kurtuluş savaştadır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kurtuluş savaştadır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2017 Perşembe

Kurtuluş için tek yol savaştır…

Ya şehid ol ya da gazi ki, baki hayat ahirete göç ettiğinde fani dünyanın debdebesine aldanmamış olmanın mutluluğuyla yaşa! Velev ki, ölmekten yahut öldürülmekten korkup kaçıyor isen; bil ki, kaçmanın asla faydası yoktur. Dolayısıyla her ne şartta olursa olsun yine öleceksin!

“Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.” Ta-Ha 46

“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.” Bakara 190

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır. “ Nisa 76

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah'ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.” Enfal 65

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın. “ Tevbe 14

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” Tevbe 38

(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Tevbe 41

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

“Ey iman edenler! Kafirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.” Tevbe 123

(Fakat evrensel uyarıcılık görevini sana verdik..) O halde, kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur'an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!” Furkan 52

“Müminler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” Hucurat 15

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.” Mümtehine 1

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever. “ Saff 4

“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” Mümtehine 8

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir.” Maide 54

(Resûlüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab 16


Şeytan yani kötü her daim zayıftır; bu sebeple ancak kötüler korkaktır! ALLAH’ın hükmeden yegâne kuvvet olmasından müminler cesur ve otomatikman güçlüdürler. Asıl zafer fani dünyada değil baki ahirettedir! 

4 Temmuz 2013 Perşembe

Mısır Halkı darbecilere karşı savaşmalıdır!

Milletin 2/3 çoğunluğunu Müslüman oldukları gerekçesiyle halk saymayıp da isyan eden İslam karşıtı azınlığı halk olarak değerlendirip seçilmiş yönetime el koyan Mısır Ordusu bir düşmandır ve mutlaka savaşılarak kazanılmış hak geri alınmalıdır.

Ülkenin istikbalini düşünmeyerek millet seçimine savaş açan jakobenlere verilecek taviz, sadece Mısır Halkı aleyhine olmayacak diğer ülkelere de örnek teşkil ederek silah gücü bulunduran haydutlar, diledikleri gibi toplumları gütmelerine meşruiyet kazandıracaktır.

Allah’ın Bakara Süresi 190. Ayetinde buyurduğu üzere; Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez” ültimatomunun dikkate alınmaması, Allah karşı bir başkaldırı ve fasıklığın tescilidir.

Eğer onlarla savaşılmaz ise, Allah’ın yardım ve desteği mümkün olabilir mi? Ancak savaşa girişildiği takdirde cezalandırılmaları ve rezillikleri sağlanabilir ve böylece Müslümanların zaferi mevzubahis olur!
Haçlı komutasındaki laik Mısır Ordusunun hazmedemediği Müslüman Kardeşler iktidarını alaşağı edebilmek için; önce İslam karşıtlarını organize ederek meydanlarda iktidar aleyhine protestolara yönlendirmiş, akabinde işbirliği yaptığı laik muhalefetle darbe yaparak yıllardır zillete mahkûm ettiği Müslümanları iktidardan uzaklaştırmıştır.

Bu öylesine bir işgal ve düşmanlıktır ki, gerek ABD’nin gerek İsrail’in gerekse Batı’nın saldırısından farksız olup, aynı milletten olunduğu gibi bir zafiyete kapılmaksızın savaşı gerekli kılmaktadır. Velev ki o orduda babaları ve kardeşleri dahi olsa Allah için acıma duygusuna kapılmamalı, hak yerini buluncaya dek mücadeleye devam edilmelidir.

1989 yılında Mısır Milli Savunma Bakanlığının daveti üzerine Kahire’ye gitmiştim. Vereceğim brifing ve demonstrasyon öncesi satın almadan sorumlu bir generalle sohbet etmiştim. Bu ara General; Siz din mi değiştirdiniz?” diye bir soru yöneltti. Afallayıp, “Pardon, anlayamadım” dedim. “Sizin İslam dininden ayrıldığınızı duydum, doğru mu?” diye tekrarlayınca, “Kesinlikle hayır, bunu nereden çıkarıyorsunuz, bakın benim adım Muhammed Ali ve elhamdülillah Müslüman’ım!” deyince, general yüzüme bakarak, “Öyleyse Kur’an okumasını biliyor musun?” diye sordu. Kendisine “Evet” dedim. Hemen masasının gözünü açarak Kur’an-ı Kerim’i çıkarıp ve bir bölüm açtıktan sonra bana uzatarak, “Al oku” demesin mi? Şaşırdım kaldım. “Buraya iş görüşmesi yapmaya mı gelmiştim, yoksa Kur’an okumaya mı? Nereden çıktı böylesi bir imtihan” diye düşünürken açtığı süreyi okumaya başlayınca, General, “Tamam yeter, tebrik ederim, imtihanı geçtin. Ancak, oku dediğim zaman niye hemen başlamayıp bir müddet duraksadın” diye sorunca, “Sayın General, içeriye girdiğimden beri öylesine inanılmaz sorular sordunuz ki, bir an tereddüt ederek şaka yaptığınızı sandığımdan duraksadım” diye cevap verdim.

