşrulaştırmalarından, insanoğlunun anlama, kavrama, türetme ve yetenekleşme dirayetleri tüketilmiş, böylece kararlılık, cesaret, üretken ve özgüven duyguları da sömürülerek, bir işe yaramaz bedhahlara dönüştürmüşlerdir. Akademik eğitimin ezberci ve deneyci diplomasına sahip isen, adamsın… Yoksa değil saygı görmek, bir iş, hatta evlenecek kız bulmak dahi imkânsızlaşır…
Gelin, hep birlikte geçmişe uzanalım ki, gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışalım…
Çağların en büyük keşfi olan ampulün buluş aşaması, dayatılan eğitim-öğretim doktrinlerini paçavraya çeviren olağanüstü bir gelişmeyle gerçekleşmiştir.
Ünlü bilim adamı Thomas Edison, okul çağından önce daha çocukken hiçbir altyapısı ve bilgisi olmayan sıradanlığıyla bazı şeyleri kendi kendine keşfetme bilgi ve azmi, ailesi ve yakınlarının dikkatini çekiyordu. Okuma çağına gelince, okul şartlarına daha ilk günden uyum sağlayamadı ve üç ay sonra okuldan ayrıldı. Ve bundan sonra aracı hiçbir eğitici tarafından yetiştirilmeyerek, öğrenim merakını evde giderdiği sıra olan dokuz yaşındayken eline aldığı bir fizik kitabını okumaya başladı ve evinin bodrum katında bir laboratuar kurma girişiminde bulundu. Eğitim görmemiş dokuz yaşındaki bir çocuğun fizik gibi son derece ağır bir konudan etkilenerek, laboratuar kurmaya kalkışması, hangi iradenin bir teşviki, öğretisi ve yönlendirmesiydi?
Gerekli olan araç ve gereçleri alabilmek için trenlerde gazete satmaya başladı. Onbeş yaşına gelince bir baskı makinesi satın alarak, gazete çıkarmaya başladı. Çıkardığı gazetenin yazılarını trende yazıyor ve kendi basıyordu. Bir sabah, hareket halindeki vagona atlarken, kontrol memuru tarafından yakalandı. Memur, küçük Edison’un kulağını öyle çekti ki, günler süren şiddetli ağrılar sonunda sağır oldu. Sağırlığı, telgrafçılığa yönlenmesine sebep olup, onaltı yaşındayken telgrafçılığı öğrendi ve dört yıl boyunca telgraf memuru olarak çalıştı.
Edison, daha sonra ilk olarak elektrikli bir kayıt makinesi icat edip beratını aldı. Ancak makineye kimsenin rağbet etmemesi ve satın almaması, o an bir daha ticari değeri olmayan icatları yapmama kararı verdi. Çünkü o, hem bilinmeyeni keşfetmek, hem de keşfettiği yenilikleri satarak, yoksulluktan kurtulup zengin olmak istiyordu.
Beş parasız New York’a giderek Lows Gold şirketinde çalışan bir arkadaşının odasında sığıntı olarak kalkmaya başladı. Bir gün, Lows indikatörünün bulunduğu nakledici santral bozuldu. Bu olay, Edison’un hayatında ilk dönüm noktası oldu. Edison’un iki saat içinde santralin tamiratını yaparak, bozukluğu gidermesi üzerine Lows şirketi, kendisine ayda üç yüz dolar gibi inanılmaz büyük bir maaş bağlayarak, işe aldı.
Daha sonra, önceden icat edip kimsenin itibar etmediği elektrikli kayıt makinesini bu şirkete satarak, kırk bin dolar gibi büyük bir para kazandı. Eline geçen bu parayla New York’ta bir dükkân açıp, kayıt makinesi üreterek satmaya başladı.
Başkalarının yapmaya çalıştıkları icatlara yardım ediyor, makineleri tamir ediyor, akademisyenleri aydınlatıyor ve giderilemeyen sorunları başararak, kısa zamanda “Harika Çocuk” gibi bir övgüyle önemli bir üne kavuşuyordu. Şirketler ve bilim adamları, karşılaştıkları güçlüklerin çözülebilmesi için okulsuz Edison’a başvuruyorlardı. Sonra bir hat üzerinde iki telgraf çekmeyi mümkün kılan bir telgraf aleti yaptı. Daha sonra bu aleti geliştirerek, bir hat üzerinde dört telgraf çekilmesini sağlar duruma getirdi.