Evet, Mısır Ordu Generallerinin sözde Müslüman ama özde münafık oldukları İslam’a karşı yaptıkları darbeyle kanıtlanmıştır.

Unutulmamalıdır ki Peygamber Efendimizin İslam adına yaptıkları savaşlarda baba, oğul, kardeş, amca, dayı gibi hısımlar karşı saflarda birbirlerini öldürmek için savaştığına göre; Mısırlı Müslümanlar, Hz. Muhammed (s.a.v) ve Ashaba ihanet mi edecekler? Allah’ın emri ve rızasını değil de yakınlarının rızalarını kazanma delaletine mi düşecekler?

Başta Müslüman Kardeşler olmak üzere tüm iman etmiş Müslümanlar, İslam aleyhine yapılan darbeye karşı kanlarının son damlasına kadar savaşmalıdırlar. Başka hiçbir çareleri yoktur! Artık protestoların ve gövde gösterilerin bir caydırıcılığı olmadığı ve demokrasinin apaçık bir yalan olduğu günde, dinlerine meydan okuyup silahla sindirmeye çalışan orduda baba, kardeş, hısım ve akrabaları dahi olsa Allah adına mücadele etmeli, küfrün atacağı her merminin cenneti kazanmalarına vesile olacağına güvenmelidirler. Allah’ta daha doğru söyleyen kim vardır?

Müslümanlara İslam karşıtlarının mandası altında yaşamaları haram kılınmıştır. Yıllardır binbir türlü baskı ve zulüm altında mahkûmiyet yaşayan Mısırlı Müslümanlar, sabırla bekleyerek demokrasi gereği seçimlerle iktidara kavuşmuşlar ama tahammül edemeyen kâfir ve münafıklar, savundukları demokrasiye bile ihanet etmişlerdir. Bu sebeple sessiz kalmamalı, bir kenara çekilip beklememeli ve gelecek seçimlerde iktidara geleceklerine umut bağlamamalıdırlar. Daha aradan bir yıl geçmeden gasp edilen iktidarları ortadayken; yine mi demokrasi manipülasyonuyla iktidar beklentisinde olacaklardır? Yaratıcıları Allah’ın emrine itaat ederek savaşmalı ve haklarını ellerinden alanları gömmelidirler. Önemli olan zafere ulaşıp ulaşmayacakları değil Allah’ın hükmünü yerine getirmelidirler.

Allah’ı, Resulünü ve Kur’an’ı Kerim’i satarak münafıkça hayatta kalacaklarına, ebedi kalacakları cennet için şehid olmalıdırlar!

İslam’a ve Müslümanlara karşı savaş açan Mısır Ordusu, apaçık bir Firavun Ordusu olup, taşıdıkları İslam kimliği yanıltmamalıdır. Dolayısıyla eli silah tutan, dövüşebilen, bağırabilen ve Allah için şahadete koşabilen ister çocuk, ister kadın, ister yaşlı, ister hasta olsun yatağa düşmemiş kim var ise, o büyük mükâfat için koşmalıdırlar. Şartlar ne olursa olsun, savaş kolayda olsa zorda olsa, silahlıda olsanız silahsızda olsanız, zayıfta olsanız kuvvetlide olsanız, zenginde olsanız fakirde olsanız, ihtiyarda olsanız gençte olsanız, kadında olsanız erkekte olsanız Allah size yeter!

Böylesi ulvi bir fırsatı nefisleri adına terk eden Müslüman değillerdir! Müslümanlara teslim olmak haramdır. Antlaşmalarını ve yeminlerini bozanlara karşı savaş farzdır ve savsaklanamayacak bir hükümdür.

“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar, ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan adamlardır. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler. “ Tevbe 12

(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Tevbe 41


“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

5 Ekim 2012 Cuma

Kötülük ve haksızlığa karşı şiddet ve ceza;


İyilik ve adaletin egemenliği için vazgeçilemez bir yaptırım ise, direnmenin maksadı nedir?

Benliğini galebe çaldırmış şeytan ve adımlarını takip eden insanların; nefislerini hapsederek doğruya, hakka ve adalete yönetebilmek mümkün müdür?

Eğer mümkün ise; neden Allah, kötüye karşı şiddet ve cezayı şart koşmuştur? Bu durumda Allah, yarattığı insanın düşmanı mıdır? Bir bilgiye göre saptırılmış insanların ıslah olabilmelerinin imkânsızlığını buyuran Allah, yalan mı söylemektedir? İnsanların iyi yahut kötüdeki etkileşimlerini iradesi altında bulunduran Allah mı, yoksa insan mıdır?