Bir süre sonra New Jersey’e giderek, hayalindeki laboratuarı kurdu. Çok iyi donattığı bu laboratuarda yeni deneyler yapmak ve ticari değeri olan yararlı keşiflerde bulunmak istiyordu. Günümüz sanayi alanında gittikçe gelişen laboratuarların öncüsü olan bu laboratuar, Edison’un sonra ki başarılarında büyük yeri oldu. Telefonu ilk keşfeden Alexander Graham Bell’in orijinal sistemini büyük ölçüde geliştirerek, kömür taneli bir telefon yaptı.
İkinci buluşu ise gramofondu. Bu buluşu, basında büyük yankılar uyandırdı, kendisinden sihirbaz ve büyücü olarak bahsedilip arşa yükseltildi. Oysa tüm bu başarıları alt yapısı olmayan bilgi ve iradesiyle değil, gözlemleneceği üzere kaderin hakkındaki yazgısıyla yapıyordu. Daha sonra herkesçe bilinen akkor flamanlı ampulü geliştirerek, piyasaya sürdü. Edison, elektrik alanında kendinden önceki araştırmacıların yolundan ayrılarak, bambaşka bir yöntemle, ampul ile geniş ve parlak bir aydınlatma sistemini keşfederek, dünyanın aydınlanmasına aracı oldu.
New York’ta ilk ticari elektrik santralini kurdu. Santralleri Amerika genelinde yaygınlaştıran Edison, kendine ait holding patenti altında şirketlerini birleşerek, dünyanın en büyük dev şirketlerinden biri olan “General Electric”’i kurdu.
Edison’un akıllara durgunluk veren hayat biyografisinde gelişen akış sürecinde olmayan okulu, yalnızlığı, yoksulluğu, dışlanmışlığı ve doruksal yücelebilmesinin mantıksal imkânsızlığı, daha çocukken başlayan serüveninden açıkça anlaşılmaktadır. Bu başarı ve keşifleri sağlayabilecek akademik bir eğitim almadığı gibi, zaruri normal eğitimi dahi edinmemiş olması, arkası ve sermayesi bulunmaması; eğitsel pozitivizme ve akılcılığa dayalı tüm anlayışların çökmesine neden olmaktaydı. Akademik temelli hiçbir bilgisi, görsel bir eğiticisi, torpili, soyluluğu ve destek verici sermayesi olmaksızın çocuk yaşta keşifler yapması, gazete çıkararak yazılarını kendi yazması, trenlerde gazete satarken dövülerek sağır kalması, yoksulluk çekmesi, yaptığı icattan para kazanamaması, aç ve sefil bir halde arkadaşının yanında sığıntı olarak yaşaması, bir anda inanılmaz bir değişimle asırların buluşunu gerçekleştirip yücelmesi, mucitler mucidi olarak o devrin en popüler bilgesi, zengini ve harika çocuğu olması; kaderin inanılamayan yazgısından başka ne olabilirdi?
İşte sağır, eğitimsiz ve yoksul bir çocuğun akıllara durgunluk veren harikalığı, işte akademik unvanlılar ve popüler okullar…
Onüç bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen dört ana işleminden farklı beşinci bir işlem keşfederek imkânsızı başaran, yüzyıllar önce geliştirdiği mekanizmalarla günümüz gökdelenlerine yön verip kullanılan sistemlerin bulucusu bir deha, okulsuz bir Sinan…
Uygarlığın gelmiş geçmiş en büyük ve önemli dâhilerinden Mimar Sinan, Erciyes dağının püskürtüp lâvların oluşturduğu magma tabakasının üzerine kurulu bir köyde doğarak yetişti. Doğal olarak burada yaşayan insanlar, Selçukludan günümüze dek geçimlerini taş işçiliği yaparak sağlarlardı. Mimar Sinan devşirildiği güne, yani yeniçeri ocağına alınana dek bu işle uğraştı. Taşlara şekil vermeyi ve onlara sevgi katarak konuşmayı çocuk yaştan beri biliyordu. Hiç okula gitmemiş ve akademik bilimsel hiçbir eğiticisi olmamıştı. Kendisi devşirildikten sonra dülger (marangoz) olarak çalışmaya başlaması da bunun açık bir kanıtıdır. Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim zamanında sadece dışarıdan değil, Anadolu’dan da asker devşirmeye başlanmıştı. Bu uygulama sonucu Mimar Sinan 22 yaşındayken İstanbul’a geldi, burada okuma yazmayı öğrenmeye başladı.