İyi ile kötü insanı, insan hakları çerçevesinde müsavileştiren hümanist düşünce; insanoğlunun hayrına mı, yoksa şerrine mi odaklıdır?

Şeytan, hümanizm adına nefisleri azdırarak bilumum kötülükleri temsil ediyor ise, insanlığa faydalı olabilmesi olası mıdır?

Aklın; doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran bağımsız bir güç olduğu teorisiyle sözde insanı egemenleştiren özgür irade savı; neden iyi de değil de kötüde yarışıp şeytanlıkta sınır tanımamaktadır? Temel, iyi ile kötü esası üzerine atılmış olduğundan, iyi de kötüde gereğini yapmakla mükelleftirler. Ancak kötüler, yaptıkları canavarlık, haksızlık ve adaletsizlikleri nefsi mazeretleri doğrultusunda iyi ve dosdoğru telakki etmelerinden neyin iyi, neyin kötü olduğu karmaşası, nefislerin gücü nispetinde meşruiyet kazanmaktadır. 

Bir düzende kötü ile yanlış, iyi ile doğru nefislerin eline terk edilmiş ise; o düzende hakkın ve adaletin sağlanabilmesi mümkün olmadığı gibi, vicdandan da söz edebilmek imkânsızdır.

Kötüye ve suça karşı verilen her taviz, sadece o toplumu değil, tüm insaniyetin sonunu getirecek tetiklemeyi yapar. Gerekçesi ne olursa olsun şiddete karşı şiddet, suça karşı ceza uygulamayan iktidarlar, şeytanın batağından ve şeytan dostlarının esaretinden kurtulamamaktadırlar.

Savaştan ve ceza uygulamaktan sakınan devletler, milletine ve insanlık âlemine güç ve izzet kazandıramaz, huzur ve güveni sağlayamazlar. Savaşa hayır diyenler; şeytanın yani kötülüğün ardına düşmüş korkak, hain ve nankör yaratıklardır.  

Nefislerin hüküm sürdüğü bir dünyada kendilerini hakka ve adalete adamayarak mücadele etmeyenlere ‘iyi’ diyebilmek söz konusu değildir.

İnsanlığın var olma amacı; kötüye karşı mücadele ve iyiliği egemen kılmak değil de nedir? 

“Cesaret insanı Zafere, Kararsızlık tehlikeye, Korkaklık ise ölüme götürür.” Yavuz Sultan Selim

Toplumları tutsak kılan korkaklıklarıdır. Umutlarını barbar güçlere bağlamış toplumlar, içinde bulundukları esaretten ve felaketlerden cesaretleriyle değil, sözde politik mantıklarla kurtarmaya çalışırlar. Oysa cesaretin mantıktan çok daha etkin olduğu aleniyken, başa gelebilecek bela korkusuyla şerefsizliğe razı olanlar, imansızlıklarını da kanıtlarlar.

Dünyaya hükmetmiş Müslüman bir millet olarak zaferlerimizi cesaretle Allah’a dayanarak elde ettiğimizi hatırlayabilirsek; ne ABD ne AB ne de NATO’ya ihtiyaç duymayıp her türlü müşkülatın altından kalkabileceğimiz tarihsel ve imansal bir delildir. Hak ve adalet uğruna girişilen savaş kayıp değil bilakis ekonomik açıdan da bir kazançtır. Çünkü nefsi bir çıkar gütmeksizin Allah adına yapılan savaşlar, o toplumu ihya eder. Eğer rızkın ve zenginliğin Allah tarafından verildiğine inanılıyorsa! Geçmişteki referansımızdan dolayı ayakta kaldığımız ve haçlıların saldırılarından korunduğumuz unutulmamalıdır. Bu kadar teslimiyetçi ve ayakçı politikalarımıza rağmen silinememiş olmamızın nedeni, atalarımızın bıraktığı mirastandır.     

Milletimiz her ne kadar imansal cesaretlerini koruyor ise de, vekil olarak seçtiğimiz politikacıların korkaklıklarından bedel ödemekte, tarihimizdeki şahlanışımızı gerçekleştiremeyerek bir kere ölmektense cehennem misali bin kere ölmekteyiz.

Suriye’den atılan top sonrası yöre halkın haykırarak, “Artık yeter! Bırakın savaşalım. Bin canımız olsa binini de çekinmeden feda ederiz” açıklamaları, millet ile politikacıların arasındaki farkı ortaya koymuş, cesur ve imanlı milletimizin geçmişinden hiçbir şey yitirmediğini ancak kendilerine fiyat etiketi koymuş politikacıların nasıl bu milleri çer çöp haline getirdiği ortaya çıkmıştır.