Yavuz Sultan Selim zamanında düzenlenen Çaldıran seferinin ardından Mercidabık savaşlarına katıldı. Yavuz Sultan Selim’den sonra başa geçen Kanuni Sultan Süleyman’la beraber Rodos ve Macaristan seferlerine katılan Sinan, kendini ilk kez yine Macaristan seferinde kanıtladı. Karaboğanda, Prut nehrinden karşıya geçmek için köprü yapmak gerekiyordu. Ordudaki mimarların yaptıkları köprüler sürekli çökünce, o sırada henüz “Atlı Sekban” (süvari) olan Sinan, köprüyü yapabileceğini söyledi. Nehrin kıyısı kil olduğu için köprülerin çöktüğünü fark eden Sinan, bir plân yapıp, 13 günde büyük ve yüksek bir köprü yaptı. Acaba günümüzün övünülen bilim ve teknolojisiyle; bataklık bir zeminde, birkaç gün içinde böylesi bir köprü başarılabilinir mi? Burada Sultan Kanuni’nin dikkatin çeken Sinan, yapılacak doğu seferindeki gemilerin inşalarıyla da görevlendirildi ve başarısı onu Hasekilik’e yükseltti. (Hasekilik; yeniçeri ocağında itibarı yüksek olan bir rütbe…)
Uzman ve akademik mimarların başaramadığını okulsuz Sinan başarıyor, müthiş projelere imza atıyor ve hiçbir tecrübesi olmadığı halde köprüler ve gemilerin inşasını dahi yapabiliyordu.
Sinan’ın asıl verimli olduğu dönem, 1539’da Mimarbaşılığa (Bayındırlık Bakanlığı) tayin edilmesinden sonra başlar. Artık dehasal sanatını göstermesi için elinde namütenahi yetkiler vardır. İşte bu dönemden sonra Mimar Sinan, dünyayı gıpta ettiren ve hala etkisi sürdüren tam 400 muhteşem eser yaparak, akılları durdurdu.
Matematik ve fizik kurallarını darmadağın eden öyle eserler başardı ki; bir gün, Selimiye Camiinde yere uzanıp kubbeye gözlerini diken Japon mühendis hayretler içinde kalıp transa geçerek, “Bu imkânsız, ben yılların mühendisiyim, bu kubbe var olamaz, ben hayal görüyorum. Bu kubbenin orada durması fizik ve matematik kurallarına aykırı. Bu imkânsız, orada hiçbir şey yok, orada hiçbir şey yok” diye sayıklayarak, ne antik çağdaki bir mabet de ne de günümüz mimarisinde 31.25 metre çapındaki bir kubbenin olmadığı ve olamayacağı karşısında kendini kaybetmişti.
“Raylı sistemi” ilk bulan ve dünyaya fikir veren Mimar Sinan; gevşek zemin üzerine inşa ettiği o muhteşem camileri ve yüksekliği 80 metreyi bulan minareler otoriteleri şaşkınlığa çevirmişti. Herhangi bir sarsıntı sırasında camilerin sabitlenmeyip, aksine yerinde oynaması, neden birçok deprem ve selde yüzyıllarca yıkılmadığını ortaya çıkarmıştı. Minarelerin ise çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturulduğu ve her yöne yaklaşık 5 derece yatabildiği tespit edildiğinde ise, araştırmacılar neredeyse hafızalarını yitireceklerdi.
Mimar Sinan’ın olağanüstü sistemleri karşısında sahip oldukları bilgi ve teknolojilerinin birer çöpten ibaret olduğuna karar veren özellikle Japonlar, aylar harcayarak Sinan’ın sırlarını çözmüşler, Japonya’ya döndüklerinde Sinan’ın dâhi tekniklerini uygulamaya sokarak, şehirlerini Sinan’ın sistemleriyle kurup, o muazzam ve sağlam köprü ve gökdelenleri dikmişler.
Yapıları sağlaştırmak maksadıyla temellere konularak sabitleştiren ve en son teknoloji olduğu ileri sürülen “metal kelepçeler”’in, kaç yüz yıl önce Sinan tarafından tatbik edildiğini biliyor musunuz?
Unutulmamalıdır ki, şu an gelişmiş ülkelerin gökdelen ve raylı köprü yapımında kullandıkları sistem, yüzyıllar önce Sinan’ın keşfedip uyguladığı mekanizmalardır.
Ne acı ve aşağılayıcı bir durumdur ki, Türk bilim adamları, yardım dilendikleri yabancılar gibi kendi dehasının tekniğini araştırarak çözmek yerine, yapıları onlara yaptırabilmektedirler.
Günümüzde ise okulsuza ve diplomasıza değer vermeyen akademik balonlar, her şeyi kendilerinin bildiğini ve yapabileceğini düşünür ama bir çivi çakmayı dahi beceremeyip, unvanlarıyla yabancıların artığına muhtaç kalırlar…
Görsel hiçbir eğitim almayan sıradan bir taş işçisinin, 15. yüzyıl şartlarında günümüz bilimine, teknolojisine, çağına, sanatkârlarına ve akademisyenlere meydan okuyan eserler üretebilmesi, kimin öğretisi ve yönlendirmesiydi?
Modern çağın akademik zekâları ve teknolojik imkânları yanında, Mimar Sinan’ın ilkel olanaklarla gerçekleştirdiği inanılmaz başarılarına hâlâ ulaşılamamakta ve eserlerinin bir örneği dahi yapılamamaktadır. Yıllardır üniversitelerde eğitim görerek, iltifatsal ödüllere kavuşmuş bilim çevrelerinin hâlâ çözemeyip keşfedemedikleri statik hesapları, en ince ayrıntılarına kadar hesaplayarak akılları durduran okulsuz Mimar Sinan, mutlak iradenin mucizevî örneklerinden biridir.
Bugün, dünyanın birçok üniversitelerinde onun teorileri öğretilmekte, adı, kürsülere ve üniversitelere verilmekte ve yapılar, onun öğretilerine göre inşa edilerek şekillenmektedir.
Eğitsel muhakeme yeteneğine haiz olduğu iddia edilen biyolojik beyinler, çağın şartlarına göre çok daha ilerlemeleri gerekirken, neden geriliyor, geçmiş eserleri önemseniyor ve tüm uğraşılara rağmen benzerleri dahi yapılamayarak, o sağlamlık ve estetik verilemiyor? Öyle ki termitlerin başardığını beceremeyen kafatası yığınlarından ne beklenir ki?
Aslında okul amaç değil araç olmalı; eğitim ve eğiticiler mutlaka sorgulanmalıdır…
“Bir şeyi ezberlemektense her türlü cezayı çekmeye razıyım.”
Einstein.
Tüyleri yolunmuş sıska bir kaz gibi
Titrek bir sesle sordum kendime
Okuduğum bütün o her şeyin
Yarayıp yaramayacağımı işime
Maxwell
Seçilmiş bilgili ve yetenekli hayvanlar gibi insanlarında görev ve liyakatleri paylaştırılmış; Hz. İsa’nın fiziki bir ilişki olmaksızın yaratılması misali, okul ve akademik bir eğitim almaksızın var olan ancak bilinmeyen şeyleri keşfeden mucitler, pozitivizmi ve bilimsel teorileri altüst edecek teknikte üretilen şaheser yapıları meydana getiren sanatkâr mimar ve mühendisler inkişaf edilerek, olayların “o kitap” ta senaryolaştığı yönde oluşmasına hükmedilmiş, dünyadaki canlı-cansız her şey önce yaratılmış, sonra bilgilendirilmiş, daha sonra yönetilip yönlendirilerek ya zarar ya da fayda temin eden araçlar olmuşlardır.