Sesleri gür çıkan insan müsveddesi korkak yığınların ulumalarına kulak verildiğinden, batıl güçlerden ve artıklarından medet uman pespaye politikacı ve gazeteciler, cesaretiyle namlı Müslüman Türk milletini dünyada rezil rüsva etmişlerdir. Köpekler misali havlamaktan dahi çekinen politikacıların idare ettiği bir toplumun başı dik olabilir mi?

Barış, adalet ve insanlık adına kötüye karşı yapılacak savaşı felaket görenden daha alçak ve şerefsiz kim olabilir?

CHP’nin terörist BDP ile aynı safta yer alarak tezkereye karşı muhalefet etmeleri, millet düşmanlığının bir kanıtıdır. Güya gençlerimizi düşünerek çıkacak savaşta ölebileceklerinden endişe duyma gerekçeleri, kanla sulanmış bu vatan topraklarında yaşamalarını haram kılmaktadır. Ayrıca öylesine yıkıcı bir fitne de sokmaktadırlar ki, savaşta ölecek olanların masum Anadolu gençleri olacağı, cephelerde ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan ne vekil ne de zengin çocuklarının çarpışmayacaklarını iddia ederek, vatanın bütünlüğünü tehlikeye sokma ihanetinden de kaçınmamışlardır.

Oysa gerçekten bu cesur ve imanlı milletin fertleri olmuş olsalardı, hiçbir vatan evladının hesap yapma arayışlarına kalkışmadan canlarını seve seve değerleri uğruna feda etmekten kaçınmayacaklarını bilirlerdi. Ama PKK’lı teröristlerin katliamlarına pekâlâ sevinmekten de geri durmazlar. Bu vatan ve milletin iktidarını CHP’ye emanet etmekle şeytana emanet etmenin bir farkı var mıdır?

Neymiş efendim; Türkiye ile Suriye’yi karşı karşıya getirip savaşa sokmak için tahrik amaçlı saldırılara karşı soğukkanlı ve temkinli davranmak gerekliymiş, Türkiye’nin başını derde sokmamalı ve sıkıntıya düşürmemeliymiş, Türkiye savaşa girmemeliymiş gibi korkakların sığındıkları argümanlar, Türkiye’yi güçlü, bağımsız ve caydırıcı kılabilir mi?  Hem güçlü ve bağımsız bir devletim diyeceksin, hem de kötüye karşı savaşmaktan korkacaksın! “Cesurun ayakları dayanmak, korkakların ayakları kaçmak için yaratılmıştır.” Hz. Ali (r.a)

Şeytanı takip eden kötüler kadar, iyilik ve adaletin taraftarları da aynı cesaret ve kararlılıkta hakkın yanında yer almış olsalardı, kötülüğün nebze kadar zararı hissedilmezdi. Ama savaş ve öldürülmekten kaçınanlar, dilsiz şeytanların ta kendileridirler. Bilmediğimiz şeyler bizi felakete sürüklemez. Bizi felakete sürükleyen şeyler, gayet iyi bildiğimizi sandığımız, fakat öyle olmayan şeylerdir.” Samuel Johnson

İnsanlar, yaşadıkları onca tecrübeye karşın akılları olduğu halde muhakemeden yoksun olmalarını ve duyguları bulunduğu halde vicdan taşımamalarını saptırılmışlıklarına yorumluyorum. Sürekli barıştan ve mutluluktan söz eder ama bedelini ödemeye yanaşmazlar. Savaşsız bir barış, sıkıntısız bir mutluluk elde edilebilir mi?

Savaşı bir ölüm ve felaket görürler ancak binlerce musibetin etraflarını çevirip çok daha beter uğrayacakları fecaatleri hiç hesaba katmazlar. Sanki ölüm ve felaket, sadece savaşla sahipleniliyor! Güçleri yetiyorsa ölümü ve felaket getiren diğer musibetleri de engellesinler de, korkaklıkları değer kazansın!  

Oysa musibetin, hilkatteki insanın insan olabilmesi için hakiki bir mihenk taşı olduğunu idrak edebilseler isyan değil sabreder, hatta beterin daha beteri olduğu muhakemesiyle şükrederler.

Kötüyle savaşmayacak, suçluya ceza vermeyeceksin; sonra da barış, iyilik ve adaletten yana olduğunu iddia edeceksin. Bedeli ödenmeden elde edilen kazanç gayrimeşru olduğuna göre; gayrimeşru bir barışın, iyiliğin ve adaletin mukim kılınabilmesi mümkün müdür?

Mal kaybeden bir şey kaybetmiştir;
Şerefini kaybeden birçok şey kaybetmiştir;
Cesaretini kaybeden de her şeyini kaybetmiştir… Goethe