“Akademik eğitim ve diploma” kompleksinin kuşattığı modern dünyanın çıkarcı materyalist felsefeli ezberci ve deneyci öğreticileri; sözde eğittiğini iddia ettikleri öğrencileri kendilerine benzeterek direnci, azmi, heyecanı, bilimi ve ilimi bitirmişler; ilerleten değil gerileten, keşfettiren değil kopyalaştıran, kabiliyetleştiren değil makineleştiren anlayışın uzay çağı gibi bir saçmalıkla meşrulaştırmalarından, insanoğlunun anlama, kavrama, türetme ve yetenekleşme dirayetleri tüketilmiş, böylece kararlılık, cesaret, üretken ve özgüven duyguları da sömürülerek, bir işe yaramaz bedhahlara dönüştürmüşlerdir. Akademik eğitimin ezberci ve deneyci diplomasına sahip isen, adamsın… Yoksa değil saygı görmek, bir iş, hatta evlenecek kız bulmak dahi imkânsızlaşır…
Gelin, hep birlikte geçmişe uzanalım ki, gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışalım…
Çağların en büyük keşfi olan ampulün buluş aşaması, dayatılan eğitim-öğretim doktrinlerini paçavraya çeviren olağanüstü bir gelişmeyle gerçekleşmiştir.
Ünlü bilim adamı Thomas Edison, okul çağından önce daha çocukken hiçbir altyapısı ve bilgisi olmayan sıradanlığıyla bazı şeyleri kendi kendine keşfetme bilgi ve azmi, ailesi ve yakınlarının dikkatini çekiyordu. Okuma çağına gelince, okul şartlarına daha ilk günden uyum sağlayamadı ve üç ay sonra okuldan ayrıldı. Ve bundan sonra aracı hiçbir eğitici tarafından yetiştirilmeyerek, öğrenim merakını evde giderdiği sıra olan dokuz yaşındayken eline aldığı bir fizik kitabını okumaya başladı ve evinin bodrum katında bir laboratuar kurma girişiminde bulundu. Eğitim görmemiş dokuz yaşındaki bir çocuğun fizik gibi son derece ağır bir konudan etkilenerek, laboratuar kurmaya kalkışması, hangi iradenin bir teşviki, öğretisi ve yönlendirmesiydi?
Gerekli olan araç ve gereçleri alabilmek için trenlerde gazete satmaya başladı. Onbeş yaşına gelince bir baskı makinesi satın alarak, gazete çıkarmaya başladı. Çıkardığı gazetenin yazılarını trende yazıyor ve kendi basıyordu. Bir sabah, hareket halindeki vagona atlarken, kontrol memuru tarafından yakalandı. Memur, küçük Edison’un kulağını öyle çekti ki, günler süren şiddetli ağrılar sonunda sağır oldu. Sağırlığı, telgrafçılığa yönlenmesine sebep olup, onaltı yaşındayken telgrafçılığı öğrendi ve dört yıl boyunca telgraf memuru olarak çalıştı.
Edison, daha sonra ilk olarak elektrikli bir kayıt makinesi icat edip beratını aldı. Ancak makineye kimsenin rağbet etmemesi ve satın almaması, o an bir daha ticari değeri olmayan icatları yapmama kararı verdi. Çünkü o, hem bilinmeyeni keşfetmek, hem de keşfettiği yenilikleri satarak, yoksulluktan kurtulup zengin olmak istiyordu.
Beş parasız New York’a giderek Lows Gold şirketinde çalışan bir arkadaşının odasında sığıntı olarak kalkmaya başladı. Bir gün, Lows indikatörünün bulunduğu nakledici santral bozuldu. Bu olay, Edison’un hayatında ilk dönüm noktası oldu. Edison’un iki saat içinde santralin tamiratını yaparak, bozukluğu gidermesi üzerine Lows şirketi, kendisine ayda üç yüz dolar gibi inanılmaz büyük bir maaş bağlayarak, işe aldı.
Daha sonra, önceden icat edip kimsenin itibar etmediği elektrikli kayıt makinesini bu şirkete satarak, kırk bin dolar gibi büyük bir para kazandı. Eline geçen bu parayla New York’ta bir dükkân açıp, kayıt makinesi üreterek satmaya başladı.
Başkalarının yapmaya çalıştıkları icatlara yardım ediyor, makineleri tamir ediyor, akademisyenleri aydınlatıyor ve giderilemeyen sorunları başararak, kısa zamanda “Harika Çocuk” gibi bir övgüyle önemli bir üne kavuşuyordu. Şirketler ve bilim adamları, karşılaştıkları güçlüklerin çözülebilmesi için okulsuz Edison’a başvuruyorlardı. Sonra bir hat üzerinde iki telgraf çekmeyi mümkün kılan bir telgraf aleti yaptı. Daha sonra bu aleti geliştirerek, bir hat üzerinde dört telgraf çekilmesini sağlar duruma getirdi.
Bir süre sonra New Jersey’e giderek, hayalindeki laboratuarı kurdu. Çok iyi donattığı bu laboratuarda yeni deneyler yapmak ve ticari değeri olan yararlı keşiflerde bulunmak istiyordu. Günümüz sanayi alanında gittikçe gelişen laboratuarların öncüsü olan bu laboratuar, Edison’un sonra ki başarılarında büyük yeri oldu. Telefonu ilk keşfeden Alexander Graham Bell’in orijinal sistemini büyük ölçüde geliştirerek, kömür taneli bir telefon yaptı.
İkinci buluşu ise gramofondu. Bu buluşu, basında büyük yankılar uyandırdı, kendisinden sihirbaz ve büyücü olarak bahsedilip arşa yükseltildi. Oysa tüm bu başarıları alt yapısı olmayan bilgi ve iradesiyle değil, gözlemleneceği üzere kaderin hakkındaki yazgısıyla yapıyordu. Daha sonra herkesçe bilinen akkor flamanlı ampulü geliştirerek, piyasaya sürdü. Edison, elektrik alanında kendinden önceki araştırmacıların yolundan ayrılarak, bambaşka bir yöntemle, ampul ile geniş ve parlak bir aydınlatma sistemini keşfederek, dünyanın aydınlanmasına aracı oldu.
New York’ta ilk ticari elektrik santralini kurdu. Santralleri Amerika genelinde yaygınlaştıran Edison, kendine ait holding patenti altında şirketlerini birleşerek, dünyanın en büyük dev şirketlerinden biri olan “General Electric”’i kurdu.
Edison’un akıllara durgunluk veren hayat biyografisinde gelişen akış sürecinde olmayan okulu, yalnızlığı, yoksulluğu, dışlanmışlığı ve doruksal yücelebilmesinin mantıksal imkânsızlığı, daha çocukken başlayan serüveninden açıkça anlaşılmaktadır. Bu başarı ve keşifleri sağlayabilecek akademik bir eğitim almadığı gibi, zaruri normal eğitimi dahi edinmemiş olması, arkası ve sermayesi bulunmaması; eğitsel pozitivizme ve akılcılığa dayalı tüm anlayışların çökmesine neden olmaktaydı. Akademik temelli hiçbir bilgisi, görsel bir eğiticisi, torpili, soyluluğu ve destek verici sermayesi olmaksızın çocuk yaşta keşifler yapması, gazete çıkararak yazılarını kendi yazması, trenlerde gazete satarken dövülerek sağır kalması, yoksulluk çekmesi, yaptığı icattan para kazanamaması, aç ve sefil bir halde arkadaşının yanında sığıntı olarak yaşaması, bir anda inanılmaz bir değişimle asırların buluşunu gerçekleştirip yücelmesi, mucitler mucidi olarak o devrin en popüler bilgesi, zengini ve harika çocuğu olması; kaderin inanılamayan yazgısından başka ne olabilirdi?
İşte sağır, eğitimsiz ve yoksul bir çocuğun akıllara durgunluk veren harikalığı, işte akademik unvanlılar ve popüler okullar…
Onüç bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen dört ana işleminden farklı beşinci bir işlem keşfederek imkânsızı başaran, yüzyıllar önce geliştirdiği mekanizmalarla günümüz gökdelenlerine yön verip kullanılan sistemlerin bulucusu bir deha, okulsuz bir Sinan…
Uygarlığın gelmiş geçmiş en büyük ve önemli dâhilerinden Mimar Sinan, Erciyes dağının püskürtüp lâvların oluşturduğu magma tabakasının üzerine kurulu bir köyde doğarak yetişti. Doğal olarak burada yaşayan insanlar, Selçukludan günümüze dek geçimlerini taş işçiliği yaparak sağlarlardı. Mimar Sinan devşirildiği güne, yani yeniçeri ocağına alınana dek bu işle uğraştı. Taşlara şekil vermeyi ve onlara sevgi katarak konuşmayı çocuk yaştan beri biliyordu. Hiç okula gitmemiş ve akademik bilimsel hiçbir eğiticisi olmamıştı. Kendisi devşirildikten sonra dülger (marangoz) olarak çalışmaya başlaması da bunun açık bir kanıtıdır. Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim zamanında sadece dışarıdan değil, Anadolu’dan da asker devşirmeye başlanmıştı. Bu uygulama sonucu Mimar Sinan 22 yaşındayken İstanbul’a geldi, burada okuma yazmayı öğrenmeye başladı.
Yavuz Sultan Selim zamanında düzenlenen Çaldıran seferinin ardından Mercidabık savaşlarına katıldı. Yavuz Sultan Selim’den sonra başa geçen Kanuni Sultan Süleyman’la beraber Rodos ve Macaristan seferlerine katılan Sinan, kendini ilk kez yine Macaristan seferinde kanıtladı. Karaboğanda, Prut nehrinden karşıya geçmek için köprü yapmak gerekiyordu. Ordudaki mimarların yaptıkları köprüler sürekli çökünce, o sırada henüz “Atlı Sekban” (süvari) olan Sinan, köprüyü yapabileceğini söyledi. Nehrin kıyısı kil olduğu için köprülerin çöktüğünü fark eden Sinan, bir plân yapıp, 13 günde büyük ve yüksek bir köprü yaptı. Acaba günümüzün övünülen bilim ve teknolojisiyle; bataklık bir zeminde, birkaç gün içinde böylesi bir köprü başarılabilinir mi? Burada Sultan Kanuni’nin dikkatin çeken Sinan, yapılacak doğu seferindeki gemilerin inşalarıyla da görevlendirildi ve başarısı onu Hasekilik’e yükseltti. (Hasekilik; yeniçeri ocağında itibarı yüksek olan bir rütbe…)
Uzman ve akademik mimarların başaramadığını okulsuz Sinan başarıyor, müthiş projelere imza atıyor ve hiçbir tecrübesi olmadığı halde köprüler ve gemilerin inşasını dahi yapabiliyordu.
Sinan’ın asıl verimli olduğu dönem, 1539’da Mimarbaşılığa (Bayındırlık Bakanlığı) tayin edilmesinden sonra başlar. Artık dehasal sanatını göstermesi için elinde namütenahi yetkiler vardır. İşte bu dönemden sonra Mimar Sinan, dünyayı gıpta ettiren ve hala etkisi sürdüren tam 400 muhteşem eser yaparak, akılları durdurdu.
Matematik ve fizik kurallarını darmadağın eden öyle eserler başardı ki; bir gün, Selimiye Camiinde yere uzanıp kubbeye gözlerini diken Japon mühendis hayretler içinde kalıp transa geçerek, “Bu imkânsız, ben yılların mühendisiyim, bu kubbe var olamaz, ben hayal görüyorum. Bu kubbenin orada durması fizik ve matematik kurallarına aykırı. Bu imkânsız, orada hiçbir şey yok, orada hiçbir şey yok” diye sayıklayarak, ne antik çağdaki bir mabet de ne de günümüz mimarisinde 31.25 metre çapındaki bir kubbenin olmadığı ve olamayacağı karşısında kendini kaybetmişti.
“Raylı sistemi” ilk bulan ve dünyaya fikir veren Mimar Sinan; gevşek zemin üzerine inşa ettiği o muhteşem camileri ve yüksekliği 80 metreyi bulan minareler otoriteleri şaşkınlığa çevirmişti. Herhangi bir sarsıntı sırasında camilerin sabitlenmeyip, aksine yerinde oynaması, neden birçok deprem ve selde yüzyıllarca yıkılmadığını ortaya çıkarmıştı. Minarelerin ise çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturulduğu ve her yöne yaklaşık 5 derece yatabildiği tespit edildiğinde ise, araştırmacılar neredeyse hafızalarını yitireceklerdi.
Mimar Sinan’ın olağanüstü sistemleri karşısında sahip oldukları bilgi ve teknolojilerinin birer çöpten ibaret olduğuna karar veren özellikle Japonlar, aylar harcayarak Sinan’ın sırlarını çözmüşler, Japonya’ya döndüklerinde Sinan’ın dâhi tekniklerini uygulamaya sokarak, şehirlerini Sinan’ın sistemleriyle kurup, o muazzam ve sağlam köprü ve gökdelenleri dikmişler.
Yapıları sağlaştırmak maksadıyla temellere konularak sabitleştiren ve en son teknoloji olduğu ileri sürülen “metal kelepçeler”’in, kaç yüz yıl önce Sinan tarafından tatbik edildiğini biliyor musunuz?
Unutulmamalıdır ki, şu an gelişmiş ülkelerin gökdelen ve raylı köprü yapımında kullandıkları sistem, yüzyıllar önce Sinan’ın keşfedip uyguladığı mekanizmalardır.
Ne acı ve aşağılayıcı bir durumdur ki, Türk bilim adamları, yardım dilendikleri yabancılar gibi kendi dehasının tekniğini araştırarak çözmek yerine, yapıları onlara yaptırabilmektedirler.
Günümüzde ise okulsuza ve diplomasıza değer vermeyen akademik balonlar, her şeyi kendilerinin bildiğini ve yapabileceğini düşünür ama bir çivi çakmayı dahi beceremeyip, unvanlarıyla yabancıların artığına muhtaç kalırlar…
Görsel hiçbir eğitim almayan sıradan bir taş işçisinin, 15. yüzyıl şartlarında günümüz bilimine, teknolojisine, çağına, sanatkârlarına ve akademisyenlere meydan okuyan eserler üretebilmesi, kimin öğretisi ve yönlendirmesiydi?
Modern çağın akademik zekâları ve teknolojik imkânları yanında, Mimar Sinan’ın ilkel olanaklarla gerçekleştirdiği inanılmaz başarılarına hâlâ ulaşılamamakta ve eserlerinin bir örneği dahi yapılamamaktadır. Yıllardır üniversitelerde eğitim görerek, iltifatsal ödüllere kavuşmuş bilim çevrelerinin hâlâ çözemeyip keşfedemedikleri statik hesapları, en ince ayrıntılarına kadar hesaplayarak akılları durduran okulsuz Mimar Sinan, mutlak iradenin mucizevî örneklerinden biridir.
Bugün, dünyanın birçok üniversitelerinde onun teorileri öğretilmekte, adı, kürsülere ve üniversitelere verilmekte ve yapılar, onun öğretilerine göre inşa edilerek şekillenmektedir.
Eğitsel muhakeme yeteneğine haiz olduğu iddia edilen biyolojik beyinler, çağın şartlarına göre çok daha ilerlemeleri gerekirken, neden geriliyor, geçmiş eserleri önemseniyor ve tüm uğraşılara rağmen benzerleri dahi yapılamayarak, o sağlamlık ve estetik verilemiyor? Öyle ki termitlerin başardığını beceremeyen kafatası yığınlarından ne beklenir ki?
Aslında okul amaç değil araç olmalı; eğitim ve eğiticiler mutlaka sorgulanmalıdır…
“Bir şeyi ezberlemektense her türlü cezayı çekmeye razıyım.”
Einstein.
Tüyleri yolunmuş sıska bir kaz gibi
Titrek bir sesle sordum kendime
Okuduğum bütün o her şeyin
Yarayıp yaramayacağımı işime
Maxwell
Etiketler:
akademisyen,
ampül,
bilim adamları,
cami,
deha,
diploma,
edison,
eğitici,
eğitim,
elektirik,
general electric,
japonlar,
kader,
kubbe,
mimar sinan,
mimarlar,
mühendisler,
okulsuz,
santral
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)